|
Tarih, hataların düzeltilmesi ve düzeltilmediği takdirde tarihde yaşanan
benzeri olayların tekerrür edeceğinin bilinmesi açısından seyredilip ibret
alınması gereken mühim bir ayinedir. Biz de bu ayinede, doğuda yaşanan olayları
seyredelim ve zamanın şeridine takılan bir kısım hâdiseleri tarih sahnesinden
aktararak beraber izleyelim. Acaba Doğu ve Güneydoğu, nasıl Osmanlı devleti'nin
hâkimiyeti altına girmiştir? Bu hal, ne kadar zaman almıştır? Osmanlı hâkimiyeti
altında kaldığı 350 yıllık devrede, herhangi bir huzursuzluk ve anarşi olmuş
mudur? Olmuşsa sebebi nedir? Olmamışsa, asırlarca bu bölgeleri Osmanlı devletine
sadakatle bağlayan bağlar ve yapıştırıcılar nelerdir? Yavuz Sultan Selim, kendi
devrindeki şarklıları nasıl ikaz etmiştir ki, o ikazın sonucunda 350 sene
itirazsız Osmanlı devletine tâbi’ olmuşlardır? Bu soruların cevabını arşiv
vesikalarından beraber okuyacağız.
1- Çaldıran Zaferi Ve Getirdikleri
Osmanlı devleti'nin Doğu Anadolu ile alakası, XV. yüzyıla kadar uzanır. Ancak
bölgenin Osmanlı devletine ilhakı veya daha doğru bir tabirle iltihakı, 1514'de
kazanılan Çaldıran Zaferinden sonradır.
Bilindiği gibi, Şah İsmail, İran'da kısa bir zamanda Safevî Devletini kurmuş ve
Doğu'da hem Osmanlı devleti için ve hem de âlem-i İslâmın birlik ve beraberliği
için, hem siyasî ve hem de dinî açıdan tehlike arzeder hale gelmiştir. Şehzâde
Selim, bu iki yönlü tehlikeyi henüz Trabzon Sancakbeği iken farketmiş ve
babasını İstanbul'da ikaz dahi eylemişti. Fakat, II. Bâyezid, tedbir alamamanın
yanında, Şi’îlerin tahrikiyle çıkarılan şahkulı isyanını da önleyememişti.
Anadolu'yu şi’îleştirme hedefini güden ve her gün geçtikçe bu hedefine doğru
ilerleyen Şah İsmail, bir türlü durdurulamıyordu.
Nihâyet Yavuz Sultan Selim Padişah olunca, şuurlu âlim İbn-i Kemal'in de yerinde
ikazlarıyla, hem İslâm birliğini bozan ve hem de Doğu'daki sünnî Kürt ve Türkmen
aşiretlerini rahatsız eden Safevî tehlikesini bertaraf etmeye azmetti. Allah'ın
yardımıyla 1514 tarihinde kazanılan Çaldıran Zaferi ile, Şah İsmail'in Anadolu
üzerindeki siyasî ve dinî emellerine son verildi. Bu mühim zaferin
kazanılmasında tamamen sünnî olan ve gazada Yavuz Selim'in yanında yer alan
sünnî Kürt ve Türkmen aşiret beylerinin de büyük rolü vardı. Anadolu'nun doğu
cephesinin emniyete alınması ve buradaki müslümanların huzura kavuşturulması
için, başta şarkın kapısı demek olan Diyarbekir olmak üzere, Doğu ve Güneydoğu
Anadolu'nun ve hatta Musul ve Kerkük civarının da Osmanlı devletine katılması
gerekiyordu.
Bu iş nasıl yapılmalıydı? Kılıçla ve savaş yoluyla bu mümkün değildi. Zira
bunlar da hem müslüman ve hem de ehl-i sünnet vel-cemaat idiler. Bununla
beraber, bu bölgenin kendi başına kalması, hem mahallî halkın güvenliği
açısından tehlikeli ve hem de Osmanlı Devletinin de müslüman bir ülke olması;
İslâmın kahramanca müdafaasını yapan böyle bir devlete itaat etmenin siyasî ve
hukukî açıdan bir farklılık meydana getirmeyeceği ve hem de İslâm birliğinin
teşekkülü gibi gayelerle münferiden hareket etmek lüzümsuzdu. İşte bu hakikatı
idrâk eden Kürt ve Türkmen Beyleri, istimâlet ile yani kendi meyil ve arzuları
ile, Osmanlı Devleti'ne itaat etmenin zaruretini anlamışlardır. Büyük âlim
İdris-i Bitlisî tarafından Padişah'a yapılan telkinler neticesinde, Doğu ve
Güneydoğu bölgesinin tamamı, bir iki ay içinde Osmanlı Devletine iltihâk
etmişti[1].
Osmanlı Devleti'nin değişmeyen siyasetinin kaynağı ve dayandığı hukukî temeli,
İslâmiyetin getirdiği şer’î hükümlerdi. Osmanlı devleti, Kur’an, sünnet, icma’
ve kıyas yoluyla vaz’ edilen şer’î hükümler yanında, İslâm hukukunun müsaade
ettiği ölçüde her mahallin örf ve âdetlerine de hürmet gösteriyordu. Bu sebeple,
Osmanlı devletine tâbi’ olan bir müslüman beylik, dâhilde ve hâriçte, farklı bir
sistemle karşılaşmıyordu.
Mesela, Doğudaki Kürt ve Türkmen Aşiretleri, Osmanlı devletine iltihak etmekle
bir şey kaybetmemişlerdi; belki kazanmışlardı. İşte Osmanlıya bağlılığın sırrı
burada yatıyordu. Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Osmanlı devleti sahip olduğu
topraklar üzerinde, ırka ve maddî sömürüye dayanan bir ayırıma gitmiyordu. Zira
topraklarının dahilinde bulunan her yer dar’ül-İslâm sayılıyor ve bütün müslüman
ahali de bu ülkenin aslî vatandaşı kabul ediliyordu. Zaten Osmanlıyı Avrupa'dan
ayıran en önemli hususiyet de buydu. Osmanlı topraklarında yaşayan insanların
arasında düşünülebilecek en önemli farklılıklar, bazı örf âdetlere münhasırdı.
Rengi ve şekli farklı olsa da, bütün müslüman Osmanlı ahalisi, yemede, içmede ve
hatta giymede dahi aynı dinin esaslarına tabi’ oldukları için, aralarında
ihtilafa vesile olacak ciddî bir şey mevcut değildi. Mesela, Müslüman Türklerle
Kürtler arasında mevcut olan bazı ufak ve önemsiz farklılıklar dışında,
aralarında dinî, ahlakî, kültürel ve coğrafî çok büyük a’zamî müşterekler vardı.
Bu sebeple de, Doğu Anadolu'nun siyasî, dinî, kültürel ve idarî bütünlüğünü
bozmak ve parçalamak maksadıyla içerde ve dışarıda yapılan faaliyetlerin, bölge
halkı arasında müessir olması çok zordu[2].
2- Kürt Ve Türkmen Beyleri Teker Teker Osmanlıya İtaat Ediyor
İşte bu müşterek bağları çok iyi idrâk eden mahallî aşiretler, çareyi Osmanlı
devletine iltihak etmekte bulmuştu. Bunda Yavuz gibi;
"İhtilâf u tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde dahi bîkarar eyler beni;
İttihadken savlet-i a’dâyı def’a çaremiz,
İttihad etmezse millet, dağıdar eyler beni..."
diye haykıran şuurlu Osmanlı Padişahının da payı büyüktü. İsterseniz geliniz,
şarkın kısa zamanda Osmanlı devleti'ne iltihaklarının belgelerini beraber
okuyalım.
Çaldıran Zaferini takib eden 1516 yılında, Yavuz Sultan Selim, kendisine Doğu
Anadolu'nun fethedilmesini tavsiye eden meşhur âlim ve tarihçi İdris-i
Bitlisî'ye, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı Devletine ilhâkı için vazife
veriyordu. Böylesine ehemmiyetli bir zamanda İslâm birliğinin zaruretine inanan
başta Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ Emiri
Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 tane
Kürt beyi (ümerây-ı ekrâd), Osmanlı devletine itaat arzularını padişaha
iletmişlerdi. Şah İsmail'in Diyarbakır muhasarası için gönderdiği orduyu on bin
kişilik İdris-i Bitlisî kumandasındaki gönüllü birliklerle hezimete uğratan aynı
beyler, bu hâdiseden önce Şi’îlerin Diyarbekir'i muhasara altına almaları
üzerine, Yavuz Sultan Selim'e şu tarihî arîzayı, yardım talep etmek ve Osmanlı
Devletine itaat etmeden huzur bulamayacaklarını ifade etmek gayesiyle
göndermişlerdi:
A) Kürt Beylerinin Yavuz'a Gönderdikleri Arîza
Molla İdris vasıtasıyla gönderilen bu arîzanın sûretini, Koca Müverrih'in
Bedâyi’ adlı eserindeki şekliyle aynen naklediyoruz:
a) Önce sadeleştirilmiş özet metni verelim:
"KÜRT BEYLERİNİN SULTAN SELİM'E GÖNDERDİKLERİ ARİZA"
"Can ü gönülden İslâm Sultanına biat eyledik. İlhâdları zâhir olan
Kızılbaşlardan teberri eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bid’atleri
kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Şafi’î mezhebini icra eyledik. İslâm
Sultanının namı ile şeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini yâda
başladık. Cihada gayret gösterdik ve İslâm Padişahının yollarını bekledik.
Duyduk ki, Padişah, Zülkadriye Eyaletine gitmiş; bunun üzerine biz de Mevlana
İdris-i Bitlisî'yi makamınıza gönderdik. Hepimizin arzusu şudur ki;
Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz
Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu
mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslâm
Sultanına muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zâlimlerin
zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inâyetleriniz
olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira
Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah'ı bir
bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda
birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah böyle cârî olmuşdur. Ancak
ümitvarız ki, Padişah'dan yardım olursa, Arap ve Acem Irak'ı ile Azerbeycan'dan
o zâlimlerin elleri kesilir. Özellikle Diyarbekir ki, İran memleketlerinin
fethinin kilidi ve Bayındırhân sultanlarının payıtahtıdır, bir yıldır, Kızılbaş
askerlerinin işgali altındadır ve 50.000'den fazla insan öldürmüşlerdir. Eğer
padişahın yardımı bu müslümanlara yetişirse, hem uhrevî sevap ve hem de dünyevî
faydalar elde edileceği muhakkakdır ve bütün müslümanlar da bundan
yararlanacaktır. Bâki ferman yüce dergâhındır."
b) Şimdi de asıl metni zikredelim:
"ARZ-I HAL-İ ÜMERÂ-İ EKRÂD"
"Can ü gönülden Sultân-ı İslâma bî’at eyledik ve Kızılbaş-ı zâhir’ül-ilhaddan
teberrî eyledik. Memâlik-i Kürdistan ki, bir aylık yola karîb memleketlerdir,
bid’at ve dalâlet-i Kızılbaşı kaldırıp gerü âyîn-i sünnet-i cemâ’at ve mezheb-i
Şafi’îyi icra eyledik. ..... Sultan-ı İslâm ile müşerref edüb hutbede çihar-ı
yâr-ı izâmı yâd edüb kudûm-ı mevkib-i hümâyûna intizâr üzere idük ki, ... ü
leşker zafer-şi’âr olub meyân-ı meydan-ı cihâdda sa’y ü içtihâd göstere idik.
Çünki Sultân-ı İslâmın Alâüddevle memleketine avdetleri mesmû’ımız oldu;
müttefik’ül-kelâm olub dâ’î-i devletleri olan Mevlânâ İdris’i rikâb-ı
kâmyâblarına gönderdük. Cümlemizin matlûbı budur ki,
Bu muhlis bendelere takviyet ve imdad buyuralar. Zira ki, bizim mesâkin ve
bilâdımızın bilâd-ı Kızılbaşa kurb-i civarı vardır; belki muhtelittir. Nice
yıllardır ki, bu mülhidler, şimşir-i sitem ile bünyâdımız kazmışdır. On dört
sene bizimle azîm cenk ü cidal ederler. Mücerred Sultân-ı İslâma muhabbet üzere
olduğumuz içün eğer bu tâife-i pâk-i’tikadı ol zâlimlerin cevr ü sitemlerinden
halâs-ı inâyetleri olmazsa, kendümüz istiklâl üzere ol kavme mukâvemete tâkat
edemeyüz. Zira ki, Ekrâd-ı mülûk tavâif ve akvâm ve aşâir-i muhtelifâtdır. Allah
Te’âlâ'yı bir bilüp Muhammed ümmeti olduğumuzda müttefikleriz. Sâir husûsda
birbirlerimize mütâba’at mümkün değildir. Sünnetullâh böyle cârî olmuşdur. Lakin
ümidvarız ki, Hüdâvendigâr'dan imdâd olursa, Bilâd-ı Irak-ı Arab ve Acem ve
Azerbeycan'dan ol sitemkârların elleri kesilüb intizâ’ oluna. Hususan Âmid-i
Mahrûse ki, kilid-i fütûh-ı Memâlik-i İran ve pay-ı taht-ı Selâtîn-i
Bayındırhânî’dir, şimdi bir yıldır ki, ol şehrin ahalisi Sultân-ı İslâmın
merhameti ümidiyle mahsûr-ı leşker-i Kızılbaşdır ve elli binden mütecâviz nüfûs
anda helâk olmuşdur. Eğer bu sene de Sultânın nazarı bizim hâlimize olub bu
bilâd-ı müslümanîye i’âne ve iğâseleri erişürse, ümiddir ki, mesûbât-ı uhrevî
ile envâ’-ı fütûhât ve fevâid-i dünyeviyyeye müsta’kib ve mestetbi’ olacaklardır
ve cemâhîr-i mü’minân andan müstefîd ve müntefi’ olacaklardır. Bâkî ferman
Dergâh-ı Mu’allânındır[3]."
Ekrâd Beylerinin Yavuz’a Arzettigi Ariza
Ekrâd Beylerinin Yavuz'a Arzettiği Ariza
Bu mektûb üzerine Konya Beğlerbeğisi Hüsrev Paşa kumandasında ve İdris-i
Bitlisî'nin manevî yardımlarıyla toplanan on bin kişilik gönüllüler ordusu, Şah
İsmail'in Diyarbekir'i muhasara altına alan ordularını tarumâr eylemiştir. Bu
mektubda, bizzat Kürt Beyleri, Kürt aşiretlerinin sosyal yapısına çok dikkat
çekici bir üslupla işaret etmişlerdir. "Ekrâd, muhtelif aşiret ve kabileler
halinde yaşarlar. Sadece Allah'ı bir bilip Muhammed ümmeti olduklarında ittifak
ederler. Diğer hususlarda birbirlerine uymazlar. Allah'ın kanunu böyle cari
olmuşdur" şeklindeki ifade, asırlar sonra XX. asrın İdris-i Bitlisî'si olan
Bediüzzaman tarafından özetle şöyle tekrar edilmektedir: (1910'larda Osmanlı
Devletine karşı isyan etmek istiyen Kürt aşiret reislerine hitaben diyor:)
"Altıyüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî
âdetlerini terkederek ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve
cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade
edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz
onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dik başlılık ve kendi başına
hareket yapmayacağız. Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi vereceğiz. İyi
evlâd böyle olur... İttifakta kuvvet var, ittihadda hayat var, uhuvvette saadet
var, hükümete itaate selâmet var. İttihadın sağlam ipine ve muhabbet şeridine
sarılmak zaruridir[4]."
B) İdris-i Bitlisî'nin Yavuz'a Gönderdiği Mektup
Diyarbekir'in Şi’îlerin elinden alınmasından sonra Kürt Beyleri arasındaki
gayretlerini sürdüren büyük âlim İdris-i Bitlisî, bu faaliyetlerinin neticesinde
kısa zamanda Doğu ve Güneydoğu'daki Kürt ve Türkmen Beylerinin Osmanlı
devleti'ne itaatlerini temin eylemişdir. Şimdi İdris-i Bitlisî tarafından Farsça
olarak kaleme alınan bu istimâletnâme yani kendi arzu ve istekleriyle Osmanlıya
tâbi olma belgesinin Türkçe özetini beraber okuyalım:
"Mülk ve dinin maslahatlarının nizama girmesi, metin Sultanların tedbir ve
tedvirine bağlıdır. Şark ve garbda adaletin tesisi, Acem ve Arapların
mazlumlarının matlub ve meramlarının te’mini, İslâm Padişahının adaletine
vâbestedir. Diyarbekir mükimlerinden bu muhlis bendeleri arzeder ki;
Bilâd-ı Ekrâd denilen Diyarbekir ve civardaki mazlum müslümanlar, Devlet-i
aliyyenizin hizmetine tâliptirler ve devlet ile din düşmanlarının şerlerinden
sizin yardım ve merhametlerinizle masûn olmak ümidindedirler. Sizin
Dâr’ül-Hilâfe yani İstanbul'a azimet haberiniz duyuldukdan sonra buradaki bir
kısım muhlis bendeler, Beylerbeyiniz Bıyıklı Mehmed Paşa'ya arz-ı itaat
etmişlerdir. Hem mezkûr Beylerbeyi ve hem de bu hakir vasıtasıyla size bazı
maruzâtlarını arzetmek istemektedirler.
Ba’zı insî şeytanların müdâhalesiye Kürt ve Türkmen kabile ve aşiretleri,
başlangıçta bir kısım ihtilâf ve ihtilallere ma’rûz kalmışlardır. Ancak Allah'ın
lutf u inayetiyle bu menfilikler bertaraf edilmiştir. Ancak düşman durmamakta ve
Kürt Beylerini isyana teşvik etmektedir. Bilâd-ı Ekrâd'ın Osmanlı devletine
iltihakı, İstanbul'un fethi zaferini tamamlayacak derecede ehemmiyetlidir. Zira
bu bölgenin ilhakıyla, bir tarafdan Irak yani Bağdad ve Basra'nın yolları, diğer
tarafdan Azerbaycan yolları ve bir diğer tarafdan da Haleb ve Şam yolları
açılmış olacaktır.
Allah'ın yardımı pek yakındır.
Bende-i Ahkar ve Çaker-i Efkar İdris[5]".
İdris-i Bitlisî'nin Yavuz'a Mektubu
C) Hizmetleri Karşılığında Yavuz'un İdris-i Bitlisî'ye Verdiği
Cevap Ve Taltif
İdris-i Bitlisî vasıtasıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kısa bir
zaman içinde ve hem de yerli beğlerin istek ve arzularıyla Osmanlı Devletine
ilhak edildiğinin haberini alan Yavuz Sultan Selim, bu büyük âlimi taltif etmek
üzere kendisine bir ferman gönderir. Mektubunun başında Diyarbekir Vilâyetinin
sulh ile ve istimâlet yolu ile fethine vesile olduğu için İdris-i Bitlisî'ye
teşekkür eder. Sonra da manevi takdirleri yanında ona gönderdiği bazı maddî
hediyeleri zikreder. Osmanlı Devletine kendi arzularıyla tâbi olan beylerin ve
bunlara bağlı olan sancakların mikdarlarını ve tahrîrî bilgileri hazırlamasını
emreder. Diyarbekir Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa'ya beyaz hükm-i şerifler
gönderdiğini ve Osmanlı Devletine bundan sonra da tâbi olacak olan bey olursa,
gönderilen tuğralı beyaz kâğıdlar kullanılarak onlara berâtlarının yazılmasını
emreder. Yani bugünün vilâyetleri ve hatta devletleri, kendi arzu ve
istekleriyle ve hem de birer mektup ile Osmanlı devletine bağlanmaktadır.
Devlete bağlanan beyler arasında ihtilaf ve ihtilal vuku bulmaması için gereken
tedbirlerin alınmasını ve in’âm ve ihsanların da ona göre yapılmasını ister.
Mektubun sonuna doğru, Anadolu'yu Şi’îleştirmek istiyen Şah İsmail'in kendisine
elçiler gönderdiğini, binbir türlü yağcılıklar yapıp sulh istediğini, ancak onun
sözlerine ve islah olduğuna inanılmaması icabetiğini belirterek gerekli
tedbirlerin ihmal edilmemesini emretmektedir. Şimdi bu mektubun aslını beraber
dinleyelim:
"Sûret-i Menşûr-i Şah bâ Kerem
Umdet’ül-efâdıl kudvetü erbâb’il-fedâil sâlikü mesâlik-i tarikat hâdi-i
menâhic-i şerî’at keşşâf’ul-müşkilât’id-dîniyye hallâl’ül-mu’dılât’il-yakîniyye
hulâsat’ül-mâi vet-tîn mukarreb’ül-mülûki ves-selâtîn bürhânu ehl’it-tevhîd
vet-takdîs Mevlâna Hakîm’üddin İdris -Edâmellâhu fedâillehû-.
Tevkî’-i refî’-i humâyûn vâsıl olıcak ma’lûm ola ki, şimdiki halde südde-i
sa’âdetime mektubun vâsıl olub senden umulan hüsn-i diyânet ve emânet ve fart-ı
sadâkat ve istikâmetin muktezâsınca, Diyarbekir Vilâyetinin feth-i küllîsine
bâis olduğun i’lâm olunmuş. Yüzün ağ olsun. İnşâallah’ul-E’azz sâir vilâyetlerin
fethine dahi sebeb-i küllî olasın. Benim envâ’-i inâyet-i aliyye-i hüsrevânem
senin hakkında mebzûl ve mün’atıfdır. el-Hâletü hâzihî âhir-i Şevvâl-i mübâreke
dek vâki’ olan ulûfeniz ile 2.000 sikke-i Efrenciye filori ve bir sammur ve bir
vaşak ve iki mürabba’ sof ve iki çuka ve bunlardan bir sammur ve bir vaşak kürk
kaplu soflar dahi ve bir Frengî kemhâ gılâflu müzehheb kılıç in’âm ve irsâl
olundu. İnşâallah’ul-Kerim vusûl buldukda sıhhat ve selâmetle alub masârifine
sarf eyleyesin. Mukâbele-i hidemât ve mücâzât-ı istikametinde ve ihlâsında
envâ’-ı avâtıf-ı celile-i hüsrevâneme sezâvâr olub behre-mend olasın.
Ve Diyarbekir cânibinde size ittiba’ edüb gelen beğlerin mukabele-i sadâkat ve
ihlâs ve muhâzât-ı hidemât ve ihtisaslarına göre ol vilâyetde tevcîh olunan
sancakların ve beğlerin ahvâli ve elkâbı ve mekâdîri senin ma’lûmun olduğu
ecilden iftihâr’ül-ümerâ’il-izâm zahîr’ül-küberâ’il-fihâm zülkadri vel-ihtiram
sâhib’ül-mecdi vel-ihtişâm el-müeyyed bi envâ’-i te’yîdillah’il-Melik’is-Samed
Diyarbekir Beylerbeğisi Muhammed -Dâme ikbâlühû-'ya nişan-ı şerifimle mu’anven
beyaz ahkâm-ı şerife irsâl olundu. Gerekdir ki, ol cânibde her beğe tevcîh
olunan vilâyetin ahvali ne vechile tevcîh olunub ve ol beğlerin elkâbı ve
mekâdîri ne üslub ile olmak münasib ise berâtları inşâ olunub yazıveresiz.
Mufassalan ol yazılan berevâtın sûretleri ve tımarının mikdarlarını dahi bir
sûret defter edüb südde-i sa’âdetüme dahi irsâl edesiz ki, bunda dahi hıfz
olunub her husus merkûm ve ma’lûm ola.
Her beğe ne sancak verüldüği ve ne vechile tefvîz olunduğı ve elkâbları nice
yazulduğı ve ri’âyetleri ve in’âmları ne vechile olduğı ber sebîl-i tafsîl i’lâm
olunub amma bir vechile tertîb ve ta’yîn oluna ki, birbiri arasında olan esas
irtibât tezelzül ve tehallül bulmak ihtimali olmaya.
Ve ol berâtlardan gayrı istimâletnâmeler gönderilmek lâzım olan beğler içün dahi
nişanlu beyaz kâğıdlar irsâl olundu. Anlar dahi her beğe ne vechile
istimâletnâme gönderilmek münasib ise inşâ olunub in’âmlar ile bile irsâl oluna.
Ve anlarun mufassalan suretlerinin ve in’âmda ne vechile ri’âyet olundukların ol
berevât sûretleri ile bile defter edüb dergah-ı cihân-penâhıma irsâl edesiz ki,
her husus bunda dahi mufassal ve meşrûh ma’lûm ola.
Ve bu cânibde olan mühimmât-ı Sultanî murâd-ı şerifim üzere encâma yetişmiştir.
İnşâallah’ul-E’azz benim dahi azimetim vaktinde ol cânibe mun’atıf ve
munsarıfdır. Ve ol beğlerin hakkında dahi avâtıf-ı aliyye-i hüsrevânem mülâhaza
ettüklerinden ziyâdedir.
Ve şimdiki halde Erdebil oğlu İsmail-i pür-tadlîl südde-i sa’âdetime Hüseyin Beğ
ve Behram Ağa nâm adamların risâlet hizmetine gönderüb takrîren ve tahrîren
envâ’-ı ubûdiyyet ve tazarru‘lar arz edüb mâbeynde sulh ve ıslâh müyesser olur
ise, ol cevabından ne murâd olunursa rızây-ı şerifim üzere kabul sûretin
gösterüb envâ’-ı temelluklar eylemiş. Amma anun kelimâtına ve salâhına kat’â
i’timad câiz olmaduğı ecilden mezkûrân elçileri Dimetoka Hisarında ve sâir
adamlarını Kilidülbahr kalesinde habs ettirdim. Sen dahi gerekdir ki, makhûr-ı
mezbûrun umûrunda ahsen-i tedbir ne ise anın tedbirinde olub Devlet-i edeb...
Mehâmm ve masâlihinde mücidd ve sâ’î olasın. Min ba’d esnâf-ı asâr-ı cemîlenüz
sâih ve lâih ola.
Şöyle bilesin, alâmet-i şerife i’timad kılasın.
Tahriren fî evâsıt-ı şehr-i Şevvâl’il-mükerrem senete ihdâ ve işrîne ve
tis’a-mi’ete el-hicriyye
Bi Makam-i Dâr’il-Hilâfe Edirne El-Mahrûse[6]."
Padişah'ın İdris-i Bitlisi'ye Mektubu
Padişah'ın İdris-i Bitlisi'ye Mektubu
3- Bu Gayretlerin Neticesi Ne Oldu?
Bu gayretlerin neticesinde, yıllar sürecek harplerle elde edilemeyecek zaferlere
ulaşıldı. Şark diye adlandırabileceğimiz ve bugün Doğu Anadolu, Güneydoğu
Anadolu, Musul ve Kerkük'den itibâren Kuzey Irak ve Haleb'i de içine alan Kuzey
Suriye bölgelerinde yaşayan çok sayıda Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri Osmanlı
Devletine iltihâk eylemiştir. Bu iltihâklardan ba’zısını beraber görelim:
A) Kürt ve Türkmen beylerinden istimalet ile kendi meyil ve arzuları ile itaat
eden 25'den fazla aşiretten ve reislerinden ba’zıları şunlardır:
- Bitlis hâkimi Emir Şerefüddin;
- Hizan meliki Emir Davud;
- Hısn-ı Keyfâ emîri Melik Halik;
- İmadiye hâkimi Sultan Hüseyin;
- Cezire hâkimi Şah Ali Bey;
- Çemişgezek hâkimi Melik Halil;
- Pertek hâkimi Kasım Bey;
-.Ayrıca Suran, Urmiye, Atak, Cizre, Eğil, Garzan, Palu, Siirt, Meyyafarakin,
Sason, Sincar, Çermik, Malatya, Urfa, Besni, Harput, Mardin ve benzeri
yerlerdeki aşiretler de arka arkaya Osmanlı Devletine iltihâk etmişlerdir[7].
B) Kürt ve Türkmen aşiretleri gibi, güneyde yer alan Arap aşiretleri de yine
kendi irâdeleriyle Osmanlı Devletine iltihâk etmişlerdir. Aralarında İbn-i
Harkuş, İbn-i Said, Benî İbrahim, Benî Sâyim, Benî Atâ aşiretleri, Safed ve
Gazze şeyhleri ile Haleb ileri gelenlerinin bulunduğu seçkin bir temsilciler
heyetinin Yavuz'a takdim ettikleri ve aslı Topkapı Sarayında bulunan şu itâ'at
mektubu çok manidardır:
"Bizler, canlarımız, mallarımız, iyâlimiz ve dinimizin emniyeti için size itaati
arzuluyoruz. İslâmı tatbik ve adâleti te’sis için sizin hakimiyetinizi zaruri
görüyoruz[8]."
4- Osmanlı Devleti Doğuda Nasıl Bir İdarî Nizam Tesis Etmişti?
Osmanlı Devletinin idarî yapısının temelini kaza, sancak ve eyâletler teşkil
ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, mutlak bir merkeziyetçilikten tamamıyla uzak
bir anlayışa sahipti ve idaresi altına aldığı bölge ve cemiyetleri, çeşitli
özelliklerine göre farklı idare tarzlarına tabi tutuyordu. Yani eyalet ve
sancakların İstanbul'a olan bağlarında ayrı ayrı statüler söz konusuydu. İşte
Osmanlı Devleti, Çaldıran Zaferinden sonra Doğu Anadolu'da Diyarbekir merkez
kabul edilerek Musul, Bitlis, Mardin ve Harput da dahil olmak üzre bütün Doğu
Anadolu'da gayet geniş bir eyâlet meydana getirmişti. Kanunî Süleyman devrinde
yeni bir düzenleme yapılarak Van'da ayrı bir eyâlet daha teşkil olundu[9].
Doğu Anadolu'daki sancakları, idare tarzı açısından, her iki eyâlette de, üç ana
guruba ayırmak mümkündü. Bunları kısaca özetlemekte yarar görüyoruz.
Birinci gurup, klasik Osmanlı Sancakları şeklindeydi. Yani Osmanlı Devletinin
diğer bölgelerinde tatbik edilen idare usulu burada da cari idi. Sancakbeyleri
doğrudan merkezden tayin olunurlardı ve herhangi bir imtiyaza sahip değillerdi.
Bu sancaklar tımar sistemine dahildi. Diyarbekir ve Van eyaletlerindeki bu tür
sancaklar, umumiyetle aşiret yapısı kuvvetli olmayan yerlerde teşkil edilmiştir.
Diyarbekir Eyâletinde merkez Amid, Harput, Hasankeyf, Akçakale, Sincar, Zaho,
Ergani ve Çemişkezek sancakları ile Van Eyaletindeki Erciş ve Adilcevaz
sancakları, bu tür sancakların başlıca örneklerini teşkil ederler.
İkinci gurup, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki sancaklardır. Fetih esnasında bazı
beylere hizmet ve itaatleri karşılığında, devamlı olarak sancak ve has şeklinde
tevcih edilmiştir. Bunlara Ekrâd Sancakları da denir. Bunlar klasik Osmanlı
sancaklarında farklıdırlar. Zira sancakların idaresi genellikle bölgeye eskiden
beri hâkim olagelen nüfuzlu, eski mahallî beyler ve hânedanlara terkedilmiştir.
Hayat boyu sancakbeyi olan bu idareciler vefat ettiğinde, yerlerine oğulları
veya diğer yakınlardan biri geçmektedir. Devlete ihânet ettikleri takdirde
değiştirilebilmektedirler. Seferde Beylerbeyinin hizmetine girmekle
mükellefdirler ve bu memleketlere merkezden kadı tayin edilir. Arazileri tımar
nizamına tabi’dir. İmtiyazlı sancaklar da diyebileceğimiz bu sancaklardan
Diyarbekir Eyaletine bağlı 13 ve Van Eyaletine bağlı olarak da 9 adet mevcut
idi. Çermik, Pertek, Kulp, Mihrani, Siirt ve Atak Diyarbekir'e bağlı bu tür
sancaklardandırlar. Müküs ve Bargiri de Van'a bağlı bu tür sancaklardandırlar.
Üçüncü gurup ise, Hükümet adı verilen sancaklardır. Bunların idâresi, fetih
esnâsında gösterdikleri hizmetlerden dolayı tamamen yerli beylere
terkedilmiştir. Sancakbeylerinin tayinine merkezî idare asla karışmaz ve
ellerine verilen ahidnâmeler gereğince, bunlar azl ve nasb edilemezler.
Arazisinde tımar nizamı cari değildir. Dahilde tamamen müstakil olan bu
bölgeler, hariçte yani askeri ve siyasi alanda bölgedeki Osmanlı beylerbeyine
tabidirler. Diyarbekir eyaletinde Hazzo, Cizre, Eğil,Tercil, Palu ve Genç
sancakları; Van Eyaletinde ise, Bitlis, Hizan, Hakkari ve Mahmudi sancakları bu
mahiyette Osmanlı Sancaklarıdırlar[10].
Kısaca özetlediğimiz bu sistem, daha ziyade Doğu Anadoluda uygulanagelmiştir.
Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İrana bağlı beylerin fetih esnasında
Osmanlı Devletine sadakat göstermeleri ve en önemlisi de, hem itikadî açıdan ve
hem de amelî açıdan, Osmanlı Devleti ile aralarında herhangi bir farkın
bulunmamasıdar. Başlangıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu sancakların
durumu, daha sonra ailelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzimat dönemine yani
1840'lara kadar bu hal aynen devam etmiştir.
5- Doğu Anadolu'nun Teslimiyet Ve İtâ'ati Ne Kadar Devam Etmiştir?
İdris-i Bitlisi ile başlayan şarkdaki beyler ve müslüman halkın hilafet ve
saltanata sadakatle bağlılıkları, en azından 1850 yılına kadar yani yaklaşık 330
sene devam etmiştir.Osmanlı devleti, bu yerli ahaliyi müslüman kardeşleri ve bu
bölgeleri de da'rül-İslam olan ülkesinin aslî parçası olarak görmüş; buna
karşılık yerli müslüman ahali ve beyler de, Osmanlı devletini İslamın bayraktarı
bir İslam devleti olarak telakki edip ona itaati kendileri için ibadet
saymışlardır. Hatta bu bölgedeki beyler, Batı Anadolu ve Rumelideki hem Türk hem
de müslüman olan Ayanlar kadar, Osmanlı Devletinin başına gaile
çıkarmamışlardır. Mesela hem Türk hem de Müslüman olan Karaman Eyaletinde
Osmanlıya karşı elli çeşit isyan görmek mümkün olduğu halde,330 sene içinde Doğu
bölgelerinde ciddi bir isyandan bahsetmek mümkün değildir. Bu dediğimizin
müşahhas bir delili, 1630'larda yani şarkın Osmanlı devletine itaatinden 113
sene sonra kaleme alınan şu fermanlardaki ifadelerdir:
"Hükm-i Hümâyun
... Ümerâ-i Ekrâd, Devlet-i Aliyye'nin sadakat ve istikamet ile hayırhahı olup
ecdâd-ı izamım zaman-ı şeriflerinden ilâ hâzel-ân uğur-ı hümayunda enva'-ı
hidemât-ı mebrure ve mesa'-i meşkure-i gayr-ı adîdeleri vücuda gelmiş ve
zimmet-i himmet-i mülukaneme ri'ayetleri lazım olmağla ba’del-yevm himâyet ve
sıyânet olunmaları aksây-ı murâd-ı hümâyûnumdur...[11]".
"..... Siz eben an ced sünniyy'ül-mezheb ve pâk meşreb olub âbâ ve ecdâd-ı
âliniz zamanlarında vâki’ olan Kızılbaş seferlerinde nice bin müsellah yarar ve
namdâr ekrâd-ı zaferkirdâr ile asâkir-i mansûremin önüne düşüp ve icray-ı
gayret-i çihar-ı yâr-güzîn içün uğur-ı din-i mübinde can ve başla döğüşüp nice
fütûhât-ı cemileye bâis olmuşsunuz...[12]".
Ne zamanki İslâm kardeşliği manası bozulmuş ve Avrupa zındık kâfirleri
tarafından bir Frenk illeti olan ırkçılık Osmanlı devletinin içine atılmış, o
zaman Doğu'da da ayrılık ve fitne rüzgarları esmeye başlamıştır. Çare, tarihden
ibret dersi almaktır ve bu bölgeleri 300 küsur sene Osmanlı Devletine sımsıkı
bağlayan sırrı anlamaktır.
[1] Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, II/273;
Kodaman, Bayram, Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, Ankara
1987, sh. 10 vd.
[2] Kodaman, 8 vd.
[3] Koca Müverrih, Bedâyi', c. II. vrk. 452/a-b
[4] Nutuk (Osm.), sh. 20.
[5] Topkapı Sarayı Arşivi, E. 1019.
[6] Koca Müverrih, Bedâyi', II. vrk. 460/a-461/a
[7] Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, No: 2362, Vrk. 112/a-113/a;
Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II/274 vd.
[8] Topkapı Sarayı Arşivi, No: 11634/26.
[9] Kodaman, 12 vd.
[10] Kodaman, 13 vd.
[11] Kanunname-i Sultani Li Aziz Efendi, Harvard, 1985, sh. 133.
[12] Kanunname-i Sultani , 133
|