|
I- BASININ ÖNEMİ VE SORUMLULUĞU
Basının demokrasi ile idare edilen ülkelerde önemli bir güce sahip
olduğu ve mühim bir kamu hizmetini ifa ettiğinde şüphe yoktur.
Tesbitlerimize göre, basının çok önemli iki vazifesi vardır ve bu
vazifeleri sebebiyle de millet nazarında sahip olduğu iki ünvan
sözkonusudur:
1- Basın, Güzel şeylerin Dellalı
ve Kusurların Teşhircisidir
Basının sahip olduğu yahut olması gereken birinci ünvan, cemiyetteki
güzel şeylerin ve yapılan kusurların dellâllığını yapmaktadır. Güzel
şeylerin dellâllığını yapmalı; ta ki kamuoyunda bunları teşvik
vazifesini ifa etsin. Cemiyette görülen kusurları ve ayıpları, genel
ahlak ve âdâba aykırı olmayacak şekilde ortaya dökmeli; ta ki,
önlensin ve ibret-i âlem olsun.
Toplumdaki güzel ve çirkin şeylerin dellâlı olma vazifesi, basına
şu mükellefiyeti yüklemektedir: Basın, güzellikleri ilan ve
kötülükleri teşhir ederken, "millet hâkimiyeti" ve "hak" esaslarını
mutlaka göz önünde bulundurmalıdır.
Millet Hâkimiyeti prensibinden kasıt, milletin ekseriyetinin
ehemmiyet verdiği değerlere basının da değer vermesi ve nefret
ettiği şeylerden basının da nefret etmesidir. Demokrasinin de
gerektirdiği budur. Aksi takdirde yapılan şey, eskilerin tabiriyle
müslüman mahallesinde salyangoz satmaya döner. Ne acıdır ki,
günümüz Türkiyesinde, Türk basınının çoğunluk itibariyle bulunduğu
durum, müslüman mahallesinde salyangoz satmak şeklindedir. Önemle
ifade ediyorum ki, Türk milletinin ekseriyetinin kabul etmediği bir
şeyin basın yoluyla ilanı, milleti dalâlete davettir. Milletin
hukukuna tecâvüzdür. Bir insanın hukukuna tecâvüze kanunî cevaz
bulunmadığı halde, bir milletin hukukuna tecâvüz etmek, nasıl meşru
ve ma‘kul bir hak olarak kabul edilebilir?
Acı bir gerçektir ki, günümüz Türk basını, müslüman Türk milletinin
%80'leri aşan nisbette değer verdiği bir kısım mukaddes mefhum ve
müesseselere tecâvüz etmekle, milletin hukukuna tecâvüz etmektedir
ve kamu haklarını çiğnemektedir. Buna basın hürriyeti denemez. Hele
bu milletin hukukuna tevâvüz, yalan haber yoluyla icra ediliyorsa,
millet ve devletin selâmeti uğruna bu felâket mutlaka önlenmelidir.
Millet hâkimiyetinden kasıt, basın organlarının bulunduğu ülke
milletinin hâkimiyetidir. Yani Türk basınının Türk milletinin
hâkimiyet hakkına, İngiliz basının da İngiliz milletinin hâkimiyet
hakkına hürmet etme mecburiyeti vardır. Türk basınının şerefli bir
mensubuyum diye övünüp de, İngiliz basınının ağzıyla yayın yapmak
ve Türk milletinin hissiyatını rencide etmek, basın ahlak ve
kurallarına da aykırıdır. Maalesef, bir kısım Türk basınını inceler
ve milletin % 90'ınının değer verdiği manevî değerler hakkındaki
ifadeleri okursanız, kendinizi, komünist veya hiristiyan bir ülkede
hissedersiniz. Bu durum, Türk basını için yüzkarasıdır.
"Hak" esasının basına yüklediği en mühim mükellefiyet de, basının
doğru haberi kendine şiar edinmesi ve dâima hakkın yanında
olmasıdır. Basın, efkâr-ı âmmenin yalancı tercümanı olmamalıdır.
Bu iki esasa ri‘ayet etmeyen ve aslında bir memleketteki kontrol
mekanizmasının keskin kılıcı olan basının, millet indindeki
müessiriyetini muhafaza etmesi mümkün değildir.
2- Basın, Milletin Umumi Hatibidir
Basının sahip olduğu yahut olması gereken ikinci mühim ünvanı,
milletin umumi hatibi veya bir diğer ifade ile efkâr-ı âmmenin
mürebbiliğidir. Umumi hatiplikten gaye, milletin sözcülüğüdür.
Milletin temsilcisi olan şahıs veya müessese, millet adına
konuştuğunu unutmamalıdır. Hakkı müdafaa edip fikirleri doğru
haberlerle terbiye mükellefiyetini deruhde etmiş olan basının,
bugün, bu vazifesini ifa ettiğini kendileri de söyleyemiyor.
Günümüzde Türk basını, iki önemli sebepten dolayı, tıpkı TRT gibi,
milletin umumi hatipliği yani sözcülüğü ünvanını, bihakkın ifa
edememektedir. Bu iki sebebi ve daha doğrusu basını bataklığa
düşüren ve millet nazarında yalancı tercüman hissini uyandıran iki
yanlış kıyası şu şekilde özetlemek mümkündür:
Birincisi, Türk basını ve bu arada TRT, bütün vatan sathını büyük
şehirlere ve mesela İstanbul'a kıyas ederek yayın politikalarını
buna göre ayarlamaktadırlar. Gerçekten millî ve dinî açıdan büyük
şehirler kadar ve özellikle İstanbul kadar dejenere olmamış olan
bütün vatan sathını, dejenere olmuş belli mıntıkalara kıyaslayarak
yayın politikasını tesbit ederseniz, umumi hatibi ve sözcüsü
olduğunuz milleti küstürürsünüz. Bugün Türk basını ve TRT, bırakınız
büyük şehirlerdeki ahlakî açıdan dejenere olmuş belli merkezleri
esas almayı, ismi söylenince milletin haya duyduğu ve nefret ettiği
sokakları esas alarak yayınlarını sürdürmektedir. Acaba bir
futbolcu ile bir ses sanatçısının, gazetelerin ifadesiyle kayda
geçmiş zina hikâyelerini dillere dolamak veya evli hanımların gayr-i
meşru münasebetlerini konu edinen bir diziyi aylarca ekrana
getirmek, %99'u müslüman olan Türk milletinin umumi hatipliğine ve
sözcülüğüne yakışır mı? Bu yanlış bir kıyasdır ve çoğu basında yahut
TRT'de sözcülüğü yapılan millet, asla Türk milleti olamaz. Bu
alfabe'yi bilmeyen bir çocuğa, felsefe dersi vermeye benzer.
İkincisi, basının ikinci önemli hatası ve milletin sözcülüğü
ünvanına yakışmayan bir tavrı da, yayın politikalarını tesbit
ederken, Anadolu'yu kendilerine kıyas ettikleri büyük şehirleri ve
özellikle İstanbul'u da Avrupa ve Amerika'ya kıyas etmeleridir.
Batılılaşmak adıyla devam ettirilen bu tutum, sosyal bünyedeki
çöküntülerin en büyük sebebini teşkil etmektedir. Batının ahlaksız
ve sefih hayatını, taklide yol açacak şekilde fütursuzca aktaran
basın, bu noktada büyük bir sorumluluk altındadır. Bir erkek, güzel
bir kadının üzerinde gördüğü ve beğendiği bir elbiseyi ben de
giyeceğim der ve giyerse maskara ve rezil olur. Aynen öyle de fikrî,
dinî ve sosyal yapısı kendine has özellikler arzeden Batı
toplumlarını, müslüman bir memleketin basın organlarının tamamen
taklit etmeleri, Türk basınını ve de TRT'yi çıkmaza
sürüklemektedir. Avrupa'nın hissiyatı, İstanbul'da tatbik
olunamaz. Anadolu'yu işgal diye nitelendiren bir denetimcinin
yahut tarafsız olması gerekirken İslam düşmanı ve hiristiyan
Avrupalılar gibi müslüman Türk milletinin başörtüsüne dil uzatan bir
yüksek yargı üyesinin tercümanlığını yapan basın organları, Türk
milletinin kendilerini sözcü kabul etmediklerinin farkına
varmalıdırlar. Bugün basınımızda sathî fikirlilik hastalığı
sözkonusudur. Gazete okuyucuları, vakit geçirmek için yani vakit
öldürmek için gazete okumaktadırlar. Basınımız, çoğunlukla yapmış
oldukları haysiyet kırıcı neşriyât ile, millî ve dinî ahlakı
sarsmakta ve efkâr-ı âmmeyi perişan etmektedirler. On para kazanmak
için yaptıkları müstehcen neşriyatla, çorak zihinlerde rezil
ahlakın tohumlarını ekmektedirler. Veya devletin en mühim, en nazik
ve en gizli noktalarını halkın zihinlerine takdim eylemektedirler.
Türk basını, bu iki zihniyetini terketmedikçe, Türk milletinin
gerçek manada umumi hatibi yani sözcüsü olamayacaktır.
Zikredilen sebeplerden dolayı değer ve tıraj kaybeden basınımızın
önemli bir kısmı, çareyi safi zihinleri aldatmak için yalan haberde
ve insanları uçkurlarından yakalamak için de müstehcen neşriyatta
bulmuştur. Ancak bu çare gibi görünen şeyler, aslında basınımız için
bir yüz karasıdır. fiimdi müstehcen neşriyatı bir tarafa bırakarak,
yalan haber üzerinde duralım.
II- BASINDA YALAN HABER VE
SEBEPLERİ
Yalan haber, basın yoluyla yalan söylemek demektir. Halbuki,
münafıklığın birinci alameti yalandır. Yüce ahlakı tahrip eden
yalandır. İslam âlemini zehirleyen yalandır. Dünyada anarşi ve
fesadın birinci kaynağı yalandır. İnsanlığı güzel şeylerden
alıkoyan yalandır. Müseylime-i Kezzâb ile emsallerini dünyada rezil
ve rüsvay eden yalandır. Bütün cinayetler içinde tel‘îne ve
tehdide birinci derecede layık olan yalandır. Güzel şeylerin
dellâllığı ve çirkin şeylerin de teşhirciliği görevlerini deruhde
etmiş olan basının, bütün dinler ve sistemler tarafından çirkin
addedilen yalan habere meyli, dünyadaki en çirkin cinayetlerdendir.
Acıdır ki, yalan haber mefhumu Türk hukuk mevzuatında tarif
edilmemiştir. TCK'nun iftira ve yalan şahitliği ve yalan yere yemin
başlıklarını taşıyan I. Kitabının Dördüncü Babının 3. ve 4.
fasılları da, yalan habere ait herhangi bir hüküm sevketmemektedir.
Sadece bu maddelerdeki unsurlar gerçekleştiği takdirde, bu
hükümlerin uygulanması söz konusudur[1]. Ancak basının otokontrolünü
sağlamak gayesiyle kurulan bazı müesseseler, yayınladıkları bir
kısım beyânnamelerde, yalan haberi doğrudan doğruya olmasa da
dolaylı olarak tarif etmişlerdir. Bu beyanlardan yalan haberin
kapsamını şu şekilde izah etmek mümkündür:
Bir şahıs yahut müessese hakkında gerçek dışı beyanda bulunmak ve
basın organları vasıtasıyla neşretmek yalan haber olarak karşımıza
çıkacaktır. Türk Ceza Mevzuatı'ndaki ilgili hükümler ve Basın meslek
ilkelerine göre, basın yoluyla, suçsuz olan bir şahıs veya
müesseseye bir suç isnad etmek yahut bir suçun maddi eser veya
delillerini isnad etmek, TCK'nunun iftira suçu olarak
vasıflandırdığı bir yalan haberdir (TCK. md. 285). Mevlid okumayı
veya Kur‘an öğretmeyi, 163. maddeye aykırı olarak işlenmiş bir suç
gibi takdim veya tefsir etmek, yalan haberin iftira kısmına
girmektedir. Bu yalan haberleri gerçek sayıp da, hayalî suçluları
cezalandırmak için harekete geçen devletin savcılarını da, bir
hukukçu olarak hayretle ve esefle izliyoruz. Suçlu olduğu yargı
kararıyla belirlenmeden bir kimseyi suçlu ilan etmek de; yalan
haberdir. (Meselâ Henüz mahkemeye bile intikal etmeyen Urfa
belediye başkanı İbrahim Halil Çelik'le alakalı "Atatürk Düşmanı"
şeklinde yayın yapmak bunun en bariz misalidir )[2]. Gerçekleri
bozma, tahrif etme ve abartarak kamuoyuna yansıtma da, yalan
haberin en yaygın olan şeklidir. Maalesef özellikle belli konularda,
basın tarafından habbeler kubbe yapılmakta ve kamuoyu yanlış
yönlendirilmek istenmektedir. Bahriye Üçok cinâyeti dolayısıyla,
sadece paketin üzerinde ve hem de yanlış olarak bir ilmî ve dinî
vakfın adresi bulundu diye, o vakfı ve dolayısıyla bütün
müslümanları suçlu imiş gibi gösterme gayretine giren bir kısım
basın organlarının o günlerdeki konuyla ilgili haberleri, tamamen bu
tür yalan haberlere girmektedir. Basın Konseyi Sözleşmesine Katılma
belgesindeki şu ifadelerin altına imza atanların, hayatları boyunca
bu gerçeğe uymadıklarını görmek, yalan haberin meslek haline
gelmesi açısından çok düşündürücüdür: "Gazetecilikte temel işlevin
gerçekleri bulup, bozmadan, abartmadan kamuouyna yansıtmak olduğunu
göz önünde tutarak;"[3]. Basın meslek ilkelerinden bir çok basın
organı tarafından asla uygulanmayan şu üç ilkeye de isterseniz göz
atalım:
"4- Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük
düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan ifadelere yer
verilmez". Acaba halkın reyleriyle seçilmiş bir belediye başkanına
"örümcek kafalı" demek tenkid mi yoksa aşağılama mı? I. Dünya
Harbi'nde milis albaylığı yapmış büyük bir İslam âlimine yani
Bediüzzaman'a "Cumhuriyet düşmanı" demek, iftira niteliğini
taşımıyor mu?
"9- Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimse "suçlu"
ilan edilemez.
10- Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul
nedenler bulunmadıkça kimseye atfedilemez."[4].
Tarifi ve kapsamı hakkında kısaca bilgi verdiğimiz yalan haberin,
özellikle Türk basını açısından sebepleri üzerinde de durmak
istiyoruz. Bunları kısaca özetlersek:
1 - Yalan Haberin Birinci Sebebi
Türk Basını'nda yalan haberin birinci sebebi, Anadolu'yu İstanbul'a
veya daha doğru bir tabirle İstanbul'un dinen ve ahlaken dejenere
olmuş bölgelerine kıyaslayan; İstanbul'u ise din, ahlak ve
örf-âdetler itibariyle tamamen farklı bir yapıya sahip olan
Avrupa'ya ve Amerika'ya kıyaslamaya kalkışan bir kısım basın
organlarındaki din düşmanlığı, laikliğin dinsizlik veya en azından
İslam düşmanlığı olarak görülmesi yalan haberin birinci sebebidir.
Tanzimat'tan beri sürdürülen ve Batılı devletler tarafından
desteklenen bu yalan haber kampanyası, bu günlerde hız kazanarak
devam etmektedir. Hergün bu türden bir yalan habere gazetelerde
rastlamak mümkündür. Bugünlerde olanlardan bazı misaller vermek
mümkündür: Denizli Anadolu Lisesi'nde, yine kendi tahrikleriyle
soruşturma açılıp görevden alındığı iddia edilen bir öğretmenin
görevden alınmadığı ve suçsuz olduğu isbat edilmiştir. Bu olay,
günlerce belli zihniyetteki gazeteler için önemli bir yalan haber
kaynağı olmuştur. Eskişehir'de bir delinin babasını öldürmesi,
"şeriatın kestiği gırtlak" diye takdim edilmiştir ve bu haberin
yalan haber olduğu isbat edilmiştir. İslam'da bırakınız adam
öldürmeyi, karıncanın dahi hukukunun çiğnenmemesi emredilirken,
Urfa'da bir şeyhin müridine oğlunu kurban etmesi için emir verdiği
şeklindeki haberin de, adamın akıl hastası olduğu ortaya çıkınca
çok büyük bir yalan haber olduğu kesinleşmiştir. Acı olan taraf,
basının bu yalan haberlerine, devletin belli makamlarının da alet
olmasıdır. Sayın Mill Eğitim Bakanının, yalan haberlere kanarak adlî
organlarca tutuklanan bir öğrenciyi devletin güvenlik kuvvetlerine
haber vermesinden dolayı okul müdürünü tenkit etmesi, yalan haberin
hukuk nizamını sarsan acı neticelerinden birisidir. Milli Eğitim
Bakanına göre, 17 yaşında olan bu genç, korunmalıydı. Acaba 17
yaşındaki bir gencin adam öldürmesi halinde de mi korumak
gerekirdi? fiayet cevap hukuka göre gerekmezdi ise, adam öldürme ile
kanunen suç sayılan diğer suçlar arasında ne gibi bir fark vardır?
Acıdır ki, yalan haber sebebiyle, devletin güvenliğini korumakla
görevli bir kısım makamlar ve müesseseler, devletin güvenliğinin
manevi bekçisi olan müslümanlarla uğraştırılmaktadır. Hayatı boyunca
devleti yıkan örgütlere destek olduğu mahkeme kararlarıyla sabit
olan Behice Boran'a Millet Meclisince tören yapılırken susanlar;
illegal komünist partisinin kanuna rağmen sürdürdüğü faaliyetlerine
gülerek cevap verenler, hayatı boyunca yapılan bütün zulümlere
rağmen devlet ve milletin bütünlüğü için gayret gösteren bir İslam
âlimi için okutulan mevlidden rahatsızlık duymaktadırlar. Yalan
haber üzerine Hacıbayram'daki kitapçılardan elifba ve Kur‘an tefsiri
toplayan güvenlik güçlerinin, İstanbul Taksim ve Beyoğlu
sokaklarında serbestçe satılan ve kanunen yasak olan Marks'ın,
Engels'in eserlerine ses çıkarmamaları, çok üzücüdür. Kısaca
Türkiye'de yalan haberin en önemli sebebi, bir kısım basında hobi
haline gelen İslam düşmanlığıdır.
2 - Yalan Haberin İkinci Sebebi
Türk basınında yalan haberin ikinci sebebi de, şahsî menfaatlerdir.
Bir kısım menfaatlerin elde edilebilmesi için, yalan haberin bir koz
ve hatta bir tehdit vesilesi olarak kullanıldığını, bizzat basın
mensubu olan arkadaşlardan duyuyor, dinliyor ve görüyoruz. Bazı
menfaatler için, basında meleğe şeytan, şeytana melek dendiğini,
basının kendi arasındaki çekişmelerden de öğrenebiliyoruz.
3 - Yalan Haberin Üçüncü Sebebi
Yalan haberin üçüncü sebebi de, intikam ve kin hisleridir. Üzerinde
fazla durmak istemiyoruz.
4 - Yalan Haberin Dördüncü Sebebi
Yalan haberin dördüncü ve en önemli sebeplerinden biri de, yalan
haberin Türk Hukuk mevzuatında ciddi bir müeyyidesinin
bulunmayışıdır. Yalan haberi neşredenlerin yaptıkları yanlarına
kalmaktadır. Daha başka sebepler de bulunmakla birlikte, biz,
meseleyi uzatmadan yalan haberin müeyyideleri üzerinde duralım:
III- YALAN HABERİN MÜEYYİDELERİ
Türk Hukuk mevzuatında yalan haberle alakalı ciddi bir hukuki
düzenleme mevcut değildir. Türk Ceza Kanununun bazı hükümleri
dolaylı olarak uygulanabilme özelliğine sahiptir. Geçmiş yıllarda
Yalan Haberi önlemek üzere hükümet tarafından hazırlanan Yalan
Haber Kanununa, yalan haberi mesleğinin şiarı olarak kabul eden bir
kısım basın organları, şiddetle karşı çıkmışlardır. Gerçi böyle bir
kanun çıkarılsa da, uygulanabilme şansı çok azdır. Zira bunun
benzeri bir kanun yani Muzır Neşriyat Kanunu kabul edilmesine rağmen
uygulanamamaktadır. Zira bir kısım basının sorumsuz tavrı ve bu
tavırlar karşısında devletin organlarının düştüğü acz, kamuoyunca
çok iyi bilindiğinden, basın aleyhine olan kanun hükümlerini
uygulayıp karar vermek ve bu kararları tenfiz eylemek de, kanunu
uygulayanlar için çok zor bir görev haline gelmiştir. Müstehcen
Neşriyat Kanununa rağmen, Türk milletinin aile anlayışına ve
ahlakına aykırı renkli basının daha hızlı bir şekilde fesadlarına
devam etmesi bunun en bâriz misalidir.
Buna rağmen yalan habere karşı, mevcut olan maddî ve manevî
müeyyideleri kısaca özetleyelim:
1- İftira Suçu İddiasıyla Dava
Açılması
Unsurları tahakkuk ettiği takdirde, iftira niteliğinde olan yalan
haberlere karşı, TCK'nun 285. maddesinde düzenlenen iftira suçuna
ait cezaî müeyyideleri işletmek mümkündür. Zira basın organlarının
yalan haberleri ihbar kabul edildiğine göre, bir şahsa veya
müesseseye suç olmayan bir şeyi isnad etmeleri yahut bu suça ait
maddi sebep veya delilleri isnad etmeleri halinde, iftira suçu
işlenmiştir ve ceza davası açılmalıdır. Kur‘an okutmak gibi en
masum bir hürriyeti 163. maddenin kapsamına giren bir suç veya
binden fazla mahkeme kararı ile Kur‘an tefsiri olduğu karara
bağlanan ve devletin İçişleri Bakanlığı tarafından serbest olduğu
güvenlik kuvvetlerine tekrar tekrar talimatlarla iletilen Risale-i
Nur eserlerini suç delili olarak ihbar ve takdim etmek istiyenlere
karşı, TCK'nunun bu maddede tanzim ettiği cezalarla dava
açılmalıdır.
2 - Cevap, Düzeltme ve Tekzip Hakkının
Kullanılması
Yalan haberden rahatsız olan insanların başvurması gereken en önemli
bir hukuki yol da cevap ve tekzip hakkıdır. 1982 Anayasasının 32.
maddesinde belirtilen esaslar çerçevesinde Basın Kanunu tarafından
tanzim edilen Cevap ve Tekzip Hakkı, yalan habere karşı
kullanılabilecek en önemli müeyyideler arasında yer alır. Mutlaka
kullanılması icabeden bu metodun özeti şudur:
Basında yer alan yalan habere maruz kişi veya kuruluşlar, yayın
tarihinden itibaren 3 ay içinde imzalı bir cevap ve tekzip yazısını
ilgili basın organının mesul müdürüne verebilir veya gönderebilir.
Sorumlu müdür, üç gün içinde inceler ve yayınlanmasına karar
verildiği takdirde, inceleme müddetinin bitiminden sonraki ilk
nüshada, metne müdahalede bulunmaksızın ve herhagi bir mütalaa
ilave etmeksizin aynen ve tamamen yayınlamaya mecburdur. Tekzip
yazısı, ilgili yalan haberin iki katından fazla olmamalıdır. Tekzip
yazısı, ilgili basın organının tüm nüshalarında yayınlanmalıdır.
Cevap ve tekzip yazısı yayınlanmadığı takdirde, yayınlanması gereken
tarihden itibaren 30 gün içinde bulunduğu yerin sulh ceza hâkimine
başvurulmalıdır. Sulh ceza hâkimi veya büyük şehirlerde basın
hakimi, en geç yedi gün içinde dosyayı inceler. Bu incelemede,
tekzib dilekçesinin suç mahiyetinde olup olmadığı, yayınla ilgisi
bulunup bulunmadığı ve aranan şartlara uyup uymadığı açısından
inceler ve bir karar verir. Karar ilgililere tebliğ edilir.
Yayınlanmamasına karar verilmişse, ilgililer 5 gün içinde asliye
ceza hâkimine itiraz edebilirler. O da itirazı beş gün içinde
sonuçlandırmakla görevlidir. Yayınlanması yolunda çıkacak hâkim
kararı, ilgili basın organında, alındığı tarihi izleyen iki gün
içinde ve ilk çıkacak nüshada yayınlanmalıdır. Cevap ve tekzip
yazıları, kanunda belirtilen şartlara uygun olarak yayınlanmadığı
takdirde, ilgili basın organı, Basın Kanununda belirtilen cezalara
çarptırılır. Bu cezalar, yayınlamada 19. maddedeki şartlara
uyulmazsa, 15 günden 3 aya kadar hapis ve ağır para cazası; hâkim
kararına rağmen yayınlamaktan imtina edilirse 4 aydan 1 yıla kadar
hapis ve ağır para cezası şeklindedir[5]. Bir kısım basın
organlarına karşı bu müeyyidenin de etkili olduğu olduğu
görülmüştür.
3 - Maddi ve Manevi Tazminat
Davası Açılması
Yalan haber, buna maruz şahsın maddi zararına yol açmışsa maddi
tazminat davası ve haysiyet ve şerefine dokunarak manevî zarara
sebep olmuşsa manevî zarar davası da açılabilir. Kanunun öngördüğü
şartlar muvacehesinde, yalan haberin müeyyidesi olarak bu yola da
mutlaka başvurulmalıdır.
4 - Teşhir Müeyyidesi
Yalan habere karşı kullanılması gereken bir diğer müeyyide de,
ahlakî nitelikte olsa da, teşhir müeyyidesidir. Basın Ahlak Yasasına
aykırı hareket edenlerin teşhir cezasına çarptırılmasını Basın fieref
Divanı da kabul etmişse de, 1968 ve 1975 yıllarında yapılan basınla
alakalı seminerlerde, bu kaideye uyulamadığı ve bu müeyyidenin
başarısız olduğu görüşü dile getirilmiştir[6]. Kanaatime göre, yalan
haber, teşhir müeyyidesi ile önemli ölçüde engellenebilir. Ancak bu
müeyyidenin uygulanmasında, basın organları kadar, vatandaşa da
görev düşmektedir. Yalan haber yayınlayan basın organları
aleyhinde, kamuoyunda tepkiler doğurmak, bu basın organlarını
kanuni yollardan uyarmak ve millet vicdanında yalancı basının mahkûm
edilmesi için elden gelen gayreti sarfetmek gerekmektedir.
5- Yalan Haber Kanunu Mutlaka
Çıkarılmalıdır
Milletin sözcüsü olması gerekirken, yalan haberlerle milletin
haklarına tecavüz eden bir takım basın organlarına karşı, devlet de
tedbir almak zorundadır. Bu tedbirlerin başında Yalan Haber
Kanununun çıkarılması gelmektedir. Daha önce gündeme gelen ve ancak
bir kısım yalancı basının hücumuyla vazgeçilen bu kanun tasarısı,
millet ve memleket menfaatleri düşünülerek mutlaka kanunlaşmalıdır.
Bu kanunda yalan haberi önleyecek hapis ve caydırıcı para cezaları
yanında, bir zamanlar Basın Şeref Divanı'nın uygulamak istediği,
ancak muvaffak olamadığı ilan kesme cezası da getirilmelidir.
Aslında kanunlar tam işletilse, Basın İlan Kurumu Kanununun 49.
maddesinin işletilmesi yoluyla, şu anda da bu müeyyide tatbik
edilebilir. Bu maddeye göre, ahlak yasasını ihlâl eden gazeteler
aleyhinde ilan kesme tarzındaki malî müeyyide uygulanabilir. Yalan
haber, en büyük ahlaksızlık olduğuna göre, bu madde yalancılık
yapmayı meslek edinen bir kısım basın organlarına karşı mutlaka
kullanılmalıdır.
Netice olarak, milletin sözcüsü durumundaki basın organları,
milletine karşı edepli olmalıdır. Bu edep elbetteki Avrupa veya
Amerikanın edebi değildir. %99'u müslüman olan Türk milletinin
edebidir. Onların sözleri ve haberleri, milletin müşterek kalbinden
tarafsız çıkmalıdır. Kanaatimize göre yalan habere karşı en mühim
müeyyide, basın mensuplarının vicdanlarındaki samimi niyet ve
manevî sorumluluk duygusu olacaktır. Bu sorumluluğu duymayan basın
organlarına karşı, akl-ı selim sahibi Türk milleti, bizzat kendisi
ambargo kullanmalıdır.
Müslüman milletin değer verdiği mukaddes mefhumlara ve müesseselere
karşı yürütülen lekeleme ve yalan haber uydurma hakkı, bu ülkede
yayınlanan basın organlarına verilmemeli ve icra ediliyorsa müsaade
edilmemelidir. Milletin dini, namusu ve şerefi hakkında yalan haber
uydurmaya, onları kim tevkil etmiştir? Fetvayı nereden
almaktadırlar? Hangi hakka binâen milletin namına ve bazan da
devletin hesabına, dinin, namusun ve şereflerin aleyhinde yalan
haber neşredip ilan ediyorlar? Burası, devleti laik olsa da müslüman
memlekettir. Yahudi memleketi değildir. Millet ve devlet olarak
elele verip bu tehlikeyi bertaraf etmeliyiz. Aksi takdirde bu
haberlerle hakları zayi olan mazlumların bedduası, başımıza daha
büyük felaketler açacaktır. Son sözüm budur.
|