|
I - KONUNUN TAKDİMİ
Kuveyt veya daha geniş bir ifadeyle Körfez krizi meselesinde çok
şeyler yazıldı ve çizildi. Ancak Kuveyt krizini hazırlayan tarihî
olaylar üzerinde fazla durulduğu söylenemez. Acaba Kuveyt Osmanlı
Devleti'nden neden koptu? Veya nasıl ve kimler tarafından koparıldı?
Bir müslüman ülkenin bir diğer müslüman ülke tarafından hem de
İslama muhâlif bir tarzda işgalinin altında yatan sebepler nelerdir?
Böylesine müessif bir hadisenin vukûu için kadere fetva verdirten
hadiseler nelerdir? Bunlar ve benzeri soruların cevaplarını daha iyi
anlayabilmemiz için, tarihe göz atmamız icabetmektedir. Çünkü
tarihte oynanan oyunların, şimdi de aynen tekrarlandığını ve
Batı'nın tarih boyu gösterdiği çirkin ve çifte standartlı yüzünü
tekrar göstermeye başladığını, verilen demeçlerden ve Batılı
gazetelerin manşetlerinden anlıyoruz.
Şunu önemle belirtelim ki, Osmanlı Devleti, yıkılmaya yüz tuttuğu
son günlerinde bile, hem şimdiki Türk hâriciyesine ve hem de Kuveyt
ve benzeri meseleyle uzaktan yakından alakalı islam ülkelerinin
hâriciyelerine kıyaslanırsa, fevkalade başarılı sayılabilecek
politikalar izlemiştir. O âciz dönemlerinde dahi, İslamın ve
müslüman Türkün ezeli düşmanı olan İngilizlerin oyununu en azından
sezmiş ve gücü yetmese dahi fikren karşı koymaya çalışmıştır. Bu
gayretlerinin başında Kuveyt hâdisesinin tarihî seyri ve
İngilizlerin hâin emellerini bütün açıklığıyla ortaya koyan "Kuveyt
Meselesi" adlı kitapçığın hazırlanmasıdır. Bizim bu makalemize temel
teşkil edecek olan kitapçığın benzerlerinin Bahreyn,Umman, Katar ve
benzeri Batılı devletlerin oyuncağı olan devletler hakkında da
hazırlandığını görüyoruz. Bu kitapçıklarda belirtilen hususlar,
bugün dünyanın gözleri önünde aynen cereyan etmektedir. İbret olsun
diye bu konuda bazı tafsilatlı hususları açıklamaya çalışacağız.
|
1334/1914 Tarihinde Hazırlanan
Kuveyt Meselesi Kitapçığı
|
|
 |
Kuveyt, Basra Körfezi'nin kuzeyinde Şatt'ül-arap yani Dicle ile
Fırat'ın birleşmesinden meydana gelen dev nehrin denize döküldüğü
yerin birkaç kilometre güneyinde yer alan 30 km. genişliğinde bir
Körfez'in sahilinden ibarettir. Toplam alanı 5.000 km2 dir ve
kuzeyden güneye sadece 300 km uzunluğa sahiptir. Ancak fevkalade
muhafazalı ve girişi kolay olan Kuveyt limanının çok eskilerden beri
gemilerin barınmasına gayet elverişli birtakım yerleri vardır. Bu
limanın, Akdeniz ile Basra Körfezi'ni birleştirecek ve bu suretle
Avrupa ile Asya arasında Süveyş Kanalı'ndan daha hızlı ve kolay bir
geçiş sağlayabilecek olan bir demiryolunun tabiî ve tek uygun son
istasyonu olduğunu da unutmamak gerekir. Bütün bunlardan öte,
Kuveyt'in bir petrol cenneti olması, bu küçücük kara parçasının,
koca bir dünyayı karıştırmasına sebep olan avantajlarının başında
gelmektedir. Kısaca, dünya ekonomisi, nakliyeciliği, askerî
stratejisi vesâire açısından, Kuveyt bir düğüm noktasıdır.
II - KUVEYT'İN KISA TARİHÇESİ
Kuveyt kasabasının kuruluşu hakkında mevsuk bilgiye sahip değiliz.
Ancak 633 miladî yılında Halid bin Velid'in kumandası altındaki
İslam orduları tarafından müslüman bir ülke haline getirildiğini ve
asırlarca müslümanların elinde kaldığını biliyoruz. Kuveyt,
Bağdat'taki Abbasî hilafetinin inkırazından sonra bir ara
İranlıların hâkimiyeti altına girmiş ve nihayet 1628 yılında ve
Sultan IV. Murad'ın saltanatı zamanında, müslüman Türkler Bağdat
şehri ile Fırat vadisini tasarrufları altına alınca yavaş yavaş
Osmanlı Devleti'nin hakimiyeti altına girmiştir. Bir kısım tarihi
bilmeyen bazı kesânın iddialarının tersine, Kuveyt Osmanlı
Devleti'nin önce Bağdat ve sonra da Basra eyâletinin bir karyesi
yani köyü durumundadır. Kuveyt'te yaşayan Arap kabileleri,
özellikle XIII. asrın başlarında Kuveyt'i İranlıların elinden
tamamen kurtarmışlar ve sonra da siyasî ve dinî açıdan tamamen
Osmanlıların hâkimiyetini kabul etmişlerdir[1].
Kuveyt ahalisi, çoğunlukla dedeleri Hicaz tarafından XIV. ve XV.
asırlarda buraya göz etmiş bulunan Kıtır aşiretinin bir kısmı ile
daha önce buraya gelip yerleşmiş olan Sabah ailesinden teşekkül
etmektedir. Tamamı müslüman olan bu ahalinin genelde şafiî mezhebine
bağlı olduklarını görüyoruz. Kuveyt'in idaresinde asırlarca hâkim
olan esasları ise şöyle özetleyebiliriz: İdare usulleri, tâbi
oldukları Osmanlı Devleti gibi, tamamen şer‘î hükümlere dayalı ve
bağlıdır. Uleması, kadıları, hâkimleri ve hatta müderrisleri kendi
içlerinden tayin edilmektedir. Kuveyt'in jeopolitik durumu da nazara
alınırsa, bunların başlangıçtan beri, hâriçde Osmanlı Devleti'ne
bağlı ancak dahilde müstakil cumhuriyet şeklinde idare edilen bir
cemiyet olduğu görülür. O halde Osmanlı Devleti'ne bağlılık,
Kuveyt'in dış güvenliğini korumaktan başka bir gaye gütmemektedir.
İngilizler, bu bağlılığı, yaptıkları propagandalarla, sanki bir
sömürü ve tahakküm gibi göstermişler ve maalesef yerli idarecileri
kandırmışlardır. Halbuki İngilizlerin 80 senede Kuveyt'ten
sömürdüklerinin, milyonda birini Osmanlı Devleti'nin 300 sene içinde
onların tabiriyle sömürdüğünü, insaf sahibi hiçbir yerli idareci şu
anda da iddia edemez. Zaten Osmanlı hakimiyet zamanlarında,
Kuveyt'in kumdan ve tuzlu deniz suyundan başka sömürülecek bir şeyi
de yoktur.
Bunların ziraat edecek yerleri mevcut değildir. Sadece deniz
ticareti yapmaktadırlar. Küçüklü büyüklü 2000'i mütecaviz gemileri
bulunmaktadır. Bahreyn ve Amman sularında inci avıyla ve büyük
gemileri de Hindistan ve Zengibar taraflarında deniz ticaretiyle
meşguldür.
Batılılardan ilk defa Kuveyt'in ticarî ve askerî ehemmiyetini
anlayan Portekizliler, XVI. yüzyılda buraya yerleşmeye çalışmışlar
ise de buna muvaffak olamamışlardır. İranlıların 1776 tarihinde
Basra'yı bir ara ele geçirmeleri ve bu sebeple ticaret yolunun
Basra'dan Kuveyt'e kayması üzerine, sinsi İngilizler, 1793 yılında
ticarî temsilciliklerini Basra'dan Kuveyt'e nakletmişlerdir.
Vahhabîlerin tecavüz niyetlerine karşı Kuveyt'i koruma iddiası ile
1805'te burayı himayesi altına aldığını iddia eden İngiltere, bu
teşebbüsünün arkasını getirmemiştir. O tarihten itibaren Osmanlı
Devleti'nin aleyhine propagandalar başlatan İngiliz Hükûmeti, bir
ara, bölge halkını, Osmanlı Devleti'nden yüz çevirecek kadar
başarıya ulaşmıştır. Osmanlı Devleti'nin bütün aleyhindeki
telkinlere rağmen, hilâfet kuvveti ile tekrar buralarda nüfuzunu
tesis ettiğini ve 1829 tarihinde Kuveyt şeyhinin Osmanlı Devleti'nin
hâkimiyetini kabul ettiğini açıkladığını görüyoruz. Hatta
yabancıların oyunlarını hisseden o zamanın Kuveyt şeyhi, Osmanlı
Devleti'nin Bağdat eyaletine sıkı bir bağ ile bağlandığı gibi,
gemilerin Osmanlı bayrağı çekerek, belli bir tahsisat karşılığında
Basra limanını korumayı dahi taahhüd eylemiştir. O zamanın şuûrlu
yerli halkının akıllı davranışları sebebiyle orada bulunan İngiliz
ticarî temsilcisi ve daha doğrusu ajanı, halkın kendisine
aldırmaması sebebiyle Kuveyt'i terketmek zorunda kalmıştır[2].
1869/1870'lerde Bağdat Valisi olan Midhat Paşa'nın Kuveyt'le alakalı
verdiği malumat çok enteresandır. Kuveyt, daha önceki vali olan
Nâmık Paşa zamanında Osmanlı Devleti'nin Basra eyaletine tam olarak
bağlanılmak ve böylece bu küçük arazi parçası ve mühim liman Osmanlı
Devleti'nin himayesine alınmak istenir. Kuveytliler, uzun yıllardan
beri her çeşit vergiden muaf bir şekilde yaşamaya alıştıklarından,
vergi ve benzeri mükellefiyetlerden kaçınırlar ve bu isteğe
muvafakat etmezler.
|
 |
|
Belge 2: Kuveyt Meselesi Adlı
Kitapta Kuveyt'in Tarihçesi |
III - Midhat Paşa'nın Teşebbüsü
Kuveyt'in bu şekilde idaresinin mümkün olmadığını; ilerde
yabancıların himayesine girmelerinin an meselesi olduğunu ve bunun
da Basra bölgesi itibariyle çok büyük mülkî ve siyasî mahzurlar
doğuracağını ısrarla müdafaa eden Osmanlı Devleti, Midhat Paşa'nın
valiliği zamanında tekrar teşebbüslere girişir.
Bağdat valisi Midhat Paşa, Kuveyt ileri gelenlerini Basra'ya davet
eder. Mevkilerinin muhataralı ve tehlikeli olduğunu; başıboş
kaldıkları takdirde ecnebi bir istilaya maruz kalacaklarını ve bu
sebeple vergi ve benzeri mükellefiyetler olmadan sadece dış görünüş
itibariyle de olsa Osmanlı Devleti'ne tâbiyyetin lüzumunu ısrarla
anlatır. Vergi muafiyetleri senedle teyid edilir ve kendi
rızalarıyla Basra'ya bağlanırlar.
Bu andlaşmaya göre, Abdullah Es-Sabah, Kuveyt Kaymakamıdır; kadılar,
müftüler ve benzeri memurlar vazifelerine devam edeceklerdir. İdare
aynen kalmakla beraber Osmanlı Devleti'ne bağlılıkları
sağlanmıştır. Hatta Abdullah Es-Sabah, Osmanlı Devleti'nin Necid'e
düzenlediği sefere kendi askerlerinin başında katılmış ve Osmanlı
saflarında çarpışmıştır. Bu sefer neticesinde El-Hasâ fethedilerek
Necid adıyla Bağdat vilayetine bağlanmıştır. Daha önceleri, bazan
kendilerine has bayrağı, bazan da, yabancıların tecavüzünden masûn
kalamadıklarından İngiliz yahut Felemenk bayrağı çeken Kuveyt
gemileri, bu andlaşma üzerine gemilerindeki ecnebi bandıralarını
terketmiş ve yerlerine Osmanlı Sancağı çekmişlerdir. Bununla
birlikte, Kuveyt şeyhi, Osmanlı Devleti'ne sadece hârici açıdan
bağlı olduklarını ve kendilerinin dahilde müstakil bir devlet olarak
kalacaklarını iddia etmekten bir türlü vazgeçmemiştir. Bakalım bu
iddia kendilerinin başına ne çoraplar örecektir[3].
Daha sonra da belirteceğimiz gibi bugün de böyle bir çözüme ihtiyaç
vardır. Yani Haliç'teki köy tarzındaki küçük devletler, devlet
olarak varlıklarını sürdürmeliler; ancak Birleşik İslam Devletleri
tarzında bağlanacakları bir blok tarafından, dış müdahalelerden
muhafaza edilmelidirler. Amerikalıların ve İngilizlerin gayesi, bu
ittifakı önlemektir. Zira onlar, bu ittifakın neticesinin İslam
âleminin maddî ve manevî açıdan zirveye yükselmesi ve İsrail
denilen terör şebekesinin ortadan kalkması demek olduğunu bizden iyi
bilmektedirler.
IV - Kuveyt, Problemler Diyarı Oluyor
1890'lara kadar huzur içinde ve Osmanlı Devleti'ne bağlı olarak
yaşayan Kuveyt, Arabistan ve bütün bölgeyi içine alan bir İngiliz
oyununa âlet olunca, huzur adası olmaktan çıkıp bir problemler
diyarı olmaya başlıyor. Mesele nasıl başlamış ve günümüze kadar
nasıl devam etmiştir? şimdi isterseniz bunu görelim:
XIX. asrın sonuna doğru Arabistan'daki İngiliz oyunlarının neticesi
ortaya çıkan ihtilaflar ve Osmanlı düşmanlığı, zamanla Kuveyt'i de
tesir altına almaya başlamıştır. Arabistan'daki emirlik kavgalarında
iki aile gündemdedir: Birincisi, Riyad Emiri Abdurrahman bin Su‘ûd
ve diğeri de Muhammed bir Reşid'in temsil ettiği gruplar idi.
Muhammed bin Reşid, Su‘ûd ailesine 1891'de galip gelerek reisleri
olan Abdurrahman bin Su‘ûd'un kaçmasına sebep olmuştu. Abdurrahman
ise, önce İstanbul'a sonra da o tarihlerde Kuveyt Emiri olan Mübârek
Es-Sabah'ın yanına gitmişti.
V - Kuveytliler İngilizlerin Oyununa
Geliyor
Osmanlı Devleti'ne dikbaşlılık etmekten çekinmeyen Mübârek, yanında
bulunan Su‘ûdluların ve İngilizlerin de tesiriyle, önce 1895'de
Muhammed bin Reşid ile çatışmaya girmiş ve o 1897'de zehirlenerek
öldürülünce halefi Abdülaziz'le mücadeleye devam etmiştir. Bu arada
İngilizlerle Osmanlı Devleti'ne karşı gizli ittifaklar kurmayı da
ihmal etmeyen Sabah ailesi, Kuveyt Kaymakamı unvanına sahip
olmasına rağmen, Osmanlı Devleti'nin Basra valilerinin emirlerine
itaat etmemeye başlamıştır. Gayeleri bellidir: İngiliz himayesine
girmek ve maddî bazı menfaatleri temin eylemek. İngilizler, önceleri
Sabah ailesinin tekliflerini reddetmişler ve Osmanlı Devleti ile
olan münasebetlerini bozmak istememişlerdir. Fakat ne zaman ki
Bağdat demiryolunun Kuveyt'e kadar uzatılacağı ve bu suretle Osmanlı
Devleti'nin Basra Körfez kıyılarına inme fırsatına sahip olacağını
öğrenince, tavrını değiştirmiştir. Bu arada demiryolu projesini
Almanların yaptığını da hesaba katan İngiltere, Basra Körfezi'nde
kendilerinden başka bir devletin nüfuz te’sisini önlemek için, büyük
İslam Osmanlı düşmanı ve o zamanın İngiliz Hindistan Umumî Valisi
Lord Curzon'u, Körfez krizini halletmek üzere görevlendirmiştir.
VI - İslam Düşmanı Lord Curzon Devrede
Geçmişte ve şimdi de ortaya çıkan Kuveyt ve Körfez krizinin
kökeninde, bu İslam ve Osmanlı düşmanı pis İngilizin gizli planları
yatmaktadır. Gerçekten bu İslam düşmanı Kuveyt şeyhini kandırarak,
onunla 1899 tarihinde gizli bir muâhede imzalamıştır. Bu andlaşmaya
göre:
1- Kuveyt Emiri İngiltere'den başka hiçbir devlete topraklarını
terketmeyecek ve kiralamayacak.
2- İngiltere'nin muvafakati olmadan yabancı temsilci kabul
etmeyecek.
3- Buna karşılık Kuveyt Emiri'ne bazı tahsisatlar verilecek ve
İngiltere ile Fransa'dan silah ithalatına yardım edilecek.
Daha kısa bir ifadeyle, verilecek belli miktarda para ve göstermelik
silah karşılığında Kuveyt, bir müslüman devletin himayesinden
alınarak, İslamın azılı düşmanı bir millete satılmıştır. Bu andlaşma
Kuveyt krizinin en mühim âmilidir ve maalesef kanattığı yaralar,
tam yüzyıldır durdurulamamaktadır. Bu yaralardan bazılarını,
isterseniz beraber mütala‘a edelim ve tarihin tekerrürden ibaret
olduğunu hep birlikte görelim.
VII - KUVEYT'TE İNGİLİZ OYUNLARI
1 - Gizli Andlaşmaların veya Kuveyt'in İngilizlere Peşkeş
Çekilmesinin Açtığı Yaralar
Bu gizli andlaşmalar, yani Kuveyt şeyhi ile ikiyüzlü İngilizler
arasında gizli akdedilen mu‘âhedeler, arkasından çok acı meyveler
vermeye başlamıştır. Bunlardan bazılarını, dilerseniz beraber, takip
edelim:
|
1913 Tarihli Kuveyt'i İngilizlere Devreden
Andlaşma
|
|
 |
A- Kuveyt'e Uzanacak Demiryolu Projesi Suya
Düşmüştür
Zira Osmanlı Devleti tarafından Bağdat demiryolu ihalesi kendilerine
verilen Almanların yetkili memuru Stemrich, Bağdat demiryolu tetkik
komisyonunun reisi sıfatı ile, Kuveyt şeyhi ile demiryolunun son
bulacağı istasyonun yerini tesbit etmek üzere 1900 yılı başlarında
Kuveyt'e gelince, şeyh, İngiltere ile akdettiği anlaşma hükümlerine
dayanarak müzâkereyi bile kabul etmemiştir.
B - Kuveyt, Artık İngilizlerin Elinde Bir
Kukladır
Bu gizli andlaşma ile Kuveyt'in İngilizlerin elinde bir kukla haline
geldiğini, bunu takip eden günlerde meydana gelen acı olaylar
göstermektedir. Kuveyt'in Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında
ciddi bir kriz olarak ortaya çıkmasında 1901 yılının Ağustos
aylarında meydana gelen şu hâdise önemli rol oynamış ve ilk patlağı
vermiştir:
Kuveyt limanını muhafaza ile görevli Osmanlı askerlerini taşıyan
bir gemi, limana gireceği sırada, orada bulunan bir İngiliz harp
gemisiyle karşılaşır. İngiliz geminin kumandanı, Osmanlı askerî
konutanlığına haber göndererek, Osmanlı yetkililerini tehdit eder.
İngilizler kumandanın istekleri küstahcadır.
1- Kuveyt, İngilizler himayesindedir.
2- Osmanlı Devleti karaya silah ve mühimmat çıkaramaz.
3- Aksi takdirde yapılan her hareket düşmanca kabul edilir.
Bu arada İstanbul'daki İngilizler Büyükelçisi de Hâriciye Nâzırı
Tevfik Paşa'yı ziyaret ederek, Kuveyt Kaymakamı Mübârek Es-Sabah ile
İngiltere menfaatlerinin korunması hususunda andlaşma
imzaladıklarını açıklar. Meseleye şiddetle tepki gösteren Hâriciye
Nâzırı, hem İngilizler Büyükelçisine sözlü olarak ve hem de
Londra'daki Osmanlı Büyükelçiliği vasıtasıyla bir telgrafla yazılı
olarak, şu tarihî cevabı verir:
1- Kuveyt, Basra Eyâleti sancaklarından Necid'e bağlı bir Osmanlı
kazasıdır ve Osmanlı topraklarının bir parçasıdır.
2- Kuveyt Kaymakamı Mübârek Es-Sabah ile selefleri Osmanlı Devleti
tarafından tayin edilmiş memurlardır. Dolayısıyla bunların İngiltere
hükûmetiyle herhangi bir andlaşma imzalama yetkileri mevcut
değildir.
3- Bu sebeple imzalanan andlaşmanın hiçbir siyasî ve hukukî değeri
mevcud değildir.
4- Aksi hareketler Osmanlı Devleti ile İngiltere arasındaki samimi
ve dostane münasebetleri kökten zedeler.
Osmanlı Devleti'nin bu sert çıkışları üzerine, yeni siyasî oyunlara
baş vuran İngilizler hukûmeti, Osmanlı Devleti'ni zor durumda
bırakacak bir cevapla yetinir. Yerli destekçilerinin yardımıyla
Osmanlı Devleti'ne 1 Eylül 1901 tarihinde verilen cevap çok
sinsicedir:
1- İngiltere Hükûmeti, Kuveyt'i işgal etmek veya himayesi altına
almak niyetinde değildir.
2- Ancak buna karşılık Osmanlı Devleti'nin Kuveyt'e askerî kuvvet
göndermekten çekinmesi ve statükonun olduğu gibi muhafazasını
arzulamaktadır.
Maalesef Osmanlı Hâriciyesi, mecbur kalarak veya İngilizler oyununa
gelerek, İngiltere'nin müdahale veya işgale kalkışmaması şartıyla,
bu şartları kabul etmiştir. 11 Eylül 1901 tarihli cevabî mektup, bu
acı halin memnuniyetle kabul edildiğini ifade etmektedir[4].
C - İngilizler Yalanı Sever
Batılılar, bugün olduğu gibi geçmişte de çifte standardlı ve
ikiyüzlüdürler. Bunun müşahhas misaleri, Kuveyt'in elde edilişinde
de kendini göstermiştir. Zira Ekim 1901'de İngiltere Hâriciye Bakanı
Lord Lansdawn, osmanlı sefirine bir muhtıra gönderir. Muhtıranın
muhtevası çok enterasandır. Muhtırada, Basra nakîb'ül-eşrafının
Zuhaf isimli Osmanlı gemisiyle Kuveyt'e gittiği; Mübârek Es-Sabah'a
bazı tekliflerde bulunduğu; bunları kabul etmediği takdirde
Kuveyt'ten ihraç edileceğini haber verdiği; bütün bunların
Kuveyt'teki statükoyu bozduğu ve Basra nakibine tehditlerinden
vazgeçmesi için talimat verilmesi, aksi takdirde Kuveyt'te meydana
gelecek olaylardan Osmanlı Devleti'nin sorumlu olacağı yazılıdır.
Osmanlı hâriciyesinin bu küstahça tavır karşısında kaleme aldığı
cevap gayet nazik ve diplomatçadır:
Basra nakîb'ül-eşrafı Kuveyt kaymakamını tehdit için asla oraya
gitmemiştir. Gitse bile, ilmî sıfatı hâiz bir Osmanlı memurunun adı
geçen kaymakamı ziyareti, statükoyu asla ihlâl etmez. Bu türlü
şeylerin devamı halinde hakeme müracaat edilmesi en uygun olanıdır.
11 Ekim 1901 tarihli bu cevap, İngilizleri susturmuştur. Ancak yine
tahriklere devam etmişlerdir.
2-İngilizler Tahriklerine Devam Ediyorlar
İngilizler, tahriklerine ara vermek bilmezler. Bunun en bâriz misali
şudur: Basra Nakîb'ül-Eşrâf'ı Kuveyt'e gider. Bununla birlikte
Kuveyt'e giden Miralay Hacı Necip; Bey, Mübârek Es-Sabah'ı ziyaret
eder. Tam bu sırada şeyhin yanına gelen Pomon adlı İngilizler harp
gemisinin süvarisi, Osmanlı sancağını indirir ve Kuveyt'e hâs
siyah-beyaz çubuklu bayrağı onun yerine çeker. Daha sonra da,
diplomatik ve insanî münasebetlere uymayacak şekilde şu tehditlerde
bulunur:
"Osmanlı Devleti ile İngiltere Devleti arasında akdolunan andlaşma
gereğince, Kuveyt bir bağımsız devlettir. O halde sizin burada ne
işiniz var? Bundan sonra buraya gelmeyiniz. şayet gelecek olursanız
memeleketi yakarım."
Buna cevaben Osmanlı Devleti, İngilizler hükûmetine müracaat ederek,
Kuveyt'in statükosunun İngiltere tarafından bozulduğunu; Bâb-ı
Âlî'nin bu hususta meydana gelecek olaylardan sorumlu olamayacağını
ve daha önce teklif ettikleri hakeme müracaat kazıyyesinin önem
kazandığını ifade eder.
Cevap İngilizlere yakışır şekildedir ve İngiliz hukûmeti olayı
inkâra kalkışmaktadır. Osmanlı Devleti tarafından Kuveyt bayrağının
dikildiği bayrak direğinin kaldırılması istediği üzerine de,
İngilizler yeni bir oyuna başvurur. Osmanlı Devleti'nin bu talebini
kabul eder; ancak Osmanlı Sancağı Necid Beyinin Mübârek Es-Sabah'ı
tehdit ettiği gerekçesiyle, Kuveyt'i korumak iddiasıyla birkaç tane
makinalı tüfeği oraya yerleştirir. Mizansenler, günümüzdekine çok
benzemektedir. Osmanlı Devleti, Kuveyt'in bir Osmanlı Sancağı
olduğunu, herhangi bir tecavüz vukûunda, bunu önlemenin İngiliz
hukûmetininin değil, Osmanlı Devleti'nin vazifesi ve hakkı olduğunu
bildirir. İngiliz hâriciyesi ise, Basra Körfezi'nde statükonun
muhafaza edilmesinin en büyük arzuları olduğunu ifade etmekle
yetinir.
Bütün bu cevaplara ve verilen teminatlara rağmen 1902 senesi
başlarında İngiliz harp gemileri, Necid sahillerindeki iskelelere
uğrarlar ve tıpkı günümüzde icrâ edilene benzer şekilde Osmanlı
Devleti'nin gözünü korkutmak için âlâyiş ve nümayişe kalkışırlar.
Gayr-ı müslim devletlerin ve özellikle de Avrupalıların, tarih boyu
İslam devletlerine verdikleri sözlerde asla durmadıklarını; hususan
İngiliz ve Fransızların İslamın ve müslüman Türk milletinin lehine
olacak hiçbir şeye evet demediklerini esefle müşahede ediyor ve
devlet yetkililerimize bu hakikatı hatırlatıyoruz. Bu sebeple,
bunlarla girişilecek her münasebette, milletlerarası hukukun
kâidelerine ve dipolomatik kâidelere riâyet etmekle beraber, her
zaman yalan söylemelerinin veya verdikleri sözde durmamalarının an
meselesi olduğunu unutmamak icabeder. İşte fıtratına uygun olan
İngiliz kuvvetleri, verilen sözlere ve imzalanan andlaşmalara
rağmen, harp gemilerindeki askerler karaya çıkarak Osmanlı mahallî
memurlarını sorgulamaya kalkışmışlardır.
şu hadise ise, Avrupalı devletlerin imzaladıkları andlaşmaları nasıl
hep kendi lehlerine tahrif ettiklerine çok güzel bir misal teşkil
eder: Osmanlı hâriciyesinin Kuveyt'teki bayrak direklerinin
kaldırılması arzusuna müsbet cevap vermiş gibi görünen İngiliz
Hâriciye Bakanı Lord Lansdawn, çocukları dahi güldürecek basitlikte
şu cevabı (20 Mart 1902) göndermiştir:
"Keşif görevi yapan bir İngiliz gemisinin Acîre denilen adaya
yaklaştığı doğrudur. Ancak dikilen direkler, bambu kamışından olup,
bayrak için değil, mesafe tayini için dikilmişlerdir. Karaya çıkan
zâbitin de görevi budur. Ayrıca Kuveyt'e Osmanlı müfrezelerinin
ilerlemekte olduğu duyulmuştur. Bu da andlaşmalara aykırıdır."
2- Diplomasi Yalanları ve Dönen Dolaplar
1904 senesinde, İngiltere hükûmeti tarafından Kuveyt'e bir konsolos
tayin ettiği, konsolosluk inşaasına başlandığı; bu tavizler
karşılığında maaş ve ikramiye adı altında Mübârek Es-Sabah'a 100.000
Rupi ile 500 kese pirinç verildiği ve aralarında birtakım gizli
andlaşmaların yapıldığı, Basra'daki Osmanlı yetkililerince Bâb-ı
Âlî'ye bildirilmiştir. Osmanlı hâriciyesinin İngiltere'den malûmat
taleb etmesi üzerine, böyle bir hadise inkâr edilmiş ve bu
hediyeleşmenin Kuveyt şeyhi ile Hindistan hükûmeti arasında cereyan
ettiği belirtilerek açıkça yalan söylenmiştir.
1910 senesi başlarında İngilizlerin Mübarek Es-Sabah ile gizli
andlaşmalar yapmak üzere girişimlerde bulunduğu haber alınınca,
gerekli teşebbüslerde bulunulmuştur. Osmanlı Sefirine verilen resmî
cevapta, 11 Eylül 1901 tarihli takrir ile bize karşı bir taahhüd
altına girmiş olan İngiltere'nin böyle bir teşebbüse girmesinin
mümkün olmadığı; Kuveyt'le andlaşma imzalamak üzere Kuveyt'e
herhangi bir seyahat yapılmadığı ve Kuveyt'te statükonun
muhafazasında da musır oldukları ısrarla belirtilmiştir.
İngilizler, resmî ağızla böyle derken 28 Kasım 1911 tarihli The
Times gazetesindeki çarşaf haberler, kendi hâriciyelerini resmen
yalanlamaktadır.
c3 -The Times Gazetesi Kendi Hükûmetlerini Tekzib Ediyor
İngiliz hâriciyesi Osmanlı Devleti'ne yalan söylerken diğer taraftan
The Times gazetesi kendi devletlerini yalanlamakta ve şu ifadeleri
kullanmaktadır:
"- Kuveyt, hiçbir zaman Osmanlı Devleti'nin değildir.
- Kuveyt üzerinde İngilizlerin, Kuveyt şeyhi ile 1899'da imzalanan
gizli andlaşmayla himaye hakkı doğmuştur.
- Nihayet 1901 tarihinde Osmanlı Devleti'ne, imzalanan
andlaşmaların varlığı ve bunlar esas alınarak yeni bir andlaşmanın
imzalanması için bilgi verilmiştir."
Bu olayların İngiltere tarafından resmen kabulü üzerine Osmanlı
Devleti ile İngiltere arasında 1913 tarihinde yeni bir andlaşma
imzalanır ve bu andlaşmadaki menfî hükümler, elli senedir İngiliz
hükûmetinin ve Kuveyt şeyhlerinin sürdürdüğü ikiyüzlü politikanın
acı meyveleridirler. Andlaşmanın önemli maddelerinden bazıları
şunlardır:
1- Kuveyt, Osmanlı Devleti'ne bağlı idarî özerkliği hâiz bir
kazadır.
2- Osmanlı Devleti, Kuveyt'in iç işlerine müdahale edemeyeceği gibi,
her çeşit askerî hareketten de kaçınacaktır.
3- Osmanlı Hükûmeti, eski gizli andlaşmaları tanıyacak ve bunlarla
İngiliz vatandaşlarına tanınan imtiyazları kabul edecektir.
4- Kuveyt'in özerk idaresine ait harita çizilmiştir.
5- Kuveyt idaresi kabul etmedikçe, demiryolu projeleri tatbik
edilemeyecektir.
6- Kuveyt şeyhi Osmanlı kanunlarına tâbidir[5].
Asırlarca, dahildeki idareye müdahale edilmeden, ancak hârici
tecavüzlere karşı korunarak huzur içinde yaşayan Kuveyt, ismen
Osmanlı Devleti'ne bağlı olsa da resmen İngilizlerin hâkimiyeti
altındadır. Osmanlı hâkimiyeti boyunca müslümanların imtiyazlara
sahip olduğu Kuveyt'te artık İngilizler ve Fransızlar imtiyaz sahibi
insanlardır. Maalesef 1985 yılının Mayıs ve Haziran aylarında bu
ülke bağımsız gibi görünürken yaptığım bir seyahat esnasındaki
müşahedelerim, bu durumun değişmediği doğrultusundadır. Yani
İngilizler başta olmak üzere bütün Avrupalı ve Amerikalılar,
Kuveyt'te birinci sınıf insandır ve bunlara vize tatbik edilemez.
Başta müslüman Türkler olmak üzere, müslüman ülkenin vatandaşları
ise, ikinci hatta üçüncü sınıf insan durumundadırlar. elbette ki bu
resmî durumdur. Zira Kuveyt'teki şuurlu müslümanların asla böyle
olmadığı da bir vâkı‘adır. Bizim burada belirtmek istediğimiz husus,
bu andlaşma ile Kuveyt'in siyasî açıdan olmasa bile, ekonomik ve
sosyal açıdan Avrupa'ya teslim edilişidir. Bu durumun 30 seneye
yakın bir zaman süren bağımsızlık devresinde de değişmediğini,
ayrıca belirteceğiz.
Burada 28 Kasım 1911 tarihli The Times gazetesinde yayınlanan uzun
bir makaleden iki paragraf iktibas edecek ve bugünkü Körfez krizinin
şehadetiyle müslümanların nasıl aldatıldığını gözler önüne sermeye
çalışacağız.
Osmanlı Devleti ve Kuveyt münasebeti hakkında şunları yazıyor:
"Osmanlı hükûmetinin Basra Körfezi'nde hâkimiyet iddia etmesi çok
büyük bir hülya ve azim bir hatadan ibarettir. Almanya'nın
tahrikleriyle Kuveyt, Osmanlı Devleti tarafından işgal edilmek
istenmektedir."
şimdi de Kuveyt şeyhi Mübârek Es-Sabah hakkında yazdıklarından bir
iki cümle nakledelim: "şeyh Mübarek, bugün her zamandan ziyade
kuvvetlidir. Kuveyt kasabası sür‘atle terakki ve ma‘mûriyet etmekte,
tedricen ticareti artmakta ve şeyhi de gittikçe servet sahibi
olmaktadır. şeyh bugün 10-15 bin kişilik kuvveti harp meydanına
sevke muktedirdir. Lord Curzon, şeyh Mübarek'i ziyaret ile kendisine
bir kılıç hediye ettiği zaman, adı geçen şeyh kendisini "İngiliz
ordusuna mensup bir zâbit" addettiğini beyan eylemiştir. İngiltere
geleceği hiç bir şekilde müphemlikten kurtulamayacak olan Kuveyt
üzerindeki hakkından asla feragat etmeyecektir[6]."
Şimdi sormak hakkımız değil mi? Acaba Kuveyt'in bütün ordusu nükleer
silahlarla donatılsa, bir köy veya kasabadan öteye gitmeyen bu ülke,
İngiliz veya benzeri bir devletin kuklası olmaktan başka neye
yarayacaktır? Osmanlı Devleti'ne bağlı olmakla, hilâfet mânâsıyla
bütün müslüman ordularını arkasında destek bulmayı, ikiyüzlü ve
menfaatçi Batılıların himayesine feda etmek ne derece aklın ve
mantığın neticesidir? Halbuki asırlarca Osmanlı Devleti'nin bir köyü
veya kasabası olarak kaldığı ve dahilî idarede de serbest olduğu
dönemlerde, acaba zararları olmuş mudur? Varsa nelerdir? Avrupa'nın
bu ikiyüzlülüğü yerine Birleşik İslâm Devletleri haline gelip bir
Osmanlı mânâsını tekrar yaşatmak, denemesi imkânsız bir ihtimal
midir? İngilizlerin tesbiti maalesef doğru çıkmıştır ve Osmanlı
Devleti harpten mağlup çıkınca Kuveyt'teki müphemlik artarak devam
etmiştir. Otuz senelik bağımsızlık devresinde de gizli bir
müphemlik zaten vardı. Bu gizli müphemlik zalim ve şer kuvvetlerin
kuklası olan Saddam tarafından gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu
müphemlikten istifade edecek olan da başta Amerika ve İngiltere
olmak üzere, Batılılar yani gayr-ı müslimler olacaktır.
Kuveyt, Dünya Harbi'nden sonra tamamen İngiliz hâkimiyetine
geçmiştir. Görünürde sadece dahilî işlerinde müstakil bir Kuveyt
şeyhi vardır. Ancak asıl hâkim İngilizlerdir. 1961 yılından itibaren
tam bağımsızlığına kavuşmuş gibi görünen Kuveyt, İran ve Irak
tarafından toprak bütünlüğüne yönelik tecavüz baskısı, İngiltere ve
Amerika tarafından ise manevî hâkimiyet baskısı altında yaşamıştır.
1949'da dünyanın en zengin petrol ülkeleri ve daha doğrusu İngiltere
ve Amerika'nın en zengin petrol kuyuları arasına girmeye başlamış ve
zamanla OPEC üyeleri arasında önemli bir yer tutmuştur. Biz bu devre
üzerinde fazlaca durmayacağız. Zira bu kısım üzerinde fazlaca
yazılıp çizilmiştir. Bizim bu tarihî dönemeci izâh ettikten sonra
asıl üzerinde duracağımız nokta, Kuveyt veya daha umumî bir tabirle
Körfez krizinden almamız gereken derslerdir. Zira bu tarihî
bilgileri vermekten kasdımız, bir müslüman ülkeyi hesaba çekmek
veya mağdur bir milleti tahkir etmek yahut da Saddam gibi bir zâlim
ve hâini haklı göstermek değildir. Tarihde yaşananlar, neticeleri
itibariyle, şu anda yaşanan hâdiselere benzediği için, aynı elîm
halleri yaşamamak için ne gibi tedbirler almamızı beraberce mütalaa
edebilmek ve müslümanın müslümandan başka hakiki dostu
olamayacağını idrak etmektir.
[1] Kuveyt Meselesi, İstanbul, Matabaa-i Amire, 1334, sh. 3.
[2] Kuveyt Meselesi, 3-4; İslam Ansiklopedisi, Kuveyt Maddesi.
[3] Midhat Paşa, Hayat-ı Siyasiyesi, Hidemâtı..., İstanbul 1325, sh
.102 vd.; Kuveyt Meselesi, 4.
[4] Kuveyt Meselesi, sh. 5-6.
[5] Mu‘âhedenin tam metni için bkz. Kuveyt Meselesi, sh. 14-23.
[6] Kuveyt Meselesi, 33-34.
|