B) Siyâseten Katl Sonucu Kardeşlerin Katli
Meselesi
Bu konunun girişinde açıkladığımız gibi, bağy suçunun unsurları
tahakkuk etmediği takdirde, saltanat aleyhinde olanları, bâği olarak
kabul edip idam ettirmek mümkün değildir. Yani had cezası olarak
idam cezası tatbik edilmez. Ancak unsurları tam teşekkül etmese de,
kamu düzenini (maslahat-ı âmme ve nizam-ı âlem) bozan bazı hareket
ve fiiller, ulûl-emr tarafından tazir yoluyla ve idam cezasıyla
cezalandırılamaz mı? Hanefi ve Hanbelî hukukçularının çoğunluğu,
maslahat-ı âmme ve nizâm-ı âlem gerektirdiği takdirde, tazir yoluyla
idam cezasının verilebileceğini kabul etmişlerdir ki, buna siyâseten
katl denmektedir. Meselâ, livata suçu, Hanefi hukukçulara göre, had
cezasını gerektiren bir zina suçu değildir. Ancak bu, hiç suç
değildir anlamına alınmamalıdır. Bu suçun cezası, ulûl-emr
tarafından tesbit edilir. Böylesine bir çirkef işi âdet haline
getiren insanın, genel ahlâk, âdâb ve kamu düzeni icabı ta'zir
yoluyla idam edilebileceğini İslâm hukukçuları kabul etmişlerdir.
Aynı şekilde fiilen isyan etmese bile isyana hazırlandığı her
halinden belli olan bir insanın, âmme maslahatı ve âlemin nizamı
düşünülerek, tazir yoluyla idam edilebileceğini, Hanefi hukukçuların
çoğunluğu kabul etmektedir[16]. İşte Fâtih Sultan Mehmed'in ”ekseri
ulema tecvîz etmişlerdir” diyerek ifade ettiği durum budur. Ancak
bunun için de, fesadın tahakkuku hususunda kesin delillerin
bulunması icabeder. Eğer bir fâsık, fıkıh kitaplarında aranan
fesadın kuvvetle muhtemel olması yani nizam-ı âlem şartına uymadan,
sırf keyfî ve menfaati için böyle bir yola baş vuruyorsa, bu,
kanunun ve fıkıhçıların vaz'ettiği siyâseten katl prensibinin hatası
değil, belki şer'i bir hükmün suiistimalidir ve işlenen bir günahdır.
Osmanlı Hukukunda nizâm-ı âlem, fesada sa'y edenleri men' ve
maslahat-i âmme tabirleriyle ifade edilen durum, bugün devletin
birlik ve beraberliği olarak ifade olunmakta ve bunun aleyhinde
harekette bulunanlar, idam cezası ile mahkûm edilmektedir (TCK., md.
125 vd.). Şimdi bu hüküm, Türk Ceza kanununda bulununca adalet
oluyor da, Osmanlı Kanunnamelerinde bulununca, Padişahın keyfî adam
öldürmesi mi oluyor? Böyle bir iddia çifte standartlılık olur. Ancak
bugün aynı madde suiistimal edilerek bazen masumların canları
yakıldığı gibi, Osmanlı tarihi boyunca da, fıkıh kitaplarında aranan
şartlar gerçekleşmeden infaz edilen idam kararları maalesef
olmuştur. Bu suiistimal, elbetteki kötüdür ve yapanlar da manen
mes'uldürler. Fâtih'in Kanunnamesindeki hüküm ise, fıkıh
kitaplarındaki ifadelere uygundur.
Üzülerek ifade edeyim ki, konuyla alakalı fıkhî malumatı, Dede
Efendi'nin Siyasetname'sinden naklettiğimizden, bazı safdillerin, bu
görüşün Dede Efendi'ye ait olduğu ve onun da böyle bir fetvaya
yetkili olmadığı, olsa bile onun fetvasının ne değer ifade edeceği
şeklindeki yorumlarına şahit olduk ve üzüldük. Halbuki Dede Efendi,
o meselede sadece fukahanın görüşlerini nakletmektedir. Bu sebeple
konuyu biraz daha derinlemesine tahkik etmek ve uygulama
örneklerinden bazılarını takdim etmek istiyoruz.
Önce Hanefi fıkıhçılarının son zamandaki en meşhurlarından olan İbn-i
Abidin'in izahlarını özetleyerek zikredelim.
“Ta'zir Yoluyla Katl” başlığı altında bakınız ne güzel bir özetleme
yapıyor:
“Ta'zir, katl ile de olabilir. İbn-i Teymiyye'nin Es-Sârim'ül-Meslûl
adlı eserinde gördüm ki, diyor: Hanefi hukukçularına göre, livata,
âlet-i câriha dışında adam öldürme ve benzeri suçlar tekerrür
ettiğinde, imâm yani ulul-emr suçluyu katledebilir. Âmme maslahatı
gerektirdiği takdirde, ta’zir yoluyla idam cezası verme esasını, Hz.
Peygamber ve ashabının tatbikatına hamleden Hanefî hukukçular, bu
uygulamaya siyâseten katl demektedirler... Soyguncular, yol
kesenler, dükkân soyanlar, cemiyetin nizamını bozarak fesad
çıkaranlar, zâlimler ve fesad çıkaranlara yardımcı olanlar, kısaca
idam edilmesinde âmme maslahatı bulunanlar için de aynı hükümler
geçerlidir”[17]. Delilsiz ve mesnedsiz bazı iddiaların aksine, bütün
bu cezalar, ancak mahkeme kararı ve yargılamadan sonra mümkün
olduğunu da, hem bütün fıkıh kitapları ve hem de Osmanlı
kanunnameleri kaydetmektedirler[18].
İbn-i Abidin'in şu fetvası da bu meseleyi gayet açık bir şekilde
vuzuha kavuşturmaktadır:
“Soruldu: Fesad çıkaran, jurnalcilik yapan, yeryüzünde fesad için
koşuşturan, insanlar arasında şer ve fitne uyandıran, bâtıl yollarla
insanların mallarını zabtetmeye gayret eden insanların canlarına
kıyan ve hülasa eliyle ve diliyle müslümanları her zaman rahatsız
edip de bu huyundan da idam dışında hiç bir ceza ile vazgeçmeyen bir
adamın hükmü nedir?
Cevap: Böyle olduğu kesin ise ve yalan söylemeleri mümkün olmayacak
kadar çok müslüman da bunu tasdik ediyorsa, katledilir ve şerrini
Allah'ın kullarından def' ettiği için vesile olana sevap ve mükâfât
verilir”[19].
İşte bu ve benzeri fıkıh kitaplarındaki şer'î hükümleri nakleden ve
kaynaklarını da teker teker gösteren Dede Efendi'nin Siyâsetnâme
tercümesinden bazı parçalar şöyledir:
“Nizâm-ı memleketin bozulmasına sebep olan, fitne ve fesada teşvik
edenler, bu şenî’, fiilleri bizzat işlemedikleri vakitlerde dahi,
katledilebileceklerine fetva verilmiştir.
Ayrıca ulul-emre tanınan bu siyâset hakkının tatbiki için bil-fiil
fesadın tahakkuku ve sebeb-i âdî olan şahsın fil-hakika şerîr ve
müttehem olması da şart değildir. Zira vukuundan evvel def'-i fesâd,
vukuundan sonra ref'inden daha kolay olduğu müsellemdir. Bir
bid'atçının bid'atının yayılacağından korkan dindar Padişahın
kulları ondan korumak ve nizam-ı âlem için, o mübtedi'i katl ve idam
etmesi câizdir”[20].
“Nizâm-ı âlem için şer ve fesadını def'etmek üzere, ehl-i fesadı
darb, te'dîb, nefy, tağrîb, hapis ve hatta katl ve idam tarzında
ta'zir yoluyla cezalandırmak meşru ise de, tek kişinin veya
yalancıların jurnali ile bu yola girmek câiz değildir. Fesâda gayret
ettiği ve sebep olduğu şer'an sâbit olmalıdır. Osmanlı
Şeyhülislâmlarının fetvalarından anlaşılan da budur”[21].
Dede Efendi’nin çok zayıf fetvâları da esas alarak, kardeş katlinin
sınırlarını genişlettiğinni biz de farkındayız. Zaten bazı kardeş
katli olaylarının şartları gerçekleşmeden yapıldığı biz de kabul
ediyoruz. Ancak meselenin hukukî yönünü ortaya koymak için bunları
da nakletmek durumundayız.
Şimdi de aynı mes’eleyi fıkıh kitaplarındaki şartlara göre tanzim
eden, Osmanlı şeyhülislâmlarına ait bazı fetvaları orijinalleri ile
zikredelim:
1. “Minh'ül-ısmetü vet-tevfik
Bu mes'ele beyânında Eimme-i Hanefiyeden cevâb ne vechiledir ki;
Zeyd'in âdet-i müstemirresi sâ'î bil-fesâd olduğu şer'an sâbit olub
ve ibâdullaha mazarratı icabeder mevâdd-ı münkerâtın dahi kendüden
sudûrı tevâtüren isbât olundukda,Zeyd-i müfsid-i merkûmun vech-i
arzdan izâlesiyçün katli meşrû' mudur? Beyân buyurula.
El-Cevâb: Meşrû'dur; emr-i veliyyül-emr munzam ise.
Harrereh'ul-Fakîr Hacı Muhammed El-Müfti Bi Harpud-Ufiye Anhu.
Kaynak teşkil eden ibarelerin tercümesi:
“Kim bunu âdet haline getirirse, idam edilir. Zira o yeryüzünde
fesad için sa'y etmektedir. Katl ile şerri def' edilir. Dürer ve
Gurer”
“Gayr-i meşru işlerin katl ve idam cezası ile def'ine, imam (sultan)
ve hulefâsı daha evlâdır. Zira onlar siyâseti daha iyi bilirler.
Vecîhüddin'in Meşârık'ul-Envâr şerhinden”[22].
2. “Bu mes'ele beyânında Eimme-i Hanefiyeden cevâb ne vechiledir ki;
Zeyd-i vâlinin mühîn-i devlet ve bî gayr-i hak nice kimesnelerin
mallarını ahz edüb zulüm âdet-i müstemirresi olub sâ'i bil-fesad
olsa, Zeyd'e ne lâzım olur? Beyân buyurula.
El-Cevab: Vallahu A'lem. Emr-i veliyyül-emr ile katl olunur.
Ketebehu'l-Fakir Abdurrahim-Ufiye Anh-”[23].
3. “Bu mes'ele beyânında Eimme-i Hanefiyeden cevâb ne vechiledir ki;
Huddâm-ı Saray-ı Hümâyûndan Zeyd, âlet-i câriha ile Amr'i amden
derûn-ı Saray-ı Hümâyûnda bi gayr-ı hak cerh ve katl eylese,
Sultân-ı enâm-nasarahullâh'ül-Melik'ül-Allâm-Hazretleri Amr'in âhar
diyârdan veresesi gelüb hâzır olunca tevakkuf olunduğu takdirce,
câiz ki, Zeyd halas olmağla min ba'd sâir huddâm-ı Saray-ı Hümâyun
bu makûle fesada ictirâdan tehâşî etmemeleriyle nizâm-ı dâire-i
Devlet-i Aliyye'ye halel tatarruk edüb bu takdirce sâir
tabiatlarında fesâd merkûz olan yaramazlar ızhâr-ı fesâda tecâsür
üzere olmalarıyla emn mürtefi' olub nizâm-ı âlem muhtel ve ibâdullah
mutazarrır olur deyu Amr'ın veresesi zuhûruna tevakkuf buyurmayub
sıyâneten lil-ibâd kâtil-i mezbûrı katl etmeği re'y buyurub vech-i
meşrûh üzere siyâseten katl etmeleri meşrû' mudur? Beyân buyurula.
El-Cevâb: Vallahu A'lem Meşrû'dur.
Ketebehu Abdullah el-Fakir-Ufiye Anh-”[24].
4. Şartları yerine gelmeyen bir olayın reddi için de şu fetvayı
zikredebiliriz:
“Bu mes'ele beyânında Eimme-i Hanefiyeden cevâb ne vechiledir ki;
Bilâd-ı İslâmiyeden bir belde ahalisinden birkaç bile kimesnelerin
nefy ve iclâlarıyçün taraf-ı saltanat-ı aliyyeden fermân-ı âli sâdır
ve mübâşir ta'yin olunub mübâşir vardıkda ba'zı müfsid kimesneler
bile ahalisinden kırk elli nefer kimesnelerin katline ferman gelmiş
deyu halka işâ'at ve ismâ' etmeleriyle ahali bile havfe düşüb vâli-i
vilâyet üzerine tecemmu' ve nefiylerine ferman olunan kimesneleri
mübâşir elinden alub ferman-ı âlîye adem-i itaat gösterdiklerinden
içlerinden bazıları nush ve pend etmekle yine menfîleri mübâşire
teslim edüb ferman-ı âlî icra olunsa, mezbûrlar bu mertebe ile sâ'i
bil-fesâd olub şer'an katilleri lâzım olur mu? Beyân buyurula.
El-Cevab: Vallahu A'lem olmaz. Mezburlar bi gayr vech tecemmu' ve
taraf-ı saltanattan memur olan mübâşir elinden adam alub vâlilerine
ve ferman-ı âlîye itaat etmedükleri içün eşedd-i ta'zir ile ta'zir
ve salâhları zâhir olunca habs ve içlerinde muzırr'un-nâs olanlar
re'y-i veliyyül-emr ile tağrib ve nefy ve iclâ olunmağla iktifâ
olunur. Sâ'î bil-fesadın zu'afaya zulm etmek adet-i müstemirresi
olub ve mevâdd-ı zulmu ve sa'y bil-fesadı şer'an sâbit olmağa
muhtâcdır.
Ketebeh'ul-Fakir Abdullah-Ufiye Anh-”[25].
5. “Bu mes'ele beyânında Eimme-i Hanefiyeden cevâb ne vechiledir ki;
Bilâd-ı İslâmiyyeden serhad olan bir belde sükkânından (?) olub
hilâf-ı emr-i Padişah ve muhill-i nizâm-ı âlem hareket ettiğinden
gayrı ikâz-ı fitne ve fesâd-ı azîme müeddî emre sülûk edüb sâ'î bil-fesâd
olan Zeyd-i şakînin şerrini ibâdullah üzerinden def' içün emr-i
velliyy'ül-emr ile katl olunmak meşrû mudur? Beyân buyurula.
El-Cevâb: Vallahu A'lem meşrû'dur.
Ketebehu'l-Fakîr Es-Seyyid Asım El-Müftî Bi Babadağı-Ufiye Anh-”[26].
Bunlara benzer arşivlerimizde yüzler fetva vardır. Bütün bunlardan
anlaşılmaktadır ki, siyâseten katlin de belli şartları ve şer'î
hükümleri mevcuttur. Bütün yazılanlara ve nakledilenlere rağmen,
Osmanlı tatbikatının hep şer'î hükümlere uygun cereyan ettiğini
söylemek safdillik olur. Ne acıdır ki, bir çok idam hadiselerinde bu
esaslara ri'âyet edilmemiş ve jurnalcilerin tahriki ile nice
zulümlere sebep olunmuştur. Ancak ister Padişahların kardeşlerini,
isterse de sadrazamlarını katletmede, keyfe mâyeşâ hareket
edemediklerini; Osmanlı Devleti’nde mahkemeden ilâm ve
Şeyhülislâmdan fetvâ alınmadan idam cezasının uygulanmadığını,
arşivlerden öğreniyoruz.
Bunu ifade etmek üzere Bediüzzaman’ın şu tesbitlerini anlamamak
mümkün değildir:
“Hâkimiyetin en esaslı hâssası istiklâldir, infirâddır. Hatta
hâkimiyetin zayıf bir gölgesi, âciz insanlarda dahi istiklâliyetini
muhâfaza etmek için, gayrın müdâhelesini şiddetle reddeder ve kendi
vazifesine başkasının karışmasına müsaade etmez. Çok Padişahlar, bu
redd-I müdâhele haysiyetiyle ma’sum evlâtlarını ve sevdiği
kardeşlerini merhametsizce kesmişler. Demek, hakiki hâkimiyetin en
esaslı hâssası ve infikâk kabul etmez bir lâzımı ve dâimî bir
muktezâsı, istiklâldir, infirâddır, gayrın müdâhelesini reddir.”[27].
C) Devlet Siyaseti Açısından Mes’elenin
Hulasası
Konuyu tarih ilmi ve devlet siyâseti açısından değerlendiren bir
araştırmacının görüşlerini özetleyerek verip bitirelim: Osmanlı
Devleti'ni tehdid eden en büyük tehlike, yabancılara sığınan şehzâde
veya diğer hânedan mensuplarının, tahtın mirasçısı olduklarını iddia
etmeleri ve başta Bizans ve İran olmak üzere, düşman ülkelerin de bu
fırsattan yararlanmak arzusudur. Osmanlı sultanları ve bilhassa Hz.
Peygamber'in senâsına mazhar olan Fâtih, ülkenin parçalanıp, bunun
kimlere yarayacağının ve i'lây-ı kelimetullâh hizmetinin nasıl
sekteye uğrayacağının çok iyi farkında idiler. İşte onlar, böyle bir
duruma fırsat vermemek için, şeyhülislâmdan aldıkları fetvalarla,
kardeşlerini bile feda etmişlerdir. Bazan şer'î esasın tatbikinde,
araya giren jurnalcilerin te'siriyle hata etmiş olabilirler. Ancak
kendilerini, İslâm dinini dünyanın her tarafına yaymayı gaye edinen,
ilây-ı kelimetullâhın en büyük temsilcisi kabul etmişlerdir.
Fâtih'in Anadolu birliğini sağlamak gayesiyle Uzun Hasan üzerine
giderken, “vâlidem” diye hitâb ettiği bu Akkoyunlu hükümdarının
anası Sâra Hatun'a verdiği cevap çok manidardır. Trabzon üzerine
giderken yollarda her türlü zahmete göğüs geren ve bazan atından
inip yaya yürümek zorunda kalan Fâtih'e Sâra Hatun'un “Oğul, ufacık
Trabzon için tatlı canına bu kadar eziyet değer mi?” şeklindeki
sözünü, İstanbul Fâtih'i: “Valide, Seyf-i İslâm bizim elimizde,
cihâd sevâbına nâil olub, Allah'ın rızâsını tahsilden başka gayemiz
yoktur.” şeklinde cevablandırmıştır. “Bu hânedânın maksad-ı a'lâsı,
ilây-ı kelimetullâh'dır” ifâdesi de Fâtih'e aittir. Netice olarak,
kardeş katli meselesini, keyfî iradeyi hâkim kılmak şeklinde değil,
nizâm-ı âlemi devam ettirmek için şer'î hükümlerin tatbiki tarzında
değerlendirmek icabeder[28]. Vatana ihânet suçunun her hukuk
nizamında idamla cezalandırıldığını da unutmamak gerekir.
Netice olarak, “siyâseten katl”i, mahkeme kararı olmadan ve
yargılama yapılmadan sırf saltanat ve dünyevi menfaat uğruna
Padişahın adam öldürmesi olarak anlayanlar, bu manayı nerden
çıkardıklarını isbat etmek zorundadırlar. Zira nizâm-ı âlem içün
siyâseten katlin, uygulamada suiistimal yapılsa bile, vatanın ve
devletin birliğini tehlikeye sokacak ve emniyet ve âsâyişi altüst
edecek kimselerin fesada sa'y etmelerinden dolayı verilecek bir idam
cezası olduğu; hem fıkıh kitaplarında ve hem de fetvalarda
uygulanması için “şer'an sabit” olması yani İslâm muhâkeme usulü
kâidelerine göre yargılanıp suçun sâbit görülmesi şartının tahakkuku
aranmaktadır. Ayrıca “emr-i veliyy'ülemr ile katl”den kasıt, sadece
mahkeme kararının yeterli görülmemesi ve bu tip cezaların infazında
veliyy'ülemrin yani Sultanın tasdikinin de şart koşulmasıdır. Bu da
önemli bir husustur. Kanunnâmelerde yer alan şu ifade, yargılama
konusunda Avrupa'nın 20. asırda ulaştığı seviyeyi göstermektedir:
“Mücrim olan kimesne teftiş olunmadan veyahud üzerine zâhir olan
şenâyi' şer'le ve örfle yerine varmadan, sancakbeği ve subaşı ve
adamları nesne alub salıvermek memnû'dur. Kendüler mahall-i töhmet
ve adamları mücrim ve müstahakk-ı ikâb olur. Ve her mücrim-i
müttehemin cerîmesi kâdî-i vilâyet katında veya müfettiş huzurunda
sâbit ve zâhir olub ehl-i örfe teslim etmedin dutub siyâset eylemek
hılâf-ı şer' ve örf te'addîdir”[29].
Fıkıh kitaplarında yapılan bu açık izahlara ve şer'î hükümlere
rağmen, bir kısım muhterem insanların “1400 yıllık tarihimizde
yazılan fıkıh kitaplarının hiç birinde böyle fetva verilmemiştir”
diyebilmek, neyin verdiği cesarettir; doğrusu biz de tesbit
edemedik. Eğer bundan, Padişahın keyfî adam asması kasdediliyorsa,
böyle bir şeyden ne kanunnamelerde ve ne de fıkıh kitaplarında
bahsedilmemiştir. Yapılan suîistimaller dahi, kitabına uydurularak
yapılmıştır. Hem kasdedilen bu menfi mânâyı ve hem de suiistimalleri
tasvip etmek mümkün değildir. Şunu unutmayalım ki, Osmanlı devleti
ve onun kadıları ve şeyhülislamları, en az bizim kadar İslâm'a ve
onun hukuk nizamının kaynakları olan fıkıh kitaplarına hürmet duyan
insanlardır. Değerli araştırmacı Abdülkadir Özcan'ın yerinde
tesbitleri gibi, şeyhülislam veya diğer kadıların fetvası, kadıların
kararı ve Padişahın tasdikiyle icra edilen siyaseten katl
cezalarının fetvasını veren,kararını yazan yahut en azından “nizâm-ı
âlem içün öldürüldü” diyen Hoca Sa'deddin Efendiler, Bostan-Zâde
Yahya Efendiler, bu sözlerini şeyhülislamlık veyahut kazaskerlik
gibi fetva ve kaza makamının en yüksek makamlarında bulunmuş
kimseler olarak söylemektedirler[30].
3. Tatbikât, Nazariyata Uygun Yürümüş müdür?
Bu soruya cevap verebilmek için bazı önemli tatbikat örneklerini
incelemek icab etmektedir. Ancak tatbikatta suiistimallerin
yapıldığını, gayr-i meşru çok idamların icra edildiğini ve gayr-i
meşru fiillerin ehliyetsiz bir kısım fakih ve kadılar tarafından
meşrûiyet kalıbına sokulduğunu, yine tarih bize göstermektedir.
İsterseniz Bediüzzaman’ın tesbitlerini tekrar ettikten sonra
bazılarına beraberce bir göz atalım:
“Hâkimiyetin en esaslı hâssası istiklâldir, infirâddır. Hatta
hâkimiyetin zayıf bir gölgesi, âciz insanlarda dahi istiklâliyetini
muhâfaza etmek için, gayrın müdâhelesini şiddetle reddeder ve kendi
vazifesine başkasının karışmasına müsaade etmez. Çok Padişahlar, bu
redd-I müdâhele haysiyetiyle ma’sum evlâtlarını ve sevdiği
kardeşlerini merhametsizce kesmişler. Demek, hakiki hâkimiyetin en
esaslı hâssası ve infikâk kabul etmez bir lâzımı ve dâimî bir
muktezâsı, istiklâldir, infirâddır, gayrın müdâhelesini reddir.”[31].
Şehzade isyanları ve şehzâdeler arasındaki saltanat mücadelelerinin
Osmanlı tarihinde önemli bir yer işgal ettiğini bilmeyen yoktur. Her
şeyden önce şunu tebellür ettirmekte yarar vardır. Bir şehzâdenin,
sultanlığını ilân etmiş bir diğer şehzâdeye karşı gelmesi ve
saltanat iddia etmesi, tamamen bir bağy suçu mahiyetindedir. Ve
cezası idamdır. Ancak saltanat iddiasına kalkışmadan evvel idam
edilmişse, ya siyâseten katl yani fesadın kuvvetle muhtemel
olmasından dolayı nizam-ı âlem içün yahut zulmen idam edilmiştir.
Şimdi bu gözlükle hâdiselere bakalım:
a) Osman Bey devrinde, amcası Dündar Bey, aralarındaki saltanat
kavgasının menfî tesirler göstermesinden, Dündar Bey'in Osman Bey
aleyhinde faaliyetlerde bulunmasından ve nihâyet İbn-i Kemal'in
ifadesiyle Bilecik tekfurunun yakalanmasına fiilen engel olduğundan
dolayı, bâği addedilerek idam edilmiştir. Burada had suçu söz
konusudur. Zira devlete isyan mevzubahistir [32].
b) Orhan Bey zamanında üç idam hâdisesi yaşanmıştır. Bunların her
üçü de had cezası olarak yani bağy devlete isyan suçunun cezası
olarak tatbik edilmişlerdir. Zira Orhan Bey'in kardeşleri Halil ve
İbrahim'in Padişaha isyan ettikleri ve saltanat mücadelesine
giriştikleri bir vâkı'adır. İsyan sonucunda katledilmişlerdir ve
siyâseten katl ile hiç bir münasebeti yoktur. Orhan Bey, ayrıca
kendi oğlu Savcı Beyi de, bizzat kendisine isyan ettiği ve ordu
toplayarak babası ile savaşmaya bile cesaret ettiği için idam
ettirmiştir. Hatta Bizans veliahdı Andronikos ile dahi babası
aleyhine ittifak kurduğunu tarih kitapları kaydetmektedir. Bunun
cezası, Orhan Bey istemese dahi, İslâm hukukunda idam cezasıdır[33].
c) Yıldırım Bâyezid devrinde ilk defa siyâseten katl veya şayet
siyaseten katlin şartları gerçekleşmemişse ki bunu tam olarak
bilmiyoruz- o takdirde bir nevi zulüm yaşanmıştır. Zira Yıldırım
Bâyezid, çevresinin tahriki ile, henüz herhangi bir isyana yahut
saltanat kavgasına girişmeyen kardeşi Ya'kub'u, ileride saltanat
iddiasına kalkışmasın diye katl ettirmiştir. Osmanlı tarihçilerinin
saltanat uğruna öldürülen ilk insan olarak tesbitleri doğrudur. Bazı
araştırmacılar, hukukî cihetini bilmediklerinden bunu tenkid
etmişlerdir. Zira daha önceki idamlar had cezasıdır ve bağy suçunun
cezası olarak tatbik edilmiştir. Bu ise, ilerde fesâda sebep olur
korkusuyla siyâseten katl yoluyla idam ettirilmiştir. Osmanlı
tarihçilerinin tesbiti doğrudur[34].
d) Osmanlı devletinin en karışık devresi olan Fetret Devrinde,
Mehmet Çelebi, kardeşleri İsa Çelebi ile Musa Çelebi'yi kendisine
isyan ettikleri ve hatta saltanat için orduları karşı karşıya
geldiği için bağy suçunun had cezası olan idam cezası ile
cezalandırmıştır. Aynı şey, sonradan ortaya çıkan kardeşi Mustafa
Çelebi için de geçerlidir. Bunların idamlarında siyâseten katl söz
konusu değildir. Şer'i şerifin emri olan had cezası tatbik şıya
geldiği için bağy suçunun had cezası olan idam cezası ile
cezalandırmıştır. Aynı şey, sonradan ortaya çıkan kardeşi
Musedilmiştir[35].
e) Fâtih'in babası II. Murad'ın amcası Mustafa Çelebi, uzun süren
saltanat mücadelesine girişmiş ve hatta Osmanlı ülkesinin Bizans ile
paylaşılmasını da göze alarak imparator Manuel ile gizli ittifak
dahi kurmuştur. Uzun mücadelelerden sonra yakalanarak bâği muâmelesi
görmüş ve idam edilmiştir. Bu bir had cezasıdır. II. Murad'ın küçük
kardeşi Mustafa Çelebi de, Karamanoğulları ve Germiyanoğullarının
tahrikiyle Bursa'ya yürümüş ve had cezası olarak idam edilmiştir.
Yani bu dönemde de, siyâseten katl cezası mevcut değildir[36].
f) Fâtih Sultan Mehmed, kendi koyduğu kanunun nizâm-ı âlem için
fesâda sa'y ihtimalinin bulunması sebebiyle siyâseten katl
müessesesini ilk defa kendisi tatbik etmiş ve küçük kardeşi Ahmed'i
katl ettirmişti. Bu, isyan tahakkuk etmediğinden, bir had cezası
değildir. Belki nizâm-ı âlem için siyâseten katl müessesesine
girmektedir. Burada aranan fesâdın şer'ile tahakkuku şartının, ne
derece gerçekleştiğini bilmiyoruz. Ancak Hz. Peygamber'in senâsına
mazhar olmuş bir Padişah'ın, şartları tahakkuk etmeyen bir cezayı
tatbik edeceğine de ihtimal vermiyoruz[37]. Önemle ifade edelim ki,
11 aylık bir bebenin öldürülmesini Fâtih’in idam ettiridğine inanmak
istemiyoruz. Zaten Evrenos-zâde Ali Bey isimli bir zatın Padişah’ın
haberi olmadan böyle bir cinâyeti işlediğini bazı kaynaklar haber
vermektedirler[38].
g) II. Bâyezid devrinde kardeş katli mevzu bahis değildir. Zira tek
kardeşi olan Sultan Cem, garip diyarda kendi eceliyle vefat
etmiştir[39].
h) Yavuz Sultan Selim, iki kardeşini, kendisine isyan ettikleri ve
bâğî oldukları için, had cezası olan idam cezasıyla
cezalandırmıştır. Gerçekten Sultan Korkut, topladığı ordu ile
Padişah'a isyan etmiş ve sonunda yakalanarak cezası olan idama
şer'an mahkum edilmiştir. Diğer kardeşi Ahmed ise, sadece saltanat
mücadelesine kalkışmamış, ayrıca bu mevzuda Osmanlı'nın can düşmanı
olan Safevî devleti ile de ittifak kurmuştur. Neticede yakalanarak,
had cezası olan idam cezasına çarptırılmıştır[40].
i) Kanunî Sultan Süleyman, rakipsiz sultan olduğu için, kardeş katli
mevzu bahis olmamıştır. Ancak Kanunî, kendi çocuklarının idamına
karar veren bahtsız Padişahlardandır. Karısı Hürrem Sultan ve
çevresinin tahriki ile, kendisini tahttan indirmeye azmettiği ve
Padişah olmak isteği ile isyan ettiği şayiasına inanarak, bâğî
vasfıyla Şehzade Mustafa'yı idama mahkûm eylemiştir. Bu idam kararı,
görünürde bağy suçunun cezası olarak had cezasıdır. Ancak bu
meselede hem fetvayı veren müftünün, hem kararı veren kadının ve hem
de bunları tasdik edip icrası için emir veren Kanunî'nin,
yanıldıkları veya yanıltıldıkları bir vâkı'adır[41]. Diğer bir hazin
tablo da Şehzâde Bâyezid'in idamında yaşanmıştır. Kanunî'nin iki
oğlu olan Selim ve Bâyezid, 1558 yılına kadar iyi geçindikleri
halde, bu tarihden sonra saltanat hırsıyla araları bozulmuştur.
Aradaki jurnalcilerin tahriki ile Şehzâde Bâyezid, ordu toplayarak
kardeşi Selim'in üzerine yürüdü. Bu hareketi isyan kabul edildi.
İran'a iltica eden Bâyezid, kardeşi Selim'e teslim edilince,
Ebüssud'un fetvasıyla bağy suçunun had cezası olan idam cezasına
mahkûm edildi. Bu hâdiseyle alakalı örnek fetvaları yukarıda
zikretmiştik[42].
j) III. Murad, çevrenin de etkisiyle ve siyâseten katl esasına
dayandırarak beş kardeşini idama mahkûm ettirmiştir. Bu idam
hadiseleri, had cezası mahiyetinde değillerdir. Fıkıh kitaplarında
tasvir edilen siyâseten katl kategorisine girdiği de şüphelidir.
Girse de, mevhûm mazarratı nazara alan çok zayıf bir görüşe
dayanmaktadır.
k) III. Mehmed, bu konuda en pervasız ve şer'î hükümlere aykırı
davranandır denilebilir. Zira elimizde kuvvetle muhtemel bir zararın
olduğuna dair kesin bilgi bulunmamakla beraber, siyâseten katl
müessesesinin suiistimal edildiği de bir vâkı'adır. Zira 19 tane
erkek kardeşini ve basit jurnaller yüzünden kendi oğlunu (Şehzâde
Mahmud), günahsız bir şekilde idam ettirmiştir. Bunun şer'î bir
izahını yapmak mümkün değildir. Zira herhangi bir isyan söz konusu
olmadığı gibi, fitne ve fesâdın vukuu da tahakkuk safhasında
değildir[43].
l) I. Ahmed devrinde saltanat usûlünde ciddî bir değişiklik
mevzubahistir. Artık amûd-ı nesebî yani Osmanlı sülalesinden en
büyük olanının padişah yapılması usulü kabul edilmiştir. Gerçekten
I. Ahmed vefât edince, şehzâdeleri bulunmasına rağmen, ailenin en
büyük ferdi olan amcaları Şehzâde Mustafa tahta geçirilmiştir. Bu
kâide, kardeş katli hadisesini tamamen ortadan kaldıramamışsa da,
gevşetmiş ve son derece azaltmıştır[44].
İşte görüldüğü gibi tatbikattaki durum farklıdır. Bir kısmı, tamamen
şer'î hükümlere uygun olarak bağy suçunun had cezasını tatbik
etmekten ibarettir ve bunlara siyâseten katl demek hatalıdır ve
meseleyi bilmemekten ileri gelmektedir. Zira Padişah istemese de bu
ceza mukadderdir. Devlete isyan edenin cezası elbetteki idamdır. Bir
kısım uygulama ise, siyâseten katl müessesesine yani Fâtih'in
Kanunnamesinde “ekseri ulemâ tecviz etmişdür” dediği usule uygundur
ve fıkıh kitaplarında şartlarına uyulmak kaydıyla açıklanmıştır. Bir
diğer grup ise, ne şer'î hükümlere ve ne de Fâtih'i Kanunnamesinde
ifade ettiği, fıkıh kitaplarında da tecvîz edilen siyâseten katle
uymaktadır. Elbetteki bu uygulamalar, gayr-ı meşru'dur. Fâtih'in
Kanunnamesi de bunu emretmemektedir.
 |
[16] OK, I/125.
[17] İbn-i Abidin, Redd’ül-Muhtar, Mısır 1966, c. IV, sh. 62-65.
[18] İbn-i Abidin, IV/65.
[19] İbn-i Abidin, El-Ukûd’üd-Dürriyye, I/101.
[20] Şeyh Mehmed Arif, Terc. Siyâsetname, sh. 6, 25-28.
[21] Tercüme-i Siyâsetnâme, 29-30.
[22] Topkapı Sarayı Arşivi, No: E. 12079/18.
[23] TSA, No: E. 12079/ 7.
[24] TSA, No: 12079/11.
[25] TSA., E. 12079/5.
[26] TSA., E. 12079/13.
[27] Bediüzzaman, Lem’alar, İstanbul 1995, Sözler Yayınevi, sh.
337-338.
[28] Özcan, Abdulkadir, Fatih’in Teşkilat Kanunnamesi, 24 - 25.
[29] Hüdâvendigâr Kanunnâmesi, md. 30 (Barkan, Kanunları, 5).
[30] Özcan, 20.
[31] Bediüzzaman, Lem’alar, İstanbul 1995, Sözler Yayınevi, sh.
337-338.
[32] İbn-i Kemal, Tevârih-i Al-i Osman, Defter I, sh. 129; Aktan,
Ali, Osmanlı Hânedânı İçinde Saltanat Mücadelesi ve Kardeş Katli,
Türk Dünyası Tarih Dergisi, Ekim 1987, sy. 10, sh. 8.
[33] Aktan, 8-10; Hoca Sa’adeddin Efendi, Tac’üt-Tevârîh, I/156-158.
[34] Krş, Aktan, 10-11.
[35] Krş. Aktan, 10-12.
[36] Krş, Aktan, 12-14.
[37] Krş, Aktan, 14-15.
[38] İbn-I Kemal, VII. Defter, sh. 8-9.
[39] Aktan, 15-16.
[40] Aktan, TDTD, 1987, sy. 11, sh. 45-47.
[41] Aktan, 47- 48.
[42] Krş. Aktan, 48-49.
[43] Krş. Aktan, 49-50.
[44] Aktan, 50 vd.
|