|
Muhtelif fikir çevrelerinde Yavuz’un Kürtleri katliama tabi tuttuğu ve hatta
onlar hakkında ağza alınmayacak ifadelerle dolu olan bir dörtlüğü olduğu ileri
sürülmektedir. Bu doğru mudur? Elbetteki bu iddianın tam tersi doğrudur. Bunu
şöyle açıklayabiliriz. Şöyleki, Yavuz olmasaydı, bugün Doğu Anadolu’daki
ehl-i sünnet olan Kürtler, Şî’a’nın tasallutu altında olurlardı. Osmanlı
Devleti'nin Doğu Anadolu ile alakası, XV. yüzyıla kadar uzanır. Ancak bölgenin
Osmanlı Devleti’ne ilhakı veya daha doğru bir tabirle iltihakı, 1514'de
kazanılan Çaldıran Zaferi’nden sonradır.
Bilindiği gibi, Şah İsmail, İran'da kısa bir zamanda Safevî Devletini kurmuş ve
Doğuda hem Osmanlı Devleti için ve hem de âlem-i İslâm'ın birlik ve beraberliği
için, hem siyasî ve hem de dinî açıdan tehlike arz eder hale gelmiştir. Şehzâde
Selim, bu iki yönlü tehlikeyi henüz Trabzon Sancakbeyi iken fark etmiş ve
babasını İstanbul'da ikaz dahi eylemişti. Fakat, II. Bâyezid, tedbir alamamanın
yanında, Şi’îlerin tahrikiyle çıkarılan Şah Kulı isyanını da
önleyememişti. Anadolu'yu Şiîleştirme hedefini güden ve her geçen gün bu
hedefine daha da yaklaşan Şah İsmail, bir türlü durdurulamıyordu.
Nihâyet Yavuz Sultân Selim Padişah olunca, şuurlu âlim İbn-i Kemal'in de yerinde
ikazlarıyla, hem İslâm birliğini bozan ve hem de Doğudaki Sünnî Kürt ve Türkmen
aşiretlerini rahatsız eden Safevî tehlikesini bertaraf etmeye azmetti. Allah'ın
yardımıyla 1514 tarihinde kazanılan Çaldıran Zaferi ile, Şah İsmail'in Anadolu
üzerindeki siyasî ve dinî emellerine son verildi. Bu mühim zaferin
kazanılmasında tamamen Sünnî olan ve gazada Yavuz Selim'in yanında yer alan
Sünnî Kürt ve Türkmen aşiret beylerinin de büyük rolü vardı. Anadolu'nun ve
hatta Musul ve Kerkük civarının da Osmanlı Devleti’ne katılması gerekiyordu. Bu
iş nasıl yapılmalıydı? Kılıçla ve savaş yoluyla bu mümkün değildi. Zira bunlar
da hem Müslüman ve hem de ehl-i sünnet vel-cemaat idiler. Bununla beraber, bu
bölgenin kendi başına kalması, hem mahallî halkın güvenliği açısından tehlikeli
ve hem de Osmanlı Devleti'nin de Müslüman bir ülke olması; İslâm'ın kahramanca
müdafaasını yapan böyle bir devlete itaat etmenin siyasî ve hukukî açıdan bir
farklılık meydana getirmeyeceği ve hem de İslâm birliğinin teşekkülü gibi
gayelerle münferiden hareket edilemeyeceği ortadadır.
İşte bu hakikatı idrâk eden Kürt ve Türkmen Beyleri, istimâlet ile yani kendi
meyil ve arzuları ile, Osmanlı Devleti'ne itaat etmenin zaruretini
anlamışlardır. Büyük âlim İdris-i Bitlisî tarafından Padişah'a yapılan
telkinler neticesinde, Doğu ve Güneydoğu bölgesinin tamamı, bir iki ay içinde
Osmanlı Devleti’ne iltihâk etmişti.
Osmanlı Devleti'nin değişmeyen siyâsetinin kaynağı ve dayandığı hukukî temeli,
İslâmiyetin getirdiği hükümlerdi. Osmanlı Devleti, Kur’ân, sünnet, icmâ’ ve
kıyas yoluyla vaz’ edilen hukukî hükümler yanında, İslâm hukukunun müsaade
ettiği ölçüde her mahallin örf ve âdetlerine de hürmet gösteriyordu. Bu sebeple,
Osmanlı Devleti’ne tâbi’ olan bir Müslüman beylik, dâhilde ve hâriçte, farklı
bir sistemle karşılaşmıyordu. Mesela, Doğudaki Kürt ve Türkmen Aşiretleri,
Osmanlı Devleti’ne iltihak etmekle bir şey kaybetmemişlerdi; belki
kazanmışlardı. İşte Osmanlıya bağlılığın sırrı burada yatıyordu.
Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Osmanlı Devleti sahip olduğu topraklar
üzerinde, ırka ve maddî sömürüye dayanan bir ayırıma gitmiyordu. Zira
topraklarının dahilinde bulunan her yer dâr’ül-İslâm sayılıyor ve bütün Müslüman
ahali de bu ülkenin aslî vatandaşı kabul ediliyordu. Zaten Osmanlıyı Avrupa'dan
ayıran en önemli hususiyet de buydu. Osmanlı topraklarında yaşayan insanların
arasında düşünülebilecek en önemli farklılıklar, bazı örf âdetlere münhasırdı.
Rengi ve şekli farklı olsa da, bütün Müslüman Osmanlı ahalisi, yemede, içmede ve
hatta giymede dahi aynı dinin esaslarına tabi’ oldukları için, aralarında
ihtilafa vesile olacak ciddî bir şey mevcut değildi. Mesela, Müslüman Türklerle
Kürtler arasında mevcut olan bazı ufak ve önemsiz farklılıklar dışında,
aralarında dinî, ahlakî, kültürel ve coğrafî çok büyük azamî müşterekler vardı.
Bu sebeple de, Doğu Anadolu'nun siyasî, dinî, kültürel ve idarî bütünlüğünü
bozmak ve parçalamak maksadıyla içerde ve dışarıda yapılan faaliyetlerin, bölge
halkı arasında müessir olması çok zordu.
Çaldıran Zaferini takip eden 1516 yılında, Yavuz Sultân Selim, kendisine Doğu
Anadolu'nun fethedilmesini tavsiye eden meşhur âlim ve tarihçi İdris-i
Bitlisî'ye, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı Devleti'ne ilhâkı için vazife
veriyordu. Böylesine ehemmiyetli bir zamanda İslâm birliğinin zaruretine inanan
başta Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ Emiri
Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultân Hüseyin olmak üzere 25-30 tane
Kürt beyi (ümerây-ı ekrâd), Osmanlı Devleti'ne itaat arzularını padişaha
iletmişlerdi. Şah İsmail'in Diyarbakır muhasarası için gönderdiği orduyu on bin
kişilik İdris-i Bitlisî kumandasındaki gönüllü birliklerle hezimete uğratan aynı
beyler, bu hâdiseden önce Şi’îlerin Diyarbekir'i muhasara altına almaları
üzerine, Yavuz Sultân Selim'e tarihçe müsellem olan tarihî arîzayı, yardım talep
etmek ve Osmanlı Devleti'ne itaat etmeden huzur bulamayacaklarını ifade etmek
gayesiyle göndermişlerdir.
“Can ü gönülden İslâm Sultânı’na bî’at eyledik, İlhâdları zâhir olan
Kızılbaşlar’dan teberri eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bid’atleri
kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Şafi’î mezhebini icra eyledik. İslâm
Sultânı’nın namı ile şeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini yâda
başladık. Cihada gayret gösterdik ve İslâm Padişahı’nın yollarını bekledik.
Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz
Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu
mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslâm
Sultânı’na muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zâlimlerin
zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inâyetleriniz
olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira
Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah'ı bir
bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda
birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah bizde böyle cârî olmuşdur.”
Bu mektûb üzerine Konya Beylerbeyisi Hüsrev Paşa kumandasında ve İdris-i
Bitlisî'nin manevî yardımlarıyla toplanan on bin kişilik gönüllüler ordusu, Şah
İsmail'in Diyarbekir'i muhasara altına alan ordularını tarumâr eylemiştir. XX.
asrın İdris-i Bitlisî'si olan Bediüzzaman 1910'larda Osmanlı Devleti'ne karşı
isyan etmek isteyen Kürt aşiret reislerine hitaben diyor:
“Altı yüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî
âdetlerini terk ederek ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve
cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade
edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz
onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dik başlılık etmeyeceğiz ve
kendi başına hareket yapmayacağız. Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi
vereceğiz. İyi evlâd böyle olur... İttifakta kuvvet var, ittihâdda hayat var,
uhuvvette saadet var, hükümete itaatte selâmet var. İttihâdın sağlam ipine ve
muhabbet şeridine sarılmak zaruridir.”
Diyarbekir'in Safevî Devleti'nden alınmasından sonra Kürt Beyleri arasındaki
gayretlerini sürdüren büyük âlim İdris-i Bitlisî, bu faaliyetlerinin neticesinde
kısa zamanda Doğu ve Güneydoğudaki Kürt ve Türkmen Beylerinin Osmanlı Devleti'ne
itaatlerini temin eylemiştir.
İdris-i Bitlisî vasıtasıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kısa bir
zaman içinde ve hem de yerli beğlerin istek ve arzularıyla Osmanlı Devleti'ne
ilhak edildiğinin haberini alan Yavuz Sultân Selim, bu büyük âlimi taltif etmek
üzere kendisine bir ferman gönderir. Mektubunun başında Diyarbekir Vilâyeti’nin
sulh ile ve istimâlet yolu ile fethine vesile olduğu için İdris-i Bitlisî'ye
teşekkür eder. Sonra da manevi takdirleri yanında ona gönderdiği bazı maddî
hediyeleri zikreder. Osmanlı Devleti'ne kendi arzularıyla tâbi olan beylerin ve
bunlara bağlı olan sancakların mikdarlarını ve tahrîrî bilgileri hazırlamasını
emreder. Diyarbekir Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa'ya beyaz hükm-i şerifler
gönderdiğini ve Osmanlı Devleti'ne bundan sonra da tâbi olacak olan bey olursa,
gönderilen tuğralı beyaz kâğıtlar kullanılarak onlara berâtlarının yazılmasını
emreder. Yani bugünün vilâyetleri ve hatta devletleri, kendi arzu ve
istekleriyle ve hem de birer mektup ile Osmanlı Devleti'ne bağlanmaktadır.
Devlete bağlanan beyler arasında ihtilaf ve ihtilal vuku bulmaması için gereken
tedbirlerin alınmasını ve in’âm ve ihsanların da ona göre yapılmasını ister.
Mektubun sonuna doğru, Anadolu'yu Şi’îleştirmek isteyen Şah İsmail'in kendisine
elçiler gönderdiğini, bin bir türlü yağcılıklar yapıp sulh istediğini, ancak
onun sözlerine ve ıslah olduğuna inanılmaması icab ettiğini belirterek gerekli
tedbirlerin ihmal edilmemesini emretmektedir.
Bu gayretlerin neticesinde, yıllar sürecek harplerle elde edilemeyecek zaferlere
ulaşıldı. Şark diye adlandırabileceğimiz ve bugün Doğu Anadolu, Güneydoğu
Anadolu, Musul ve Kerkük'den itibâren Kuzey Irak ve Haleb'i de içine alan Kuzey
Suriye bölgelerinde yaşayan çok sayıda Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri Osmanlı
Devleti'ne iltihâk eylemiştir. Bu iltihâklardan bazılarını beraber görelim:
1) Kürt ve Türkmen beylerinden istimâlet ile kendi meyil ve arzuları ile
itaat eden 25'den fazla aşiretten ve reislerinden bazıları şunlardır: Bitlis
Hâkimi Emir Şerefüddin; Hizan Meliki Emir Davud; Hısn-ı Keyfâ Emîri Melik Halid;
İmadiye Hâkimi Sultân Hüseyin; Cezire Hâkimi Şah Ali Bey; Çemişgezek Hâkimi
Melik Halil; Pertek Hâkimi Kasım Bey.... Ayrıca Suran, Urmiye, Atak, Cizre,
Eğil, Garzan, Palu, Siirt, Meyyafarakin, Sason, Sincar, Çermik, Malatya, Urfa,
Besni, Harput, Mardin ve benzeri yerlerdeki aşiretler de arka arkaya Osmanlı
Devleti'ne iltihâk etmişlerdir.
2) Kürt ve Türkmen aşiretleri gibi, güneyde yer alan Arap aşiretleri de
yine kendi irâdeleriyle Osmanlı Devleti'ne iltihâk etmişlerdir. Aralarında İbn-i
Harkuş, İbn-i Said, Benî İbrahim, Benî Sâyim, Benî Atâ aşiretleri, Safed ve
Gazze şeyhleri ile Haleb ileri gelenlerinin bulunduğu seçkin bir temsilciler
heyetinin Yavuz'a takdim ettikleri ve aslı Topkapı Sarayı’nda bulunan şu itâ'at
mektubu çok manidardır:
“Bizler, canlarımız, mallarımız, iyâlimiz ve dinimizin emniyeti için size itaati
arzuluyoruz. İslâmı tatbik ve adâleti te’sis için sizin hâkimiyetinizi zaruri
görüyoruz “.[1]
Yavuz Sultân Selim ve Kürtler konusunda ileri
sürülen önemli fikirlerden biri de Yavuz Sultan Selim’in Doğuda bağımsız bazı
küçük Kürt devletlerine müsaade ettiği ve asırlarca bu devletlerin varlığını
sürdürdüğü iddiasıdır. Bu konuyu da önce Osmanlı Devleti’nin Doğuda kurduğu
idare tarzı nasıldı onu kısaca açıkladıktan sonra, bu iddiaların doğru olup
olmadığına işaret edelim. Esasen bu iddiaların da Osmanlı Devlet teşkilâtını
bilmemekten ve konu ile ilgili bazı belgeleri yanlış yorumlamaktan
kaynaklandığını hemen burada işaret edelim.
Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti'nin idarî yapısının temelini kaza, sancak ve
eyâletler teşkil ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, bugünün Amerika’sı gibi,
mutlak bir merkeziyetçilikten tamamıyla uzak bir anlayışa sahipti ve idaresi
altına aldığı bölge ve cemiyetleri, çeşitli özelliklerine göre farklı idare
tarzlarına tabi tutuyordu. Yani eyalet ve sancakların İstanbul'a olan bağlarında
ayrı ayrı statüler söz konusuydu. İşte Osmanlı Devleti, Çaldıran Zaferi’nden
sonra Doğu Anadolu'da Diyarbekir merkez kabul edilerek Musul, Bitlis, Mardin ve
Harput da dahil olmak üzere bütün Doğu Anadolu'da gayet geniş bir eyâlet meydana
getirmişti. Kanunî Süleyman devrinde yeni bir düzenleme yapılarak Van'da ayrı
bir eyâlet daha teşkil olundu.
Doğu Anadolu'daki sancakları, idare tarzı açısından, her iki eyâlette de, üç ana
guruba ayırmak mümkündü. Bunları kısaca özetlemekte yarar görüyoruz.
Birinci gurup, klasik Osmanlı Sancakları şeklindeydi. Yani Osmanlı
Devleti'nin diğer bölgelerinde tatbik edilen idare usulü burada da cari idi.
Sancakbeyleri doğrudan merkezden tayin olunurlardı ve herhangi bir imtiyaza
sahip değillerdi. Bu sancaklar tımar sistemine dahildi. Diyarbekir ve Van
eyaletlerindeki bu tür sancaklar, umumiyetle aşiret yapısı kuvvetli olmayan
yerlerde teşkil edilmiştir. Diyarbekir Eyâleti'nde merkez Amid, Harput,
Hasankeyf, Akçakale, Sincar, Zaho, Ergani ve Çemişkezek sancakları ile Van
Eyaleti’ndeki Erciş ve Adilcevaz sancakları, bu tür sancakların başlıca
örneklerini teşkil ederdi.
İkinci gurup, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki sancaklardır. Fetih esnasında
bazı beylere hizmet ve itaatleri karşılığında, devamlı olarak sancak ve has
şeklinde tevcih edilmiştir. Bunlara Ekrâd Sancakları da denir. Hatta
Kürdistan Eyâleti sancakları da denmektedir. Bunlar klasik Osmanlı
sancaklarından farklıdırlar. Zira sancakların idaresi genellikle bölgeye eskiden
beri hâkim ola-gelen nüfuzlu, eski mahallî beyler ve hânedanlara terk
edilmiştir. Hayat boyu sancakbeyi olan bu idareciler vefat ettiğinde, yerlerine
oğulları veya diğer yakınlarından biri geçmektedir. Devlete ihânet ettikleri
takdirde değiştirilebilmektedirler. Seferde Beylerbeyi’nin hizmetine girmekle
mükelleftirler ve bu memleketlere merkezden kadı tayin edilir. Arâzîleri tımar
nizâmına tabidir. İmtiyazlı sancaklar da diyebileceğimiz bu sancaklardan
Diyarbekir Eyaleti’ne bağlı 13 ve Van Eyaletine bağlı olarak da 9 adet mevcut
idi. Çermik, Pertek, Kulp, Mihrani, Siirt ve Atak Diyarbekir'e bağlı bu tür
sancaklardandırlar. Müküs ve Bargiri de Van'a bağlı bu tür sancaklardandırlar.
Üçüncü gurup ise, Hükümet adı verilen sancaklardır. Bunların
idâresi, fetih esnâsında gösterdikleri hizmetlerden dolayı tamamen yerli beylere
terkedilmiştir. Sancakbeylerinin tayinine merkezî idare asla karışmaz ve
ellerine verilen ahidnâmeler gereğince, bunlar azl ve nasb edilemezler.
Arâzîsinde tımar nizâmı cari değildir. Dahilde tamamen müstakil olan bu
bölgeler, hariçte yani askeri ve siyasi alanda bölgedeki Osmanlı beylerbeyine
tabidirler. Diyarbekir eyâletinde Hazzo, Cizre, Eğil, Tercil, Palu ve
Genç sancakları; Van Eyaletinde ise, Bitlis, Hizan, Hakkari ve Mahmûdi
sancakları bu mahiyette Osmanlı Sancaklarıdır. Yani bunlar, bağımsız birer
devlet tarzında değil, sadece icranın başı olan beyin tayini ile arazinin
statüsünün tesbitinde müstakil yetkilerle donatılmışlardır. Zaten toprak
itibariyle de, Diyarbekir veya Van Eyâletinin içine serpiştirilmişlerdir.
Kısaca özetlediğimiz bu sistem, daha ziyade Doğu Anadolu’da’da uygulana
gelmiştir. Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İran’a bağlı beylerin fetih
esnasında Osmanlı Devleti'ne sadakat göstermeleri ve en önemlisi de, hem itikadî
açıdan ve hem de amelî açıdan, Osmanlı Devleti ile aralarında herhangi bir
farkın bulunmamasıdır. Başlangıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu
sancakların durumu, daha sonra ailelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzîmât
dönemine yani 1840'lara kadar bu hal aynen devam etmiştir.[2]
[1] Koca Müverrih, Bedâyi‘, c. II, vrk.
452/a-b; Âli, Künh’ül-Ahbâr, Es’ad Efendi, nr. 2162, vrk. 249/a-251/a;
Solakzâde, sh. 378-383; Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr. 11634/26; E. 1019;
Anonim Tarih, Süleymaniye Kütp. Esad Efendi, nr. 2362, vrk. 112/a-113/a;
Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, sh. 273 vd; Bediüzzaman Said Nursi, Nutuk
(Osm.), sh. 20; Kodaman, Bayram, Sultân II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu
Politikası, Ankara 1987, sh. 8 vd: Akgündüz, Güneydoğu Meselesi ve Çözüm
Yolları, İstanbul 1996, sh. 30 vd; Osmanlı Kanunnâmeleri, c. III (Diyarbekir
Eyâleti Kanunnâmeleri), sh. 197-213.
[2] Koca Müverrih, Bedâyi‘, c. II, vrk. 452/a-b; Âli, Künh’ül-Ahbâr, Es’ad
Efendi, nr. 2162, vrk. 249/a-251/a; Solakzâde, sh. 378-383; Topkapı Sarayı
Müzesi Arşivi, nr. 11634/26; E. 1019; Anonim Tarih, Süleymaniye Kütp. Esad
Efendi, nr. 2362, vrk. 112/a-113/a; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.II, sh. 273
vd; Bediüzzaman Said Nursi, Nutuk (Osm.), sh. 20; Kodaman, Sultân II. Abdülhamid
Devri Doğu Anadolu Politikası, sh. 12 vd: Akgündüz, Güneydoğu Meselesi ve Çözüm
Yolları, sh. 40 vd; Osmanlı Kanunnâmeleri, c. III (Diyarbekir Eyâleti
Kanunnâmeleri), sh. 213 vd.
|