|
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
I- KONUNUN TAKDİMİ
İşçi-işveren münâsebetleri ve işçilere tanınan hakların bütün ayrıntılarıyla
değişik ilmî meclislerde tartışıldığı günümüzde, işçinin en önemli hakları
arasında yer alan istirahat, ta'til ve ibadet hakkının da, böylesine bir ilmî
toplantıda tartışılması birçok açıdan önem arz etmektedir. Evvela, günümüz iş
hukuku mevzuatı, batı menşe'li olduğundan, işçinin en basit ihtiyaçlarını
düzenleme yoluna gittiği halde, ibadet hakkı gibi kudsî bir mana ifade eden en
tabü hakkından bahsetmemiştir. Bu, uygulamada ve doktrinde tartışmalara yol
açmıştır. İşçinin ibadet hakkıyla lâiklik prensibi arasında doğrudan irtibat
kurulması ise bir başka konudur. İkincisi, işçinin istirahat, ta'til ve ibadet
hakkının eski hukukumuzda nasıl tanzim edildiğini araştırmak ta, hem hukuk
tarihimiz açısından ve hem de % 99'u müslüman olan işçilerimizin vicdan huzuru
açısından önemlidir. Bu sebepledir ki, biz bu yazımızı böylesine önemli bir
mevzuun eski ve yeni hukukumuzda nasıl düzenlendiği ve tatbikatta nasıl bir
şekil aldığını tetkike tahsis etmiş bulunuyoruz.
Makalenin asıl konusuna girmeden önce şu hususun bilinmesinde fayda mülâhaza
olunmaktadır: Eski hukukumuzda ecîr-ı has denilen ve sadece işverenin çalışma
şartıyla kayıtlı bulanan ücretli diye ta'rif edilen mefhumun, günümüz
hukukunda farklı kavramlarla ifade edildiğine dikkat etmek gerekir.[1] Eski
hukukumuzda ecîr-i has ta'biriyle ifade edilen mâ nânın şumulüne, günümüz
hukukundaki bağımlı işçiler dahil olduğu gibi, kamu hizmetlerini daimî bir
statüde sürekli olarak ifa eden memurlar da dahil bulunmaktadır. Zira devlet
memurlarının hepsi de hükmî bir şahıs olan devletin ecîr-i hassıdırlar.[2]
Günümüz hukukunda bağımsız olmayan işçilerin özel hukukunu iş hukuku tanzim
etmektedir. Devlet memurlarına ait hükümler ise, idare hukukunun konusunu teşkil
etmektedir[3]. Bağımsız işçiler diye de ifade edebileceğimiz ve Mecelle'nin,
işverenden başkasına işlememek şartıyla kayıtlı bulunmayan ecîr-i müşterekler
ise, yazımızın konusu dışındadırlar. Zira bunlar, istirahat, ta'til ve ibadet
haklarını kendi iradeleriyle istedikleri gibi düzenleyebilirler[4]. O halde
makalemizin konusunu, günümüzdeki ma'nasıyla işçi ve memurların istirahat,
ta'til ve ibadet hakları teşkil edecektir. Önce eski hukukumuzdaki yani İslâm
hukukundaki ve özellikle Osmanlı tatbikatındaki durumu görelim.
II- ESKİ HUKUKUMUZDA İŞÇİ VE MEMURUN ÇALIŞMA
SÜRESİ-İSTİRAHAT-TA'TİL VE İBADET HAKKI
Hukukî müesseseler ve mefhumlar, ta'rif ve tetkik edilirken, hangi hukuk
sistemi göz önüne alınarak tarif veya tetkik edilecekse o hukuk sisteminin
bütünü nazara alınarak değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır. Aksi takdirde varılan
sonuçlarda doğrular, yanlışların arasında kaybolur gider. Ayrıca mefhum ve
tâbirlerin sözlük anlamları değil, onların ifade ettiği istılahî mânâlar ve
sahiplerine verdikleri hak ve yetkiler esas alınmalıdır. İşte bu esaslar
çerçevesinde iki konuyu kısaca hatırlatacağız:
Birincisi; Eski hukukumuzda yani İslâm Hukukunda hizmet akdi;`belli bir
menfaatin belli bir ivaz karşılığında satılmasıdır"diye tarif edilen icare
akdinin bir çeşidi olarak kabul edilmiştir. Yani işçi veya memurun şahsı
kiralanmamaktadır ve insan bir eşya olarak görülmemektedir. Bilakis,insanın
emeği, ücret denilen bir ivazla işverene satılmaktadır ve icare-i âdemî
denilen hizmet akdinde, konu, işçinin emeği (menfaati) olmaktadır. Zaten
günümüz hukukunda da hizmet akdi, bu mânâda tarif edilmektedir[5].
İkincisi; Özellikle haftalık veya aylık izinler konusunda ortaya çıkacak
olan;`işçinin çalışmadığı zaman, bir kısım hukukçulara göre ücret de
alamaması"konusudur. Bu sebeple kısa bir açıklama yapmak mecburiyetindeyiz. Eski
hukukumuzdaki sosyal güvenlik sistemiyle günümüzdeki sistem birbirinden
farklıdır. Nafaka mükellefiyeti sadece mahkemenin kararıyla sabit olan bir
mükellefiyet değil, ayrıca dinî bir vecibedir. Kendisinin nafakasını temin
edecek hısımları bulunmayan fakir, kimsesiz ve hastalara, devlet bunların
nafakalarını vermekle mükelleftir. Zira devlet, mirasçısı olmayanların da
mirasçısıdır. Zekât, sadaka ve vakıf gibi sosyal güvenlik müesseseleri de
unutulmamalıdır. İşte biraz sonra yapacağımız izahlarda bu iki nokta göz
önünde bulundurulmalıdır[6].
1- İşçinin Çalışma Süresi ve Konuyla İlgili Hükümler
Eski hukukumuzda çalışma veya diğer bir tabirle iş süresi ile ilgili bağlayıcı
bir hüküm mevcut değildir. Çalışma süresinin miktarı iki ayrı duruma göre
farklılık arz eder;
Birinci Durum; taraflar yani işçi ve işveren, işin başlangıç ve bitimi için
belli bir süreyi karşılıklı rıza ile tayin edebilirler. Yani hizmet akdi, rızaî
bir akittir. Çalışma süresini, işçi ve işveren bir araya gelerek ve bir insanın
çalışma gücünü ve yapılacak işin mahiyetini nazara alarak istedikleri kadar
tesbit edebilirler.
Yapılacak mukavelenin hükümleri her iki tarafı da bağlar. Özellikle günümüzdeki
toplu sözleşmeler açısından bu şer'î hüküm bizim için önem arz etmektedir[7].
İkinci Durum; tarafların çalışma süresini tesbit etmemiş olmaları halidir. Bu
durumda örf-i belde yani örf-âdet kâideleri esas alınır. Mecelle'nin tabiriyle
"Bir kimse bir gün işlemek üzere bir ecîr tuttuğu surette, güneşin doğmasından
ikindiye kadar yahut güneşin doğmasından batışına kadar işlemek hususunda örf-i
belde ne ise ona göre amel olunur"[8]. Arapça'da "yevm" tabiriyle ifade edilen
gün mefhumunun iki anlamı vardır: Birincisi; coğrafyacıların ıstılahında gün
tabiridir. Bu manada gün, gece ve gündüzden yani 24 saatten ibarettir. Burada
kast edilen bu değildir. İkincisi ise; İslâm hukukçularının anladığı mânâda
gündür ve bundan sadece gündüz kast edilmektedir. Ancak sınırı hususunda da iki
ayrı anlayış vardır:
a) Tabiî gün ki güneşin doğuşundan batışına kadardır ve yaşanılan beldeye ve
mevsime göre değişir.
b) Şer'î gündür ve ikinci fecirden güneşin batışına kadar devam eder. Çalışma
zamanı açısından esas alınacâk gün mefhumu, tabiî gündür. Ancak bu anlayışı da
yaşanılan beldenin örf-âdet kâideleri sınırlayabilir[9].
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: taraflar çalışma süresini tesbit etmemişse,
örf kriter olarak kabul edilecektir. Bu da a'zamî olarak güneşin doğuşu ve
batışı arasındaki süreyi kapsar. Ayrıca örf-âdet kâideleri, yazılı hale de
getirilebilir. Örfî düzenlemelerin, meşru' dairede kaldıkça, geçerli olacağı
ortadadır. Gece çalışma meselesi ise, tamamen tarafların karşılıklı rızalarına
bağlıdır.
Osmanlı tatbikâtında da duru m bundan farklı değildir. Çalışma süresi olarak
tabiî yanî örfî gün esas alınmışdır. Nitekim II. Bayezid devrinde hazırlanan
İhtisâb Kanununun 27. maddesinde marangoz ve duvar ustasının ücreti kış ve yaza
göre farklı farklı düzenlenmişdir. Zira kışın günler kısa, yazın ise uzundur.
Madde aynen şöyledir:
"Neccâr ve bennâ, yaz gününde ücret on akçe ve yemeklik iki akçe ve kış gününde
ücret sekiz akçe ve yemeklik iki akçe ola.[10]"
2- İşçinin İbâdet Hakkı
Eski hukukumuzda işçinin ibâdet hakkı ile istirahat ve tatil hakkı
arasında yakın ilişki bulunduğundan, önce ibâdet hakkı üzerinde duracağız.
Önce şunu belirtelim; işçi ve memurun yani eski tabirle ecîr-i hassın, akitle
belirlenen süre içinde, işvereni dışında başka bir kimse lehine çalışması asla
câiz değildir. Ancak bu, işçi ve memurun, kendisine farz olan namaz ve oruç gibi
ibadetlerini, işverenin iznini almadan ifa etmesine de mani değildir[11]. Şimdi
bu konuda biraz daha ayrıntıya girelim:
A) Hanefi Mezhebinde Durum
Müslüman Türk Devletlerinin resmî mezhep olarak kabul ettiği Hanefi mezhebine
göre, konu ile ilgili hükümler şunlardır: Çalışma süresi içinde işçi ve memurun
(ecîr-i hassın), sadece işvereni için çalışması ve başka bir şeyle meşgul
olmaması gerekir. Bunun bazı istisnaları mevcuttur:
Birincisi; farz namazlardır. İşveren, işçisinin farz namazlarını kılmasına mani
olamaz. Namazları kılmayı işden kaytarmaya vesile yapmamak şartıyla, her
müslüman işçi farz namazını kılabilir. Farz namazların vakti, çalışma süresinin
istisnâsını teşkil eder. Hatta namaz kılmamak ve namaz süresini de çalışarak
geçirmek şartıyla yapılan icare akdinin sahih, ancak söz konusu şartın geçersiz
olduğu açıkça belirtilmiştir. Mecelle'nin benzeri bir çalışma olan Kadri
Paşa'nın Mürşid'ül-Hayran isimli İslam Eşya ve Borçlar Hukuku Kodu da aynı hükmü
kanunlaştırmıştır[12]. Farz orucun da namaz hükmünde olduğu burada
belirtilmelidir: İşveren, işçi veya memurunun farz orucuna ve namazına mani
olamaz. Cemaatle kılma meselesini biraz sonra göreceğiz.
İkincisi; farz olmayan namazlardır. Bunlar da iki kısımdır.
Birincisi, farz namazlara bağlı olarak kılınan sünnet namazlardır. Bunlara
râtibe de denir. Bir kısım Hanefi hukukçuları, işçi ve memurun bunları da
kılabileceğini belirtmektedirler. Ancak Kadri Paşa, bu görüşü tercih etmemiştir.
İkincisi ise, nâfile namazlardır. Bütün Hanefi hukukçuları, işçi ve memurun,
çalışma süresi içinde nâfile namaz kılamayacağını ittifakla ,
belirtmektedirler[13].
Bu arada farz namazların cemaatle kılınması ve camiye gidilmesi meselesi de
tetkik edilmelidir. Hanefi fıkıh kitaplarında bu konu açıkça tetkik
edilmemiştir. Buna sebep, herhalde cemaate gitmenin, işverenin iznine bağlı
olmasındandır. Zira tercih edilen görüşe göre, cemaatle namaz kılmak müekked
sünnettir. Rüzgar, şiddetli karanlık, yağmur, zâlim korkusu, alacaklının kötü
niyeti, fıkıh mütalaası ve benzeri şeyler cemaate mani olabildiğine ve cemaatle
namaz kılmamak için haklı sebepler olarak kabul edildiklerine göre, icare akdi
de mani olacaktır[14]. Bu konuda geniş hükümler serd eden Şafii hukukçuları,
açıkça şunu beyan etmekte ve cemaatle namazın işçiye vâcib olmamasının
gerekçesini şöyle açıklamaktadırlar: İşverenin, işçisine cemaatle namaz kılmak
ve camiye gitmek üzere imkân tanıması şart değildir. Özellikle imamın uzattığı
namazlarda bu söz konusudur. Cemaatle namaz kılma ve camiye gitme, tekrarlanan
ve tebeî olan bir sıfattır. İşverenin hakkı gözetilerek, namaza ayrılan zamanın
uzatılmaması gerekir. Bu sebeple, namazı tek başına kılmak üzere müsaâde
edilmesi yeterlidir. Bunun tek istisnası cuma namazıdır. Zira cuma namazı
haftada bir defadır[15].
Üçüncüsü; cuma namazıdır. Bu konu günümüzde de önemini devam ettirmektedir.
İşverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyup koyamayacağı hakkında
Hanefi hukukçuları iki ayrı görüş nakletmektedirler; Birincisi, İmam Ebu Hafs'ın
görüşüdür ve işverenin, işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyabileceği
şeklindedir. Bu görüş, caminin uzak olması halinde haklı görülebilir. Fetvaya
esas alınmamıştır. İkincisi ise, Ebu Ali Dekkak'ın görüşüdür ve işverenin,
işçisini cuma namazına gitmekten alıkoyamayacağı tarzındadır. Ancak geçen
zamanın ücretini kesebilmesi için belli bir ölçü de konulmuştur. Eğer cami
şehir içinde ve yakın ise, işveren işçinin cuma namazına gittiği zamanki
ücretini kesemez. Eğer cami şehir dışında ve uzak ise, işçinin namaza gittiği
süre için işveren ücretini kesebilir. ancak uzaklık ve yakınlık ölçüsü nedir?
Bunu da gayet güzel bir kritere bağlamışlardır. Eğer işçinin cuma namazına
gidip gelmesi, bir günün (gündüz anlamında) dörtte biri veya daha fazla bir
zaman alıyorsa, ücreti kesilebilir. Eğer dörtte birinden az bir zaman alıyorsa,
ücret indirimine gidilemez. Bu önemli bir ölçüdür ve fetvaya da bu görüş esas
alınmıştır. Hanefi mezhebi ile ilgili hukuk metinleri, bu görüşü tercih
etmişlerdir.[16] Elmalı Hamdi Yazır'ın "işveren, işçisini cumadan alıkoyabilir.
Eğer kasaba ise men' etmemelidir. Ancak cami uzaksa gidip gelmesi kadar ücreti
sâkıt olur. Yakın ise tenzil etmemelidir" şeklindeki beyanı, bu tafsilata göre
açıklanmalıdır.
Cuma namazı ile ilgili olarak şu hususu da belirtmeliyiz: İşverenin cumaya engel
olamayacağını kabul eden görüş tercih edilse bile, bütün işçiler ve memurlar
cumaya gidebilme hususunda serbest değillerdir. İşçi ve memurların da
istisnaları vardır. Bu istisna nedir? Kur'an bu istisnaya "Alış-verişi terk
ediniz" buyurarak işaret etmiştir. O halde karakol ve diğer güvenlik hizmetleri
gibi kamu nizamı için zaruri olan hususların korunmasını da açıkça
emretmektedir. Bunu Şafii hukukçuları daha da açarak "işçinin namaza gidip
gelmesi sebebiyle yapılan işin tamamen fesada uğrayacağından korkulmadığı
takdirde" şeklinde meselenin kapsamını genişletmişlerdir. Güvenlik hizmetleri,
sağlık hizmetleri ve önemli gıda maddeleri ile ilgili hizmetlerde çalışan
işçiler, söz konusu sakınca kesin olarak mevcutsa, cumaya
gidemeyeceklerdir[17]. Konuya tekrar döneceğiz. Şimdi de diğer mezheplerin
görüşlerini ve özellikle de Şafiî mezhebinin görüşünü özetleyelim.
B) Diğer Mezheplerin Görüşleri Ve Osmanlı Tatbikatı
Netice İşçinin ibâdet hakkı konusunda ayrıntılı hükümler serd eden Şafiî
hukukçularının görüşlerini tafsilatlı olârak, diğerlerini ise özetleyerek
verelim :
Şafiî hukukçular, icare akdinin süresi konusunu incelerken bu konuya da
değinmekte ve meseleyi şöyle tahlil etmektedirler: Farz namazların edası için
geçen zaman, iş süresinden istisna edilmiştir. Yani farz namazları, işçi, ya
işyerinde edâ eder veya aynı süre içinde yetiştirebilecek kadar yakın ise,
camiye gider. Aynı süre içinde yetiştiremiyecek kadar uzak ise, işyerinde
kılması gerekir. Farz namazlarını eda etmenin içine, abdest alma, tuvalete
gitme ve farzlardan önce yahut sonra kılınan sünnet namazların edası dahildir.
Bütün bunlar, ihtiyaç duyulan zamanın en asgarisinde yapılmaya gayret
edilmelidir. Çalışma hali, cemaatle namazın terki için de meşru bir özür
olarak kabul edilmektedir. Ancak işyerinde namaz kılmak ile camide cemaatle
kılmak aynı zamanı alıyorsa, farz namazlar cemaatle de kılınabilir. İşçi ve
memura, bir vakit namaz için bir defa namaz kılma imkânı verilir. Yani bir işçi
namazını kıldıktan sonra abdestsiz olduğunun farkına varırsa, namazını iade
etmek hakkına sahiptir. Ancak, bu ikinci namazda geçen süre nisbetinde
ücretinden tenkis yapılır. Kısaca namaz kılmamak üzere yapılan iş akitleri bile
geçerlidir, fakat söz konusu şarta itibar edilmeyecektir [18].
Cuma namazı konusunda ise, Şafi’î mezhebinde de iki görüş mevcuttur: Birincisi,
“işçi ve memurun (ecîr-i hassın), cuma namazına gitmemesi için iş akdi haklı bir
sebep teşkil eder ve bu durum şer`î bir özür kabul edilir" şeklindeki görüşdür.
Bu hukukçular konuyu, cemaatle namaza kıyaslamışlardır. Ayrıca işyerinde namaz
kılmakla camide cumayı kılmak aynı zamanı alıyorsa, mutlaka cumaya gidilmesi
gerektiğini bunlar da kabul etmektedirler. İkinci görüş ise, "cumaya gidilmesi
sebebiyle yapılan işin fesada ma'ruz kalmasından korkulmadıkça, cuma namazına
gidilmelidir şeklindedir”. Bu hukukçular, konuyu aydınlatmak için fırın
işçisini misal vermektedirler. Eğer fırın işçisi cumaya gittiği takdirde,
ekmeğin tamamen telef olacağını kesin olarak biliyorsa, cumaya gidemeyecektir.
Eğer telef olmayacağından emin ise, cumaya gidebilecektir. Ancak bazı
hukukçular, fırın sahibinin kendisini cumaya gitmemek üzere zorlamasını,
cumayı terk için meşru' özür olarak kabul etmişlerdir. İnşaat işçisi ve diğer
işçiler de tıpkı fırın işçisi gibidirler. Ölçü, işin küllî bir zarara ma'ruz
kalıp kalmayacağı hususundadır. Güvenlik görevlileri, sağlık hizmetleri ve
benzeri riskli işlerde çalışanlar, bu konuya dikkat etmelidirler. Mescid çok
yakınsa ve imamın fazla uzatmayacağı biliniyorsa, zaten cumaya gitmek için
hiçbir engel söz konusu değildir. Tıpkı farz namazı kılıyor gibi cumaya da
gidilebilecektir[19].
Bayram namazlarının tıpkı cuma namazı gibi olduğunu ve orucun ise, farz namazlar
gibi iş akdince engellenemeyeceğini burada belirtelim.
Osmanlı tatbikatına gelince; Osmanlı Devleti, İslâm Hukukunu hukuk sistemi
olarak kabul eden bir İslâm devletidir. Bu sebeple yukarıda zikredilen hükümler,
Osmanlı Devleti için de geçerlidir. Osmanlı Devletinin gayr-ı resmî ve hatta
resmî hukuk kodu olarak kabul edilen Dürer ve Mülteka metinleriyle bunların
şerhlerinde,cuma namazı için sayılan meşru özürler arasında icare akdi
sayılmamış ve tatbikatta zaten cuma namazına mani olunmamıştır[20].
Osmanlı hukukunun önemli simalarından olan Çivizade, kendisine sorulan bir
soruya cevap olarak verdiği bir fetvada, Saray-ı Âmire'de çalışan hizmetlilerin
cuma namazına gitmeleri gerektiğini ve Yeniçeri Ağası ve Özengi Ağası gibi
âmirlerin cumaya gelişinin bile Cuma namazı için bazı hukukçular tarafından
aranan izn-i âm manasına geldiğini ve bu sebeple Saray hizmetlilerinin cumadan
alıkonulamayacağını haklı olarak belirtmektedir[21].
Diğer İslam hukukçularının görüşleri de bunlardan farklı değildir. Bu sebeple
meseleyi şöyle özetleyebiliriz:
İşçi ve memur, işverenin izni olsa da olmasa da farz namazlarını işyerinde veya
cami yakınsa ve süre açısından fark etmeyecekse camide cemaatle kılabilir.
Farzlarla beraber kılınan sünnet namazlarını çoğunluğun görüşüne göre
kılabilecektir. Diğer nafile namazları ise kılamayacaktır. Cuma namazı
meselesinde, tercih edilen görüşe göre, bir günlük mesainin dörtte birini
geçecek kadar zaman alacaksa, cuma namazına gidecek, ancak harcanan süre
nisbetinde ücreti kesilebilecektir. Mesai zamanının dörtte birinden az ise, hem
cuma namazına gidecek hem de ücretinden kesilme yapılamayacaktır. Bunun da bir
istisnası vardır. O da, kamu güvenliğini teminle görevli olan işçi ve memurlar
ile, cumaya gittiği takdirde yaptığı işi tamamen fesada ma'ruz kalacak işçi ve
memurların cumaya gidemeyeceğidir.
C) Namazların Birleştirilerek Kılınması (Cem'-i
Salâteyn) Veya Kazâya Bırakılması
Eski hukukumuzda işçinin ibâdet hakkını yakından ilgilendiren iki konu daha
vardır: Namazların birleştirilerek kılınması veya kazâya bırakılması. Şimdi de
bunlar hakkında özet bilgiler verelim:
a) Namazların Birleştirilmesi (Cem'-i Salâteyn): Müslüman bir şahsın, meşrû'
özürler sebebiyle namazıyla ikindi namâzını veya akşam namazıyla yatsı namazını
birleştirerek kılmasına cem'-i salâteyn denmektedir. Eğer öğle namazı vaktinde
ikindi ve akşam namazı vaktinde yatsı namazı birleştirilerek kılınacak olursa,
buna cem'-i takdîm; tersi vâki' ise buna da cem'-i te'hîr adı verilmektedir[22].
Acaba bu imkândan işçi de yararlanabilecek midir? Bu sorunun cevâbı için
çeşitli mezheblerdeki fıkhî durumu kısaca gözden geçirelim, sonra da müslüman
Türklerin genellikle resmî mezheb olarak kabul ettiği Hanefî mezhebi açısından
konuyu tahlil edelim:
Mâlikî mezhebine göre, cem'-i salâteynin sebepleri, sefer yani yolculuk,
hastalık (ishâl ve benzeri gibi), özellikle ayın sonlarındaki zifiri karanlık
gecelerde yolun çamurlu olması ve bir de Arefe ve Müzdelife deki durum olmak
üzere dört tanedir. Bunların arasında işçinin durumu söz konusu değildir. Ayrıca
Mâlikîler, genellikle cem'-i takdimi câiz görmektedirler[23].
Şafiîlere göre, Sefer sebebiyle hem cem'-i takdim ve hem de cem'-i te'hîr
câizdir. Cem'-i takdimin ba'zı şartları vardır. Şiddetli yağmur ise, sadece
cem'-i takdim için meşrû' bir sebeb teşkil eder. Şiddetli kar ve buz da yağmur
gibidir. Ancak şiddetli karanlık, korku ve hastalık gibi hâller, cem'-i
salâteyn için haklı sebep teşkil etmez. Tercih edilen görüş budur. Bu arada
işçinin durumu da, cem'-i salâteyn için meşr'û bir sebeb addedilmez[24].
Bu konuda en müsâmahalı davranan hukukçular, Hanbelilerdir. Bu hukukçulara
göre, yolcular, namazı birleştirmediği takdirde meşakkat çekecek olan hastalar,
emzikli kadınlar, sidiğini tutamayan şahıslar, her namaz için abdest almaktan
veya teyemmüm etmekten âciz olan düşkünler, yer altında yaşayan yahut
çalışanlarla,körler gibi vakti bilmekten âciz olanlar, kısaca canından, malından
ve ırzından dolayı korku içinde bulunanlar ve de namazı birleştirerek kılmadığı
takdirde, geçimine zarar gelmesinden korkanlar, öğle namazı ile ikindi namazını
veya akşam ile yatsıyı, cem'-i takdim yahud cem'-i te'hîr şeklinde birleştirerek
kılabileceklerdir. Hanbelilerin bu görüşünde, işlerini terk etmeleri imkânsız
gibi görünen işçiler açısından büyük kolaylıklar mevcuttur. Ancak Hanbelilere
göre cem'-i salâteynin ba'zı şartları vardır: Cem'-i takdim yapacak olanlar,
birinci namazın iftitâh tekbirinde birleştirmeye niyet edecekler; iki namaz
arasını bir farz namaz kılacak kadar gerekli olan zamandan fazla açmayacaklar,
arada nâfile ve sünnet namaz kılmayacaklar; meşrû sebeb ikinci namaz bitinceye
kadar devam edecektir. Cem'-i te'hir yapanlar ise, birinci namazın vaktinde
birleştirmeye niyet edecekler ve meşrû sebeb ikinci namazın vakti girinceye
kadar mevcut olacaktır.
Hanefi hukukçularına göre ise, hac ibâdetini yaparken Arefe'deki öğle ile
ikindinin ve Müzdelife'deki akşam ile yatsının birleştirilerek kılınması
dışında, cem'-i salâteyn câiz değildir. Ancak Hanefi hukukçuları, günümüzde
işçi ve memurları yakından ilgilendiren önemli bir fetvâ vermişlerdir. O da,
zarûret anında diğer mezheblerden birini, o mezheblerin öngördüğü şartlara
uyarak taklîd etmektir. Bütün meşrû' yolları denemesine rağmen namazını
kılamayacağını anlayan işçi, yukarıdaki izahlardan anlaşıldığına göre, sadece
Hanbeli mezhebini taklîd ederek, öğle ile ikindiyi veya akşam ile yatsıyı
birleştirerek kılabilecektir. Bu yola başvurabilmesi için başka meşrû' yolun
kalmaması ve işçinin işinden olma ile karşı, karşıya bulunması şarttır.
Hanbelilere göre, namazların birleştirilmesinin şartlarını da yerine
getirecektir. Bu sebeble bunları kısmen ayrıntılı olarak zikrettik. Diğer
mezheblere göre, zaten câiz değildir. Ba'zı Hanefi hukukçuları, zarûret hâli
dışında da taklîdin câiz olduğunu zikretmişlerdir[25].
b) Şimdi de kazâ meselesini kısaca özetleyelim: Namazların vaktinde
kılınamadığından kazâya bırakılmasını gerektiren hâller, çeşitli mezheblere
göre, yine çeşitlilik arz etmektedir. Ancak bunları, namazların birleştirilmesi
için meşrû' sebep teşkîl eden hâller olarak özetleyebiliriz. Bu genellemeye
göre, Hanbeliler dışında, işçilerin işlerinden dolayı, namazı kazaya
bırakmalarını câiz gören İslâm hukukçusu mevcut değildir. Hanbelilere göre de
yine, namazları birleştirerek kılmakda mümkün olmadığı takdirde, namaz kazâya
bırakılabilecektir[26]. Hanefi mezhebindeki hükümleri daha tafsilatlı olarak
görelim:
Namazın kazâya bırakılmasına meşrû' sebeb teşkil eden hâllere misâl olarak,
Hanefi hukukçuları, düşman korkusu, ebe için çocuğun ölüm tehlikesi, uyku,
unutma ve vakit konusundaki aldanmayı zikretmişlerdir. Maişet için çalışma,
bunlar arasında yer almamaktadır. Ancak kazâya kalan namazların edâsı, ailenin
geçimini te'min için çalışma ve bir kısım hukukçulara göre ihtiyâçları te'min
etme amacıyla te'hîr edilebilir. O halde işçinin durumu, namazların kazâya
bırakılması için değil, sadece kazâya bırakılan namazların edâsının te'hiri
için meşrû' sebeb teşkil etmektedir. Diğer hukukçular da aynı
kanaattedirler[27].
3- İşçinin İstirâhat Hakkı
İşçi, her hukuk sisteminde olduğu gibi, İslam Hukukunda da dinlenme hakkına
sahiptir. Ancak çalışmayı taahhüt ettiği bir süre içinde dinlenme hakkını
kullanırken, başkasının hakkına da tecavüz etmeyecektir. Hz. Peygamber'in
"Nefsinin sende hakkı vardır, ailenin de sende hakkı vardır" buyurması bu
hakikata işârettir. Nitekim İbn-i Hacer el-Askelânî, nefsin bu hakkını yeme,
içme ve dinlenme gibi haklâr diye açıklamaktadır[28].
İşçinin dinlenme ve istirahat hakkına gelince, bu hususda şunları tesbit
edebildik:
İşçinin ara dinlenme hakları mevcuttur. Bunların başında namaz kılma için
verilen müsaade gelmektedir. Gerçekten kasavetli, ezici, sıkıntılı ve boğucu
olan dünyevî işlerden ancak namazın penceresiyle nefes alınabilir. Namaz
dışındaki dinlenme ve ara vermeler ise şunlardır: Namaz için işçi abdest
hazırlığı yapabilir. Yemeğini yiyebilir. Yani öğle veya bir başka öğün için
belli bir süre izinli sayılır. Tuvalet ve benzeri tabıi ihtiyaçlar için de aynı
şey söz konusudur. Bu sayılan işler için harcanan zamandan dolayı, ücret
indirimi yapılamaz. Hattâ işi bırakmadığı ve ibadetini yerine getirmediği için
günahkâr olur ve namaz saatinde namaz kılmayıp çalışsa, kendisine bu çalışmadan
do layı ücret ödenmez. Burada şu konuya da açıklık getirmek lazımdır; işçi
yiyeceği şeyleri satın alabilmek için belli bir zaman harcayabilir ve alışverişe
çıkabilir mi? Eğer işe başlamadan önce yiyeceğini hazırlaması veya kendi adına
karşılıksız olarak başkasının alışveriş yapması mümkün ise, kendisine bu
müsaade verilmeyecektir. Ancak bunlar mümkün değilse, yiyeceğini kendisi
alabilecektir. İş süresi içinde evinin ihtiyaçlarını te'min için alışverişe
çıkması ise câiz görülmemiştir[29].
Güneşin batışından doğuşuna kadar geçen süre olarak tarif edilen gece ise, İslam
hukukunda fıtrî bir dinlenme zamanıdır. Gece çalışması, tamamen tarafların
rızalarına bağlıdır. Zaten Kur'an-ı Kerim'de "Geceyi dinlenmeniz için bir
istirahat zamanı ve elbise olarak yaratmadık mı?" buyurulmaktadır[30]. Yine
Kur'ân, gündüzü maişet yani geçim için çalışma zamanı olarak
vasıflandırmaktadır. O halde eski hukukumuzda gece dinlenmesi tabıi bir hak
olarak kabul edilmektedir[31].
4- İşçinin Ta'til Hakkı
İşçinin tatil hakkı başlığı altında hafta tatili, hastalık izni ve
yıllık izni ayrı ayrı mütalaa edilmelidir. Sırasıyla görelim: Daha önce de
belirttiğimiz gibi, İslam Hukukunda genel kâide, işçinin ücreti, emeği
karşılığında hak etmesidir. İşçi, işverenin kendisine verdiği işi yapmadıkça
ücreti hak edemez. Ancak bu kâideye ters düşen tatiller ve tatil esnasında
işçinin ücret alması meselesi nasıl izah edilmiştir?
Haftalık İzin: İslâm hukukçuları, cuma gününü, âdeti esas alarak hafta tatili
olarak kabul etmişler ve işçinin cuma günü çalışmasa da ücrete hak kazanacağını
yukarda zikredilen kâidenin bir istisnası olarak kabul etmişlerdir. Yani cuma
günü, hafta tatili yapmak âdet değilse, cuma günü de çalışılacaktır. Özellikle
Hanefi hukukçular açısından bunda bir sakınca yoktur. Ancak cuma günü hafta
tatili yapmak bir âdet ise, artık çalışılmayacaktır. Bu hususda Mecelle'nin
"Âdet muhakkemdir" ve "Örfen ma'rûf olan şey meşrût gibidir" kâideleri esas
kabul edilecektir. Bu kâidelere göre, devletin bunu resmî bir düzenleme haline
getirmesi de mümkündür[32]. Osmanlı Devleti'nde bunun resmî bir hale
getirildiğini ve perşembe günü öğleden sonra ile cuma gününün resmî tatil olarak
kabul edildiğini görüyoruz. Osmanlı Teşkilât Kanunnamelerinde hususî olarak
"Kanun-ı Pencşenbe" kısmı bulunduğu gibi[33]. Cuma gününün resmî tatil olduğunu
belirten hususi iradeler de sâdır olmuştur: "Cuma günleri gerek mesâlihinden
dolayı ve gerek ziyaret niyetiyle me'mûrîn hânelerine gidilmek, hasbel-insaf
câiz tutulmamak iktiza edeceğinden bundan bahs lâzım gelmeyip erbâb-ı mesâlihin
dahi cuma'dan gayrı herhangi bir günde olur ise olsun me'muriyet mahallerine
gelmeleri umûr-ı tabiiyyeden"dir[34].
Diğer dinlere mensup insanlar için de, kendi dinî tatil günleri hafta tatili
olarak kabul edilmiştir. Her din sahibi, kendi inanç ve örflerine göre hafta
tatili yapabilecektir. Yahudiler cumartesi günü, Hıristiyanlar ise pazar günü
tatil yapabileceklerdir[35].
Bayram Tatili: Dinî bayram günleri de tıpkı cuma günleri gibi tatil günleridir.
Kurban ve Ramazan bayramı tatilleri müslümanlar için söz konusu olduğu gibi,
Noel tatili de Hıristiyan- lar için söz konusudur. Ancak gayr-ı müslimlerin
günlerce devam eden bazı bayramları, ücretli izne tabi değildir ve ancak
ücretsiz izin mümkündür. Bu da tarafların rızasına bağlıdır [36].
Hastalık İzni: İslâm hukukçuları, hastalıktan dolayı çalışamayan işçinin,
çalışamadığı günler için işverenden ücret taIep edip edemeyeceği hususunda
görüş ayrılığı içindedirler. "Menfaat yani çalışma ve emek olmadan, ücret söz
konusu olamaz" kâidesine göre hareket eden hukukçuların çoğunluğu, işçi
çalışamadığı günleri telâfi etmek mecburiyetinde olmadığı gibi, işverenin de,
hastalık süresinin ücretini vermekle mükellef tutulamayacağı kanaatindedirler.
Bunlar, hastalanarak çalışmayı bırakan işçinin, ücreti hak edemeyeceğini
belirtmektedirler[37]. Modern hukuk sistemleri, önceleri hastalık günlerinin
ücretini tam olarak işverene ödetirken, şu anda çoğunluk sosyal sigorta ve
benzeri müesseselere devrederek, bu gizli adaleti keşfetmişlerdir. İslâm
hukukunda da ücreti ödenmeyen işçi, kendi haline terk edilmemiştir. Nafaka
müessesesi ve beytülmal yani devletin yardımıyla bu açık kapatılmıştır.
Yıllık İzin: Ücretsiz yıllık izin konusunda, eski hukukumuzda engelleyici bir
hüküm yoktur. Ancak ücretli yıllık izin meselesi, fıkıh kitaplarında mevzu bahs
bile edilememiştir. Zira ücretli yıllık izin anlayışı, İslam hukukunun kabul
ettiği "belli bir menfaat karşılığında belli bir ivaz" esasına zıttır. Ancak
şart teorisini bütün kapsamıyla müsbet olarak kabul eden Hanbeli hukukçular,
böyle bir şartı kabul edebilirler. Fakat biz araştırmalarımızda böyle bir hükme
rastlayamadık. Mecelle'ye göre, taraflardan sadece birine yararlı olan şartlar
fâsid şartlardır[38]. Yani tamamen tarafların rızasına dayanan bir iş
mukavelesinde bile, böyle bir şartın veya. hükmün bulunması tartışmalıdır ve
meşrûiyeti şüphelidir. İslâm hukukunda konuyla ilgili hükümleri özetledikten
sonra şimdi de günümüz hukukundaki duruma bir göz atalım.
III- GÜNÜMÜZ HUKUKUNDA İŞÇİNİN ÇALIŞMA
SÜRESİ-İSTİRAHAT-TATİL VE İBADET HAKKI
Konuyla ilgili hükümlerin ayrıntılarına girecek değiliz. Bizim üzerinde asıl
duracağımız konu, işçinin ve de memurun ibadet hakkı olacaktır. Önce diğer
hükümleri özetleyelim:
1- Çalışma Süresi ve İşçinin İş Süresi Açısından
Korunması
Günümüz iş hukuku mevzuatı, işçinin çalışma süresini açıkça belirtmiş ve işçiyi
üç yönden korumuştur: Evvela, günlük ve haftalık iş süresine bir sınır
çizmiştir. İkinci olarak, günlük iş süresi içinde ara dinlenme zamanını
belirtmiştir. Üçüncü olarak da, pazar, millî ve dinî bayramlar ve genel tatil
günlerinde çalışmayı tamamen veya kısmen yasaklamıştır[39]. Bunları
özetleyelim:'
Birincisi: Günümüz iş hukuku mevzuatına göre, haftalık fiilî iş süresi en fazla
48 saattir. Günlük iş süresi ise, Cumartesi çalışılıyorsa sekiz saattir;
çalışılmıyorsa dokuz saat 36 dakikadır. Bu süreler, iktisadî sebepler, mecburî
haller ve olağanüstü durumlarda uzatılabilir[40].
İkincisi: Ara dinlenme yönünden işçinin korunması meselesidir. İş Kanunumuz, 4
saat veya daha kısa süreli işlerde 15 dakika; 4 saatten çok 8 saatten az işlerde
yarım saat ve daha uzun süreli işlerde ise bir saat ara dinlenme süresi
tanımıştır. Önemli bir husus, ara dinlenme süresinin iş süresinden
sayılmamasıdır. Eski hukukumuzda ise, sayılacağı görüşü tercih edilmiştir.
Sigara molası ve çay molası bu sürelere dahil değildir[41]. Gece dinlenmesi de,
işçiyi süre yönünden koruyan hükümler arasında yer alır.
Üçüncüsü; İşçinin tatil hakkıdır. Bunun başında hafta sonu tatili gelir. Hafta
sonu tatili, belli şartlarla haftada bir gündür. İşçi ücretini alabilmektedir.
Haftada altı gün çalışan işçinin, 24 saat dinlenme hakkı vardır. Millî ve dinî
bayramlar da, işçinin mecburî dinlenme günleridir[42].
Günümüzde işverenin işçiyi gözetme borcunun bir neticesi olarak kabul edilen
yıllık ücretli izin de söz konusudur. 12 günden başlayarak 24 güne kadar çıkan
bu süre içinde; işçi ücretini alacaktır. Ücretin ödenmesi, işverenin görevleri
arasındadır. Bazı gelişmiş ülkelerde bu görev, sosyal sigorta ve benzeri
güvenlik kuruluşlarına kısmen de olsa devredilmeye başlanmıştır[43].
2- İşçi ve Memurun İbadet Hakkı
Şurası acı bir gerçektir ki, işçinin sigara ve çay molasını dahi göz önüne alan
ve en ince ayrıntılarına kadar tetkik eden iş hukuku mevzuatımız ve doktrin,
müslüman Türk işçisinin en kudsî hakkı olan ibadet hakkı hususunda bir kelime
dahi sarf etmemiştir. Kanaatimize göre bunun iki sebebi vardır. Birincisi, iş
hukuku mevzuatımızın ve doktrinin sıkı sıkıya Batı'daki iş hukuku mevzuatından
ve doktrininden etkilenmiş olmasıdır. Hıristiyanlarda günlük ibadet söz konusu
olmadığı için, Batı'da böyle bir problem yoktur. Batı'daki eserleri aynen takip
eden doktrinimizin de onlar gibi hareket etmesi acı bir gerçektir. İkincisi,
ibadet hakkı ile lâiklik prensibinin birbirine karıştırılmasıdır. Halbuki
devletimizin en yetkili ağızlarınca ifade edildiği gibi, lâiklik dinsizlik
demek değildir. Şimdi de nazarî ve tatbikî açıdan işçi ve memurun ibadet hakkını
araştıralım:
Anayasamızın 24. maddesi, ibadet hakkının teminatıdır. Aynen şöyle demektedir:
"Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde
hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve
kanaatlarinden dolayı kınânamaz ve suçlanamaz."
Şunu önemle ifade edelim ki, ibadet hakkının kullanılması, yine işçi ve memurun
inançları doğrultusunda olacaktır. Yani müslüman bir işçi veya memur, farz
namazlarını kılmaktan ve Cuma namazına gitmekten, İslâm Dininin kabul ettiği
gerekçeler bulunmadan alıkonulamayacaktır. Meselâ, karakol ve benzeri güvenlik
yerlerindeki görevliler ile camiye gittiği takdirde yaptığı iş tamamen fesada
uğrayacak olan işçi ve memurlar, Cuma namazına ve cemaatle namaza
gidemiyeceklerdir. Farz namazların iş yerinde kılınması, ibadet hakkının özünü
teşkil eder ve bunun engellenmesi, Anayasamızın 24. maddesine aykırıdır. Bazı
kimselerin ibadet hakkın ı suiistimal ettiği ve ibadet hakkından, yanlış olarak,
camiye gidip sünnetleriyle ve cemaatle beraber namazlarını kılmayı anladığı
görülmektedir. Cemaatle işçi ve memurun namaz kılabilmesinin dinî şartı,
işyerinde kılmakla süre açısından bir fark bulunmamasıdır. İşyerindekinden daha
çok zaman alacaksa, cemaate gidilemeyecektir. Cuma namazı bunun istisnasını
teşkil eder.
Uygulamada ve doktrinde konu ile ilgili enteresan tartışmalar mevcuttur.
Mesela, Kara Yolları Genel Müdürlüğü,Cuma namazının İslâm dininde çok büyük bir
değeri bulunduğu ve erkeklere farz bir ibadet olduğu, mutlaka zamanında ve
cemaatle kılınması gerektiğini nazara alarak, ibadet hürriyetine saygının
lâiklik ilkesine de saygı olduğunu belirterek sosyal bir ihtiyacı karşılamak
üzere mescit açmış ve Yol-İş Federasyonu ile akdedilen Toplu İş Sözleşmesinin
104. maddesinde"Cuma günlerine ait mesai saatlerini" namaz saatine göre
ayarlamıştır. İdarî dava konusu olan bu düzenleme, Danıştay tarafından gayet
sathî gerekçelerle iptal edilmiştir. Danıştay, % 99'u müslüman olan bir ülkede,
"cuma günlerine ait çalışma saatlerinin, Cuma namazını yerine getirebilmek
gayesiyle değiştirilmesinde kamu yararı olmadığına ve bu işlemin lâiklik
prensibine ve dolayısıyla Anayasa'ya aykırı olması sebebiyle iptaline karar
vermiştir[44].
Danıştayın bu kararı doktrinde tepkiyle karşılanmıştır ve gerekçesi yerinde
görülmemiştir[45].
Sonuç olarak, ibadet hakkının özellikle günümüzde kullanılması hususunda, hem
hak sahiplerine ve hem de devlete bazı görevler düşmektedir. Devlete düşen en
önemli görev, ibadet hakkına sadece nazariyatta değil icraatında da saygı
göstermesidir. Hak sahibi işçi ve memurlara düşen görev ise, ibadet hakkını
suiistimal etmemeleridir.
[1] Mecelle, md. 422; Ali Haydar, Dürer-ül Hükkâm Şerhu Mecellet'il-Ahkâm,
1/692 vd.
[2] Miras, Kâmil, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, Ankara 1974, c. 7, sh. 27.
[3] Tunçomağ, Kenan, İş Hukuku, İstanbul 1981, sh. 3 vd.
[4] Mecelle, md. 422; Tunçomağ, 3-5.
[5] Bkz: Ali Haydar, Dürre, 1/675 vd.; Mecelle, md. 495; TBK. md. 313/1;
Eş-Şerif, Şeref bin Ali, İslamda İş ve Ücret Hukuku (Terc. Keskin, Mehmet),
İstanbul 1986, sh. 51-53.
[6] Nafaka için bkz: İbn-i Abidin, Muhammed Emin, Redd'ül-Muhtar, Mısır 1967,
c. 3, sh. 612-639.
[7] Ali Haydar, Dürer'ül-Hükkâm, 1/827 (Mecelle'nin 495. madde şerhi).
[8] Mecelle, md. 495; Ali Haydar, Dürer, 1/816-827.
[9] Kalkaşandî, Ahmed, Subh'ül-A'şâ, c. 2, sh. 329-331; Ali Haydar, Dürer,
1/826 vd.
[10] İhtisâb Kanunnâmesi, Topkapı, R.1935, vrk. 99 vd.; Akgündüz, Osmanlı
Kanunnâmeleri, c. II, Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleri. Buradaki
Kanunnâmeler incelenirse, konuyla ilgili çok önemli hükümlerin yer aldığı
görülür ve Osmanlı Devletinin nasıl İslâm Hukukunun hükümlerini tatbik eylediği
de daha rahat anlaşılır. Tatbikat hükümleri olmaları açısından bizim için önem
arzetmektedir.
[11] El-Mevsûat'ül-Fıkhiyye, Kuvevt 1985, C. l, sh. 289-290.
[12] İbn-i Abidin, Redd'ül-Muhtar, 6/70; El-Mevsûat'ül-Fık-hiyye, 1/289-290;
Kadri Paşa, Muhammed, Mürşid'ül-Hayran (Terc. Akgündüz, Ahmet), md. 589 vd.
[13] İbn-i Abidin, Redd'ül-Muhtar, 6/70.
[14] İbn-i Abidin, Redd'ül-Muhtar, 1/555-556.
[15] El-Heytemi, İbn-i Hacer, Tuhfet'ül-Muhtac, C.2, sh. 406.
[16] İbn-i Nüceym, Zeynüddin, El-Bahr'ür-Redd'ül-Muhtar, 2/154, 6/70; İbn'ü-Hümam,
Feth'ul-Kadir, 1/417.
[17] El-Heytemî, Tuhfet'ül-Muhtac, 2/406; Elmalı, Hak Dini, 4970.
[18] El-Heytemî, Tuhfet-ül-Muhtac, 6/145; Remeli, Ahmed, Nihâyet'ül-Muhtac,
Kahire 1967, C.5, sh. 282.
[19] El-Heytemî, 2/406, 6/145; Remeli, 5/282-283.
[20] Damad, Mecma'ül-Enhür, 1/169-170, 11/393-394.
[21] Süleymaniye Kütüphanesi, Reşit Efendi, No: 1036, Vrk: 60-61.
[22] El-Cezîrî, Abdurrahman, Kitâb'ül-Fıkh Alel-Mezâhib'il-Erba'a, C. l, sh.
483.
[23] Âbî, Cevâhir'ül-İklîl, Mısır 1974, 1/91-93.
[24] Cezîrî, 1/485-487.
[25] İbn-i Âbidin, Redd'ül-Muhtâr, 1/381; Cezîrî, 1/487 .
[26] Cezîrî, 1/491.
[27] İbn-i Âbidin, Redd'ül-Muhtâr, 11/62 vd.; 74; İbn-i Nüceym, El-Bahr'ür-Râik,
11 /85-86.
[28] Eş-Şerif, 378-379.
[29] Remeli, 5/282-283; El-Heytemî, 6/145-146.
[30] Kur'an, Nebe' Suresi, Ayet, 8.
[31] Krş: Tunçomağ, 1/286 vd.
[32] Remeli, 5/282-283; El-Heytemî,6/145-146.
[33] Bkz. Milli Tetebbu'lar Mecmuası, Tevkiî Abdurrahman Paşa Kanunnâmesi .
[34] 27 Cemâziyelâhir 1265 tarihli İrâde, Takvim-i Vakâyi, 1. Tertip, No: 406,
sh. 2.
[35] Remeli, 5/282-283; El-Heytemi, 6/145-146.
[36] Remeli, 5/282-283.
[37] Eş-Şerif, 382-384.
[38] Eş-Şerif, 384-385; Mecelle, md. 189; Ali Haydar, 1/297-302.
[39] Tunçomağ, İş Hukuku, 1/266.
[40] Tunçomağ, İş Hukuku, 1/267-282.
[41] İş Kanunu, md. 64; Tunçomağ, İş Hukuku, 1/283-286.
[42] Tunçomağ, İş Hukuk, 1/289-292.
[43] Tunçomağ, İş Hukuk, 1/293-301.
[44] Danıştay, 8. Daire, 2.3.1976, Türk-İş, E. 1975/1993-K. 1976/672.
[45] Özay, İlhan, Devlet-İdarî Repm ve Yargısal Korunma, İstanbul 1986, sh.
29-37.
|