|
Tarihi savunmaya yüz gerek!
Sami HOCAOĞLU (11.01.2002)
Mekke'ye gidip de Ecyad Kalesini görmemek mümkün mü? Mukaddes
Kâbe'nin güneydoğusunda yer alan Ecyad sıratepelerinin ilk ve en
görkemlisi üzerine kurulu bulunan bu kale, Osmanlı tarafından eski
bir kalıntı üzerine güvenlik amaçlı inşa edilmiş.
Ecyad Kalesi için Krallığın yıkım kararı alması yeni bir husus
değil. Son ve kesin kararın yıllar önce çıktığını bilmek için
diplomat ya da ajan olmak gerekmiyor. Mekke'de mukim bir öğrenciyi
bile çevirip sorsanız, size kale ile ilgili bir çok bilgi
aktarabilir.
Nitekim bu konuyu ilgilenen biri çıkar diye bir hac dönüşü gündeme
getirmiştim, fakat hiçbir yetkiliden ses seda çıkmamıştı. Şimdi
ortalığı velveleye verip hamaset nutukları çekenlere "Ba'de
harabi'l-Basra!" (=Basra yerle bir olduktan sonra) ya da yerli
versiyonuyla "Geçti Bor'un pazarı..." demekten başka söylenecek söz
yok...
Vahhabi yaklaşımı malum... Muhammed b. Abdulvahhab, eğitimini
tamamlayıp bölgede saygın bir ilim adamı olarak şöhret bulunca,
arkasına Necid'in şehir görmemiş bedevilerini takarak ilk yaptığı
iş, "Bid'at" gerekçesiyle mezar taşlarını, türbeleri ve tarihsel
değeri olan ziyaret mahallerini yerle bir etmek olmuştu.
Gerçekçi ve dürüst olmak lazım; Vahhabilerin bu yanlışı karşı
kutuptaki bir başka yanlışa yönelik bir tepkinin sonucuydu. O
dönemde yazılan tarafsız kaynakları okuduğumuzda, cahil kitlelerin
sıradan tarihi mekanları Kâbe'ye çevirdiklerini, hatta en basit bir
simgeyi dahi kıble edindiklerini görüyoruz. Mesela Hz. Osman'ın
kazdırdığı Eris Kuyusu, Bedir Kuyusu gibi yerlerin cahil
kalabalıklar tarafından resmen tavaf edildiği, Hz. Peygamber'in
kabrinin bağlanan ip ve çaputlardan dolayı kilim tezgahına döndüğü
görgü tanıklarının ağzından aktarılmıştır.
Günümüzde dahi, Arafat'taki Rahmet Tepesinde Kâbe'ye sırtını verip
oradaki işâret taşına yönelerek namaz kılanlara şahit olunmaktadır.
Fakat Vahhabiler işi tadında bırakmadılar; dini bedevice algılamayı
en ideal dindarlık olarak dayatıp, arkalarına taktıkları ateşin
kitlelerin heyecanını mezar taşlarında, türbe kalıntılarında ve
ziyaret mekanlarında söndürdüler. Bunu yaparken Hz. Peygamber'i
örnek aldıklarını söylüyorlardı. Ne ki, Hz. Peygamber'in cahiliyye
putperestliğinin kalıntılarını zihinlerden temizlemek için
uygulamaya koyduğu birkaç operasyonun amacını doğru okuyamadılar.
Nedene bağlı olarak konulmuş geçici yasak ve kısıtlamaları ebedi bir
kural sanma bağnazlığına düştüler.
Sonuç ortada: Tarihi değeri olan sayısız mekan yok edilerek yerine
çirkin beton blokların oturtuldu. Hz. İbrahim'den beri "harem" ilan
edilerek taşı-toprağı ile binlerce yıldır korunan mukaddes bölgenin
bir yüz yıl içerisinde kelimenin tam anlamıyla katliama uğraması,
sadece Suudiler'in değil, bütün bir İslam dünyasının yüz karası,
yürek yarasıdır.
İşin Suudi cephesi kısaca böyle...
Ya Türkiye cephesi?..
Siz Türkiye'yi yönetenlerde, Ecyad Kalesinin yıkımından dolayı
Suudilere bir çift laf edebilecek yüz ve cesaret görebiliyor
musunuz?
Suudiler ecdadınız Osmanlı'nın kalesini yıkmış, siz kalkıp bunu
kendi halinize bakmadan protesto edeceksiniz... Yerler mi dersiniz?
Daha dün, "Türkiye için milat Cumhuriyettir" diyen bakan hangi
ülkenin bakanıydı? "Sizin için Milat öncesinde kalan bu kaleden size
ne? Siz redd-i miras etmediniz mi?" diye sorarlarsa verilecek
cevabınız nedir?
Ya, "Biz Osmanlı'nın taş yapısını yıktık, siz ise onun bıraktığı
kültürel, sosyal, dini, hukuki ve siyasal her türlü mirasını yerle
bir ettiniz ve hâlâ da etmeye devam ediyorsunuz" derlerse? Sahi,
geçtiğimiz haftalarda Fatih Çarşamba'da toplanan sarık ve cübbeler
kimin kıyafetiydi?
Sultan Abdulhamid'in en küçük oğlu Şehzade Abid Efendi, dilenmemek
için Paris sokaklarında sabun satarak öldü; o zaman neredeydiniz?
Sultan Vahdettin'in (nam-ı diğer Şahbaba) cesedi bakkal borçlarına
karşılık Paris'te rehin tutulduğunda neredeydiniz?
Gayr-ı Müslim azınlığa yapılan haksızlığa (Salkım Hanım'ı
hatırlayın) karşı gösterdiğiniz ilgiyi, aynı dönemde orada burada
sürüm sürüm sürünen Osmaoğulları'nın talihsiz nesline gösterdiniz
mi? Onu geçelim, yine aynı dönemde tahıl silosu, hatta ahır yapılan
Osmanlı eserlerine gösterdiniz mi? Kitabesi, mihrabı, minberi
sökülerek ecnebiye satılan ve şimdilerde Viyana, Berlin, Londra
müzelerinde sergilenen eserler için ne yaptınız?
Ömrünü tarihi eser cinayetlerini tespite adayan İsmail Hakkı Konyalı
hakkın rahmetine kavuştu. İşte –Allah ömür versin– Prof. Semavi
Eyice hayatta, kimseye inanmazsanız ona sorun bari İstanbul'da
ilgisizlikten yıkılmış ya da yıkılmayı bekleyen kaç Osmanlı eseri
olduğunu...
Evet, ya Suudi yetkililerinden biri çıkıp da, tek bir dirhemi adam
olanın yüz etlerini utançtan dökmeye yeterli olan bu sorulardan
birini soruverirse?
O zaman ünlü Ankara valisi Nevzat Tandoğan gibi, "Bir tarih katliamı
gerekirse onu da biz beceririz" mı diyeceğiz?
Söyleyin Allah aşkına, başka söylenecek söz var mı?
Zaman
Yıktırılan Ecyad Kalesi rant kurbanı oldu
Salih Boztaş, Gülten Sarı / Ankara
11.01.2002
Ecyad Kalesi'nin yıkılmasının ardında 534 milyon dolarlık bir rant
bulunduğu; yıkım kararında bu büyük pastadan pay koparmak isteyen
şirketlerin de etkili olduğu belirtiliyor. Ankara, Riyad
büyükelçisinin çağırılmasını düşünmüyor.
Mekke’de bulunan Osmanlı mirası Ecyad Kalesi’nin yıkılmasının
ardında 534 milyon dolarlık bir rant bulunduğu ortaya çıktı. Henüz
hangi şirkete verileceği kesinlik kazanmayan ve içerisinde kalenin
taşınması ile yeni otellerin inşası da yer alan projeler zincirine
Suudi Arabistan hükümeti toplam 534 milyon dolar ödeyecek. Suudi
Arabistan hükümetinin verdiği yıkım kararında, böylesine büyük çaplı
pastadan pay koparmak isteyen şirketlerin etkili oldukları da
belirtiliyor. Proje kapsamında hacıların hizmetine sunulması
planlanan 11’i küçük, 2’si büyük 13 yerleşim sitesi yapılacak. Küçük
çaplı yerleşim siteleri toplam 1000 daireyi kapsıyor.
Suudi Arabistan hükümeti, iki kuleden müteşekkil bin 200 dairelik 5
yıldızlı bir de otel inşa edecek. Haremin hemen yanıbaşında yer alan
Ecyad Kalesi’nin arazisi üzerinde yer alacak otelin kulelerinden
biri 20, diğeri ise 32 katlı olacak. Böylece otelde kalanlar Kabe’yi
odalarından da görebilecekler. Otelin altında yer alacak otopark ise
aynı anda bin 600 aracın park edebileceği şekilde tasarlanıyor.
Diplomatik kaynaklar, Riyad yönetiminin kaleyi yıkmasının ardından
Suudi Arabistan’daki büyükelçinin Türkiye’ye çağırılmayacağını
belirttiler. Kaynaklar, kalenin yıkılmasının ardındaki esas nedenin
rant olduğunu belirterek, kalenin bulunduğu mahallin turistik
tesislerin yoğun olduğu bir bölge olduğuna dikkat çektiler.
Aynı kaynaklar, önceki yıllarda yapılan girişimlere rağmen kalenin
muhafaza edilmemesinin kasıtlı bir tutum olduğunu, bu ülkedeki
birçok başka tarihi eserin de yıkıldığını aktardılar. Bundan sonra
atılacak çok fazla bir adım olmadığını; ancak kamuoyu oluşturma ve
UNESCO’nun desteğinin sağlanmasının önemli olduğunu belirten
kaynaklar, Türkiye’nin bu konuda üzerine düşeni yaptığını aktararak;
ancak ancak kale yıkıldıktan sonra girişimde bulunulmasının da çok
fazla bir anlamı olmadığını belirttiler.
Suudi Arabistan hükümetinin "Egemenlik sahası içerisinde bulunduğu
için Türkiye'nin karışamayacağını" iddia ettiği Ecyad Kalesi'yle
ilgili Dışişleri Bakanlığı çalışmalarını tamamladı. Dışişleri
Bakanlığı, konuyla ilgili olarak UNESCO'ya başvuracak. Kalenin
yıkılmasıyla ilgili olarak, Dışişleri ve Kültür Bakanlıklarının
ortak çalışmasıyla UNESCO’ya yapılacak başvuru konusunda son aşamaya
gelindi.
Ecyad Kalesi meselesi
Ali ÜNAL
Her mezhep ve meşrepte, onun üzerine oturduğu bir hakikat tohumu
bulunur. Hata, bu hakikat tohumunun genelleştirilmesidir. Meselâ
Şiilik, İslâm’da bir esas olan Ehl–i Beyt muhabbeti ve
taraftarlığını temel almış, fakat bu taraftarlığı siyasi sahaya da
taşıyıp, farklı düşünce ve tavırlara düşman olmakla büyük hata
yapmış ve Müslüman çoğunluktan kopup, bir azınlık mezhebi haline
gelmiştir. Vahhâbilik, Tasavvuf’taki, bu arada Şia’daki bazı değer
ve uygulamaların, bilhassa cahiller elinde şirkle karışık bir hale
getirilmesine tepki olarak saf Tevhid’e yönelmeyi esas almış, fakat
yine bir tepki hareketi olduğu için, şirkle alâkası olmayan pek çok
hususu şirke dahil ederek karşı bir aşırılığa ve katılığa gitmiş,
hata etmiştir. Bu hatalardan birisi, bazen şiar fonksiyonu gören
uygulama ve eserlere karşı çıkması, sembollere değer vermemesi,
tarihi, sadece olaylar dizisi, tarihî eserleri de taş yığını olarak
görmesidir.
Suudîlerin Osmanlı yapısı Ecyad Kalesi’ni yıkmaları, bu bakımdan
tenkit edilebilir; buna karşı çıkılabilir. Fakat bu tenkide hakkı
varken, onu kaybetmiş biri varsa, o da resmî Türkiye’dir. Çünkü
Türkiye, temel ilke olarak Osmanlı–İslâm geçmişiyle bütün bağlarını
koparmış, o kadar ki, Osmanlı Devleti’nin sınırlarına dahil olan
İslâm coğrafyasıyla ilgilenmemeyi yıllarca bir dış politika düsturu
olarak benimsemiştir. Ayrıca, tarihte görülmedik biçimde geçmişini
reddetmeyi, bunun da ötesinde ona küfretmeyi adeta temel prensip
edinmiş bir başka ülke de yoktur. Bunun yanı sıra, Osmanlı–İslâm
geçmişine ve onun eserlerine en büyük darbeleri indiren de, yine
bizzat Türkiye olmuştur.
Meselenin bir diğer boyutu, “ulus devlet” temelinde değerlendirilen
ve ‘millî sınırlar’ çeperine alınmış bir milliyetçilik anlayışıdır.
Osmanlı Devleti, bir milletler topluluğu idi. Bahsi geçen türde bir
milliyetçilik anlayışı, bu devleti parçalamak ve yıkmak için en
etkili silah olarak kullanıldı. Daha çok Beyrut Amerikan
Üniversitesi mezunu Arap aydınlar Arapçılıkla, Arap–İslâm dünyasının
Osmanlı geçmişine karşı cephe alırken, bunu Türkiye’de Türkçülük
adına, pek çoğu itibariyle aslen Türk olmayan bazı aydınlar yaptı ve
devlet de bunu, en temel tezlerinden biri olarak benimsedi. Yani
Türkiye’de Arap düşmanlığının temelinde İslâm karşıtlığı ve İslâmî
Osmanlı geçmişimizi ret davası yatmaktadır. Türkiye, bir ara
şartların zorlaması gereği bu politikayı en azından resmî olarak
açığa vurmamış da olsa, bilhassa 28 Şubat sürecinde bunun yeniden
hortladığı ortadadır.
Bu bakımdan, Ecyad Kalesi’nin yıkılmasına karşı çıkan ve bu karşı
çıkışı başlatan bazı çevrelere baktığımızda, buradaki tepkinin, bir
Osmanlı eserinin yıkılmasına duyulan bir tepki değil, bu münasebetle
Suudi Arabistan bahanesiyle bir defa daha Arap düşmanlığını
pekiştirmek ve tabiî buradan, Arap kaynaklı gördükleri İslâm’ın aslî
yanlarına bir darbe daha indirmek niyeti taşıdığından kuşku duymamak
elde değildir. Üç çeyrek asırdır Balkanlarda ve daha başka yerlerde
bütün Osmanlı eserleri yerle bir edilirken ses çıkarmayan, aynı
uygulamayı bizzat kendi içinde teşvik eden, hattâ uygulayan ve kaç
senedir Osmanlı–İslâm geçmişimizle irtica adı altında mücadele eden,
bütünüyle bir iflas manzarası içinde, her türlü dış manipülasyona
açık hale gelmiş bir ülkede hâlâ irtica raporlarıyla uğraşan ve
halkının büyük bir kısmını karşısına almaktan çekinmeyen bir
zihniyetin, Arabistan’da bir Osmanlı kalesinin yıkılmasına tepki
duymasında başka maksat aramamak, saflık olur.
ABD Savunma Bakanı, yeni hedeflerinin Filipinler, Endonezya, Somali
ve Yemen olduğunu açıklıyor ve bazı çevreler, Suudi Arabistan’ın
hizaya getirilmesi gerektiğinden bahsediyor. Böyle bir dönemde,
Suudilerin yaptığı, sürekli tekrarlanan hatalardan birine daha
düşmek olduğu gibi, ona Türkiye’de karşı çıkan bazı çevrelerin asıl
maksatlarının da, bazı Müslüman–Arap ülkelerine yapılacak müdahale
için Müslüman–Türk kamuoyunu şimdiden hazırlama maksadı da
gütmedikleri ne malûm?
11.01.2002
Yazarımızın E-Postası: ali.unal@zaman.com.tr
Osmanlı Kalesi
Afet ILGAZ MİLLİGAZETE 08.01.2002
Balkan ve 1. DünyaSavaşlarından önce, Balkanlar'da, Güneydoğu'da,
Arap Yarımadası'nda hatta kısmen Afrika'da, baş gösteren milliyetçi
isyanlar, Osmanlı Devleti'nin topraklarını parçaladı ve kendisini
tarihe gömdü. Bunda, milliyetçilikleri körükleyen emperyalistlerin
gizli servisleri, Mason locaları ve uluslararası para babalarının
rolü olduğu kadar Osmanlı'nın son döneminde yönetimde söz sahibi
olmak için birbirlerini kıran liyakatsiz devlet adamlarının,
liyakatsizliklerini Mason localarına intisap ederek ikbale çevirmek
isteyen Mason paşaların da rolü vardı. Bunlara ilaveten, elbette
yerli komitacılarla, ikbal ve mevki peşindeki muhteris askerlerin ve
politikacıların rolünü de unutmamak gerek.
Bugün Ortadoğu'da görünen bâzı çok yeni hadiselerin o günleri ve o
günlerin stratejik hesaplarını, bu hesapları gerçekleştirmek için
yürürlüğe konmuş "provokatif" (kışkırtıcı) hareketleri
hatırlatmaması mümkün değil. O zaman hedef, Osmanlı sancağı altında
bütünleşmiş ve kuvvetlenmiş İslâm âlemiydi. Bugün de hiçbir şey
değişmedi. Hedef bu seferİslâm dini inancı ve İslâm kardeşliği
bilinciyle birleşilmesinden korkulan Müslüman ülkelerdir. Bunların
birbirine dostluk duyması, tabii komşuluk ilişkilerine başlamaları,
dünya kutuplaşmaları arasında yeni ve alternatif bir güç birliği
oluşturmaları emperyalistlerin korkulu rüyasıdır.
***
Osmanlı kalesinin yıkılması epeydir beklenen bir şeydi. Kâbe'de
bulunduğum sırada, bu, inci gibi seçkin ve soylu mimarisiyle göz
kamaştıran devâsâ beton heyulaların içinde eski zamanları hatırlatan
bir yıldız gibi ışıldayan; Osmanlı'nın Hicaz'a, Hz.Peygamber'e,
Kâbe'ye, bütün o topraklara ve o halklara duyduğu hürmeti
âbideleştiren "esere" hayranlıkla bakardım. Ona yakın ve o bölgenin
adını taşıyan bir otelde kalıyorduk. Kalenin bulunduğu tepede,
anlatılanlar doğruysa, o zamanlar yeşillikler varmış ve
Peygamberimiz (SAV) orda sürüsünü gezdirirmiş.
Bu sanat eserinin, tarih eserinin, anıtın yerine, herhalde
uluslararası olduğu belli sermayelerin otelleri dikilecek. Ama
Mekke'de dev otellerden geçilmiyor zaten. Kâbe'ye tepeden bakan
Hilton'u görmemek için, başımı arkaya devirmek yerine, öne
eğiyordum. Osmanlı'nın Kâbe'nin boyunu geçmemeye dikkat eden mimarî
anlayışı; Abdülhamid Han'ın Hicaz demiryolu yapılırken, raylara,
tren sesini azaltan maddeler döşetmesi, Hicaz Valisi ve müdafii
Fahrettin Paşa'nın Medine'yi her sabah bizzat kendisinin süpürmesi
gibi iman kaynaklı inceliklerini hatırlıyordum çünkü.
Peygamberimizin döneminden kalma tarihî eserler, anıtlar, evler
görmek istiyordum.
***
Son günlerde burnuma Türkiye'de de tuhaf kokular gelmeye başlamıştı.
İstanbul'un bir semti basılıyor ve suçları kılık kıyafet mi, "porno"
mu olduğu pek anlaşılmayan birtakım insanlar gözaltına alınıyor,
sonra salıveriliyordu. Ardından birtakım yayın organları birtakım
raporlar yayınlıyor ve İmam-Hatip'lerden yetişenler için şöyle,
yetişmiyenler için böyle önlemler alındığını ısrarla ve iftiharla
anlatıyorlardı. Devletin ihdas ettiği okullarda, devletin eğitim
programıyla okumuş insanlara reva görülen bu aşağılayıcı muamelenin
sebebi neydi şimdi durup dururken? Ayrıca sekiz yıllık eğitim
denilen ve bir adı da "taşımalı eğitim" olan faciada ne kadar
öğrencinin araba kazalarında öldüğüne dair hiçbir raporun
yazılmaması, çünkü hiçbir incelemenin yapılmaması, çünkü bunun hiç
kimseyi ilgilendirmemesi de "çocuklarımız" adına dikkate değer bir
durumdu.
Derken bir şehrimizde duygusal hastalıkları olan bir öğretmenin
"porno" merakı keşfediliyor ve bu durum bir haber boyutunu aşacak
bir şekilde, hem de İslâmî kanallarda, uzun uzun hikâye ediliyordu.
Söz konusu öğretmenin çalıştığı okul, "dindar" kimselerin
çocuklarını vermeyi tercih ettikleri bir okuldu. Allah'a şükür, bu
konunun "enine boyuna" tartışılacağı gece, genel bir "kablolu yayın"
ârızasıyla televizyonlarımız sustu da daha fazla üzülmekten
kurtuldum.
***
Afganistan'da da hâlâ köyler bombalanıyor biliyor musunuz? Ajanslar
da büyük bir tabiilikte, trafik kazası haberi verir gibi, o köylerde
ne kadar sivilin öldüğünü haber veriyor.
***
Afganistan'dan,Pakistan ve Hint sınırındaki "başlayayım mı,
başlamayayım mı?","Başlatalım mı, başlatmayalım mı?", raddelerine
gelmiş savaştan tutun da, Mekke'ye, İstanbul'a kadar, her şey, bir
şeyin parçası; bunu öğrendik artık. IMF bize çok şeyler öğretti.
afetilgaz@turk.net
Aruz ya da Osmanlı kalesi
(A.EMRE aemre@yenisafak.com 08.01.2002)
Mekke'deki son Osmanlı kalesinin Suud yönetimi tarafından yerle bir
edilmesine gösterilen tepkiler bir kez daha resmi söylemin tarih
karşısında takındığı tutum ve modern kimlik/ler inşa iddiasının
tarihle ilişkilendirilemeyişini göz önüne serdi. Suud rejiminin
malum olduğu düşünülen Osmanlı karşıtı tutumu, Türk karşıtlığına
indirgenerek Osmanlı/ tarih boyutuna ilişkin bakışımızın
sorgulanmadan geçiştirilmesinde kullanıldı.
Oysa bu tarihsizlik içeren ideolojik duruş sadece Suud için değil
bizimi için de geçerli. Burada tartışılması gereken Osmanlı
karşısında komplekse düşen bir hanedanın tarihi hatırlatacak izleri
silmesi ya da yeni bir tarih inşa etmesi değil. Kurmaca da olsa
tarih inşa ihtiyacı tarihle ilgili bir bakışı, en azından
ideolojiyi, söylemin varlığını gerekli kılar. Suud'la ilgili olarak
burada dikkati çekmek iztediğimiz sorun özelde ne Arap
milliyetçiliği ne Osmanlı karşıtlığına ilişkin olmanın ötesinde
boyuta sahip.
Tıpkı Türk modernleşmesinin tarihe yaklaşımı gibi Suud
köktenciliğinin tarihe; Osmanlı tarihine yaklaşımı içerik olarak
birbirine benzeşiyor. Bu benzeşme; Türk eltinin modernleşme
projeleri ile Suud elitinin/resmi söyleminin kök/edönme projesinin
benzeri görülmedik benzeşmesinin hikayesidir. İki farklı projeyi
ortaya çıkaran benzer zihin yapısının tezahürleri o kadar fazla ki.
Türk modernleşmesini yürüten kadroların tarihi yok sayarak nevzuhur
bir ulus oluşturma, kafa biçimlendirme ameliyesi ile Suud'un dinin
köklerine dönme adına tarihi yok sayması aynı zihni yapının
tezahürüdür.
Tarihe takılıp kalmak ayrı bir sorun. Ancak tarihi yok saymak gibi
olmazı zorlayarak yeni bir toplum/zihin/inanç icat etme deneyimi
açısından Suud köktenciliği ile Türk çağcıllığı/modernleşmesi
karşılaştırması ilginç sonuçlar çıkarabilir. Tarih tek başına bir
zihin yapısı oluşturmaz. Tarih üzerinden din ilişkisi biçimleniyor.
Bu açıdan bakıldığında, tarihin her iki taraf için de ideolojik
hatta itikadi boyut kazandığı örnek zor bulunur.
Suud örneğinde, sadece Osmanlıyı ilişkin değil, İslam medeniyetinin
oluşturduğu tarihi tüm birikimlerini yok sayarak yeni bir dini
düşünce ve dini toplum inşasının imkansızlığı ile karşı karşıyayız.
Osmanlı kalesini yıkan tarih korkusu ile sahabe dönemine ait en
küçük hatırayı bile şirk sayan kuşku aynı tavrın eseri.
Müslümanların imanından kuşku duyan şüpheci zihin yapısının sağlıklı
bir toplum inşa etmesi mümkün değil. Kaldı ki İslam düşüncesine,
İslam medeniyetine katkıda bulanabilsin. Tarih karşıtlığının
fetişizme vardığı bir yönetim anlayışının ancak abes uygulamalar
ortaya çıkar. Bidatle ugraşmak adına tarih yok edilirken modern
bidatler kutsal beldeleri sarıp sarmaladı. Tarihi yok
sayarak/atlayarak öze dönmenin imkansızlığı; bir toplum projesi
olarak, hafızasız insanlar ülkesine bakarak bugün daha iyi
anlaşılıyor.
Köktendinci/fundamantalist olduğu düşünülen Suudilerin zihin yapısı
ile modernliği kendinden menkul Türk elitinin zihin yapısı, tarihle
kurduğu ilişki biçimi tuhaf şekilde örtüşüyor. Dini biçimlendiren
bir tarih yaklaşımının iki farklı uygulaması söz konusu. Suud örneği
nasıl din temelli bir tarih reddine örnekse Türk modernliğinde de
ideolojik temelli bir tarih reddi söz konusu.
Mekke'deki Osmanlı kalesinin yıkıldığı haberlerine paralel olarak
ders kitaplarından divan edebiyatının kaldırılması tartışılıyordu.
Bu örnek bile, Türkiye'deki tarih reddine dayalı modernleşme
projesinin son versiyonu olarak yeterince ip ucu veren bir örnektir.
Divan edebiyatına sahip çıkmayan bir zihniyet Hicaz'daki Osmanlı
eserlerini koruyabilir mi!
Biri tarihi yok sayarak köklere dönmeyi, diğeri tarihi yok sayarak
modern olmayı deneyen birbirine zıt ama zihin formatları açısından
benzer yaklaşım. Biri kutsanmış dünyeviliğin peşinde diğeri
profanlaştırılmış diniliğin...Biri taşla toprakla ugraşarak ilkel
bir tarih karşıtlığı uygularken diğeri ( bu aşamaları geçtiği için)
sanat gibi, şiir gibi bir medeniyetin estetiğini, ürünlerini silmeye
çalışıyor. Hangisi daha korkunç?
Tarihi yok sayarak köke dönemeyeceğiniz gibi tarihi yok sayarak
modern olamazsınız. Böyle bir kültür ve toplum modeli yok çünkü.
'Bedevi'nin kültür düşmanlığı
(MİLLİYET 08.01.2002) Taha AKYOL
SUUDİ rejimi Osmanlı eserlerini yok etmeye devam ediyor.
Mekke'deki Osmanlı kalesini yıktıran Kral Fahd, şimdi de Kabe'deki
Osmanlı revnakları ile Peygamber Camii'ndeki Osmanlı süsleme
sütunlarının yıkılması için ferman çıkarmış!
Kültür Bakanı İstemihan Talay'la görüştüm; şunları söyledi:
- Taliban zihniyetinin kaynağının Suudi Arabistan olduğu bir kere
daha anlaşıldı. Taliban'ın Buda heykellerini topla tahrip etmesi
gibi, bunlar da Türk kültürünün ve hatta ortak tarihimizin mirası
olan tarihi eserleri buldozerle yok ediyorlar!
Talay, Suudilerin Balkanlar'da yaptıklarını anlatıyor:
- Balkanlar'da, restorasyon ve tamir diye göstererek Osmanlı
eserlerini silmeye çalışıyorlar, niteliğini değiştirip kültürel
kimliğini yok ediyorlar...
Gerçekten bu bir kültür düşmanlığıdır, vandalizmdir: Batı tarihinde
'Barbarlar'ın medeni eserleri yok etmesi gibi, Doğu tarihinde ve
günümüzde de 'bedeviler' medeni eserleri yok ediyorlar.
* * *
TÜRK Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu ile konuştum.
Balkanlar'daki Suudi vandalizmini incelemek için gönderdikleri heyet
yeni dönmüş. Prof. Halaçoğlu diyor ki:
- Arnavutluk'ta, Kosova'da ve bütün Balkanlar'da Müslümanlar ağır
ekonomik sıkıntı içinde... Suudiler geliyor bedava 'restore edelim'
diyorlar. Osmanlı Türk eserlerini temeline kadar yok edip yerine
'modern' mimari tarzında cami, mescit, şadırvan falan yapıyorlar...
Ve bedevi anlayışıyla 'modern' diye en büyük ilkellik yapılıyor,
tarihi miras yok ediliyor.
Halaçoğlu'nun verdiği bilgiye göre, Dışişleri'nin de girişimiyle,
Kosova Diyanet İdaresi ile bir mutabakata varılmış:
- Kosova'da Osmanlı eserlerinin restorasyonunu Türkiye yapacak; bu
100 - 150 bin dolar tutuyor. Türkiye'nin izni olmadan başka
restorasyon çalışmalarına izin vermeyecekler!
Halaçoğlu, yakında benzer bir anlaşmanın Arnavutluk'la da
yapılacağını söyledi...
* * *
OSMANLI eserlerini korumak ortak tarihi korumaktır. Bosnalılar,
Arnavutlar, Kosovalılar bu kültür bilincine sahip... Macarların
Osmanlı eserlerini özenle koruduğunu ve Mohaç Ovası'nda bir Kanuni
Süleyman anıtının yapılmasına izin verdiğini hatırlayın... Medenilik
budur.
Öbür tarafta 'bedevi' Suudiler ve Taliban!
Osmanlı o topraklara boş fetih ve ganimet hırsıyla gitmedi.
Avrupa'nın eline geçen Hind Okyanusu ve Afrika ticaretini kontrol
altına alıp Akdeniz ticaretini kurtarmak için gitti. Akdeniz
ticareti çökünce, sadece bizler değil, Rönesans'ın beşiği İtalya ve
tüm Balkanlar çöktü.
Suudi tavrı, bir bedevi - vahabi kompleksidir.
Kültür Bakanı İstemihan Talay, her zamanki kültürel duyarlığını
göstererek şunları söyledi:
- UNESCO nezdinde Suudileri protesto edeceğiz. Önümüzdeki hafta
UNESCO Genel Sekreteri ülkemize geliyor. Görüşeceğim en önemli konu,
Suudilerin bu kültür tahribatıdır. Hem görüşeceğim, hem yazılı
şikayet ve protestomuzu vereceğim...
Suudi rejiminin bedevi ve 'Talibani' yüzünü öyle sergilemek gerekir
ki, petrol dolarları bile örtememeli o yüzü...
t.akyol@milliyet.com.tr
MİLLİYET 09.01.2002
Suudiler sadece kendi ülkelerinde değil Balkanlar’da da Osmanlı
eserlerini yerle bir ediyor
Ne varsa yıktılar
Suudilerin Osmanlı eserlerine verdiği zarar Ecyad kalesiyle sınırlı
değil. Balkanlar’da Kral Fahd’ın emriyle ‘onarmak’ adı altında 6
cami yıktılar
ÖMER ERBİL / İstanbul
Osmanlı eserlerine Taliban’ın Buda heykellerine yaptığından farklı
muamele etmeyen Suudi Arabistan, Balkanlar’da da Osmanlı eseri avı
başlattı. Asırlık Ecyad kalesini UNESCO’nun ‘yıkılamaz’ kararına
rağmen yerle bir eden Suudi Arabistan’ın, Balkanlar’da da
Osmanlı’nın izini silmeye çalıştığını, ‘yeniden yapıyoruz’ diye altı
camiyi temeline kadar yıktıkları bildirildi.
En son 120 yıl önce elden geçirilen Ecyad Kalesi, son yıllarda
bakımsızlığa terk edilmişti.
UNESCO uyarmıştı
Geçen yılın başında Suudi yönetiminin kalenin yıkacağını yerine otel
yapılacağını açıklaması üzerine Kültür Bakanlığı, UNESCO’ya
başvurdu. UNESCO 1972 tarihli kültür ve doğa mirasının korunması
sözleşmesi uygun davranmaları gerektiğini Suudi yetkililere
bildirdi. Geçtiğimiz Haziran ayında ülkemize gelen Suudi Bakan
Yardımcısı Nizar Madani’ye yıkımdan vazgeçme kararından dolayı
teşekkür edilmişti.
Envantere izin yok
Ancak Suudi Arabistan Kralı Fahd, sözünde durmadı ve kaleyi
yıktırdı. Ayrıca Kabe’deki Osmanlı revakları ile Medine’deki
Peygamber Camii’nin süslemelerinin de yıkılması için ferman çıkardı.
Bu duruma ilk tepkiyi gösteren Türk Tarih Kurumu açıklamasında şu
ifadelere yer verdi: "Suudlular Balkanlarda da bunu yapıyorlar.
Kosova, Bosna, Arnavutluk’ta eserleri temeline kadar yıkıp sonra
‘yeni haline getirdik’ diye yok ediyorlar. Bunu Suudi Yardım Ajansı
ve benzeri kuruluşlar yapıyor. Türk eserlerinin envanter çalışmaları
için Suudi Arabistan’a hâlâ giremedik."
Aşağılık duygusundan
Prof. Dr. Zekeriya Beyaz ise konuyla ilgili olarak şöyle
konuştu:öTürklere karşı tarihi bir hınçları var. Suudlular sahabenin
mezarlarını kaldırdılar. Bunlar Vahabilik göstergesi."
UNESCO, Suudi yönetiminin dünya kültürel mirasın korunma
sözleşmesine taraf olmasına rağmen, Ecyad Kalesinin miras listesine
dahil edilmesi için başvurmadığını bildirdi. Aynı yetkili bu konuda
inisiyatifin mirasın bulunduğu ülkeye ait olduğunu bu yüzden tavır
alamadıklarını söyledi
Mine Alpay Gün milli gazete (10.11.2002)
Kale
Saint-exupéry; Kale, seni insanların yüreğinde kuracağım! demekte.
"Çünkü insanın kaleye benzediğini gördüm ben. Özgürlüğünü sağlamak
için duvarları devirir; ama yıkılmış ve yıldızlara açık bir
kaledenbaşka bir şey değildir artık."
Her kale kutsal kitaplar kadar kıymetlidir. Tapınak zerreciklerinin
bedenine serpiştirildiği mimarinin bu en mert elemanı, geçmişin
dibacesidir çoğu yerde. Anlam olarak ne çok şey çağrıştırır. En
zorlu muharebelerin kalbinde o vardır. Kalesi düştüğünde şehrin
şerefi kâğıt gibi buruşturulmuş demektir. Bu yüzden bir özgürlük
bayrağı gibi, ayakta durmak zorundadır. Bağlıları, sevenleri,
mensupları için düpedüz boş verilecek sunaktır. Gözlerini kırpmadan
nice genç, en yaldızlı yıllarında O'nun uğruna yaşamalarını sunağa
sürebildiler. Aylarca karşı kaleyi izleyen kumandanların gözlerine
sabahlara dek uyku girmedi. Vicdan sahibini yıldırıyordu akacak kan.
Yakıcı güzele ulaşmak için onca masumun canı söz konusudur.
Teklifler gider. Geri döner. Bekleyişler, arkadan vuruluşlarla
biter. Ya da mağrur bir komutanın; kaleyi teslim olduğu o kahredici
anda görmemek için canına kıydığı taş odalar, ne çok şey anlatır.
Hangi kültüre ait olursa olsun, bir kaleyi temaşa etmek insanlara
büyük heyecan verir. Borçları, surları, zindanları, kuyuları,
avluları, odaları, sundurmaları gezenlerini büyüler. Şimdi bu cazibe
abidesi mimari şaheserlerin, doğal afetlerle yıkılmasına bile
tahammül zorken. İnsan eli ile küstahça, vahşi bir anlayışla yerle
bir edilmesine tahammülün güçlüğü. Mekke gibi kutlu bir şehirde,
sırf Kâbe aşkına, O'nu koruma adına kurulmuş devasa bir zerafetin
sembolü; Osmanlı Kalesinin kaba bir zihniyet tarafından yerle bir
olması anlaşılır gibi değil. Arap arkadaşlarımız ne demek istediler,
hâlâ anlayabilmiş değiliz. Osmanlı'dan hazzetmeme eylemimidir ya da
Türkiye'lilere bir tepeden bakma mıdır. Yahut çok tecimen bir
kafayla, elli katlı otelin sağlayacağı döviz midir. Her ne nedense.
Eski eserler tüm insanlığındır. Dün Bizans'ın olan surlarda,
hangimiz kendisiinden bir parça bulmaz ki. Exupéry'in dediği gibi,
her insan biraz kale değil midir.
milli@milligazete.com.tr
Osmanlı kalesi yeni mi yıkıldı?
Ali Değirmenci Yeni Mesaj 10.01.2002
Mekke’deki Osmanlı Kalesi yıkıldı. Arap yetkililerin Osmanlı’ya
vurduğu ne ilk ne de son darbedir bu.
Esasen yıkılan taş ve duvarlardan ibaret bir bina değil. Osmanlı’nın
manası ve imajı bir kez daha darbelendi bu olayla.
Bir redd–i miras mantığı bir nankörlük ifadesi olarak.
Bu bir hasta mantıktır ki bugün Ortadoğuda yaşanan elem ve
ızdırapların hakiki sebebidir.
Asıl başkaldırı, Osmanlı’nın müşfik ve cömert ellerini mukaddes
topraklardan el çektirmekle başladı. Sonra temeli nankörlük olan bu
husumet geliştikçe gelişti.
1516 Mercibadık, 1517 de Ridaniye zaferiyle ve Mısır’ı alarak
“Hadimmul Haremeyn” sıfatını takınarak mukaddes mekanların
hizmetçisi olduğunu ilan etmişti.
Gerçekten de Osmanlı bu mekanların hizmetçisi olduğunu ispat
etmişti.
1916’ya kadar tam dörtyüz yıl Ortadoğu özellikle mukaddes mekanlar
barış ve huzur içinde yaşadılar.
Yavuz’dan itibaren bütün Osmanlı Hükümdarları Hicaz Bölgesine özel
önem verdiler. Her yıl törenlerle iaşe ve barınma ihtiyaçları
gönderildi. Hicaz demiryolu yapıldı. “Evlad–ı Resûl” olanlar özel
olarak göz nuru gibi korundu. Dört asır Osmanlı mukaddes mekanların
özellikle Mekke ve Medine’nin özel bekçiliğini yaptı.
İşte Mekke’de bugünlerde yıkılan kale, Mekke’yi ve Kâbe’yi korumayı
simgeliyordu. Ne hizmet, ne coşkuydu o.
Ama ne yazık ki Arap yöneticiler bu büyük vefaya nankörlük ettiler.
Dış güçlerin özellikle İngiliz Misyoner ajanların oyunlarının
farkına varamadılar. Lawrens ve Hammper gibi büyük ajanlar, gafil
Arap yöneticilerini Osmanlı’ya karşı kışkırttılar. Şerif Hüseyin
senaryosuna alet oldular ve maalesef Osmanlı’yı arkadan vurdular.
Esasen burada masum Müslüman Arap halkının bir kusuru yoktu ama
yöneticiler oyuna geldiler. İngiliz vaadlerine aldandılar. 1800’lü
yıllarda İngiliz Sömürgeler Bakanlığı Ortadoğu’yu bölme parçalama
senaryosunu icra etti ve Osmanlı’ya Ortadoğu’dan el çektirildi.
Şerif Hüseyin yaptığı nankörlük ve ihanetin acı sonuçlarına
katlandı.
O gün bugün Ortadoğu’nun yüzü gülmüyor ama maalesef bu belalardan
ibret alınmamış.
Son dönemlerde Osmanlı düşmanlığına eklenen Vahhabilik anlayışı
bütün mukaddes hatıralara savaş açtı. Adım adım Osmanlı izleri de
silinmeye devam edildi. Osmanlı’nın yaptırdığı sanat eserleri metruk
halde kaldı, camiler bile. Nihayet Mekke’nin Osmanlı–Türk sembolü
kale de yıkıldı. Bu tahribat daha da devam edebilir.
Müslüman Arap halkının bize değil nefreti, saygısı, sevgisi hatta
hayranlığı var. Geçmişte yapılanlardan içleri burkuluyor ve yanıyor
ama mandacı zihniyete sahip Arap yöneticilerinde bir değişme yok.
Burada günah ve vebalin büyük bir kısmı da bize ait.
Suud’un yok etmeğe çalıştığı nedir? -1
Abdullah AĞAR Yeni Mesaj 10.01.2002
Hacca gidenlerin iyi bildikleri bir yer vardır. Türk hacıları ise
burasını çok daha iyi bilir.
Çünkü bildikleri şey, sadece kendi tarihleriyle ilgili değil, aynı
zamanda inancın inanılmış, algılanmış ve yaşanma biçimiyle de
doğrudan ilgilidir.
Beytullah’ın Kral Abdüllaziz kapısından (ki bu aynı zamanda bir
numaralı kapıdır) çıkışta tam karşısındaki tepede, güzelliği
Beytullah ile bütünleşmiş bir kaledir... hacıların bildikleri yer...
Adı Al Jiyad’dır.
Hacılarsa adının Al Jiyad olduğunu pek bilmezler... Ama hemen herkes
o kaleyi Osmanlının yaptığını bilir... Ve dillerdeki adı da “Türk
Kalesidir”.
Şimdi siz içinizden o eskidendi diye geçiriyor olabilirsiniz.
Çünkü muhtemelen siz de, o kalenin nasıl da birkaç gün içinde
yıkılıp, yerinde artık nasılda yellerin estiğini bilenlerdensiniz.
Orası eskiden Al Jiyad’dı(!) demektesiniz.
.........
Evet doğrudur.
Yıkılan bir kaledir.
Yıkanlar ise Suud... ve Suud’un inancı algılayış biçimidir.
Çünkü çok iyi bilinmelidir ki, Suud Rejiminin benimsemiş olduğu
itikad (!), mukaddes ve muazzez bu inancın kökleriyle bugünün bağını
nasıl koparmaya and içmişse... ve o and, mübarek sahabenin nasıl
mezarlarını yok etmişse... elbette o ashabın peşinden gidenlerin
izleri de yok edilmeye çalışılacaktır.
Aslında yıkılan bir kale değildir.
Yıkılmaya çalışılan bir ruhtur, bir inanış biçimidir.
Ve aslında Suud, bu kaleyi yıkmakla kaleyi değil, o kaledeki ruhu
yıkmaya çalışmaktadır.
Kaleyi yıkmakla yapılmaya çalışılan; 1200 yataklı bir otele yer
açmak mıdır?
Yoksa tarihe karşı, tarihi eserlere karşı yapılan bir saygısızlık...
bir vurdum duymazlık, bir edepsizlik midir?
Yoksa yoksa, Türk Milletine duyulan sığ bir husumetten mi
kaynaklanmaktadır?
Yoksa yoksa yoksa(!), Türklerin bayraktarlığını yaptığı “geleneğin”
ortadan kaldırılmasına yönelik derinden yürütülen oyunun bir parçası
mıdır?
Belki de İslamı, “ideolojik din” olarak algılayanların, İslamı
Allah’a ulaşma dini olduğuna inananlara açtıkları savaşın bir
parçasıdır.
İşte o zaman ortaya çıkan şey, çok daha nettir.
Evet... Aslında yıkılmak istenen bir kale değil, Suud dini ideolojik
Vahhabiliğin, bizlere karşı verdiği savaşın adıdır, bu...
Ve onlar bu savaşı asla kazanamayacaklarını bilmemektedirler.
Aynı kendilerine şu Vahhabiliği yerleştiren kibirli İngilizler
gibi...
Onların bir türlü kavrayamadıkları gerçek; bu işin sahibinin Allah
olduğudur.
İşte o yüzden biz, başta tanımlama yaparken “kaleydi” diyerek
geçmişten bahsetmek yerine, “kaledir” diyerek geniş zamanı
kullanmayı tercih etmişizdir.
Siz buna ezelden ebede deseniz de olur.
Hatta çok daha iyi olur.
Zaman ve mekan var oldukça yıkılmayacak bir şey vardır. Onun adı da
doğruluktur.
Doğruya inanmak, doğruyu yaşamaktır.
Suud bir gerçeği bir türlü görememiştir.
Ve o kale yıkılsa bile, o kaledeki ruh, kıyamete kadar Allah’ı
gerçekten isteyenleri sağ salim mahşere taşıyacaktır.
“Araplar bizi arkadan vurdu” diyerek işi genelleştirdik, karşı
husumete geçtik. Bu hal aradaki köprüleri iyice attı. Bilmeden dış
kaynaklı projelere yardımcı olduk.
Dahası asıl Osmanlı’nın mirasını reddeden biz değil miyiz?
Bu halimizle Arapları suçlamak da pek anlamlı değil.
O halde nihai sonuç şudur:
Önce ecdat yadigarı eserlere, Osmanlı’nın mana ve mesajına sahip
çıkmak bizim görevimiz. Ancak, ondan sonra bunu Arap yöneticilerden
bekleyelim.
Şimdi zillet, sadece Ortadoğu’yu değil bizi dahi kuşatmak üzere.
Köksüz ağaç olamaz.
Önce biz aslımıza ecdadımıza sahip çıkarak günümüz dünyasında
asaletli yerimizi almalıyız.
Araplar da bizden ibret alır; belki kölelik mantığını terkederler.
Adam öldü ekip gelsin
Kale gitti bilen desin
Müslim Karabacak Yeni Mesaj 10.01.2002
Eski Türk filmlerinde son sahne yıllarca gırgır malzemesi olarak ve
darb–i mesel olarak kullanılır.
Vaktinde yapılmayan bir şey için şunu deriz; Türk filmi gibi, olay
bittikten sonra...
Tıpkı Osmanlı’nın 1780’de Kabe’yi korumak için inşa ettiği tarihi
“Ecyad Kalesi” yıkıldıktan sonra medyamızda çıkan/çıkartılan vaveyla
gibi.
Kale yıkılacak haberlerine kulak tıkayanların yıkıldıktan sonra
oluşturmaya çalıştıkları tepki insana samimi gelmiyor.
Hele de iktidar ortağı bir partinin vekilinin “lanet mektupları”
yazın emr–u fermanı çok komik geldi bana.
İnşallah yazan olur o “lanet mektuplarını” da, yanlışlıkla bir kısmı
yıkım olana kadar ses çıkarmayanlara gider.
Benim hatırladığım kadarıyla bu kalenin yıkılacağı haberleri iki–üç
senedir ortalarda dolaşıyordu.
Yıkım öncesi kalenin etrafında görüntülenen ağır iş makineleri,
bizimkilere gece kondu yıkımı hatırlatmış olacak ki, sesleri
çıkmadı.
İş finale geldi, ve tarihi “Ecyad Kalesi” yerle bir edildi.
Şimdi sırada olanlar konuşuluyor.
Yıllardır eserlerinden yola çıkarak, Osmanlıyı hatırlatacak her şeye
karşı savaş açmış bulunan Suudî–Vahhabi mantığı sona yaklaşmış
durumda.
Geçen yıl hac döneminde görüntü almak için gittiğim, Sultan
Abdülhamit tarafından yaptırılan Osmanlı camisi Anberiye’nin
kıblesinin yanlış olduğu gerekçesiyle halılarının yönlerinin
değiştirildiğini gördüm.
O zaman şunu demiştim: Yarın birileri çıkıp da şunu söylerlerse
şaşmayın:
“Kıblesi yanlış olan camiye girmek haramdır ve yıkılması vaciptir.”
Ben bu cümleyi yüksek sesle söylerken orayı ziyaret eden bir gurup
Türk turist hacı efendi bir müddet bu adam ne diyor diye aval aval
yüzme baktıklarını hiç unutmam.
O bölgeye gönderdiği insanına hiçbir tarih ve din şuuru vermeyenler
şimdi kına yaksın.
Hemen her fırsatta kazınan Osmanlı tuğralarının izlerini görmek
mümkün.
Önceleri hac ibadeti yapmak için o bölgeye gidenler elleriyle koymuş
gibi yerlerini biliyor.
Şurada vardı, burada da vardı.
En az “Ecyad Kalesi” kadar değerli Osmanlı askerlerine ait
karargahlar da vardı o bölgede, onlar da yol bahanesiyle yıktırıldı.
Şimdi sıra Osmanlının Kabe’ye hürmeten boylarını Kabe’den daha düşük
inşa ettiği revaklara geldi.
Kim bilir belki de sırf bunun için, Kabe’ye hürmet için revakların
boyunu kısa yapmak haramdır düşüncesiyle yıkacaklar onları.
Şu da insanı kahrediyor;
En az yüz tane “Ecyad kalesi” olacak tarihi binayı sadece
İstanbul’da yıkanların torunlarının bugün Osmanlı Kalesi yıkıldı
diye vaaah demeleri.
Sayın Ekşi Oktay’ın şu ifadesi de çok tuhaf:
“... Eğer “tarihi kalıntı”ya tümden karşı olsalar Hazreti
Muhammed’in mezarını da, “Kábe”yi de hedef almaları gerekir. Oysa
sıra bunlara gelince ’saçmaladıklarını’ görüyorlar.”
İlginç bir ifade.
Siz bugün Hz. Muhammet (as)’ın kabrine ve Kabe’ye tarihi kalıntı
derseniz Vahhabi de tarihi yıkıntı der işin içinden çıkar, çıktı da.
Akşam bir kanalda sayın Murat Bardakçı’yı dinledim, hayran kaldım.
Kendilerine teşekkür ediyorum.
Şöyle bir deyim kullandı: “Bağde harabı Bağdat/Bağdat yıkıldıktan
sonra”.
Şu an yapılan o, dedi.
Ve ekledi: Bu yıl hacca gitmeyelim.
Ama adamlar hac paralarını teslim aldıktan sonra yıkımı yaptılar,
dedi.
Ve şu sözü çok hoştu;
Kaleyi 3 Mahmut yaptırdı diyecek kadar tarih bilgisinden yoksun bir
Dışişleri Bakanı daha henüz ismini bile doğru talaffüz edemediği bir
kalenin yıkılmaması için ne yapabilir?
Daha ne yapsın sayın Bardakçı; Osmanlıya 3.Mahmut isimli yeni bir
padişah kazandırdı ya, yetmez mi?
Osmanlı paşalarını ve tarihi kaleyi bilmese de Yunan’ın atasını ve
adasını ezbere biliyor ya sayın Bakan
Az mı?
Kültür eserlerimiz nasıl korunmalı?
Baki Bektaş Yeni Mesaj 10.01.2002
Mekke’deki Osmanlı kalesinin yıkılma kararı hepimizi son derece
rahatsız etmiştir. Dış İşleri, Kültür Bakanlığı başta olmak üzere
çeşitli teşebbüsler başlamış durumdadır.
Meselenin dış ve iç boyutlarına dikkat nazarıyla yaklaşırsak
görülecektir ki:
Başta Lavrens olmak üzere, misyonerler, yüce Osmanlı ile Müslüman
Arapların arasını önce küfür alanında, sonra siyaet alanında
ayırmışlar, yabancılaşma adına nice ısırgan tohumları ekmişlerdir.
Şerif Hüseyin ve benzerleri, İngiliz telkinleriyle Osmanlıyı arkadan
vurdular. Yok edilen Osmanlı hakimiyetinden sonra çizilen sınırlar
cetvel çizgileridir. Suud, Ürdün, Suriye, Irak, Filistin, Kuveyt ve
Körfez ülkeleri; hep bu iradenin eseridir.
Sonra emperyalist olarak nitelenen Osmanlı, düşman ilan edilmiş,
arkasından petrole el koyulmuştu.
Hikâye bu kadar açık ve net.
Fakat Türkiye’ye gelince, Türkiye bu oyunu bozacak politikalar
üretmediği gibi, yabancı politikalara pirim verecek tavırlar
sergiledi.
Mesela Arap piyasasına hiç girmeyi düşünmedi. Ucuz ve basit
tepkilerle Arapların yüz vermediğinden şikayet etti. Ne yazık ki
Arap petrol paraları ABD, Japonya ve Avrupa ülkelerine akmaktadır.
Kültürde de bir uzaklaşma ve itişme sözkonusu. Adamlar kaleleri de,
Osmanlı tuğrâlarını da yıkıyorlar işte.
Doğru olan politika, bu misyoner politikasına galip gelecek bir
politika üretmek ve onu hakim kılmak olacaktır.
Dışta eserlerimiz tahrip oluyor derken bir de içteki eserlerimize
bakmakta fayda var. Türkiye içteki kiliseleri, surları ciddi bir
gayretle onarırken, Selçuklu, Osmanlı eserlerine karşı aynı titizlik
gösterilmiyor. Nice hanlar, hamamlar, çarşılar, saraylar yok olup
gidiyor. Canlı örnek olarak pekçok isim ve eser sayılabilir. Mesela
Konya–Kayseri yolu üzerinde onlarca kervansaray var. Tamamı yıkılmak
ve tükenmekle karşı karşıya. Bir kısmı tamemen bitmiş, bir kısmı
henüz yarım yamalak ayakta. Onarılan, bakımı yapılan çok az. Mesela
Sultan Hanı turistik amaçlarla onarılmış durumda. Fakat birkaç
taştan başka bir kalıntısı olmayan pekçok Selçuklu eseri var.
Şimdi Mekke’deki kaleye sahip çıkanlara bir de içe dönmeyi, yok olan
bu eserlere sahip çıkmayı tavsiye ediyoruz. Özellikle sayın kültür
bakanına Anadolu gezisi yapmayı tavsiye ederiz.
Olay siyasallaştırılmadan ele alınmalıdır. Osmanlı kalesini yıkmaya
kalkan zihniyete Taliban yakıştırması kâfi değildir. Etkin, kalıcı
bir politika olarak, dünya normlarında savunmalar yapılmalı, ecdat
eserlerini koruyacak çareler üretilmelidir.
Diğer yandan, yabancı eserler kadar olsa bile, milli eserlerimize
önem verilmelidir. Bilhassa vakfiyeleri bulunan eserlerin vakıf
gelirleri, amaç dışına kaydırılmamalıdır.
Endülüsten Balkanlara, Afrikadan Arabistan’a kadar iyi bir envanter
çıkarılıp şahsiyetli bir kültür politikası uygulanmalıdır.
Riyad: Kaleyi başka yere taşıyacağız!
Suudi Arabistan’ın, Mekke kentindeki Osmanlı kalesi Ecyad’ın yıkım
kararına uluslararası toplumdan tepkiler gelmeye devam ederken,
Riyad yönetimi çelişkili tavırlar sergiliyor. Ankara ise, gelen iç
tepkiler üzerine Dışişleri Bakanlığı’nın gerekeni yapmadığı
yönündeki iddiaların doğru olmadığını söyledi.
Daha önceki haberlerde, kalenin bir benzerinin “aynı yerde” inşa
edileceği belirtilirken; dün bir açıklama yapan Suudi İslami İşler
Bakanı Salih bin Abdülaziz bin Muhammed El–Şeyh, Ecyad Kalesi’nin
bir projeye yer açılması için “başka yere taşınmasına” karar
verildiğini söyledi. Suudi yönetiminin onayladığı icraatın, kalenin,
yeniden inşasını mümkün kılacak detaylı planlarla birlikte
kaldırılması olduğunu belirten El–Şeyh, “Bunun muhafaza etmek
olduğu” görüşünü savundu. “Kalenin yıkılmadığını; parçalandığını”
savunan El–Şeyh, Türk yetkililerin suçlamalarını da reddederek, “Hiç
kimse ülke egemenliğimize müdahale edemez.” dedi.
Mekke’yi savunmak için küçük kayalardan ve çamurdan yapılan kalenin,
çok eski olmadığını ve çok dayanıklı tasarlanmadığını iddia eden
El–Şeyh, kalenin olduğu bölgeye hacılar için bir kompleks
yapılacağını söyledi.
Dün Ankara’da açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı Basın Sözcüsü
Hüseyin Diriöz ise, Ecyad Kalesi’nin Suudi hükümeti tarafından
yıkılması konusunda Türk Dışişleri’nin gerekeni yapmadığı yönündeki
iddiaların doğru olmadığını söyledi. Diriöz, ‘Mekke’deki Ecyad
Kalesi’nin yıkılması konusunda Dışişleri Bakanlığı gerekeni yaptı,
geç kalmadı. Türkiye başından beri konunun içinde. 4 Ocak’ta da
açıkladığımız gibi, 1 yıl önce kalenin yıkılacağı yönünde haberler
gelmesi üzerine yıkımın durdurulmasını istedik. Onlar da bu yıkımdan
vazgeçtiklerini açıklamışlardı. Yıkımdan duyulan üzüntüyü
kendilerine ilettik.’ dedi.
Suudi gazetelerinde yer alan haberde, Türkiye’nin kalenin yıkımıyla
ilgili olarak UNESCO nezdinde girişimde bulunmadığı da öne sürüldü.
Riyad’ın UNESCO nezdindeki temsilcilerinden Feda El Adil, Ecyad
Kalesi’nin kültürel miras listesinde bulunmadığı için Ankara’nın
böyle bir girişimde bulunma hakkı olmadığını söyledi. UNESCO
yetkilileri, Suudi Arabistan’ın, yıkım kararı aldığı, Osmanlılardan
kalma tarihi Ecyad Kalesi’nin dünya kültürel miras listesine dahil
edilmesi için daha önce UNESCO nezdinde herhangi bir girişimde
bulunmadığını bildirmişlerdi.
Ecyad Kalesi’nin yıkılması dün TBMM’de de sert tepkilere sebep oldu.
Meclis Başkan Vekili Murat Sökmenoğlu, Suud yönetimini kültürel
soykırımı yapmakla suçlayarak, bu tür tavırları “halifeliği elde
etme özlemi ve girişimlerinin depreşmesi” olarak değerlendirdi.
Sökmenoğlu, tepkisini “Kutsal topraklar üzerinde Müslüman bir ülke
yönetiminin Müslüman bir milletin ecdat yadigarı tarihi eserlerini
yıkma cüretini göstermesi İslami ahlak kurallarına, inanç
kardeşliğine ve akl–ı selime aykırı, asla tasvip görmeyecek günahkar
bir davranıştır. Suudi yönetiminin bu akıl almaz, kindar tutumunu
şiddetle protesto ediyor ve kınıyorum” diyerek gösterdi.
DSP Aydın Milletvekili Ertuğrul Kumcuoğlu da, milletvekillerinin
Kral Fahd’ın hac davetini geri çevirmesini teklif etti. Kumcuoğlu,
Meclis Başkanlığı'na çağrıda bulunarak, vekillerin Suud yönetimini
protesto ederek, Kral’ın hac davetini geri çevirmelerini istedi. DYP
Ankara Milletvekili Saffet Arıkan Bedük ise bir komisyon kurulmasını
teklif etti.
Bu arada yıkımı üzüntüyle karşılayan UNESCO, Riyad'dan konu ile
ilgili ayrıntılı bilgi isterken; birçok yabancı gazete, Suudların
kaleyi yıktırmasını ‘Taliban kafası’ benzetmesiyle verdi. Ankara,
Riyad, Zaman, aa
10.01.2002
Suudiler, Cumhuriyet, Osmanlı
(Yeni Şafak 10.01.2002) Ahmet TAŞGETİREN
Aslında hadise Ecyad Kalesi'nin yıkılmasından daha derin, daha geniş
bir konu. Bir yanıyla Vehhabiliğin İslam toplumlarıyla ilişkisindeki
problemleri, bir yanıyla Arap-Osmanlı ilişkilerini, bir yanıyla
bizzat bizim kendi iç hesaplaşmamızı gündeme getiren bir konu.
-Bir kere Vehhabi çizgi, tüm İslam dünyasında "geçmişe saygı"
konusunda problemli bir alan oluşturmuş durumda. Suudi Arabistan'da
okuyup ülkelerine dönen gençler, orada aldıkları kültürün etkisiyle,
ilk planda toplumda saygı duyulan müesseselerle (düşünce, davranış
ve eserler planında) çatışmaya giriyor ve ipler kopuyor. İpler
kopuyor, bunun sonucu bir yandan islami bilgileri son derece sınırlı
insanlar, kendilerini din alanında kıran kırana tartışmanın içinde
buluyorlar, diğer yandan bu gençler, islami bilgilenme alanında
faydalı olabilecekken yaşanan gerginlik onları toplumdan tecrid
ediyor. Bunu bir çok yerde bizzat gözlemleme imkanım oldu. Bu arada
bu tavrın, yapılan maddi yardımları da kuşkulu hale getirdiğini
ifade etmeliyim. Bu yol sağlıklı değil. Çoğu geçen fetretin
ardından, üstelik bunca suçlamalar arasında İslam'la yeniden
iletişim sağlayan insanlara sade, kalblere ulaşan, tartışmalardan
uzak bir din tanıtımı lazım. Aksine kuru, içi boş tartışmalarla
geride darmadağın zihinler bırakan söylemler değil.
-Olayın bir boyutunun da Arap-Osmanlı ilişkilerinin yansıması olduğu
görülüyor. Arap dünyasında özellikle aydınlar ve yönetici kesimde
bir Osmanlı karşıtlığının varlığı biliniyor. Bu kesimlerde hep bir
hesaplaşma duygusu saklı tutuluyor. Osmanlı'nın Arap alemi ile
münasebetlerinin bir "sömürge ilişkisi" olduğu yolunda yaygın bir
kanaat var. Batı'nın sömürge siyaseti içinde oluşmuş ve sonu
Osmanlı'ya karşı vuruşmaya kadar uzanmış bu düşüncenin, gerçekler
tarafından doğrulanmadığı, insaf sahibi olanlarca da, Arap
dünyasının geniş halk kesimlerince de teslim edilmektedir. Evet,
Osmanlı bu dünyaya "Hakimü' - Harameyn - Mekke ve Medine'nin hakimi"
zihniyetiyle değil, tamamen Yavuz Sultan Selim'in ifadesiyle
"Hadimü'l- Harameyn - Mekke ve Medine'nin hizmetkarı" anlayışı ile
bakmıştır. İlişkilerde hep "Mukaddes belde" hassasiyeti hakim
olmuştur. Nabi'nin "Sakın terk-i edebden" seslenişini sanki tüm
Osmanlı ricali dinlemiş, ve buna ittiba etmiştir. Türk milletinin
İslam'ın mukaddeslerine yönelik bu duygu derinliğini anlamak
lazımdır. Bu, asgari bir iyi niyetin halledeceği meseledir. Sonra
Osmanlı karşıtlığı ne sağladı bölgeye, onun da muhasebesi yapılmalı.
Bu, nihai planda bölgeye yönelik politikalarında Batı hegemonyası
ile elele tutuşmaktan öte bir tercih değildir ki, orada da mutlak
bir sömürü vardır. Belki bir şey daha söylemek gerekir burada:
Türkiye'yi ve Türk insanını kırmamak. Değil mi ki her yıl onbinlerce
insanımız engin bir aşkla o topraklara yüz sürmeye geliyor, asgari
bir ticari zihniyet bile bu insanların duygularını yaralamamayı,
daha ötede bir kere daha, bir kere daha gelmeleri için onlarla bir
sıcak iletişim kurmayı gerektirir. Kaldı ki bu insanlar oraya
"Duyuf'u- Rahman- Rahman'ın konukları" olarak varıyorlar ve orada o
misafirliğin izzetini paylaşmak istiyorlar. Demek isterim ki Suudi
Yönetimi, bu alanda köklü bir zihniyet muhasebesi yapma ihtiyacı
içindedir. Çünkü o beldelerin siyasal sınırları, öyle herhangi bir
kavmin malikiyyet hisleri içinde değerlendirilecek sınırlar
değildir. O topraklar, tüm İslam dünyasının yüreğinin bir parçasıdır
ve böyle olması, Suudiler için belki de en değerli hazinedir.
Öyleyse bu hazineye onun gerektirdiği hassasiyet içinde itina etmek
gerekiyor.
-Tabii Osmanlı deyince işin bizzat bize yönelik bir sancı boyutu
bulunduğunu da görmezden gelemeyiz. Evet, Suud topraklarında olsun,
Mısır'da, Suriye'de veya Balkanlar'da olsun, bir Osmanlı eseri
üzerinde titizlik göstermek, Türkiye'nin boynunun borcudur. Her
ülkeyi titizliğe çağırmak da hakkıdır. Hemen belirtmek isterim ki
bunu, söz konusu ülke veya ülkelerle ilişkileri germek için
kullanmamak da asgari bir hassasiyetin gereğidir. Araplara Osmanlı
karşıtlığını telkin edenlerin bizde de bir "Arap-sevmezlik sendromu"
oluşturduğunu söylemek bilmem yanlış olur mu? Böyle ön yargıları
aşarak, tarihi-kültürel varlıklarımıza sahip çıkmakla yükümlüyüz.
Ancak... Kendi içimize dönüp şöyle bir "Osmanlı" ile ilgili
duygularımızı tahlil edersek... En azından manevi hatıra olarak ne
saklıyoruz Osmanlı'dan? Biz Cumhuriyet'i nasıl algıladık, Osmanlı'yı
nasıl algıladık? Bunların birbiri ile ilişkisi nasıl bir yargı
bıraktı içimizde? Soralım kendimize: Acaba biz, bugün bile
kimilerimizin içinde yer ettiği şekliyle Cumhuriyet'i Osmanlı'yı
yıkarak kurduğumuzu düşünmedik mi? Zaman zaman resmi söylemler böyle
kotarılmadı mı? "Yıkmak!..." diyoruz. Suudiler'i bir Osmanlı
kalesini yıktığı için haklı olarak suçluyoruz. Soralım kendimize,
içimizde kaç Osmanlı kalesi yıktık bugüne kadar? Daha birkaç gün
önce "tarihi yeniden yazmak" ve "tarih öğretiminde Osmanlı
ağırlığını azaltmak"tan söz etmiyor muyduk? Ondan birkaç gün önce
çocuklarımızı "Failatün Failatün Failün" ün yükünden kurtarmak
gerekçesi arkasında Divan Edebiyatını didiklememiş miydik?
"Fuzuli"yi fuzuli görenlerimiz az mıdır? "Osmanlıca" diye kaç Türkçe
kelimeyi gömdük mezara?
Sonuç olarak hem onun mirası üzerinde yurt tutmuş bizler, hem de
onun hükümranlık alanına girmiş özellikle Müslüman kavimler
Osmanlı'yı sağlıklı çözümleyememek gibi bir dertten mustaribiz.
Ondan günümüze zenginlikler taşımak yerine onunla hesaplaşmayı
tercih ediyoruz. Bunun neticesi de, her yerde sadece yıkım oluyor.
Orda Ecyad Kalesi yıkımı, bizde ise manevi miras tahribatı... Al
birini vur ötekine...
|