|

|
Basım Tarihi:
1. Baskı: Ağustos 2001
Sayfa Sayısı: 534
ISSN: 975 6782 29 3
Ebad: 3,5 cm x 23,5 cm x 16 cm
Fiyat: 12.500.000.- TL |
Bizzat Maarif Nazırı Şükrü Bey’in teşvîki ve mümkün olan bütün
kolaylığı sağlamasıyla Mahmud Cevad Bey tarafından kaleme alınan bu
kitap, maarif tarihimizin ilk ve yegâne eseridir. Yayınlandığı
günden itibaren maarif tarihçilerinin baş ucu eseri haline gelen
kitap resmî vesikalarla doludur. Arşiv belgelerinden sonra kaynak
olarak kullanılan ilk kitaptır. Bu kitabı önemli kılan hususların
ilki birinci elden kaynakların kullanılmış olması, ikincisi bu tip
bir eserin ilk olarak tedvin edilmesi, üçüncüsü bizzat maarif nazırı
tarafından desteklenerek vücuda getirilmiş olması, dördüncüsü aynı
dönemde yaşayanlar ve bizzat maarif işlerinin içinde olanlar
tarafından kaleme alınmış olması. Bir diğeri de kitapta ismi geçen
bütün şahısların kısa kısa biyografilerine yer verilmiş olmasıdır.
BİRKAÇ SÖZ
Milletlerin gelecekleri gençlerine, gençlerin geleceği de almış
oldukları eğitimin kalitesine göre şekillenir. İlim, basîret,
mantık, idrak ve şuurla donatılmış nesillerin tarihte oynadıkları
müsbet rol bilinen bir gerçektir. Gençlerin talim ve terbiyesi ile
ilgilenen, onların maddî ve manevî ihtiyaçlarını gideren milletlerin
istikbâlleri bugünden, belki dünden daha parlak ve muhteşem
olacaktır. Elverir ki nesiller de katlanılan bunca zahmetlere bîgane
kalmasın.
İstikbâllerinin parlak olmasını arzu edenler, mazîlerini de
araştırarak aydınlatmak zorundadırlar; zîrâ gelecek geçmişte
saklıdır.
Önümüzde her sahada istifadeye hazır mükemmel bir tarihi birikim
var. Başta eğitim-öğretim faaliyetleri olmak üzere bu birikimden
fevkalâde bir şekilde istifade edilebilir. Bugün için geçerliliği
kalmamış olanlar bir tarafa bırakılarak, diğerleri yeni bilgilerle
takviye edilip güncelleştirilebilir. Her devirde işe sıfırdan
başlamak yerine mevcut birikimden hareket etme hedefe giden yolu
daha da kısaltacaktır.
Mazî dünyasının tecrübelerini bugünün ilim ve sanatıyla mezc ederek,
samîmiyet gayret, basiret ve tefekkürle hareket edenlerin yeni ve
muhteşem umranlar kurmaları işten bile değildir; zordur, ancak
imkânsız değil...
Kökünden koparılmış ve tefekkür dünyası dumura uğratılmış
nesillerin; din, vicdan, hürriyet, millet.. ve insanlık adına ortaya
koyabilecekleri hiçbir şey yoktur. Midelerini bu topraklarda
doyursalar bile, kafaları başka(larına ait) fikirler! için
çalışacak, yürekleri ise başka sevdalar için atacaktır.
Nesillerimize “itidâl”i öğretmek zorundayız. “İtidâl”i bilen “ifrat”
ve “tefrît”i de bilir. Doğu-batı, dünya-ukbâ, madde-mânâ,
kültür-medeniyet, millî-evrensel, dün-bugün, ilim-din, iç-dış,
kalp-kafa... dengesini kurabilen insanların oluşturdukları
topluluklar; tarihin de şehadet ettiği gibi, kendi içlerinde huzur
ve sükûnun mimarları, başka milletler için de birer müvâzene unsûru
olmuşlardır. Dün-bugün-yarın kombinezonunu mükemmel stratejiler
geliştirerek kurabiliriz. W. Churchil’in ifadesiyle; “Dün ile bugün
arasında kavga çıkarırsak, yarını kaybederiz”. Bu mânâdaki
dengesizliğimiz geleceğimize mal olabilir.
Aslında “mümkün”ü “nâ-mümkün” yapan bizleriz. Bilgisizliğimiz,
ufuksuzluğumuz, şuursuzluğumuz ve nefsî arzularımız önümüzdeki en
büyük engeldir; “yapamayız”, “edemeyiz”, “bizden bir şey olmaz...”
gibi düşünceler nefsimizin ürettiği bahânelerdir. İleri
memleketlerdeki ilmî çalışmalar şöyle bir gayeye matuftur; ilk önce
kendi insanının refah seviyesini daha da yükseltmek, dünyanın
dörtbir yanındaki ilmi gelişmeleri çok yakından takip ederek
liderlik yarışından kopmamak ve bayrağı devralacak gençlerin
mükemmel bir bilgi donanımına sahip olmalarını sağlamak, vs. Bizde
ise her şey sanki ters istikamette seyrediyor. Kurulan sistem sanki
yetişen neslin ihyâsına (dirilişine) değil de, ifnâsına (yok
olmasına) hizmet eder bir vaziyettedir. Asistanlığını yaptığı Alman
hocası Bayezid meydanından geçerken merhum Erol Güngör’e sormuş,
“Erol, etrafta 6-8 yaşları arasından gözlerinden zekâ fışkıran
çocuklar görüyorum. Bu zekî çocukları okullarınıza alıp nasıl aptal
hale getirdiğinizin sırrını ise bir türlü çözemiyorum. Sahi bu zekî
çocukları okullarınızda nasıl aptal hâle getirebiliyorsunuz?”*
diyor. Başka söze ne hacet. Bu, bir yabancının bizimle ilgili
tesbiti. Maalesef bizler çoğumuz itibariyle ve ekser halde kendi
meselelerimize bir yabancıdan daha fazla yabancıyızdır. Herhâlde bu
girdaptan kurtulmanın yolu; bütün melekeleriyle akıl ve kalp
kültürüne sahip ciddî, kaliteli ve çağı ile yarışan, hatta onun bir
adım önünde giden ilim ve irfan ocakları kurmadadır.
Hakîkatte ne ilm ü irfânın, ne de talim ve terbiyenin ehemmiyeti
hakkında söz söylemek izahtan vârestedir. Biz işi erbâbına havâle
etmekle yetinelim.
* * *
Evet, yayına hazırladığımız, bizzat Maarif Nazırı Şükrü Bey’in
teşvîki ve mümkün olan bütün kolaylığı sağlamasıyla Mahmud Cevad Bey
tarafından kaleme alınan bu kitap, maarif tarihimizin ilk ve yegâne
eseridir.
Yayınlandığı günden itibaren maarif tarihçilerinin baş ucu eseri
haline gelen kitap resmî vesikalarla doludur. Arşiv belgelerinden
sonra kaynak olarak kullanılan ilk kitaptır. Herhalde maarif
tarihiyle ilgilenip de bu kitaptan haberi olmayan, yazdıkları
makale, kitap ve tezlerde kaynak olarak kullanmayan ve dolayısıyla
Mahmud Cevad Bey’in, tanınmış adıyla Mahmud Bey Baba’nın adını
duymayan yok gibidir.
Kitap aslında iki cilt olarak düşünülmüştür. Birinci cilt elinizde
tuttuğunuz bu eserdir. İkinci cilt hem bu kitaptaki üçüncü kısmı
ikmâl, hem de maarif nazırlarının geniş bir şekilde yer alacağı
biyografileriyle mekâtib-i âliye ve kütüphâneler tarihçesini ihtiva
edecekti. Ancak maarif tarihimiz adına büyük bir kayıp olan bu
ikinci cilt maalesef yayınlanmamıştır.
Bu kitabı önemli kılan bazı hususlar vardır. Bunlardan ilki birinci
elden kaynakların kullanılmış olması, ikincisi bu tip bir eserin ilk
olarak tedvin edilmesi, üçüncüsü bizzat maarif nazırı tarafından
desteklenerek vücuda getirilmiş olması, dördüncüsü aynı dönemde
yaşayanlar ve bizzat maarif işlerinin içinde olanlar tarafından
kaleme alınmış olması. Bir diğeri de kitapta ismi geçen bütün
şahısların kısa kısa biyografilerine yer verilmiş olmasıdır.
Yabancıların (bir kaçı istisna) biyografilerine yer verilmemiştir,
ilh...
Kitap hakkında fazla bir malumata sahip olmayanlar bu eserin baştan
sona Mahmud Cevad Bey’in telifi olduğunu zannederler. Halbuki kitap
yakından incelendiğinde teliften ziyade tedvîn* olduğu görülecektir.
Zaten Mahmud Cevad Bey de “İfâde-i mahsûsa” kısmında, “Lisânımızda
şimdiye kadar böyle bir eser tedvîn edilmemiş olduğundan...”
bahseder ki, bu da görüşümüzün bizzat müdevvin tarafından
doğrulandığı mânâsına gelir..
Tabiî bu düşüncemiz ne Mahmud Cevad Bey’in ve ne de kendisine
yardımcı olarak tayin edilen Müze-i Hümâyûn Hâfız-ı Kütübü Mehmed
Âlî Bey’in çalışmalarını küçük göstermek değil, sadece bir durum
tesbîti yapmaktan ibarettir. Zaten maarif tarihinde ilk defa böyle
bir çalışma yapıldığından, müellif, yardımcısıyla beraber ne kadar
çok sıkıntı çektiklerini kitabın son kısmında yer alan Maarif-i
Umûmiye Nizamnâmesi’nden önceki paragrafta dile getirmektedir. Bize
düşen maarif tarihimize böyle önemli bir eseri hediye eden zevâta
müteşekkir olmaktır.
Şimdi, “İçindekiler” kısmında çok geniş bir şekilde yer verilmiş
olsa bile, kitabın muhtevası hakkında lüzumlu gördüğümüz bazı
noktalara daha dikkatinizi çekmek istiyoruz;
Kitap, bir giriş (Medhal) ve üç kısımdan meydana gelmektedir.
Müellif, önsöz (İfâde-i mahsûsa)’de; kitabın yazılmasına nasıl
başlandığını, kimlerden yardım gördüğünü, başlıca hangi eserlerden
istifade ettiğini, yazım aşamasında hangi usûlün takip edildiğini
vs. hususları ifade ediyor.
Medhal; Sultan II. Mahmud’un 1824’te ilk tahsili mecburî hale
getiren fermânıyla başlayıp 1254 (1838-39) senesi Mekâtib-i Rüşdiye
Nezâreti’nin tesisine kadar devam etmektedir. Yine bu kısımda
çocukların gönderildiği mahalle mektepleri hakkında Meclis-i Umûr-ı
Nâfi‘a’nın bir lâyihası ve bu lâyiha ile ilgili olarak Bâb-ı Âli
daireleri arasında cereyan eden yazışmalar yer almaktadır.
Birinci kısım; kurulmasına karar verilen Mekâtib-i Rüşdiye Nezâreti
ile ilgili bir lâyiha ile başlayıp 1857 (1273) senesinde Maarif-i
Umûmiye Nezâreti’nin teşekkülüne kadar cereyân eden hâdiseleri
ihtiva etmektedir. 1845 yılında kurulan Meclis-i Muvakkat; Dâimî
Meclis-i Maârif’in teşekkülü; Mekâtib-i Umûmiye Nezâreti’nin tesisi;
Sıbyan ve rüşdiye mekteplerine muallim yetiştirmek için
Dârülmuallimîn’in açılması; Meclis-i Muvakkat kararlarından olan ve
Osmanlı Devleti’nin ilk akademisi ünvanını hâiz Encümen-i Dâniş’in
açılması, dahilî ve haricî üyelerin isimleriyle beraber
biyografileri; Rumeli’nin İşkodra, Yenişehir, Yanya, Delvine ve
Manastır şehirlerinde birer rüşdiye mektebinin açılması ile Osmanlı
Devleti tarafından Maarif-i Umûmiye nâmına ilk defa olarak Avrupa’ya
(Paris’e) gönderilecek ve orada tahsillerini ikmâl ettikten sonra
açılması düşünülen Dârülfünûn’a muallim olacaklar için Meclis-i
Maarif-i Umûmiye tarafından kaleme alınan 25 Şubat 1857 tarihli
talimatname.. bu kısımda yer almaktadır.
En hacimli bölümü oluşturan İkinci kısım 1857 senesinde kurulan
Maarif-i Umûmiye Nezâreti’nin tesisi ile ilgili havâdisle başlıyor.
1273 (1856-57) senesinden başlayıp 1301 (1883-84) senesine kadar
cereyan eden hadiseler bu kısımda anlatılıyor. 28 yıllık maarif
icraatlarının anlatıldığı bu kısımda da dikkate şâyân gelişmeler
görülmektedir; Mekteb-i Mülkiye’nin açılması, Cemiyet-i İlmiye-i
Osmâniye’nin kuruluşu, 1865 yılında Maarif-i Umumiye Nezareti’ne
bağlı Tercüme Cemiyeti’nin kuruluşu, 1869 yılında yayınlanan meşhur
Maarif-i Umûmiye Nizamnamesi (bu nizamname bir yanlışlık eseri
olarak kitabın sonunda yayınlanmıştır); 1286 (1869-70)’da açılan ilk
Kız Sanayi Mektebi; Dârülmuallimât’ın açılması; “Maarif-i Umûmiye”
nâmıyla bir derginin çıkarılmasının kararlaştırılması;
Dârülfünun’daki serbest derslerin Takvim-i Vakayi’nin “Kısm-ı İlmî”
bölümünde de neşredilmesi; 1872 yılında Darülfünun’un otuz yıl
süreyle kapatılması; Maarif Nezareti tarafından ilk defa 1291
(1874-75) senesinde çeşitli okullara ait neşredilen ihsâiyât
“İstatistik”; 16 Haziran 1875 yılında bütün vilayetlere gönderilen
Teftîş-i Matbuât yani “Sansür”le ilgili emirnâme; Tedrisat-ı
İbtidâiye Meclisleri (Yeniköy, İstinye ve Tarabya Meclis-i Tedrîsi
gibi); Mekteb-i Sultanî bünyesinde bir Hukuk Mektebi’nin açılması;
Maarif Nazırı Münif Efendi tarafından “Kütüphâne-i Umûmî” nâmıyla
bir kütüphane açılmasına teşebbüs edilmesi; İranlı talebelerin
tahsil için Avrupa yerine Osmanlı Devleti’ne gelmeleri; Alfabenin
ıslahı meselesi; Vakıf kütüphanelerinde bulunan kitapların
isimlerini ihtiva eden kitap kataloglarının basılması ve
neşredilmesi; 1297 (1879-80) senesinde ilk defa yayınlanan
“Salnâme-i Devlet-i Aliyye-i Osmâniye”den ilginç ve mühim bazı
kısımlar; Mekteb-i Tıbbıye-i Mülkiye tarafından “Vakayi‘-i Tıbbıye”
nâmıyla bir tıp gazetesinin neşrine başlanılması; Kız çocuklarının
tahsilde pek ilerleyememelerinin sebepleri hakkında Vakit
gazetesinden alınan önemli bir makale; İstanbul’da “Müze-i Hümâyûn”
un açılması ve burada Maarif Nazırı Münif Efendi tarafından îrâd
edilen çok önemli bir nutuk (Münif Efendi burada Avrupalıların
müzecilik düşüncelerini, Osmanlı Devleti’ne ziyaret maksadıyla gelen
Avrupalıların buradan götürdükleri tarihî eşyalarla muhteşem müzeler
kurduklarını, bizim ise böyle bir düşünceye sahip olmadığımızı,
ancak bundan sonra bu hususta daha dikkatli davranılacağını, ifade
ediyor); 19 Eylül 1881’de Beşiktaş İnas Rüşdiyesi’nin diploma
töreninde mezkûr mektebin muallimeleri ve bir davetli hanım
tarafından ilk defa olarak bir açılışta hanımlar tarafından nutuklar
îrâd edildiği; Farklı amaçlarla kurulan ancak yaptığı icraatlarla
bir sansür kurulu haline gelen Encümen-i Teftiş ve Muayene’nin
kurulması; Okulların ders programları, gerek taşra, gerekse
İstanbul’da kurulan çeşitli mekteplerin isimleri ve buralardaki
talebelerin miktarını gösteren cedveller; 1299 (1881-82) yılında
Yıldız Sarayı’nda bir rasathanenin inşası... ve daha nice önemli
gelişmeler bu kısımda yer almaktadır.
Bu kısımda 1274 (1857-58) ve 1284 (1867-68) yılları atlanılmış.
Son bölümü oluşturan Üçüncü Kısım ise 1301 (1883-84) den 1310
(1892-93) senesine kadar cereyan eden maarifle ilgili havâdisi
içermektedir; 1301 (1883-84) senesinde Hariciye Nezareti’ne bağlı
Lisan Mektebi’nin Mülkiye Mektebi’nde açılması; Fevkalâde ihtiyaç
olmasına rağmen Mekâtib-i Sultâniye’nin bir türlü çoğaltılamamasının
sebepleri; Husûsî mekteplerin açılması (Şehzâdebaşı’nda “Mekteb-i
İrfânî”, Aksaray’da “Mekteb-i Osmânî” gibi); 1307 (1889-90)
İstanbul’da bir a‘mâ ve dilsiz mektebinin açılması; Aşîret
mektebinin açılması, 23 Temmuz 1892 tarihli nizamnamesi ve ders
programı...
Kitaba, yer yer yerli ve yabancı gazetelerden, salnamelerden
alıntılar yapılmış. Meselâ; Les Debats gazetesinin İstanbul muhabiri
tarafından mensup olduğu gazeteye yazdığı uzun mektup câlib-i
dikkattir. Muhabirin Mülkiye, Ticaret, Maâdin, Sanâyi‘-i Nefîse ve
Mekteb-i Tıbbıye-i Mülkiye mekteplerini gezerek müşâhedelerini
kaleme aldığı mektubun tercümesi 2 Nisan 1885 tarihli Tarîk
gazetesinde neşredilmiştir. Müşâhid mektubunda okullarda
gördüklerini acık bir dille ifade ediyor ve Osmanlı maarifinin ne
derece gelişme gösterdiğine dikkat çekiyor.
Diğer yandan Üçüncü Kısmın sonlarına doğru orta dereceli okullarla
ilgili talimatnamelere ve ders programlarına.. geniş bir şekilde yer
verilmiştir. Bu programlarda dikkatimizi çeken hususlardan biri;
mevzuların, bugün ancak üniversitelerde okutulabilecek seviyede
teferruatlı ve hacimli olmasıdır. Eğer hakîkaten bu programlar
tatbik edilebilmiş ise o günün lise talebelerinin bugünün üniversite
talebelerinden fersah fersah ileride olduklarını çok rahatlıkla
söylememiz mümkündür. Ancak bildiğimiz kadarıyla devletin o gün
içinde bulunduğu zor şartlar, maddî imkânsızlıklar ve yetişmiş
eleman eksikliği hedeflerin gerçekleşmesini zorlaştırmıştır. Yine de
tamamı tatbik edilememiş olsa bile Osmanlı eğitimcilerinin bu
mevzuları resmî okul programlarına derc etmeleri bile takdire şâyân
bir düşünce tarzıdır. Meselâ “Umum mekatib-i rüşdiye ve idadiyede
beher hafta okunacak ulûm ve fünûnun aded-i dürûsunu mübeyyin tanzîm
olunan cedvel”deki derslerden kozmoğrafya, mihanik, fizik, kimyâ ve
mevalid gibi derslerin muhtevaları dikkat çekecek mahiyettedir;
Avrupadaki ilmî gelişmeler yakından takip edilmiş, yeni keşif ve
teorilerin üzerinden çok kısa bir zaman geçmiş olsa dahi mektep
kitaplarında yerlerini almıştır. Bir misâl olmak üzere “Kimya”
dersinde hangi hususların okutulacağının anlatıldığı bölümde “Atom
nazariyesi”nin yer aldığını görüyoruz. Bu da bize Osmanlının
Avrupa’daki ilmî gelişmeleri yakından takip ettiğini ve onu almada
dûn-himmet olmadığını göstermektedir. Osmanlı Devleti’nin son
dönemleri hakkında fikr-i sabit sahibi kimselerin görüşlerini bir
kere daha gözden geçirmeleri ve hâdiseleri tek bir zaviyeden değil
de, bütün yönleriyle ele alıp değerlendirmeleri gerekmektedir.
Teknik terimlerin dili çok ağır olmasına rağmen yukarıda
bahsettiğimiz derslerin muhtevalarına bir göz atmak yeterli
olacaktır.
Bir diğer dikkat çekici husus da, programlarda her ne sûretle olursa
olsun, hocalar tarafından talebelere dayak atılmasının kesinlikle
men edilmesidir.
İleriki sayfalarda da görüleceği üzere erkeklerle beraber kızların
eğitimine de geniş bir şekilde yer verilmiş ve teferruatlı müfredat
programları hazırlanmıştır.
XIX. asrın sonlarına doğru Osmanlı Maarif-i Umûmiyesinin Mekke,
Cidde, Kudüs, Şam, Musul, Beyrut’tan Girit’e, oradan Selanik,
Manastır, Kosova, Arnavutluk ve Üsküp’e kadar geniş bir coğrafya
üzerinde maarif işleriyle ilgilendiği ve kamet-i kıymeti ölçüsünde
çözümler aramağa çalıştığı görülmektedir.
Kitap üzerinde yaptığımız tasarruflara ve kitabı nasıl
kullanacağımıza gelince;
1- Bu tip eserlerin bugünkü alfabeye aktarılırken mutlaka
yazıldıkları dilleri muhafaza edilmeli ve kesinlikle sadeleştirme
yapılmamalıdır, düşüncesindeyiz. Dolayısıyla eserin
transkripsiyonunu yaparken sadeleştirme yoluna gitmedik ve
kullanılan dili aynen aktardık. Burada şu hususu da vurgulamak
yerinde olacaktır; Tarih ve kültürümüze ait eserlerin, yazıldıkları
dönemde kullanılan Türkçe, bugünün insanının –eğer o sahada ihtisas
yapmamış ise- anlayabileceği bir dil değildir. Maalesef bugünün
nesilleri 20-30 sene önce yazılan bir fikrî eseri dahî anlamakta
zorlanmaktadırlar. Birinci derecede bu tür eserlerin asıl yazılış
dilleriyle bugünün alfabesine aktarılmasının yanında, engin kültür
hazinelerimizden geniş halk kitlelerinin de haberdar olabilmesi için
sadeleştirme yoluna da gidilmelidir.
2- Kitabın bütününde verilen tarihler hicrîdir. Biz bu hicrî
tarihlerin yanına köşeli parantez içerisinde miladî karşılıklarını
da yazdık. Hicrî tarihleri miladî tarihe çevirmede Ahmed Muhtar
Paşa’nın Takvîmü’s-Sinîn (Yay. Haz. Y. Dağlı-H. Pehlivanlı, Ankara
1993)’ini ve daha önceki tarihler için de Almanların hazırlamış
olduğu CAL adlı bilgisayar çeviri programını asıl aldık.
3- Kitabın sayfa yapısına bağlı kalınmamış ve kitabın aslında
dipnotlar her sayfanın başında yeniden başlıyor olmasına rağmen
bizde serî olarak devam etmiştir.
4- Kitapta kullanılan bütün köşeli parantez içindeki notlar bize
aittir.
5- Kitap aslında çok kullanışlı olarak tedvîn edilmemiştir; ne
seneler arasına, ne de aynı sene içindeki farklı konulara ayırdedici
ara başlıklar atılmış. Meselâ; 1266 (H) senesi vakaları bittikten
sonra çok küçük bir çizgi çizilmiş ve hemen akabinde 1267 senesi
zilkadesinde... diye mevzuya girilmiş. Daha sonra bu seneye ait
farklı konulara ara başlıklar atılmadan normal paragraflar halinde
devam edilmiştir.
Biz bütün bu karışıklıkları gidermek için her sene arasına, meselâ;
1290 (1873-74) SENESİ VAKAYİ‘İ şeklinde başlıklar attık. Daha sonra
aynı seneye ait, fakat ayrı ayrı konuları ihtiva eden paragrafların
başına 1, 2, 3, 4... şeklinde numaralar verdik. Dolayısıyla okuyucu
“İçindekiler” kısmını açtığında iki ayrı numarayla karşılaşacaktır;
bunlardan birincisi sayfa numarası, ikincisi ise o konuyu ihtiva
eden paragraf numarasıdır. Meselâ; “İçindekiler” kısmından 1271
(1854-55) SENESİ VAKAYİİ’ni bulmak istiyoruz. Hemen cümlenin
karşısına baktığımızda sayfa numarası olarak 53’ü, paragraf numarası
olarak da 2’yi göreceğiz. Yani bu başlık 53. sayfanın 2 numaralı
paragrafında yer almaktadır mânâsına gelmektedir, ilh.
6- Hacmi geniş olan bu kitaba kısa bir fihrist yapılmış. Bu sebeple
hem kitabın içerisinde hangi mevzuların var olduğunu tam olarak
bilemiyorsunuz, hem de aradığınız konuyu ânında bulamıyorsunuz. Biz,
yukarıda da ifade ettiğimiz üzere kitabın hepsini taradık ve ayrı
ayrı konuları ihtiva eden paragrafların özetini yaparak
“İçindekiler” kısmına derc ettik ve sıra numaraları verdik. Bu
sebeple “İçindekiler” kısmı belki hiçbir kitapta olmayacak şekilde
kabarık oldu, ama en azından kitapta hangi hususlara yer verilmişse
o da ortaya çıkmış oldu.
Bir başka husus; okuyucu kitabın ana metnini okumadan bizim
kronolojik bir sıra takip ederek hazırladığımız “İçindekiler”
kısmını dikkatli bir şekilde baştan sona kadar taramış olsa, Osmanlı
Devleti’nde 1824’ten 1893 yılına kadar cereyan eden maarif
hareketlerini görmüş olacaktır.
7- Kitabın en sonuna Osmanlı Devleti’nin bütün maarif nazırlarının
isimlerini, kaç defa nazırlık yaptıklarını, işe başlama ve ayrılma
tarihlerini ihtiva eden bir liste ekledik.
8- Kitabın yazıldığı dil bugüne nisbetle ağır olduğundan okuyucuya
yardımcı olmak amacıyla kitabın sonuna genel bir lugatçe hazırladık.
9- Kitabın sonunda Darülfünûn, mekâtib-i âliye, mekâtib-i umûmiye ve
husûsiye, nezaretlerin şubeleri, ilmi heyetler, ders cedvelleri,
nizamnâme, talimatnâme ve istatistikler ile kadın ve erkeklere ait
ayrı ayrı fihristler yapılmasına rağmen, biz “İçindekiler” kısmını
geniş tuttuğumuzdan fazla yer işgal etmemesi için buna gerek
görmedik. Ayrıca kadın ve erkeklere ait yapılmış ayrı ayrı fihristi
de “İsim İndeksi” altında bir araya topladık.
10- Kitabı bugünkü alfabeye aktarırken bütün transkripsiyon
işaretlerini kullanmadık; terkiplerde tire (-) işaretini (ricâl-i
devlet gibi), uzatma işâreti olarak (^) işaretini (dâimî gibi),
hemze (¡) yerine apostrof (’) işaretini (me’mûriyet gibi), ayın (Ÿ)
işareti yerine ters apostrofu (‘) kullandık (‘uhde gibi). Aktarma
işlemi tamamlandıktan sonra çoğu ayın (Ÿ) işaretini de hem son
devrin metinleri olduğundan, hem de okumada kolaylık olsun diye
kaldırdık. Bugün fazlaca kullanılmayan kelimelerde ise ayın
(Ÿ)işaretini gösteren ters apostroflar kalmış durumda.
11- Bugün de kullandığımız bazı kelimeler için transkripsiyon
işareti kullanmadık. Meselâ;
Zi’l-ka‘de’yi > Zilkade
Rebî‘ü’l-evvel’i > Rebîülevvel
Cumâde’l-ûlâ’yı > Cumâdelûlâ
Binâen-‘aleyh’i > Binâenaleyh
Dârü’l-fünûn’u > Dârülfünûn
Dârü’l-mu‘allimât’ı > Dârülmuallimât şeklinde yazıldı.
12- Maarif nazırlarının orijinal resimlerini aynen muhafaza ettik ve
bilgisayarda daha da orijinalleştirerek sayfa aralarına
serpiştirdik.
13- Doğruluğundan şüphe ettiğimiz veya okumada kolaylık olsun,
yanlış mânâ verilmesin diye bazı kelime ve isimlerin yanına köşeli
parantez içerisinde Osmanlıcasını da yazdık.
14- Metin içinde geçen kitap, dergi ve gazete isimlerini beyaz
italik olarak yazdık.
15- Kitaptaki bütün ders cedvellerini vb. daha iyi görünmesi
açısından tablolaştırdık.
16- Özellikle kozmoğrafya, kimya, fizik gibi kısımlarda isimleri
geçen yabancı ilim adamlarının adlarının orijinal yazılışlarını
doğum ve ölüm tarihleriyle beraber ansiklopedilerden bulduk ve
köşeli parantez içerisine kaydettik.
Hülâsâ, bu çalışma da çeşitli dost ve arkadaşlarımızın yardımları
sayesinde gerçekleşti. Başta Mahmud Cevad İbnü’ş-Şeyh Nâfî’nin hayat
hikâyesini bizim için kaleme alma lutfunda bulunan kıymetli ilim
adamı Prof. Dr. Ali Birinci’ye, hiç de zamanı olmamasına rağmen
kitabın büyük bir kısmını gözden geçiren ve yönlendirici
fikirleriyle katkıda bulunan Doç. Dr. İsmail Kara’ya, gerek
Fransızca kelimelerin okunmasında, gerekse kitabın yayınlanması
hususundaki teşviklerinden ötürü Prof. Dr. Aykut Kazancıgil’e,
genellikle terminolojisi Arapça olan cebir, hendese, kozmoğrafya,
fizik, kimya, mevâlîd... gibi kısımların okunmasında yardımlarını
esirgemeyen İhsan Kasım Salihî ve Dr. İhsan Fazlıoğlu’na,
müsveddelerin okunmasında ve sair hususlarda beni yalnız bırakmayan
dostlarım Kenan Olgun ve Levent Akgünlü’ye; Teknik işlerin
yapılmasında yorulmadan her an yanımda olan arkadaşım Tuncay
Baydak’a, kitabın bir an önce yayınlanması hususunda gösterdiği
gayret ve manevî desteklerinden dolayı muhibb-i azîzim Mustafa Şaban
Adanır’a, kitabın basımını gerçekleştiren Yeni Türkiye Yayınları
mensuplarına, buraya ismini kaydedemediğim bütün yardımsever
dostlara ve dahî küçüklüğümden beri beni hiçbir zaman yalnız
bırakmayıp maddeten ve manen destekleyen ağabeylerim Haydar ve Özer
Kayaoğlu’na teşekkür etmeyi vicdânî ve irfânî bir borç bilir,
hepsine birden en derin minnet ve şükranlarımı sunarım.
Bütün gayretlerimize rağmen yanlışlarımız olabilir. Kitapta görülen
her türlü kusur ve noksan bendenize aittir. Ehl-i irfânın mazur
görmesi ve ilim âlemine faydalı olması temennisiyle...
Taceddin Kayaoğlu
İstanbul, 2001 |