|
"Büyük Cihad'dan Frenk
Fodulluğu'na" bilim tarihimizin
yazarı Ekmeleddin İhsanoğlu
Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Bilim Tarihi bölümünün 1984'te kuruluşundan bu yana
başkanı. İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi, IRCICA 'nın
da 1980'de kuruluşundan bu yana genel direktörü.
IRCICA, İslam Konferansı Teşkilatı 'nın bir alt kuruluşu. Amacı,
İslam kültür ve medeniyetini daha iyi tanıtmak; Müslümanlar ve öteki
topluluklar arasında karşılıklı anlayış ve dostluğu güçlendirmek
üzere araştırma ve bilgi alışverişi sağlamak. Merkez, arşiviyle,
araştırmalarıyla, yayınlarıyla, düzenlediği konferanslarla çok
yararlı çalışmalarda bulunuyor.
İhsanoğlu, Kahire'deki Ain - Shams Üniversitesi Kimya Bölümü'nden
mezun (1966) olduktan sonra sonra, El Azhar Üniversitesi 'nde master
yaptı (1970). 1970 - 80 arasında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi 'nde
öğretim üyesiydi.
Bilim tarihi, Türk kültürü, İslam dünyasının Batı ile ilişkileri,
Türk - Arap ilişkileri konusunda yayınları olan İhsanoğlu'nun son
kitabı, Osmanlı İmparatorluğu'nun klasik döneminde, yani 15 - 17.
yüzyıllarda bilimi konu alıyor. İhsanoğlu ile Büyük Cihad'dan Frenk
Fodulluğu'na (İletişim Yayınları, 1996) üzerine konuştuk.
* Kitabınızın adı neden "Büyük
Cihad'dan Frenk Fodulluğu"na?
İki tabir de Osmanlı bilim tarihinde iki önemli merhaleyi belirler.
Birincisi Hz. Muhammed 'in kullandığı bir tabirdir. Bir savaştan
döndükten sonra etrafındakilere, "Küçük Cihad'dan döndük, şimdi
büyük Cihad'a yönelmemiz lazım" diye seslenmiştir. Kastettiği
"Nefisle mücadele, nefsi terbiye" dir.
"Büyük Cihad," Fatih 'in İstanbul 'u fethettikten sonra kurduğu
bilim kurumlarının arkasındaki motivasyonu gösterir. Fatih'in
maksadı insanların nefislerini eğitmek, ruhlarını güzelleştirmektir.
Osmanlı biliminin ilk safhası budur.
"Frenk fodulluğu" tabiri ise 1660'larda Latince'den Türkçeye
çevrilen bir astronomi kitabıyla ilgili. Devrin müneccimbaşısı bu
kitabı henüz incelemeden "Frenk fodulluğu" olarak niteliyor ve
değersiz buluyor. Ancak çevirmen kitabın içeriğini izah edince, çok
hoşuna gidiyor ve takdir ediyor. Bu da 17. yüzyılda Osmanlı'nın hala
Batı'ya yukarıdan baktığını gösteriyor.
Bu kitapta ben Osmanlı klasik döneminde, 15. - 17. yüzyıllar
arasında bilimle ilgili konuları araştırdım. Bazı yanlış anlayışları
tartışmaya açtım.
* Vurgulamak istediğiniz esas
noktalar neler?
Birincisi, klasik Osmanlı döneminde bilimin, Adnan Adıvar 'ın dediği
gibi, "Arap ve Fars dillerindeki ilimin eksik ve bazen da yanlış bir
devamından ibaret" olmadığına; astronomide, matematikte, vs. özgün
katkılar olduğuna dikkat çekiyorum.
Ayrıca Osmanlılar Türkçeyi bilim dili haline getirdiler. Önceki Türk
devletleri bunu yapamadılar. Osmanlıca, devrinin bir bilim dili
olarak Arapça ve Farsça'nın önüne geçti. Osmanlılar Batı bilimini
İslam dünyasına aktarmaya giriştiklerinde, bunu Türkçe yaptılar.
Araplar ve Farslar bilim dili olarak önce Türkçeyi gördüler.
İkinci nokta, Adıvar'ın ileri sürdüğünün aksine Osmanlılarla Batı
bilimi arasında bir duvar bulunmadığı. Osmanlılar bilime set
çekmediler. Batı bilimi ile 16. yüzyıldan itibaren temasa geçtiler;
selektif bir transfer yaptılar. Çünkü kendilerine yeterli bir
gelenekleri, literatürleri vardı. Kendilerinde olmayanı aldılar.
Coğrafyada Piri Reis, hem İslam kaynakları, hem kendi gözlemleri hem
de Batı kaynaklarından yararlanıyordu. Osmanlı ihtiyaç duyduğunu,
işine yarayanı alıyordu.
* İslam dünyasında bilimin en parlak dönemi hangisiydi ve ne gibi
katkıları oldu?
İslam biliminin tek bir parlak dönemi yok. 8. yüzyılda başlayıp 16.
yüzyıl sonuna kadar yükseliş halindedir. 19. yüzyılda ortaya atılan
teoriye göre, İbni Sina, Farabi, Biruni, Harezmi gibi isimlerin
yaşadığı ilk 4 - 5 asır "Altın Çağ." Daha sonra, "Eski Yunan'dan
yapılan tercümeler durdu; Türkler medeniyete değil askerliğe önem
verdi; karanlık hakim oldu" deniyor. Ernest Rennan, Georges Sarton
bu anlayışı temsil eder.
Oysa bu gerçeğe aykırıdır. 13. yüzyılda Nasireddin El Tusi; 14.
yüzyılda Kutbeddin El Şirazi ve İbni Şatır; 15. yüzyılda Uluğbey,
Kadızade - i Rumi, Gıyaseddin El - Kaşi, Ali Kuşçu; 16. yüzyılda
Mirim Çelebi, Takiyeddin El - Rasid, Davud El - Antaki gibi bir
kısmı Osmanlı olan alimlerin bilime katkıları çok önemlidir.
Tusi'nin astronomideki yeri Kopernik, Galile kadar önemlidir. İbni
Şatır'ın geliştirdiği matematik modelin Kopernik tarafından
kullanıldığı biliniyor. Parlak devir 16. yüzyılda İstanbul
rasathanesini kuran III. Murat 'ın müneccimbaşısı Takiyeddin El -
Rasid'e kadar sürdü. Yaptığı ölçmelerin Theo Brahe 'den daha dakik
olduğu tesbit edildi.
* 16. yüzyıldan sonraki gerilemeyi
nasıl açıklıyoruz?
Bu İslam medeniyetinin seyriyle ilgili bir büyük soru. Bu sırf
İslam'a ya da Osmanlı'ya has bir soru değil. Bu daha da eski
medeniyetlere sahip olan Çin, Hint ve Japon medeniyetleri için de
sorulabilir. Soruyu "Bilim Devrimi" niçin Avrupa'da oldu diye
sorarsak, daha rahat tartışabiliriz.
* Peki, neden?
Bu konuda neredeyse her gün yeni bir kitap çıkıyor. Niçin Batı'da
olduğu ortaya konabilmiş değil. Nasıl çıktığı hakkında çok şey
yazıldı. Bilim adamlarının kiliseyle çatışması, vs. Ama konu o kadar
basit değil. İslam, Çin, Hint dünyasında kilise yoktu... Bence bir
uygarlıklar döngüsü, devresi var. Bu devrelerden biri Akdeniz
çevresinde yaşandı.
Avrupa'daki sosyal, ekonomik gelişmelerle beraber, yeni
teknolojilerin ortaya çıkması, üniversitelerin kurulması, belirli
bir refah düzeyine ulaşılması, coğrafi keşifler, hepsi Bilim
Devrimi'ni doğurdu. Kolay cevaplanır sorular değil.
Avrupa'nın dünyanın geri kalanıyla arasının açılması meselesi ise,
bilim ile değil sanayi devrimiyle ilgilidir. Avrupa'nın mutlak
üstünlüğünü sağlayan sanayi devrimidir. Sanayi devriminin
sömürgecilikle ve askeri yayılmacılıkla birleşmesi, Avrupa'ya büyük
bir güç kazandırdı.
* Rasyonalizmin, eleştirel akla
verilen değerin Batı toplumlarının bilimde ön alması herhalde
azımsanamaz...
Elbette, bunlar üst üste gelen ilerlemeler oldu. Denebilir ki, bizde
medeniyet anlayışı da farklıdır. Mutlak anlamda aklın ihmal edildiği
söylenemez. Fakat farklı anlayışlar var. Batı'da bilimin hedefi
kainata hakim olmak ve onu denetim altına almaktır. Bizde ise
bilimin hedefi nefsi yüceltmek; mutlak hakikate ulaşmak.
* "Medreseler sadece dini
meselelerle ilgilendiler, bilime sırt çevirdiler" diyenler var.
Haksızlar mı?
Medreselerle ilgili bilgilerimiz eksik. Çalışmalar da az. Başka bir
görüş de var: "Medrese mükemmeldi. Fatih medreselerinde hukuk, tıp,
fen, mühendislik hepsi vardı..." O da gayrı ciddi bir görüş. Osmanlı
medreselerini İslam medreselerinden ayırmak mümkün değil.
Nizamülmülk 'ün kurduğu ilk medreselerden gelen bir gelenek vardır.
Profesör George Makdisi 'nin The Rise of College in Islam diye
önemli bir eseri var. Diyor ki, medrese fıkıh, dini ilimlerin
eğitimi için kuruldu. Fıkıh ekollerinin rasyonalizmle kavgası
sonucunda ortaya çıktı. Bu açıdan bakınca, din dışı ilimlerin
öğretildiğine dair bilgi yok. Ancak medrese hocalarının evlerinde ya
da kütüphanelerde bilim üzerine de çalıştıklarını görüyoruz.
Fatih öncesi Osmanlı medreselerine bakıldığında da, akli ilimlerin
eğitimine dair açık bir hüküm yok. Fatih'in vakfiyesinde ise, "ulum
- u diniye" yanında "ulum - u akliye" nin de okutulmasının,
müderrislerin iki tür bilgiye de sahip olmasının şart konduğunu
görüyoruz. Sultan Süleyman'ın vakfiyesinde de bu hüküm var.
Fatih sonrası Osmanlı medreselerinde bilim okutulduğuna; bunun son
dönemlere kadar sürdüğüne dair başka deliller de var. 18. yüzyılda
kurulan mühendishanelerin ilk hocaları medreselerde yetişti. Evet,
Ali Kuşçu ve Takiyeddin çapında bilim adamları yetişmiyor. Ama
"Osmanlı medreselerinde bilim yapılmadı" görüşüne katılmıyorum. Bu
Cumhuriyet'in ilk yıllarında medreselere karşı alınan tavırla ilgili
bir hükümdür. Bunun karşısında bazılarının medreseyi çok yücelterek,
modern üniversiteler benzetme gayreti de başka bir aşırılık.
* Kitabınızın bir yerinde 17.
yüzyıl Osmanlı toplumunda güneş merkezli kainat kavramı din - bilim
çatışmasına yol açmadı, diyorsunuz...
Toplumdaki tavırları ölçme imkanımız yok, ama ilim çevresinde, böyle
bir tartışma olmadı. Çünkü İslam'da bu konuda dogma yok. İslam'da
aklın göstereceği yola itibar var. Kainatın güneş ya da yer merkezli
oluşu din açısından bir tercih konusu değildi. Sonraki dönemlerde
güneş merkezli teorinin tercihe şayan olduğu da savunuldu.
* Yani Batı'daki gibi bir bilim -
din çatışması yaşanmadığını mı söylüyorsunuz?
Yaşandı, ama çok geç; 19. yüzyılın sonlarında oldu. Aslında
pozitivizm ve Darwinizm 'le geldi. Ama din tarafından modern bilimin
reddedilmesi anlamında değil. Pozitivizmin dini reddetmesinden doğan
bir çatışma söz konusu oldu.
* "17. yüzyılda Selefiyecilerin
felsefeye ve bilime karşı tavır almaları gelişmeye ket vurdu"
diyorsunuz. Neydi bu Selefi - Tasavvufi İslam ayrımı?
Selefiyeciler dinin en saf halde olmasını savundular. İslam'ın ilk
çağında olmayan bir takım ifade tarzlarının, faaliyetlerin dine
aykırı olduğunu, Müslümanların bu delalete düşmemesi gerektiğini
söylediler. Tasavvufu, Mevlevileri, musikinin kullanışını, herşeyi
reddediyorlardı. Bu akımın bir sosyal tepki yönü de vardı. Devlet
ricalinin refah içinde olmasına tepki, benzerlerini bugün de
gördüğümüz tepkiler söz konusu... Bu mistisizme karşı bir
reaksiyondur. Yani İslam içi bir tartışma veya çatışmadır.
* Batı bilimi - İslam bilimi, ya
da bilimde İslam - Batı geleneği ayrımı olur mu? Bilimin milleti
olur mu?
Mesela Yunan, Çin, Hint, Rönesans, İslam bilimi diyoruz. Tabii
bunlar arasında gelenek farkları var. Bilim sosyal bir işlev. Hakim
olan paradigmalar farklı. Bilim mutlak değil. Yorumlar farklı
olabilir. Mesela İslam bilimi kendinden önce gelen gelenekleri
devraldı. Yunan, Hint bilim geleneklerini özümsedi. Bunlardan yeni
sentezlere, evrensel buluşlara gitti. Küresel trigonometri, cebir,
astronomiyi geliştirdi. İslam bilimi Latince ve İbranice'ye
çevrilerek Avrupa'ya taşındı.
Rönesans'tan sonra da Avrupa'da başka bir sentez oldu. Yeni kurumlar
çıktı. İslam'da medrese var, üniversite yoktu. Bunların gelişme
çizgileri farklı oldu. Bunlar kıyaslanamayacak ayrı gelenekler.
* Bir bilim tarihçisi olarak bugün
Türkiye'de bilimin durumuna baktığınızda ne görüyorsunuz?
Hala son dönem Osmanlı zihniyetinin etkisi altındayız. 19. yüzyılda
Osmanlılarda bir an önce Batı ile arayı kapatma telaşı var. Batı
bilim geleneğini kurmaya çalışırken bunu düzgün bir şekilde
yapamadılar. Bilimsel araştırma kavramı ve kurumları
yerleştirilemedi.
Cumhuriyet döneminde de bunu görüyoruz. Fazla fark yok. Bugün hala
bilim politikasının sağlam temelleri atılmış değil. Bilimsel
araştırmaya ayrılan pay çok düşük. En azından on katına çıkarılmalı,
ilerleme sağlanabilmesi için. Burada hem devlete hem topluma görev
düşüyor.
Hala bilimin önemini kavramış değiliz; hala ithalini yapıyoruz.
Bilime katkı yapmak için sağlam bir politikamız, uygulamamız yok.
Akademik gelenekler yerleşmedi. Her gün yeni master, doktora
yönetmelikleri yapılıyor.
* Bilim özgürlüğünün, bilim
kurumlarının özerkliğinin yerleşmediği savunuluyor...
Şunu görüyorum: Yönetmeliklerde çok karışıklık var. Öğrencilerin iyi
yetişmesi için akademik imkanlar çok dar. Herkesin bir şablona
uyması isteniyor. Eğitim gelenekleri çok geriden gidiyor.
Yaratıcılık gelişmiyor. Eski ve köklü üniversiteler itibar
yitiriyor. Yeni üniversiteler yeterli imkanlara kavuşamıyor. Özel
üniversitelerin kurulmasıyla eski üniversiteler kadrolarını
yitiriyor. Üniversitelerde bilimsel birikim, gelenek tesis olmuyor.
ŞAHİN ALPAY - Milliyet Gazetesi
İnternet Sitesi
|