|
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
I- Unutulmaması Gereken Hususlar
Maalesef, millet ve devlet olarak üç büyük düşmanımız devam ediyor:
cehalet, ihtilaf ve fakirlik. Bugünkü araştırmamızın konusunu,
cehaletimize sebep olan şeyler veya diğer bir ifadeyle ilme mani
olan sebepler teşkil edecektir. Bu başlığı, değişik şekillerde
incelemek ve değerlendirmek, mesela insanın şahsî hayatında ilme
engel teşkil eden haller, sosyal hayatta ilme engel olan haller,
siyasî hayatta ilme engel olan haller diye sıralamak mümkündür.
İnsanın sıhhati ile alakalı problemler, ilmî çalışmanın kıymetini
idrâk etmeyen eş ve çocuklarından doğan zorluklar, ilmin
vesilelerini elde etmek için maddi imkânlara sahip olmama gibi
maniler, şahsî hayata ait engellerden bazılarıdır. Okullarında tek
tip insan yetiştirmeyi şerefle ilan edecek kadar ilimden anlamayan
devlet adamlarının tavırları, ilmî araştırmaya getirilen resmî
kayıtlar ve sınırlamalar, doktora tezinin başlığında İslam kelimesi
geçtiğinden dolayı tezleri reddeden kafalar, ilmin siyasî hayattaki
engellerine bazı misallerdir. Devlet ve milletin muhit olarak ilme
önem vermemesi, devletin ve fertlerin bir şarkıcıya gösterdikleri
iltifatı ilim adamlarından esirgemeleri, kız istemeye gidildiğinde,
kız annesinin kızını isteyenlere böbürlene böbürlene kızını
anlatırken, acı olan ‘Affedersiniz, bir de öğretmen istedi’ diyecek
kadar ilimden bî haber olması da sosyal hayattaki bilimin engelleri
arasında sayılabilir. Bu engeller olduğu sürece de, bilimin
engellenmesi devam edecektir ve millet olarak da sonuçlarına
katlanılacaktır.
Şimdi bizim, bütün bu engelleri sıralamaya ve izah etmeye yerimiz
müsait değil. Ancak bir gerçeğin altını çizdikten sonra, ilmin
önündeki engellerin bazı önemli olanlarına atf-ı nazar eyleyeceğiz.
Üzülerek ifade edelim ki, ilim için kara dönem diyeceğimiz ve bazı
ilim ve siyaset adamlarımızın da yanlış olarak ortaçağ zihniyeti
dediği zaman dilimi, müslümanlar ve gayr-i müslümler açısından
tamamen faklı dönemlere rastlamaktadır. Yani İslam aleminin bilim
açısından ortaçağı farklıdır; gayr-i müslimlerin ve özellikle de
Avrupa’nın ortaçağı ayrıdır.
Tarih bize gösteriyor ki, gayr-i müslimler için ilk çağ ve ortaçağ,
bilim açısından kara bir dönemdir. İlme önem verilmediği gibi, ilim
adamlarına da ilimlerinden dolayı kıyılmış ve Galile gibi bilim
öncüleri ‘dünya dönüyor’ dedikleri için idam dahi edilmişlerdir.
Bazı sözde bilim adamlarının, ortaçağ karanlığı tabiri ile, bu
karanlık dönemi Türk Milletinin ve özellikle de İslam aleminin
tarihine de teşmil etmeleri ve tarihimizi bu açıdan Avrupa tarihine
kıyaslamaları tam bir bahtsızlıktır, tarihi bilmemektir.
Halbuki müslümanlar ve biz müslüman Türk milleti için, ortaçağ
karanlığı diye kötülenen İslamın ilk 300 yılı yani en azından miladi
1000 yılına kadarki dönem, fevkalade mümtâz ve şerefli bir dönemdir.
İslamın ilme ve müslüman ilim adamlarının da dünyaya bilim
meşalelerini yaktığı asırlardır. İslamın ilk 500 yılı da yani
1400’lere ve hatta Osmanlı Devletinin 1550’lere kadar devam eden
devresi, bazı noksanlıklar bulunsa dahi, ilim açısından karanlık
dönem değil, belki en aydınlık dönemdir. Moğol karabasanını bir
tarafa bırakırsanız, İslam âleminin bu dönemde yetştirdiği bilim
adamları, sadece İslam aleminde değil, bütün dünyada bilimin
öncüleri olmuşlardır. Maalesef İslam âleminin 1550’lerden XIX. asra
kadar olan zamanı, bilim açısından karanlık bir dönemdir ve hatta
İslam alemi için bu döneme ortaçağımızdır diyebiliriz. Yoksa Avrupa
için ortaçağ sayılan asırlar, biz müslümanlar için bilim açsısndan
en aydınlık dönemdir denilebilir[1]. Bu dönemde Avrupa Kopernik’leri
yakarken ve Galile’leri idam ederken, İslam âlemi İbn-i Sina’ları,
Fahruddin Râzî’leri ve Bîrûnî’leri yetiştirmiştir.
II- Bilime Engel
Olan ve Bertaraf Edilmesi Gereken Bazı Haller
Durumu böylece tesbit ettikden sonra şimdi de bizim için bilime
engel teşkil eden bazı sebepleri özetleyelim:
1) Bilim ve San’at Hürriyetinin
Olmayışı
Bilim hürriyeti, bilimin gelişmesinin birinci ve en önemli
sebebidir. Bilim hürriyetinin olmadığı bir memlekette, gerçek manada
bilim adamı değil, ünvanlı dalkavuklar yetişir. İlim adamı bir bal
arısı gibidir. Daha önce yaşamış bilim adamlarının ortaya koydukları
yanlış veya doğru araştırmalar, siyasi görüşüne uysun uymasın,
muasır bilim adamlarının eserleri ve araştırmaları, bilim adamı için
balının bal yapmak için öz topladığı farklı çiçeklere benzer. Hakiki
bir bal elde edebilmek için, bal arısının hangi çiçeklere gidip
hangisine gidemeyeceğini sınırlamaya kalkışmak, arıyı meşgul etmek
veya bal yapmaktan alıkoymaktan başka bir işe yaramaz. İlim adamı da
her kaynağa ve öz bulunabilecek olan her çiçeğe konabilmelidir.
Çiçekler tahdir edilemez. Ürettiği baldan rahatsız olanlar, balı
durdurmak yerine, o balı yememe hürriyetine de sahip olmalıdır. Aksi
takdirde, şu kaynak sakıncalı; 70 yıl önceki şu tesbite uygun olan
görüşler bilim, diğerleri bilim değil şeklindeki değerlendirmeler,
bilim hürriyetine vurulan en büyük darbedir. Totaliter rejimlerde ve
maalesef 1950 öncesi ve ihtilal sonrası dönemlerdeki Türkiye’de,
aynen buna benzer bir hal yaşanmıştır. Mesela şu anda devletin
imkânları ile araştırma yürüttüğünü iddia eden TÜBA yani Türkiye
Bilimler Akademisi, maalesef böyle bir anlayışın içindedir. Bu
sebepledir ki, ilim aleminde adı ve sanı duyulmamaktadır. Son olarak
çıkardığı Disiplin Yönetmeliği ile bilimi kendi inhisarına alan YÖK
de bunun acı misallerindendir.
Anayasamızın 27. Maddesi, herkesin, bilim ve san’atı öğrenme,
öğretme, açıklama, yayma ve her türlü araştırmayı yapma hakkına
sahip olduğunu ifade ederek bilim hürriyetini düzenlemektedir. Ancak
aynı maddenin ikinci fıkrasındaki kayıtların Türkiye’de yanlış
uygulanması, bu hürriyeti otomatik olarak ortadan kaldırmaktadır.
Maalesef biz, sadece jüri üyeleri hanımının başörtülü olduğunu
görmelerinden dolayı doçentlik ünvanı verilmeyen bilim adamları
bilmekteyiz. Başörtüsünü bilime aykırı gören kelaynakları ise, başka
yerde değil, hala Türkiye’de bile görmek, milletimiz ve bilim tarihi
açısından en büyük kara bahtlılıktır. Bakınız Amerikan Anayasası,
bilim hürriyetini nasıl öz bir şekilde düzenlemekte ve hiç bir
kayıtla da sınırlamamaktadır:
“Kongre, bilimin ve yararlı sanatların gelişmesini, yazarlara ve
kâşiflere emniyet içinde araştırma yapabilecek zaman ve imkân temin
ederek ve de onların bilimsel eserlerine ve sanat eserlerine gerekli
saygıyı göstererek teşvik etmekle görevlidir (Bölüm VII).” [2].
Bu demek değildir ki, ilim adamı, Ceza Kanununun suç kabul ettiği
eylemleri işlediğinde, cezalandırılmasın veya yargılanmasın. Böyle
bir şeyi kimse iddia edemez.
Yürüttüğü idarî sistem ve savunduğu dünya görüşü, bilime aykırı olan
ve mantıktan mahrum bulunan devlet adamları, bilimin ışığını yayan
ve mantıksızlığını ortaya koyan bilim adamlarını istemezler.
Türkiye’nin yaşadığı sendrom da budur. “Hak namına, hakikat hesabına
olan fikirlerin çatışması ise, maksatta ve esasta ittifakla beraber,
hakka giden vesilelerde ihtilâf demektir ve yararlıdır. Hakikatin
her köşesini ortaya çıkarıp hakka ve hakikate hizmet etmek
demektir.”.
Buna Cumhuriyet döneminden acı bir misali vermek istiyorum: Sene 24
Aralık 1937 ve günlerden Cuma’dır. Millet Meclisinde Mustafa
Kemal’in Denizbank diye adlandırdığı Denizcilik Bankası Kanun
Tasarısı görüşülecektir. Tasarı üzerinde konuşanlardan biri de,
meşhur Türk Hukuk Tarihçisi Sadri Maksudî Arsal’dır. Arsal, hayâtı
çevresindekilere benzese de, ilmin haysiyetini de unutmayan ve fazla
zulmetli olmayan bir münevverdir. Verdiği önergede, Kanunun
muhtevâsı üzerinde değil, içinde geçen bir kelime üzerinde
duracağından bahseder. DENİZBANK adının Türkçenin kâidelerine
uymadığını ve Türk Dilinde “Bank” diye bir kelimenin bulunmadığını
söyler. Bunun yerine Deniz Bankası adını teklif eder. Teklif oylanır
ve kabul edilir. Bu arada, bazı dostları, Sadri Bey’e yaklaşarak,
neden böyle yaptığını, bu adı Atatürk’ün vermesi sebebiyle, böyle
bir teklifi yapmaması icabettiğini kendisine anlatırlar. Aldıkları
cevap manidardır: “Ne çıkar? Hakikat değişmez ki..”
Gerçek münevvere yakışan bu cevap üzerine bazı zulmetli münevverler
devreye girerler. O akşam, Atatürk’ün meclisinde toplanırlar.
Atatürk’ün “Eh, ne var ne yok?” suali üzerine, “Meclisde müessif
hâdiseler olduğu ve Zât-ı Alilerinin dil politikasının baltalanmak
istendiği” anlatılır. Mesele anlatılınca da, Atatürk sorar; “Peki
içinizden cevap veren olmadı mı?” Sorusuna cevap alamayınca Atatürk
kızar: “Öyle ise, şimdi Sadri Maksudi’ye cevap vereceksiniz. Hem de
Radyo’dan......En başta sen,..... sonra...” Ve sekiz tane zulmetli
münevver, Sadri Maksudi’nin aleyhinde konuşmak üzere emir alırlar. O
gece sabahın 2’sine kadar Rusya Tatarlarının Cumhurbaşkanı ve
değerli tarihçi ve hukukçu Arsal’ın aleyhine yayınlar yapılır. Bu
yayınların muhtevâsı o kadar düşüktür ki, bu yazımızda bazı
iktibaslar yapmaya dahi kalemimiz gitmemektedir. Gazeteler, hâdiseyi
manşetten verir. Karikatürler çizilir. Sanki Yunan ordusu,
Türkiye’ye saldırmıştır. Bu yedi zulmetli münevverin başını Falih
Rıfkı Atay çekmektedir. Daha evvel Arsal’ın teklifini ittifakla
kabul eden Meclis üyeleri, bu sefer, tam tersini kabul ederek
tasarıyı kanunlaştırmışlardır[3]. Sonradan Mustafa Kemal, Sadri
Maksudi’den özür dilemiştir. Ama ne fayda ki, ilmin başına gelenler
gelmiştir. İşte bilim hürriyetinin yanlış anlaşılmasına yakın
tarihden bir misal[4]. Bu hadiseyi anlatırken, günümüzdeki
gazetelerin de daha acı manşetler attığını düşünüyor ve zihnimden,
Türkiye bilim hürriyetine ne zaman kavuşacak diye sormadan
edemiyorum.
2) Ehliyetsiz İlim Adamlarının
Çoğalması
Bilimin en büyük engellerinden biri de, bilimin ehil olmayan ellere
düşmesidir. Bu engel özellikle bizim tarihimizde çok acı sonuçlar
doğurmuştur. Osmanlı Devletini yıkan, torpil ile ve soya intisab ile
ilmiye payelerinin verilmesi olduğu gibi, Osmanlı medreselerini
mahveden de beşik uleması tabir olunan insanlardır. Maalesef beşik
uleması uygulaması bugün de devam etmektedir. Sadece siyasilere
yakınlıkları sebebiyle, yüzlerce insana 1950 öncesi profluk
ünvanları verildiği gibi, hakkı konuşan ilim adamlarından yüzlercesi
de yine 1950 öncesi ve 1960 ihtilallerinde yurt dışına sürülmüştür.
Bu durum ilim rütbesinin kazanılarak değil, belki siyasilere
yakınlık ile elde edildiği hissini ortaya çıkarmış ve gerçek ilim
kabiliyeti olanlar, ilme rağbet etmemişlerdir. Şu anda yani 2000’e 1
kala 1998 Türkiyesinde YÖK’ün yeni yönetmeliği ve 12 Eylül döneminin
1402 sayılı Kanunu da buna verilecek acı misallerdendir.
Hz. Peygamber, ehliyetsiz ve ilmini kötüye kullanan ilim adamları
için ulemâ-i sû’ yani ilmini kötüye kullanan bilim adamları tabirini
kullanmaktadır. “Âhir zamanda bir millet çıkar, câhiller başlarına
geçerek insanlara fetva verirler, hem kendileri yoldan saparlar ve
hem de insanları doğru yoldan sapıtırlar.” “Din (ve devletin) üç
büyük musibeti vardır: hevâ ve hevesine uyup kuralları çiğneyen
hâkim, zâlim devlet adamı ve câhil müctehid”. Bu emirleri buyuran Hz.
Peygamber, sanki bizim zamanımızı tasvir etmektedir[5].
Bir insanın kabiliyetli olduğu şeyi terk edip ehil olmadığı şeye
teşebbüs etmesi, Allah’ın şu kâinâtı yaratırken koyduğu yaradılış
kanunlarına büyük bir itaatsizliktir. Zira doğru olanı odur ki, bir
ilme veya sanata girenin kabiliyeti o ilmin içine yayılsın ve
girsin, o insan sözkonusu ilim va sanatta fâni olsun. İntisap ettiği
ilim ve sanat mesleğinin kurallarına saygı duysun ve bilimin ince
kanunlarına riayet etsin; elhasıl, fena fi's-sanat ve’l-ilim yani
ilimde ve san’atda fâni olsun.
Yaradılışın kuralı bu olmasına rağmen, kabiliyeti olmadığı halde,
torpil ve benzeri yollarla bir ilim mesleğine giren veya menfaat
için girdirlen bir insan, o ilim mesleğinin layık olan şeklini kendi
kabiliyetine göre değiştirir, kanunlarını çiğner. Asıl hangi san’ata
meyilli ve kabiliyetli ise, kendisi için tabi’î olmayan ilim
mesleğini onunla çirkinleştirir. Çünkü yaradılışında olan kabiliyet
ile girdiği ilim mesleği arasında çatışma ve keşmekeş vardır.
Bu unutulmaması gereken gerçeğin dürbünü ile özellikle Türkiye’deki
ilim alemine bakacak olursak, daha yakından anlarız ki, pek çok ilim
adamı aslında, ilim adamı olmaya layık değil, belki de ağalık,
âmirlik ve insanlara üstün görünme meyline ve kabiliyetine sahip.
Aslında ilim adamı değil de ağa, insanlara talimat veren makamların
sahibi olmaya layık. İşte ilimle alakası olmayan bu insanlar, ilim
mesleğine girdiğinde, ilmin şanından olan talebeleri teşvik,
insanları bildikleriyle doğrulara irşat, ilme aykırı hareket
edenlere nasihat ve ilmin gereği olan yumuşak davranma vazifelerini
ifa etmesi gerekirken, kendi yaradılışında var olan despotluk ve
başkalarına karşı üstün olma duygularını kullanır ve ilmini zulmüne
ve başkalarını küçük görmeye vesile eder.
Bu sebepledir ki, Osmanlı Devletinin sonlarına doğru ve Cumhuriyet
döneminde çoğunlukla ilim rütbeleri ve ünvanlar ehil olmayanların
eline geçti ve bu yüzden, dünya bilim ve teknoloji sıralamasında,
Türkiye, Yunanistan’ın dahi gerisinde kaldı. Kendisi 6 senede
doktorasını tamamlayabildiği için talebesini de en az o kadar
bekletmeyi gaye edinen proflar, üniversitede bilimsel araştırma
yapmak yerine sokak kabadayılğı yapan ve jandarmalığa soyunan
rektörler, bu dediklerimizin canlı şahididirler. Bunların ilmin
izzetini korumaları ve gerçek bilimi teşvik etmeleri de mümkün
değildir. 1960’da da 12 Eylül sonrası da, bir kısım sözde bilim
adamlarının, ilmin izzetini kaybederek sokak kabadayılığına
soyunmaları, Türkiye’de ilmi engeleyen en büyük manilerden biridir.
Bu sebepledir ki, 1979 Nobel Fizik Ödülü sahibi Prof. Dr. Muhammed
Abdüsselam, “İslam ülkeleri, planlamacıların ve bürokratların
cennetidir” demiş ve yeniliği ortaya koyan gerçek bilim adamlarından
mahrum olduğumuzu acı acı ifade etmiştir[6].
Kendi alanında doğru dürüst bir kitap okumadan hatırla prof
olanların sayısı, Türkiye’deki ilim adamlarının önemli bir nisbetini
teşkil etmektedir. Hiç unutmuyorum. Ben asistanken, üniversitemde
doçent olan 10’dan fazla bilim adamı vardı. Bir türlü doçentlik dil
sınavını veremiyorlardı. Mastırımı bitirdim, doktoramı tamamladım.
Onlarla birlikte ben de doçentlik dil sınavına girdim. Ben kazandım.
Doçent oldum. Onlar hala doçentlikde devam ediyorlardı. Daha sonra
bir kanun çıktı. Bir gecede 2000’e yakın prof doğdu ve bunlardan 10
tanesi benimle birlikte bu serüveni yaşayanlardı. Şu anda önemli bir
kısmının rektör veya dekan olduğunu söylersem, meslektaşlarım
incinmesin ve milletim de ümidini kesmesin.
Yine unutmuyorum, Sulhi Dönmezer ve Fevzi Fevzioğlu gibi ehil hukuk
hocalarının dersi, bir masal gibi lezzetle dinlenirken, mesleğinin
rütbesine torpil ile gelmiş hocalar, kullandıkları bütün zorbalık
metodlarına rağmen, kendilerini talebelere dinletemiyorlardı.
Bunları benim gibi yaşayanlar Türkiye’de çokça vardır.
İşte bu hali gören gerçek kabiliyetliler, ilimden uzaklaşmakta ve
ilim makamları da ehil olmayan ağalara, zorbalara ve hatta
eşkıyalara kalmaktadır. Hz. Peygamber’in ulemâ-i sû’ dediği bilim
adamları herhalde bunlar olsa gerektir.
İşte bunu önlemek içindir ki, Osmanlı Devleti, yükselme döneminde
mülâzemet usûlünü koymuş, ilmî ehliyeti esas almıştır. Şu anda
Amerika’da da tatbik edilen sistem, Osmanlı Devleti’nin ilk
dönemlerde uyguladığı sistemdir.
3) İlmin Siyasete Âlet Edilmesi Ve
İlmin İzzetinin Korunamaması
Bir memlekette, huzur, âsâyiş ve refahın te'mini için, hakka ve
hakikata âşık ilim adamlarıyla devlet adamları arasında ciddî bir
münâsebet ve muvâzene bulunması zaruridir. Bu münâsebet kesildiği
veya herhangi bir tarafın lehine yahut aleyhine bu muvâzene
bozulduğu zaman, o memlekette maddî ve manevî huzur ve refah
beklenemez.
Memleket ve vatan bir vücuda benzer; aklı ve ruhu ilim ve
ma'rifettir; cesedi ve bedeni de siyâset ve idaredir. Bu iki unsur
arasında muvâzenenin te'min edildiği dönemlerde, dâima medeniyet,
terakki ve refah görülmüştür. Abbasî Devleti'nin ilk halifeleri,
Endülüs Emevilerinin başlanğıçtaki idarecileri ve ilk Osmanlı
Padişahları, bu muvâzeneyi temin eden en müşahhas misallerdir. Fâtih
Sultan Mehmed'in vezirlik ve kazaskerlik teklifini reddeden, diğer
taraftan Fâtih'i tekyesine de kabul etmeyen Molla Güranî; Fâtih
sarayında ve kendisi de tekye ve medresesinde kaldığı müddetçe, bu
dengenin korunabileceğinin çok iyi idrâki içindedir. Bir Osmanlı
Kanunnâmesinde bu önemli muvazene düsturu şu şekilde ifade
edilmektedir: “Kadılar, şer'î hükümleri icra edeceklerdir. Ancak
memleketin nizamı, korunması ve vatandaşın idaresi ile alâkalı
hususları hükkâm-ı seyf ve siyâset olan vükelâ-yı devlete havale
edeceklerdir”[7]. Bu sebebledir ki, eskiler, devlet adamlarına erbâb-ı
seyf, ilim adamlarına ise erbâb-ı kalem demişlerdir.
Zikredilen bu muvâzeneyi sağlamada en önemli vazife, ilim adamlarına
düşmektedir. İlim adamları bilmelidirler ki, dünyada en yüksek rütbe
ve şeref, ilmin rütbesi ve şerefidir. Hakk'a ve hakikata âşık bir
ilim adamı, hakk'dan başkasına tâbi olmaz. Zira hakk'ı tanıyan,
hakk'ın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Hakk'ın hatırı âlidir;
hiçbir hatıra feda edilmemek icabeder[8].
Önemle ifade edelim ki, hakk'ın hatırını ve ilmin şerefini, cam
parçaları hükmündeki dünyevî makam ve menfaatlere feda edenler, hem
dünyada istedikleri makam ve menfaatlere ulaşamamışlar ve hem de
bugün “nesyen mensiyyâ” yani nisyan derelerinde unutulup
gitmişlerdir.
Onlar hakkında unutulmayan tek şey, tarih boyu insanların
kendilerini nefretle anmaları ve âhirette ise yaptıklarının
cezasının verilmesidir. Bizans İmparatoru'nun kendilerine her yıl
verdiği altın ve gümüşleri hatırlayarak, Hz. Muhammed'in hak
peygamber olduğunu bile bile, inkâr ve hakk'ı ketmetme yolunu tutan
papazlar, acaba Kur'ân'ın şu zemmi dışında ellerinde neyi muhafaza
edebilmişlerdir?
“İnsanlara, kadınlar, çocuklar, yük yük altın ve gümüşler
bezendirildi, süslü gösterildi... Halbuki bu dünyanın geçici mal ve
metâ'ıdır. En güzel istikbal ise Allah katındadır” mealindeki
âyetle, ilmin şerefini ayaklar altına alan papazlara tarîz
yapılmaktadır[9]. Halbuki ilmin şerefini ve izzetini, hakk'ın da
yüce hatırını, dünyevî olan her menfaat ve makama tercih edenler,
yaşadıkları dönemde sıkıntı çekmiş olsalar ve hakir görülseler de,
kıyâmete kadar şeref ve itibarları devam ettiği gibi, uhrevî hayatta
da “Allah, kendilerine ilim ihsan edilenlerin derecelerini artırır”
işaretiyle bunun mükâfatını görecekleri, Kur'ân'da müjdelenmiştir.
İşte İmam-ı A'zam ve İbn-i Ebî Leyla İkisi de Abbasilerin ilk
devirlerinde yetişmiş büyük İslâm hukukçuları. Acaba bir kamu oyu
yoklaması yapılsa, bir buçuk milyara varan müslümanlar içinde,
İmam-ı A'zam'ı tanımayanların nisbeti % 10'u geçer mi? Amma İbn-i
Ebî Leylâ'yı tanıyanların nisbeti % 10'u bulur mu? Bu farkı doğuran
sebep, İmam-ı A'zam'ın Hakk'ın hatırını hiç bir şeye feda etmemesi
ve İbn-i Ebî Leylâ'nın ise, her ne kadar büyük ve müstakîm bir âlim
olsa bile, zamanın idarecilerinin hatırı için bazı hakları feda
etmiş olması ihtimalidir. Buna İmam Ahmed bin Hanbel'i, İmam
Rabbânî'yi ve eserleri bugün bile İslâm Hukukunun temel kaynakları
arasında yer alan İmam Serahsî'yi kıyaslayabilirsiniz. Yakın zamanda
Hakk'ın hatırını hiç bir hatıra feda etmeyen Bediüzzaman da, bu
hakikatın canlı şahidlerindendir. Bütün devlet, her çeşit
imkânlarıyla, bütün ehl-i dalalet ve her nevi iftiralarıyla o zatın
izzet ve rütbesini yok etmek üzere, altmış senedir uğraştıkları
halde, bugün bütün âlem-i İslâm'da ve Türkiye'de, onun aleyhinde
olanlar zelil ve O ise gönüllerde sultan büyük azizdir.
İlmin izzetini koruma meselesini zikredince, akla şu soru hemencecik
geliveriyor: Günümüzde çokça görülen bir hal, devlet adamları, ilmin
izzetinden ve buna muhtaç olmalarından dolayı, ilim adamlarının
kapısını aşındırmaları icabederken, bugün ilim adamları, mansıb ve
makam kaparım ümidiyle, devlet adamlarının kapılarını aşındırmakta
ve bu dünyevî makam ve menfaat sebebiyle de her zaman ve her yerde
hakk'ı söyleyememekte ve müdâfaa edememektedir. Bu durumu nükteli
bir şekilde izah eden şu hâdise çok manidardır:
“İran'ın âdil Padişahlarından Nuşirevan'ın veziri, büyük ve aklı
âlim Büzürg-Mihr’e sormuş: Neden âlimler, devlet adamlarının
kapısında görünüyor da, devlet adamları âlimlerin kapısında
görünmüyor? Halbuki ilim, emâretin fevkindedir. Bu sorunun cevabında
akıllı âlim şöyle demiş:
Âlimlerin ilminden ve devlet adamlarının da cehaletindendir. Yani
devlet adamları cehaletlerinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki,
âlimlerin kapısına gidip ilmi arasınlar. Âlimler ise,
marifetlerinden mallarının kıymetlerini dahi bildikleri için, devlet
adamlarının kapılarından ayrılmıyorlar. Böylece akıllı âlim,
âlimlerin düştükleri zillet halini, nazik bir şekilde tevil ederek
takdim etmek istemiştir”[10].
Bir yaşanmış misali de Osmanlı Devletinden verelim. Zaman, Kanunî
Sultan Süleyman'ın asrıdır. İlmin izzeti ve hakk'ın hatırının hiçbir
hatıra feda edilmemesiyle alâkalı tarihimize altın harflerle yazılan
bir hâdise yaşanmaktadır. Hâdisenin kahramanları, zamanın Osmanlı
Şeyhülislâmı Ebüssuud ile Osmanlı Padişahı Muhteşem Kanunî Sultan
Süleyman'dır. Hâdiseye sebep olanlar ise, Ayasofya Vakıflarına bağlı
dükkânların kiracılarıdırlar. İslâm hukukunda, vakıf malların kira
bedelleri, her sene yeniden ayarlanır ve düşük olan kira bedelleri
râyiç kira bedeli yani ecr-i misil seviyesine yükseltilir. Meselâ,
vakfa ait bir dükkânı 10.000 akçeye kiralayan A, bir sene sonra,
eğer dükkânın râyiç kira bedeli (ki buna ecr-i misil denir) 11.000
akçeye yükselmişse, ya bu kirayı vermeyi kabul edecektir ya da bu
bedeli verene dükkân kiralanacaktır. İşte Ayasofya Vakıflarına ait
dükkânların kira bedelleri, kısmen de olsa yükselmiştir. Kiracılar
ise, Padişaha müracaat ederek, “vakıf dükkânların mevcut gelirinin
giderlere fazlasıyla yettiğini yani vakfın zengin olması hasebiyle
kira bedelini arttırmaya ihtiyaç bulunmadığını ve de kendileri de
müslüman olduğu ve muhtaç bulundukları için, vakfın malını az da
olsa kendilerinin yemesinin zararı olmayacağını” arz ederler.
Padişah da, hem vakıf malların gelirinin fazlalığından dolayı ve hem
de kiracıların sızlanmalarını nazara alarak vakıf malların kira
bedellerinin bu senelik arttırılmaması için ferman vermiştir.
Fermanı uygulayan kadılara tamim edilmek üzere kiracılar Şeyhülislâm
Ebussuud'a getirince, Ebussuud Fermanı okumuş ve şu cevabı
vermiştir:
“El-Cevab; Olmaz. Padişah'ın emri ile nâmeşru' olan şey meşru'
olmaz. Haram olan nesne helâl olmak yoktur.”
İnsan hak ve hürriyetlerine aykırı olarak İstanbul’un Belediye
Başkanı mahkûm edildi; nerede hukuk profuyum diyen zavallılar? Yine
insan haklarına ve açıkça Anayasaya rağmen, başörtüsü yasağı
sürüyor; nerede hakkın hatırını siyasete fedâ etmeyecek âlimler?
İşte ilmin gerilemesini başka şeylerde değil, ilmin ve ilim adamının
izzetini kaybetmesinde aramak gerekir.
4) İlmin Maddi Menfaat İçin
Yapılması
Unutulmamalıdır ki, ilim para ve maddi menfaat için yapılmaz. İlmin
gayesi Allah rızası, insanlığa hizmet ve ilmin kendisinde bulunan
manevî lezzettir. Bazan öğrencilerime, maddi gayelerle tahsil
yapıyorsanız, hemen tahsili yarıda kesin, bunun yerine sokaklarda
patates satın şeklinde tavsiyelerim olmaktadır. Evet, İmam
Şafi’î’nin tesbiti olan “İlim talebelerinin rızkına ben kefilim”
hakikatine katılıyorum. Zira ilim azizdir; sahibini aslâ zillette
bırakmaz. Ancak ilmin karşılığı dünyevî olamaz. İlim para için asla
yapılamaz. Bugün Türkiye’de üniversiteler bir şey üretemiyorsa,
bunun en önemli sebebi, üniversiteye girenlerin verilecek maaşı
gözeterek veya başka bir iş bulamamaktan dolayı öğretim üyesi
olmaktır. Hele bir de intisab ettikten sonra, albaylığa yükselir
gibi pâyeler zamanın geçmesiyle alınıyorsa, böyle bir müessesede
ilim olmaz.
5) Türkiye’de İlmî Araştırmalar
İçin Gerekli Zemin Ve Vasıtaların Olmayışı
Üzülerek ifade edelim ki, “Kem âlet ile olmaz kemâlât” sözü bizim
için de geçerlidir. Bir Üniversite ki, kurulduğu günden beri,
kütüphanesi bir ortaokul kitaplığına ulaşamamışsa, ilim adamı
internete girmek için tüccar olması gerekiyorsa, orada ciddi
bilimsel araştırmalar yapılıyor demek çok yanlıştır.
6) İlmin ve İlim Adamlarının
Şekilcilik'den Kurtulamaması
Osmanlı Devletinde medreselerin yıkılmasına sebep, âlet durumundaki
ilimlerin asıl gaye hükmündeki ilimlere galebe çalmasıydır. Eski
tabirle, ulûm-ı âliye asıl yüksek ilimlere göre esas maksat yapılmış
olmasıydı. Bu durum önemli ölçüde bugün de devam etmektedir. Mananın
ve ilmin elbisesi demek olan kavramlarda boğulan zihinler, asıl
maksada ulaşmakta yaya kalmaktadırlar.
Kısaca herşeyin bir manii yani engeli olabilir; ancak bilim adamı
adayları bilmelidirler ki, ilmin manileri bir değil binlercedir.
Ancak ilmin rütbesi de rütbelerin en üstünüdür.
Aslında ilmin gerilemesine sebep olan daha fazla önemli nedenler
bulunmaktadır. Ancak bunları ayrıntılı olarak takdim etmeye yerimiz
müsait değildir.
Siteye Ekleme Tarihi: 03 Ekim 2002
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Bu konuda bkz. Özemre, Ahmed
Yüksel, İslâmiyette İlim, Bilgi, Bilim Ve İslam, İSAV, İstanbul
1992, sh. 41 vd.; Bu konuyu büyük âlim Bediüzzaman şöyle
özetlemektedir:
“Evet, mazi denilen mekteb-i hissiyatla, istikbal denilen medrese-i
efkâr bir tarzda değildir.
Evvelâ: "Ebnâ-yı mazi"den muradım, İslâmların gayrısından onuncu
asırdan evvel olan kurûn-u vusta ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üç
yüz seneye kadar mümtaz ve serfiraz ve beş yüz seneye kadar filcümle
mazhar-ı kemaldir. Beşinci asırdan on ikinci asra kadar ben "mazi"
ile tabir ederim, ondan sonra "müstakbel" derim.”, Muhâkemât, Sözler
Yayınevi, 1977, sh. 30-31.
[2] Amerikan Anayasası, Bölüm VII.
[3] Ayda, Âdile, Sadri Maksudi Arsal, Ankara, 1991, sh. 199 vd. Bu
eseri, KÜltür Bakanlığı neşretmiştir ve gerçekten de okunmaya değer
bir eserdir.
[4] Akgündüz, Ahmed, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, OSAV, İstanbul
1997, sh. 106 vd.
[5] Ayrıntılı bilgi ve ulemâ-i sû’un vasıfları için bkz. Yazır,
Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Ankara 1936, sh. 4794
vd..
[6] Ayrıntılı bilgi için bkz. Özemre, agm, sh. 44 vd.; Bediüzzaman,
Muhâkemât, 46-47.
[7] Tevkiî Kanunnâmesi, MTM, II/541.
[8] Bediüzzaman, Münâzarat, 10.
[9] Kur’ân, Âl-i Ýmrân Sûresi, 14. âyet.
[10] Lem’alar, 135.
|