|
Tasavvuf Edebiyatında Devriyye Geleneği
Tabirdir ki burada mevzu-ı bahsimiz “karakol devriyesi”
değildir!.
Devriyye eş'âr-ı sûfiyânede bir nev'i
manzumatın ismidir.
Rıza Tevfik
Tasavvufî öğretide devir, varlıkların Hakk'tan gelişini ve O'na
dönüşünü açıklayan bir oluş nazariyesidir. Varlığı ve nesneleri,
zuhur ve tecellî esasına göre açıklayan mutasavvıflara göre mutlak
varlıktan tecelli suretiyle zuhur eden bir nesne, çeşitli değişim
safhalarından geçtikten sonra varlıkların en süflisi olan madde
mertebesine kadar iner (nüzûl). Akabinde yükselmeye (uruc)
başlayarak yine çeşitli merhalelerden geçerek, geldiği noktaya
ulaşır.
Mutlak varlıktan ayrıldıktan sonra inişe geçen ve alçalan bir nesne
(umumi feyz, vücûd-ı sârî, mevcûd, ilahi nûr) sırayla külli akıl,
dokuz akıl, dokuz unsur , dokuz felek, dört tabiat ve dört unsur
seviyesine kadar düştükten sonra yükselişe geçerek yine sırayla
madde, maden, bitki, hayvan, insân ve insân-ı kâmil seviyesine kadar
çıkar. Devir adı verilen bu yolculuk 360 derecelik bir daire
şeklinde izah edilen ve ortasından geçen ''hatt ı mevhûm'' denilen
düz çizgi ile 180 derecelik iki kavse ayrılarak iki safhada
anlatılır. Devir anlayışının başlangıçtan itibaren ortaya çıkan
birinci devresine ''mebde'' adı verildiği gibi 180 derecelik bir yay
halindeki bu kısmına ''kavs-i nüzûl'' de denilmektedir. Vücûd-ı
mutlaktan ayrılan nûr-ı ilâhinin âlem-i süflî olan dünyaya başka bir
deyişle toprağa intikale kadar geçen bu devresini anlatan
devriyyelere ferşiyye veya devriyye-i ferşiyye adı verilir.
Üsküdarlı Hâşim Baba 'ya ait Devriyye-i Ferşiyye Türk Edebiyatının
bu konudaki en tanınmış eseridir.
İlahî nûrun topraktan madene, ondan bitkiye, bitkiden hayvana,
hayvandan mahlukatın özü (zübdesi) ve en şereflisi olarak yaratılan
insâna intikal ederek onun suretinde ortaya çıkmasına ve insânın da
insânı kâmil mertebesine yükselerek ilk zuhur ettiği asıl kaynağa,
yaratıcısına dönmesine ise ''meâd'' denir. Bu devre, bir yükselişi
ifade ettiğinden ''suûd'' veya dairenin ikinci kısmını meydana
getirdiğinden ''kavs-i urûc" diye de adlandırılır. Bu ikinci devri
işleyen eserler ise arşiyye veya devriyye-i arşiyye olarak
tanınmaktadır.
Niyazî-i Mısrî'nin ''Devriyye-i Arşiyye''si bu türün Türk
Edebiyatındaki en tanınmış örneklerindendir. Ferşiyyelerde Mutlak
varlıktan ayrıldıktan sonra dünyaya inişe kadar kat edilen yolculuk,
arşiyyelerde ise dünyadan tekrar yüce âleme , huzurı İlahîye kadar
yükseliş, fenâ fillâha eriş konu edilir. Anlatım sırasında vahdet-i
Vücûd düşüncesinin tesiriyle olsa gerek şair , geçilen bütün
devreleri, yaşanılan bütün halleri çok defa kendi şahsı macerası
gibi anlattığı için ortaya, hemen bütün devriyye yazanlarda görünen
ve Oğlanlar Şeyhi İbrâhim Efendi'nin, “Evvel
benem ahir benem batın benem zahir benem / Her mü 'min ü tersâ benem
inkâr ü îmân olmuşam // Zerrât-ı âlem hep benem ademde olan her
demem / Hem İbrâhim Edhem benem Belh içre sultân olmuşam”
beyiderinde karakteristik ifadesini bulan bir söyleyiş tarzı ortaya
çıkar. Mutasavvıf şairlerin hepsinin devriyyelerinde yer alan bu
tasavvufi, remzî ifade tarzının yanı sıra, aynı şairlerin halk için
yazdıkları devriyyelerde çoğunlukla, insânın ana rahmine düşmesinden
başlayarak ölümüne kadar , hatta bazan ölümden sonraki bazı
safhaları da içine alan bir anlatımla karşılaşılmaktadır.
Bu manzumelerde, ana rahmine düşme anından itibaren kişinin başına
gelecek olan maddî ve manevî sıkıntılara işaretle dünya hayatında
bunlardan kendini korumanın yollarını anlatan, kabir ve âhiret
âleminin güçlüklerini gözler önüne seren devriyyeler kâleme
alınmıştır. Yûnus Emre'nin, “Ata belinden bir
zaman anasına düştü gönül / Hakk 'tan bize destur oldu hazîneye
düştü gönü” beytiyle başlayan şiiri bu tip devriyyelere
örnektir.
Ayrıca bu anlayıştan hareketle devriyye türü, ileride ayrı bir nevi
olarak ortaya çıkacak yaşnâmeye de dönüşmektedir. Nitekim Türk
Edebiyatında ilk devriyyeyi kâleme aldığı bilinen Ahmed Yesevî'nin
hikmetleri arasında, “Hâlikımını izler min tün
kün cihân içinde / Tört yanımdın yol indi kevn ü mekân içinde”
mısralarıyla başlayan on beyitlik hikmeti kısa ve özlü bir devriyye
örneğidir. Onun, “Eyâ dostlar kulak salun ayduğumga / Ne sebepdin
altmış üçde kirdim yirge / Mi'rac üzre Hak Mustafa rûhum kördi / Ol
sebebdin altmış üçde kirdim yirge” kıtasıyla başlayan ve
seksen sekiz kıta tutan altı hikmetten meydana gelen
devriyye-yaşnâmesi de hem türünün ilk örneği, hem de devriyye ile
yaşnâme arasındaki ilgiyi gösteren karakteristik bir misaldir.
Tasavvufî devriyyeler içinde şeriatın zâhirine muhalif görünen,
yoruma açık ve remzî ifadelerle kâleme alınmış olanlarına,
dinî-şer'î kayıtlara aykırı sözler söylemekte aşırılıktan
çekinmedikler bilinen Melâmîler'in yanında çoğunlukla Bektaşîler'in
ve onların tesiri altında bulunan diğer Alevî zümrelere mensup
şairlerin daha fazla rağbet ettiği görülmektedir. Bunun önemli bir
sebebi konunun, insân-ı kâmil haline yükselmeden önce, yani kavs-i
nüzûl ve urûc devresinde iken tabâyi-i erbaa ve anâsır-ı erbaa
safhalarında cemâdat, nebâtat ve hayvanata ait aslında beşerî
olmayan çeşitli menfi tezahürlere sahne olan insân varlığını kınayıp
yermeye elverişli bulunmasıdır. Bu suretle kişinin kibirlenip
gururlanmamasını, yaratıcısı karşısında aczini itiraf etmesini,
kusuru önce kendinde aramasını ve eksikliklerini süratle tamamlayıp
asıl kaynağına yönelmesini, o yüce zâta layık olacak şerefe
erişmesini özendirmek de mümkün olabilmektedir. Devriyyelerin
ekseriyetini nüzûl devresini anlatan ferşiyyelerin teşkil ediyor
olması urûcun pek nazik bir tasavvufî mesele olmasından
kaynaklanmaktadır. Ayrıca Bektaşî ve Alevî şairlerin devriyyelerinde
İslâm inancına zıt bir anlayış olan tenasüh, hulul ve ittihada yer
verildiği, Sünnî mutasavvıfların manzumelerinde ise bundan dikkatle
kaçınıldığı görülmektedir. Devir nazariyesini benimseyen
mutasavvıflarca, bunun tenasühle herhangi bir ilgisinin
bulunmadığını özellikle vurgulamışlardır. Sufiyyenin büyükleri devir
nazariyesini “Biz Allah 'a aidiz, yine O'na döneceğiz” mealindeki
ayetin ışığında açıklamışlardır.
Devriyyelerin diğer bir çeşidini de Bektaşîlik'te tarikata girişi,
''teslim ve ikrar''ı anlatan manzumeler teşkil etmektedir. Çünkü
''yola giriş'' Bektaşîler'ce bir nevi nüzûl ve suûd olarak kabul
edilmektedir. şâhî'nin, “Kurbanlar tığlanıp
gülbank çekildi / Gaflet uykusundan uyanageldim /Dört kapı sancağı
anda dikildi / Can baş feda edip kurbana geldim” kıtasıyla
başlayan ve nefes olarak da bestelenmiş bulunan devriyyesi bu şeklin
tanınmış bir örneğidir. Türk Edebiyatında devriyyeler konusunda
henüz derli toplu bir çalışma yapılmadığı gibi neşredilen Türkçe
örnekler de pek fazla değildir. Ahmed Yesevî, Yûnus Emre, Şi'rî,
Harâbî, Gaybî, Oğlanlar Şeyhi İbrâhim Efendi, Pîr Sultan Abdal,
Niyâzî-i Mısrî, Yeksânî,Necmî, Gufrânî, Çankırılı Mefharî ve
Hüsnî'ye ait olmak üzere toplam yirmi beş kadar devriyye
yayımlanmıştır. Ayrıca Neyzen Tevfik ve Çankırılı Ahmed Talat ile
Rıza Tevfik de bu türün Türk Edebiyatında bilinen son örneklerini
kâleme alan şairler olarak kaydedilebilir.
Arap edebiyatında önemli bir yeri olmadığı anlaşılan devriyye,
klasik Fars edebiyatında daha geniş bir yere sahip olmakla birlikte
bir tür olarak gelişmemiş ve özel bir adla anılmamıştır. Farsça
yazılmış devriyyeler arasındaki başta Mevlana'nın Divân-ı Kebîr'i
ile Mesnevîsindeki manzumeleri zikredebilir. Mevlana Celaleddîn-i
Rumî Mesnevîde, “Der beyân-ı etvâr-ı menâzil âdemi ez ibtidâ”
diyerek bu doktrini pek sarih ve manzum bir ifade ile beyan eder.
Âmade evvel be-iklîm-i cemâd
Ve'z-cemâdîder nebâtî uftad
[''Önce cansızlar alemine geldi. Sonra oradan nebat alemine
düştü!''(Bu manzumenin tamamı için bkz. Türk Edebiyatında İlk
Mutasavvıflar. s. 323)]. Ayrıca Nâsır-ı Hüsrev, İbn Yemîn-i Tuğrâî,
Feyz-i Hindî ve Şebüsterî gibi müelliflerin bu konuda manzumeler
yazdıkları bilinmektedir. Hakîmane kıtaatıyla meşhur olan şâir-i
sûfi İbn Yemîn ise, bütün bu doktrini pek güzel bir kıt' a ile beyan
etmiştir:
Zedem ez ketm-i adem hayme be-sahrâ-yı vücûd
Ve'z-cemâdî be-nebâti seferî kerdem û reft.
Ba'd ez ânem keşîş-i nefs be-hayvânî bûd
Çün resîdem be-vey ez-veygüzerî kerdem û reft.
Ba'd ez ân dersadef-i sîne-i insân be-safâ
Katre-i hestî-i hodrâ güheri kerdem û reft
Bâ-melâik pes ez ân savmaa-i kudsî-râ
Kerd bergeştem û nîkû nazarîkerdem û reft.
Ba’d ez ân rû sûy-ı o burdem û çün İbn Yemîn
Heme û geştem u terk-i digerî kerdem û reft.
[Yokluğun gizliliğinden çıkıp varlık ovasına çadır kurdum ve cemadât
âleminden nebâtât âlemine bir sefer ettim, geçtim. Ondan sonra
nefsimin meyli beni hayvanlığa çekti götürdü, oraya varınca oradan
da geçtim gittim. Sonra insânın sînesinde kemâl-i safa ile kendi
varlığımın katresini bir gevher ettim, gittim. Daha sonra meleklerle
ma'bed-i mukaddesi tavâf ederek hüsn-i nazar ettim geçtim. Nihayet
gözümü O'na yani Hakk'a çevirdim ve İbn Yemin gibi hep O oldum,
başkasından vazgeçtim!]
Klasik Fars ve Türk edebiyatlarında devriyyeler kaside, gazel-ilâhi,
mesnevi tarzında ve aruz vezniyle yazıldığı halde bazı yönleriyle
halk edebiyatına benzeyen tekke ve özellikle Bektaşî edebiyatlarında
ilahi, destan, koşma, nefes gibi nazım şekilleriyle ve daha çok hece
vezniyle kaleme alınmıştır. Mensur ve müstakil olarak yazılmış
devriyyelere pek az rastlanır. Abdurrahman Güzel'in yayımladığı
Niyâzî-i Mısrî'nin ''Risâle-i Devriyye''si bunlardan biridir. Bunun
dışında bazı İbrâhim Hakkı'nın Mârifetnâme'si bu konuda geniş
bilgilere yer veren tanınmış bir eserdir.
Devriyye-i Ferşiyye-i Hâşim Baba
HÂŞIM BABA (ö.1197/1783): 1130 (1718) yılında İstanbul Üsküdar' da
doğdu. Bandırmalızâde Tekkesi'nin şeyhi Yûsuf Nizâmeddin Efendi'nin
oğludur. Hâşim Baba Celvetî âdâb ve erkânın öğrenerek büyüdü, ancak
daha sonra Bektaşîliğe meyledip Mısır Kasrülayn'daki Kaygusuz Abdal
Bektaşî Tekkesi şeyhi Hasan Baba'ya (ö. 1170 / 1756) intisap etti.
Melâmî meşrep bir sûfi olarak bilinen Hâşim Baba'nın bazı
Melâmîler'ce kutup diye tanındığı rivayet edilirse de bu doğru
değildir.
Varidâfında cifr ilmi ve ebced hesabıyla geleceğe ait bazı bilgiler
veren Hâşim Baba çok yönlü şahsiyeti sebebiyle bir yerde karar
kılmamış ve her grup tarafından genellikle dışlanmıştır. Bu yüzden
ne Bektaşîler'e Bektaşîliği'ni ne de Celvetîler'e Celvetîliği'ni
kabul ettirebilmiştir. Nitekim hayatının yarısına yakın kısmını
irşad ve tarikat hizmetiyle geçirmesine rağmen Celvetiyye'nin
merkezi Hüdâyî Dergâhı'na cenazesi o sırada postnişin olan büyük
Rûşen Efendi tarafından içeri alınmamış, cenaze namazı -dergâhın alt
kapısında Cennet Efendi hâziresi önünde kılınabilmiştir. Hâşim Baba
'ya ve bağlılarına karşı diğer tekke mensuplarının da mesafeli bir
tavır içinde olduğu, hatta Nasûhî Dergâhı'na müntesiplerinin onun
tekkesinin civarından geçmeyi bile pek hoş karşılamadıkları rivayet
edilmektedir. Hâşim Baba 'nın Celvetî âsitânesi şeyhlerince
dışlanması üzerine vefatından sonra mensupları kendisine Hâşimiyye
adlı bir tarikat nisbet etmişlerdir. Meşihatında bulunduğu
Bandırmalızâde Tekkesi bu tarikatın âsitânesi olarak faaliyet
göstermiştir. Eserleri: 1. Divan, 2. Vâridât, 3. Ankâ-yı Meşrî, 4.
Devriyye-i Ferşiyye.
Bir zaman ola ki nesl-i ademi bula fena
Sulb-i Haydar'dan gele ecsada ruh ile bula beka
Nesl-i Haydar müfredatı cem'u terkib eyleye
Müfredat ola mürekkeb ruh ile bula beka
Her devirlerde mürekkeb ola ruh-ı müfredat
Tavr-ı insâna bu tarza eyleyeler ibtida
Devr-i evvelde cihan teribi olan müfredat
Haşr-i kübrada olurlar ruh ile hep aşina
Ruh ile her birisi bir türlü etvar göstere
Esfeli terk eyleyip bir bir bulalar i'tila
Seb'-i etvar ile hayvan mülkünü seyr edeler
Devr edip bir meratib nutk ile bula safa
Lik vardır ''redd-i esfel'' bazısına sureta
siret ile suretine yine eyler irtika
Hep tabayı 'mecma'ıdır her maadinle nebat
Müfredata raci' olmak anlara olmak gıda
Bil ki bu terkib-i insân cümleyi cami'durur
Suretine sireti tatbik ise olmaz ceza
Suretine sıretin tatbıka sa'y et ey aziz
Arz-ı hal et mühr-i tatbik ura kalbe evliya
Ehl-i irşaddır bu demde kalbini pak eyleyen
Damenini dutmaz isen devr edersin kahkara
Mülk-i insân heşt menzildir hakikat şehrine
Çalış imdi menzilin itmama aşık bi-riya
Hanedan-ı Mustafa varislerine bende ol
Anlara mahsus hidayet hem şefaat taliba
Ol güruh-ı nazenine mülhak olmazsan eğer
Menzilinden reddolursun gayrı yoktur mülteca
Fırsatın elde iken tut damenin bir mürşidin
Dest-gir olsa olursun mülhak-ı al-i aba
Bilmeyip bu ehl-i irşad halini münkir olan
Kahkariyyen devr ile hayvana can eyler feda
Çok zaman hayvani hil'atlar giye öz nefsine
Hırs ile dam-ı beladan bulmaya ol hiç reha
Kalb-i mürşidden olursa her kime atf-ı nazar
Gönlüne dahil olar zatına eder iktida
Hanedana eyleyen Ammar-veş canın feda
Ehl-i beyte ola mülhak ''ircii'' ere nida
Dinler isen hoş maarif söyleyem pek dikkat et
Kimse bu sırdan haber vermiş değildir taliba
Arza nisbet ebhurun mahluku nice rütbedir
Bir semeklerdir tuyurat anda yok subh u mesa
Üç tabayi' üzre terkib evveli bahrilerin
Her birini Çar unsur ede tahrike seza
Tohm ile zahir olur tavr-ı semek birine bin
Birbirin eyler gıda yoktur birinde hubb-ı ca
Safilinin esfelidir cins-i bahri cümleten
Hilkati esfel deminden misl-i Mervan daima
Bed nefisten olduğuyçün bunların hilkatleri
Bu'd-ı insânda taayyüş etmeğe ol mübtela
Nefs-i magzubun deminden olanın ekli haram
Cürm u isyandan olur hep nev' ile hut-ı fena
Daima mahluk-ı bahrin evveline kıl nazar
Ma'deni etvar ile yoktur birinde dest ü pa
Yine ma'dendir gıdası bak aceb hizmettedir
Bir değirmedir ki bunlar taşı eyler aynı ma
Her devirde bahr-i rahmet ehl-i şirki gark eder
Hıfz-ı suret eyledi kürside hayy-ı Kibriya
Her biri bahrin fenasıyla giyer cin hil'atin
Bu devirle devr eder hep safilin-i eşkıya
Arz-ı bahri mesken ede her birisi bunların
Nice menzilden geçe hem bi-hem ü bi-neva
Pay-ı çille seyr ederken çar-paya nalk edip
Çar erkan ile ahır seyr ede şehr ü kura
Çar pada heft nev'dir bir enva'ı yedi
Anın için bil yedidir pute-i nar-ı laza
Katil-i eşca yedidir nev'-i hayvanide hem
Pençesi var her birinin arkasında post kaba
Muzi-i mühlik yedidir tohm ile eyler zuhur
Her biri yerler içinde eylemiştir ihtifa
Nev'-i hayvandan yedidir ademe olan gıda
Tırnağı kim iki şaktır azı dişi olmaya
Ef'i kec tayyar-1 katil pençesi var seb'adır
Sireti zahid münafık bulmamışlardır hüda
Pençesi kattal olanlar nefsine mağlub olan
Muzinin içi hıyanet hükm-i vesvas masiva
Nice bin kez devr ederse bulmaya biri felah
Hanedan-ı Mustafa'dan olmayınca pişiva
Bu kasidem müntehinin sohbetiyle fehm olur
Mütedilerden sakın kim attırırsın taşı ha
(Rıza Tevfik'in Tekke ve Halk Edebiyatı ile İlgili Makaleleri, s.
453. )
KİTABİYAT
1) Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet
İşleri Başkanlığı Y. , Ankara, 1984.
2) Pakalın, Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB.
, İst. ,1993.
3) Pala, İskender, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Y.
Ankara, 1995.
4) Uçman,Abdullah, Rıza Tevfik'in Tekke ve Halk Edebiyatı ile İlgili
Makaleleri, MEB. , İst. , 2001.
Uludağ, Süleyman, DİA. , Devir mad. ,
Uzun, Mustafa, DİA. ,Devriyye mad.
Yılmaz, H. Kâmil, DİA. , Hâşim Baba mad.
|