|
Tarikatların İstanbul'da Gündelik Hayatı
Şekillendirmesi Üzerine Bazı Notlar (15.-17. Y.Y.)
Ekrem IŞIN* |
1. Giriş
Tarikatların İslâm medeniyetini ve ona zemin hazırlayan şehir hayatım
şekillendirme noktasında üstlendikleri fonksiyonlar, günümüzde sosyal tarih
çalışmalarının başlıca inceleme konulan arasındadır. Bu mistik karakterli
müesseselerin çok yönlü faaliyetlerine duyulan ilginin kaynağında, tarikat
kavramının sosyal bilimler açısından kazandığı anlam genişlemesinin de payı
bulunduğunu belirtmek gerekir. Ancak kavramsal düzeyde ortaya çıkan böyle bir
olguyu, basit bir metodoloji problemi gibi değerlendirmek hatalı olur. Problem
doğrudan doğruya tarikatların birer toplum şekillendiricisi sıfatıyla
gösterdikleri faaliyet tarzlarından kaynaklanmakta ve İslâm coğrafyasındaki
farklı sosyal kimlik türlerinin bu müesseseler tarafından nasıl inşa edildikleri
sorusuna cevap bulma noktasında odaklanmaktadır. Böyle bir soruya, tarikatları
yalnızca kendi âdab ve erkânlarıyla sınırlı, içe dönük tasavvufî müesseseler
olarak tanımlayan geleneksel yaklaşımın vereceği cevap, büyük ölçüde mistik
sembollerle kurgulanmış spekülatif bir nitelik taşıyacaktır. Oysa bu
müesseseleri, gündelik hayatın sosyo-kültürel ve siyasî dokusu üzerinde aktif
rol üstlenmiş dışa dönük birer denetleme mekanizması gibi yorumlayan modern
anlayış, hiç şüphesiz ki söz konusu soruya daha tutarlı bir cevap verebilme
şansına sahiptir.1
Dünden bugüne İslâm toplumlarım anlamaya yönelik her bilimsel araştırma artık
klasikleşmiş temel bir soruna çözüm bulmakla işe başlamıştır. Bu sorun, bir üst
örgütlenme şekli olan devlet ile onun yönetimi altındaki insanların ilişki
tarzlarını kapsar. Batı toplumlarında bu ilişki tarzlarını, devletin hukukî
yetkilerini kullanabilme hakkına sahip kişi ve müesseseler yönlendirmiştir. Roma
yönetim geleneğine dayanan bu yetki devri usulü, insan ile devlet arasında
zamanla kilise, feodal beyler ve belediye meclislerinin doğmasına yol açmış,
böylece adına sivil toplum denilen gündelik hayatın bağlayıcı dokuları
oluşmuştur. Diğer taraftan İslâm toplumlarına baktığımızda, Hegel'in tanımladığı
biçimiyle sivil toplum veya Durkheim'ın ikincil (seconder) yapılar adım verdiği
türden bağlayıcı dokuların vücut bulmadığını görürüz. Özellikle şehir hayatını
ön plana aldığımızda devlet ile insan arasındaki boşluğun ne şekilde
doldurulduğu ve bunu hangi sosyal yapı ya da müesseselerin üstlendikleri sorusu,
böylece kendiliğinden gündeme gelmektedir. İslâm toplumları ölçeğinde
gerçekleştirilen ikincil yapı analizlerinin bu somya cevap konusunda ittifak
sağladıkları nokta, devlet ile insan ilişkilerini düzenleyen ara tabakanın genel
anlamda ümmet temeli üzerinde şekillenmiş tarikatlar tarafından temsil
edildiğidir.2
Bu genel tespitin ardından, gündelik hayatı oluşturma konusunda tarikatların
üstlendikleri fonksiyonları ana hatlarıyla belirtmekte fayda vardır. Ancak bu
fonksiyonların niteliklerini doğru kavrayabilmek için tarikatların toplum
hayatındaki rollerinin dinî çerçeve dışına taşan boyutlarına da dikkat etmek
gerekir. Bunlardan belki de en önemlisi, öncelikle kamu sahasını ilgilendirmesi
bakımından tarikatların devlet ile sokaktaki insanı çift yönlü bir iletişim ağı
içinde buluşturma özelliğidir. Osmanlı döneminde bu buluşmanın meşru zemini,
tarikatların devlet tarafından tescil edilmeleriyle kurulmuştu. Böyle bir
tescil, aynı zamanda devletin tarikatlar aracılığıyla gündelik hayat içindeki
sosyal kimlik türlerini de meşrulaştırması anlamına geliyordu. Sokaktaki insan
açısından ise bu meşrulaştırılmış kimlik, hem gündelik hayata katılmanın bir ön
şartı, hem de toplumdaki statü merdivenlerini çıkabilme şansını elde etmek
demekti.
Gündelik hayata birer sosyal kimlik şekillendiricisi olarak katılan
tarikatların, devlet tarafından meşruiyetlerinin tanınması ve faaliyetlerinin
şer'î hukuka dayandırılması şartı, II. Bayezid döneminden (1481-1512) itibaren
bu müesseseleri siyasî otoritenin cemaat yapıları üzerindeki kontrol mekanizması
biçiminde kullanmak fikrini doğurmuş ve bu fikir imparatorluğun son yıllarına
kadar geçerliliğini korumuştur.3 II. Bayezid dönemi, devlet-tarikat ilişkileri
konusunda siyasî otoritenin verdiği bu stratejik karar açısından gerçekten de
bir dönüm noktasıdır. Bu noktanın öncesi Anadolu'nun İslamlaşma süreciyle
başlayıp 15. yüzyıl sonlarına kadar devam eden ve adem-i merkeziyetçi örgütlenme
şeklini benimsemiş tasavvuf zümrelerinin ön plana çıktıkları bir dönemi kapsar.
II. Bayezid ile başlayan yeni dönem söz konusu tasavvuf zümrelerinin devlet
kontrolü altında klasik anlamıyla tarikat kimliğine büründükleri ve böylece
İstanbul'un gündelik hayatında yer aldıkları zaman kesitini ifade eder. Bu süre
zarfında devletin, daha önceki dönemlerde rastlamadığımız ölçüde tarikatları
merkezî örgütlenmeye doğru yönlendirdiği ve böyle bir idarî yapılanmayı
gerçekleştirebilecek şeyh ailelerine ekonomik ayrıcalıklar tanıdığı
bilinmektedir.4 Buhran dönemleri hariç, hazineden tarikatlara nakit para
akışındaki süreklilik kadar, şeyh ailelerini avânz-ı divâniyye ve tekâlif-i
örfiyye'den muaf tutan mâli politikalar da söz konusu ekonomik desteğini
tamamlayıcı unsurları arasındadır.
Osmanlı toplum hayatında devlet-tarikat ilişkisini, siyasî otorite ile manevî
otoriteye ait nüfuz sahalarının birbiriyle bütünleşmesi çerçevesinde tanımlamak
mümkündür. Bu bütünleşmenin devlet cephesindeki görüntüsü siyasî kontrol
noktasında anlam kazanırken, tarikatlar cephesindeki görüntü ise daha çok
gündelik hayatı ilgilendiren geniş bir faaliyet sahasını kaplamaktadır. Burada
söz konusu edeceğimiz tarikat faaliyetlerinin yalnızca tasavvufî anlamda insan
unsuru üzerinde yoğunlaştırılmış bir eğitim programından ibaret olmadığını
öncelikle belirtmek isteriz. Şüphesiz ki böyle bir programı uygulamak,
tarikatların aslî görevidir. Ancak Osmanlı uygulamasına baktığımızda tarikatlar
açısından gündelik hayatı çok yakından ilgilendiren hayatî bir konunun altını
çizmemiz gerekiyor. O da tarikatların devlet ile kurdukları ilişki sonucunda
üstlendikleri "sosyal seyyaliyet" fonksiyonudur.5 Sokaktaki insan için bunun
anlamı, kuvvetler ayrılığı ilkesine yabancı bir siyasî yapılanma bünyesinde
resmî bir göreve talip olabilmenin ancak tarikatlara ait bu "sosyal seyyaliyet"
kanalını kullanarak gerçekleşebileceğidir. Modernleşme öncesi Osmanlı
bürokrasisinin patrimonyal özelliğinden kaynaklanan ve müslüman cemaat için
statü kazanmayı yalnızca medrese kanalını açık tutarak sağlamaya çalışan klasik
sosyal tabakalaşma anlayışında, tarikatların üstlendikleri bu rol, gündelik
hayatın oluşumunu doğrudan etkileyici bir değer taşımaktadır.6 Nitekim Sufî
Mehmed Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, Halil Hamid Paşa, Nevşehirli Damad İbrahim Paşa
ve Halet Efendi gibi pek çok önemli şahsiyet, birbirini izleyen dönemlerde
değişik tarikatların "sosyal seyyaliyet" kanallarını kullanarak devletin üst
kademelerine kadar yükselebilmişlerdir.
Tarikatların gündelik hayatı doğrudan ilgilendiren bir diğer önemli faaliyet
tarzı, İslâm coğrafyasının değişik bölgelerine dağılmış şehirler ile bunların
kapsadıkları farklı toplum tabakaları arasındaki kültürel dolaşımı sağlamada
ortaya çıkmaktadır. İnsan faktörünü, içe dönük cemaat yapılanmasına katıldığı
sürece şehirlerdeki yegâne hayat tarzının temel unsuru kabul eden İslâm
anlayışı, sosyal hareketlilik konusunda üç zümreyi bu kuralın dışında tutmuştur.
Bunlar sırasıyla askerler tüccarlar ve dervişlerdir. İslâm tarihi bize
göstermektedir ki şehirler arası kültürel dolaşım savaş, ticaret ve din
olgularına dayalı bir faaliyet zemini üzerinde yürütülmüştür. Bu zeminde rol
alan aktörlerden asker, tüccar ve dervişlerin temsil ettikleri sosyal
kimliklerin zamanla birbiri içine girmesi neticesinde gündelik hayatın
iktisadî-ahlâkî mekanizmasını işleten fütüvvet erbabının vücut bulduğu da
bilinen bir gerçektir.7 Ancak böyle bir kimlik kaynaşmasının söz konusu olduğu
fütüvvet teşkilatı dışında her aktör, mensubu bulunduğu zümrenin faaliyetlerine
katılmak suretiyle gündelik hayatta yer almıştır. Bu zümrelerden askerlerin
kültürel dolaşımdaki rolleri bir istisnadır ve süreklilik arz etmez. Diğer iki
grubun, yani tüccarlar ile dervişlerin faaliyetleri ise süreklilik temeline
oturur ve böylece şehirler arasındaki kültürel dolaşım medeniyet çerçevesi
içinde tarihî bir boyut kazanır.
Bizim burada inceleme konusu yaptığımız derviş zümrelerinin şehirler arası
kültürel dolaşımı nitelik itibariyle birbirinden farklı, ama süreklilik gösteren
iki ayrı dönemde gerçekleştirdiğini belirtmeliyiz. Bu dönemleri ayıran tarihî
olay İstanbul'un fethidir. 13. yüzyıldan başlayıp 15. yüzyıla kadar devam eden
ilk dönemde Anadolu ile Balkanlar'daki tarikat faaliyetlerinin büyük ölçüde
seyyah dervişlik anlayışıyla yürütülmesi, Selçuklu ve Osmanlı şehirleri
arasındaki kültürel dolaşımı sağlayan başlıca unsur olmuştur. Kalenderiyye,
Haydariyye ve Vefaiyye gibi seyyah dervişliği esas olan, doğu-batı ticaret
yolları üzerindeki sosyal hareketliliğin birinci derecede temsilcileri
sayabileceğimiz bu bâtını karakterli tasavvuf zümrelerinin yalnızca şehir
dışındaki Türkmenler arasında değil, ama şehir merkezinde müesseseleşmiş tarikat
yapıları içinde de kalıcı etkiler bıraktıkları bilinmektedir.8 Bu zümreler
tarafından temsil edilen kültür, bünyesinde İslâmiyet öncesine ait inanç
geleneklerini de barındıran ve bu noktada homojenlik özelliği göstermeyen bir
semboller yumağıdır. Seyyah dervişliğin 16. yüzyıldan itibaren şehir tarikatları
tarafından kendi organizasyonları içine alınarak ortadan kaldırılmasıyla mistik
teşkilatlan dağılmış, yerine meslek loncası şeklinde örgütlenen âşıklar zümresi
geçmiştir.9
Seyyah dervişliğin önemini kaybetmesi, daha doğrusu tasavvuf zümrelerinin
tarikatlaşmaya başlaması şehirler arasındaki kültürel dolaşımda yeni bir dönemin
ve metodun habercisidir. Anadolu'daki tasavvuf zümrelerinin 15. yüzyıl boyunca
faaliyetlerini şehirlere kaydırmaları neticesinde gündelik hayata giren pek çok
zaviyenin merkez tekkelere bağlanarak oluşturdukları idarî yapılanma, ortak
kültürel dolaşımın bu dinî mekânlar vasıtasıyla gerçekleşebilmesini mümkün
kılmaktadır. Böylece başlangıçtan beri adem-i merkeziyetçi örgütlenmeyi esas
tutan Nakşbendiyye dışındaki tarikatlar, farklı şehirlerde faaliyet gösteren
zaviyelerine merkez tekkelerinden yaptıkları şeyh atamalarıyla kültürel
dolaşımın yeni çerçevesini belirlemişlerdir.
Sosyal tabakalaşmanın beraberinde getirdiği farklı statü grupları arasındaki
kültürel dolaşım sorunu ise tarikatların bu defa şehir hayatı içinde
üstlendikleri bir diğer önemli faaliyet tarzına dikkatleri çekmektedir. Bu
faaliyet tarzı, şehir halkının kollektif bilinç altındaki ümmet duygusuna hitap
eder ve kullandığı mistik metaforlar ile değişik statü gruplarına mensup
insanları ortak bir zemin üzerinde buluşturur. Böyle bir anlayış ve duyuş
birlikteliğinin gerçekleştirildiği zemini, söz konusu gruplar arasındaki
kültürel dolaşımı sağlayan en güçlü sosyal yapı unsuru olarak
değerlendirebiliriz. Her tarikatın toplumdaki farklı bir statü grubuna ait
kültürü ürettiği şeklindeki klasik kanaatin bu açıdan hiçbir geçerliliği yoktur.
Nitekim tasavvufî dilde neş'e olarak ifadesini bulan bu ortak anlayış ve duyuş
birlikteliğinin hem statü grupları arasındaki kültürel dolaşımın dinamiği yerine
geçtiğini hem de insan tabiatına en uygun bireysel algılama biçimine imkân
tanıdığını burada belirtmemiz gerekir. Her iki ucu insan ve topluma açılan böyle
bir kültürel dolaşım kanalının tarikatlar tarafından açık tutulması, şehir
hayatının vücut bulmasında birinci derecede rol oynamıştır. Ayrıca bu rolün bir
de tarihî boyutu vardır ki, o da tarikatların ortak kültür zemini üzerinde
fonksiyonellik kazandırdıkları böyle bir iletişim kanalı sayesinde bilgi ve
tecrübeyi nesiller arasında aktararak toplumun kollektif hafızasını
oluşturmalarıdır.
Ana hatlarıyla çizmeye çalıştığımız tarikatların gündelik hayat içindeki
faaliyet tarzları konusu, şüphesiz ki teorik çerçevesinin dışına uzanan tarihî
gelişim süreciyle de incelenmeye muhtaçtır. Çalışmamızın merkezini İstanbul
oluşturduğu için bu tarihî perspektifin şehir hayatına yansıyan dönemlerini ana
başlıklar altında toplamak, konunun gereğince aydınlanması bakımından
zorunludur. Fetih öncesi Anadolu'daki tarikat faaliyetlerini kapsayan birinci
dönem, bize İstanbul'un tasavvufî hayatı hakkında hem sağlam bir sosyo-kültürel
temel hem de daha sonraki gelişim sürecine ilişkin güvenilir ipuçları
vermektedir. 1453-1481 yılları arasındaki Fatih Sultan Mehmed dönemi ise kendine
özgü koşulları itibariyle bir geçiş dönemi niteliği taşımakta, ama en önemlisi,
imparatorluk kavramı etrafında hayatiyet kazanan yeni devlet anlayışının
tarikatları kendi denetim mekanizması dışında tutmaya gayret ettiği bir siyasî
programı bize sunmaktadır. Bu programın tam tersi yönde uygulamaya konulan ve
tarikatları birer denetim mekanizması olarak yorumlayan stratejik karar
değişikliği II. Bayezid döneminde (1481-1512) gerçekleşmiş, böylece tasavvuf
kültürü İstanbul'un gündelik hayatını kuşatmaya başlamıştır.
2. İstanbul'un Fethi Öncesi Anadolu'da Tarikatlar ve
Tasavvufî Hayat
Türk tasavvuf anlayışının 13. yüzyıl başlarından itibaren Anadolu'daki oluşum
süreci, etkisini dünya ölçeğinde hissettirmiş bir büyük medeniyetin kendisini
inşa ediş tarzıyla yakından ilgilidir. Bu süreci birer sosyal hareketlilik
unsuru sayabileceğimiz göçler, isyanlar ve savaşlar gibi tarihî olayların
yönlendirmesi, tasavvufî düşüncenin çözülme ve yeniden kurulma arasında gidip
gelen toplum hayatında bütünleştirici bir irade sıfatıyla ortaya çıkmasına neden
olmuştur. Bu bütünleştirici iradenin ana figürü, halk inancında evliya kabul
edilen tasavvuf erbabıdır. Böylesine köklü bir inancın temelinde Türklerin
İslâmiyeti tasavvuf aracılığıyla benimsemeleri gerçeği yatar. Nitekim günümüzde
bile Türk kültür sahası dahilindeki İslâmiyet, evliya kültü merkezli bir halk
müslümanlığı anlayışıdır.10
Anadolu'nun İslâmlaşmasıyla başlayarak İstanbul'un fethine kadar uzanan
dönemdeki hakim tasavvuf anlayışı Horasan kökenli olup taşıdığı kültürel
özellikler açısından da Anadolu'yu İran üzerinden Orta Asya'ya bağlayan bir
ortak zihniyet dünyasına sahiptir. Türk ve İran medeniyet sahalarının kesişme
noktasında yer alan Horasan'ın 9. yüzyılda Ahmed b. Hadraveyh (240/854), Ebu
Türab Nahşebî (245/859), Ebu Hafs Haddad (260/883) ve Hamdım Kassar (271/884)
gibi melâmet erbabını yetiştirdiği bilinmektedir.11 Nişabur, Merv ve Tuş gibi
bölgenin önde gelen kültür merkezlerinde temeli atılan bu tasavvuf anlayışı
fütüvvet ilkeleriyle kaynaşarak 12. yüzyıldan itibaren Kalenderiyye, Haydariyye
ve Yeseviyye gibi seyyah dervişliği benimsemiş zümreler tarafından Orta Asya,
Hindistan ve Anadolu'ya taşınmıştır.
Yeseviyye'nin tesiri daha çok Orta Asya'da görülür. Şamanist, Budist ve
Maniheist inançların güçlerini korudukları bu bölgedeki Türk kültürü, eğitimini
Horasan'da Hâce Yusuf-ı Hemedanî (535/1141) ve Arslan Baha'dan alan Ahmed-i
Yese-vî (562/1166) ile tasavvufî bir boyut kazanmış, daha sonra halifeleri Hakim
Ata (582/1186), Mansur Ata (595/1199) ve Said Ata'nın (615/1218) faaliyetleri
neticesinde Yeseviyye, Maveraünnehir yoluyla Fergana vadisinde kökleşmiştir.12
Moğolların Orta Asya'da yayılmaları üzerine Yeseviyye'nin tıpkı Kalenderiyye
gibi Hindistan'a girdiğini ve burada Nakşbendiyye tesiri altında kaldığını da
belirtmek gerekir.13
Orta Asya ve Hindistan dışında Horasan tasavvuf anlayışının yayıldığı asıl
önemli saha Anadolu'dur. Daha öncekilerde görüldüğü gibi bu hareketi Anadolu'ya
yönlendiren dış etkilerden başlıcası Moğol istilasıydı. Anadolu'nun 13. yüzyılda
karşılaştığı iki büyük göç dalgasının ardında Moğolların bu genişleme siyaseti
vardır. Daha 13. yüzyıl başlarında Karahitaylar ile Harezmşahlar arasındaki
mücadele, Fergana vadisindeki Yesevî dervişlerini Anadolu'ya sokmuştu. Ama asıl
göç dalgası 1220'den itibaren gerçekleşti ve Moğolların baskısıyla bütün
Maveraünnehir halkı büyük gruplar halinde Anadolu'ya yerleşti.14
Moğol istilası önünden kaçarak Anadolu'ya gelen halkı, şehirli ve göçebe olmak
üzere iki gruba ayırmak mümkündür. Böyle bir ayırımı yapmaktaki amacımız, söz
konusu grupların birbirine karşıt tasavvufî gelenekleri benimsemiş olmaları ve
bu farklılıktan kaynaklanan kutuplaşmanın günümüze kadar uzanan köklü bir
geçmişi bulunmasıdır. Özellikle Maveraünnehir'den göçen şehirli unsur Konya,
Kayseri, Amasya ve Tokat gibi medresenin güçlü olduğu merkezlere yerleşmiş ve
buradaki sünnî gelenekle kısa zamanda uyum sağlamışlardı. Bu uyumu
sağlamalarında sünnî akideye dayalı iki farklı tasavvuf ekolünün şehir
merkezlerindeki faaliyetleri önemli rol oynamıştır. Bunlardan Muhyiddîn
İbnü'l-Arabî (638/1241) ile Sadreddîn Konevî'nin (672/1273) temsil ettikleri
zühd ve takva temelinde şekillenmiş ahlakçı anlayış daha çok Konya'daki tasavvuf
çevrelerinde rağbet bulmuştu. Öte yandan Horasan melâmetiyyesinin aşk ve cezbeyi
ön planda tutan sözcüleri Evhadüddîn-i Kirmanı (634/1237), Bahaeddîn-i Veled
(635/1238), Burhaneddîn Muhakkık-ı Tirmi-zî (637/1240), Necmeddîn Râzî
(654/1256) ve Fahreddîn-i Irakî (685/1286) yine Anadolu şehir hayatının bir
diğer önemli tasasvvuf grubunu meydana getiriyordu. Bu iki grubun
şekillendirdiği mistik kültüre Kalenderiyye'nin Şems-i Tebrizî (645/1247)
aracılığıyla yaptığı katkı, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin (672/1273) şahsında
Mevlevîliği doğurmuştur.
Şehirlerin dışındaki kırsal kesimde ise daha çok hayvancılıkla uğraşan göçebe
Türkmen boyları arasında Orta Asya geleneklerini yaşatan seyyah dervişlerin
faaliyetleri etkili olmuştu. İslâmiyet öncesi inanç biçimlerini bâtını
karakterli tasavvuf anlayışıyla kaynaştıran pek çok seyyah derviş Kalenderiyye,
Haydariyye ve Vefaiyye tarikatlarına mensuptu.15 Yaygınlık bakımından şehir
kökenli tasavvuf zümrelerine oranla daha geniş bir coğrafya üzerinde faaliyet
gösteren bu tarikatlar, tıpkı bir öncekiler gbi Horasan kökenliydiler.
Cemaleddîn-i Sâvî (630/1232) tarafından kumlan Kalenderiyye, bu grup içinde
yaygınlık bakımından özellikle dikkat çekmektedir. Horasan'dan Dımaşk'a gelip
burada merkez tekkesini açan Cemaleddîn-i Sâvî, derviş ve halifelerini Suriye
üzerinden Anadolu'ya yollamış, kırsal kesimde olduğu kadar şehirlerde de güçlü
bir etki bırakmıştır. Örneğin halifelerinden Ebubekiri-i Niksarî'nin Konya'da
faaliyete geçirdiği Kalenden tekkesi, bu etkiyi gözler önüne sermektedir.
Kalenderiyye gibi Haydariyye de bu grup içinde ele alınması gereken bâtınî
tarikatlardandır. Kutbeddîn Haydar (602/1205) tarafından Kalenderiyye'nin bir
kolu olarak kurulan bu tarikatta Türk kültürünün derin izlerini görmek
mümkündür. Haydariyye de tıpkı Kalenderiyye gibi hem göçebe halk arasında hem de
şehirlerde faaliyet göstermiştir. Kutbeddîn Haydar'ın halifesi Hacı Mübarek-i
Haydarî'nin Konya'da Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî ile kurduğu ilişki ve
faaliyetlerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Gayri sünnî itikada sahip bu
tarikatlara son olarak Vefaiyye'nin de katılmasıyla Anadolu'nun 13. yüzyıldaki
tasavvuf kültürü ana hatlarıyla şekillenmiş olur. Tâcü'l-Ârifin Seyyid
Ebu'1-Vefa tarafından temelleri atılan Vefaiyye, 13. yüzyıl başlarında Baba
İlyas'ın mürşidi Dede Garkın'ın faaliyetleri sonucunda Anadolu'ya girmiş ve
toplum hayatını altüst eden Babaî ayaklanmasının fikri yapısını kurmuştur.16
1240'ta patlak veren Babaî isyanı, doğurduğu sosyal neticeler itibariyle
İstanbul'un fethine kadar süren dönemi yakından etkilemiştir. İsyanın
bastırılmasını izleyen 14. yüzyıl- boyunca fikrî kökeni Babaî hareketine dayanan
Rum Abdalları zümresinin faaliyetleri söz konusudur.17 Anadolu beylikleri
sahasında sürdürülen bu faaliyetlerin belki de en önemli sonucu, bu zümrenin
Osmanlı devletinin kumlusunda oynadığı aktif rol olmuştur.18 Hacı Bektaş-ı
Velî'nin (669/1270) şahsında mistik kimliğini bulan Geyikli Baba, Abdal Musa,
Kaygusuz Abdal, Kumral Abdal ve Otman Baba gibi heterodoks karakterli
dervişlerin Anadolu ve Balkan coğrafyasındaki faaliyetlerini siyasî açıdan
kolonizasyon metodunun bir parçası gibi değerlendirmemiz mümkündür.19
Heterodoks karakterli bu zümrelerin yanısıra İstanbul'un gündelik hayatım
birinci derecede etkileyecek olan şehir kökenli tarikatlar arasında Bayramiyye
ve Halvetiyye, 15. yüzyıl ortalarında Anadolu'nun tasavvufî hayatına damgalarını
vurabilecek kadar geniş bir örgütlenme ağı kurmuşlardır. Özellikle bu
tarikatların II. Bayezid döneminde üstlenecekleri siyasî rol, hem devlet
idaresini hem de şehir hayatını çok yakından etkileyecektir. Kısaca özetlemeye
çalıştığımız bu ana çerçeve içinde, Anadolu'da yoğunlaşan tasavvufî düşüncenin
Orta Asya kültürüyle kurduğu ilişki kendini açıkça belli etmektedir.20 Horasanî
nitelik taşıyan bu tasavvuf anlayışının doğurduğu tarikatlar 17. yüzyıl başına
kadar İstanbul'un gündelik hayatını sosyo-kültürel açıdan belirlemişlerdir. Bu
dönemden itibaren ise Horasanî kültür zeminine uyum sağlayan Arap kökenli
tarikatların öncekilerle paralel faaliyetleri söz konusudur.
3. Tarikatların İstanbul'un Gündelik Hayatına Girişleri
İstanbul'un fethi Anadolu'da faaliyet gösteren tarikatlar için yeni bir dönemin
başlangıcıdır. Şehrin bir imparatorluk merkezi kimliğiyle yeniden
yapılandırılması ve İslâm coğrafyası üzerinde yegâne siyasî güç sayılan Osmanlı
devlet otoritesinin bütün müesseseleriyle birlikte burada temsil edilmesi,
tarikat faaliyetlerini İstanbul'a yönelten başlıca nedenler arasındadır. Bu
yönelmenin Fatih dönemi hariç 15. yüzyıl sonlarından itibaren kesintisiz bir
şekilde sürmesi ise bütün önemli tarikatların yan kollarıyla beraber gündelik
hayata katılmaları sonucunu doğurmuş, böylece İstanbul başka hiçbir İslâm
şehrinin sahip olmadığı zenginlikte bir tasavvufî kültür ortamına kavuşmuştur.
Daha İstanbul'un fethinden çok önce, 14. yüzyıl başlarında Osmanlı beyliği ile
Bizans devleti arasında meydana gelen sınır çatışmalarına Rum Abdalları
zümresine mensup dervişlerin de katıldıkları ve şehrin yakın çevresinde faaliyet
gösterdikleri bilinmektedir.21 1329'daki Pelekanon savaşını, Bizans
topraklarındaki bu faaliyetler açısından bir dönüm noktası kabul edebiliriz22.
Nitekim bu savaşın neticesinde III. Andronikos'un Göztepe civarındaki ünlü av
köşkü Orhan Gazi tarafından Rum Abdalları'na bir Ahi zaviyesi olarak verilmiş ve
Şeyh Edebâlî'nin yeğeni Ahi Ahmed burada irşad vazifesini üstlenmiştir. Bu örnek
bize derviş zümrelerinin temel hareket tarzını, yani siyasî otorite desteğiyle
şehir çevresinden merkeze doğru yönelme anlayışını açıkça göstermektedir.
İstanbul'un fethi, bu yönelmenin kesin sonucunu tayin etmiştir. Fetih ordusunda
kalabalık bir derviş zümresinin bulunduğunu Osmanlı kaynakları belirtmektedir23.
Fakat aynı kaynakların fetih sonrasına ilişkin İstanbul'daki tarikat
faaliyetleri hakkında hiçbir bilgi vermemesi, 1453-1481 dönemini bu çerçevede
yeniden değerlendirmeyi zorunlu hale getirmiştir.
Fatih Sultan Mehmed dönemine ait tarihî kaynakların farklı bir gözle incelenmesi
neticesinde tarikatların gündelik hayata yeterince nüfuz edemedikleri,
dolayısıyla tasavvufî kültürün geleneksel fonksiyonlarını toplum dokusunda tam
olarak yerine getiremediği gerçeğiyle karşılaşılmaktadır. Bir defa bu dönemde
hiçbir büyük tarikatın İstanbul'a girememesi, başlıbaşına ele alınması gereken
bir konudur. Oysa Fatih'in tasavvuf erbabıyla çok yakın ilişki kurduğu, onları
desteklediği ve her türlü faaliyetlerine izin verdiği yolundaki gerçekle alakası
bulunmayan hakim görüş, bu konunun önemini arka plana itmiştir.
İstanbul'un gündelik hayatında Fatih döneminin kendine has özellikleri vardır.
Şehre damgasını vuran bu özellikleri siyasî ve sosyo-kültürel açıdan iki gruba
ayırabiliriz. Siyasî açıdan sorun, devletin yeniden yapılanmasıyla bağlantılı
bir dizi hukukî düzenlemeyi ve bunun ardındaki zihniyet değişikliğini kapsar.
Nitekim "İstanbul'un fethi aynı zamanda saltanatın da fethidir" şeklindeki temel
önerme bize, şehrin bu dönemde hangi siyasî projenin uygulama alanı olacağı
hakkında ilk ipuçlarını vermektedir24. Fetih olayının bizzat kendisi, beylikten
imparatorluğa geçen bir siyasî organizasyonun alt yapısını hazırlamıştır. Bu alt
yapının iktidara tanıdığı haklar, karşılığını Roma-Bizans uygulamasında bulan
"imparatorluk" kavramı içinde şekillenmiş ve siyasî otoriteye merkeziyetçi bir
karakter vermiştir.
Fatih Kanunâmesinde hukukî ifadesini bulan bu yeni düzenleme, âdeta
imparatorlara ait siyasî gücü padişahlara aktarmakta, böylece iktidar
mekanizması toplum üzerindeki, tek belirleyici unsur durumuna gelmektedir. Fatih
Sultan Mehmed’den önceki padişahların uyguladıkları, iktidar yetkisini yerel güç
odaklarıyla kısmen paylaşarak devleti yönetme geleneğinin artık bu noktada
geçerli olamayacağı açıktır. Daha doğru bir ifadeyle başta Anadolu'daki eşraf
aileleri olmak üzere kan bağına dayalı otoriteyi temsil eden bölgesel nüfuz
sahibi zümre ya da kişilerin iktidar mekanizması dışında tutulmaları, bütün
idarî yetkiyi şahsında toplayan padişahın dayandığı meşrulaştırılmış siyasî
zeminin bir sonucudur25. Bu yeni politikanın Osmanlı bürokrasisi içindeki
uzantısı ise toplumsal köksüzlüğü sembolize eden devşirme usulünün uygulanmaya
başlamasıdır.
Bürokrasi bünyesinde uygulanan bu yeni yöntem bize, siyasî otoritenin
tarikatlara bakış açısını da vermektedir. Nitekim tarikatların idarî açıdan kan
bağına dayalı birer aile müesseseleri olmaları ve gene aynı esasa uygun biçimde
hilafet devriyle nüfuz alanlarını genişleten, böylece iktidar karşıtı güç
odaklarına dönüşme eğilimi gösteren birer toplumsal örgütlenme özelliği
taşımaları, Fatih Sultan Mehmed'in şahsında ifadesini bulan merkezî otorite
kavramıyla çelişmekte ve bunun neticesinde devlet ile tarikatlar arasındaki
mevcut ilişki askıya alınmaktadır20. Burada önemli bir noktanın altını çizmemiz
gerekiyor. O da söz konusu ettiğimiz dönemde tarikatların bugünkü anlamıyla bir
toplumsal örgüt olmalarından çok, tasavvufî içeriğe sahip bir zümre ideolojisi
etrafında şekillenmiş gruplar niteliğini taşımalarıdır. Fatih döneminde
iktidarın bu gruplarla paylaşılmadığı ne kadar gerçeği yansıtıyorsa, siyasî
otoritenin zümre ideolojileri üzerinde yönlendirme gibi bir programının
bulunmaması da aynı gerçeğin diğer yüzünü yansıtmaktadır. Ancak böyle bir
program II. Bayezid döneminde uygulamaya konulmuş, tasavvufun bir zümre
ideolojisi olmaktan çıkartılarak faaliyet sahaları belirlenmiş tarikatlar
tarafından temsil edilmesi sağlanmıştır.
Siyasî açıdan Fatih dönemi yönetim anlayışının tarikatlar karşısındaki tavrını
belirleyen bir diğer konu, "imparatorluk" kavramı içinde vücut bulan yeni devlet
felsefesinin hangi toplumsal müesseseler tarafından üretileceği sorusuna aranan
cevaptır. Fatih Sultan Mehmed'in bu soruya verdiği cevap, medrese olmuştur.
Şüphesiz ki bu cevabın arkasında şahsî bir tercih değil, amaca en uygun kamu
çıkarı yatmaktadır. Eğer bu açıdan bir karşılaştırma yaparsak, İslâmiyetin
evrensel naslarını temsil eden medrese ile siyasî meşruiyetin imparatorluk
çerçevesindeki evrensel hakları birbirini bütünlemekte, dolayısıyla medrese
devlet felsefesini şekillendiren başlıca müessese olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bunun yanısıra medresenin devlet çarkını döndürecek insan tipini, fıkhî esaslara
dayalı bir eğitim programından geçirip bürokrasinin şer'î kaideleriyle uyumlu
hale getirmesi, devlet yönetimi açısından ayrıca bir avantajdır. Tarikatlar ise
böyle bir avantaja, temsil ettikleri düşüncenin evrensel ilkelerle çatışan yerel
değerleri barındırması ve yetiştirdikleri insan tipinin sistematik bilgiye değil
metafizik algılamaya yatkın bulunması nedeniyle sahip olamamışlardır. Bütün
bunları göz önüne alarak Fatih döneminin gündelik hayata hakim tipini derviş
değil âlîm în temsil ettiğini söyleyebiliriz. Nitekim padişahın yakın çevresinde
zamanın tanınmış meşâyihi yerine Hızır Bey Çelebi (863/1458), Hoca Hayreddîn
(880/1475), Molla Hüsrev (885/1480) ve Molla Güranî (903/1497) gibi ulemanın
bulunması, ayrıca Akşemseddîn (863/1459) gibi önemli bir Bayramî şeyhinin
İstanbul'da hiçbir zaman bu sıfatını kullanmayıp bir müderris kimliğiyle Zeyrek
Medresesi'nde ders vermesi, dönemin genel karakterini belirleyen tipik örnekler
arasındadır.
1453-1481 döneminin İstanbul'daki tarikat faaliyetlerini kısırlaştırıcı bir
diğer özelliği, sosyo-kültürel planda şehrin demografik yapısına merkezî otorite
tarafından yöneltilen siyasî müdahaleyle ortaya çıkmıştır. İstanbul'un fetih
sonrası iskân sorununa göç ettirme metoduyla çözüm bulunduğu bilinen bir
gerçektir27. Aslında bu metot daha önceki dönemlerde de çeşitli amaçlarla
uygulanmıştır28. Ancak İstanbul'daki uygulamanın hem çok farklı etnik unsurları
bütünleştirecek kapsamlı bir proje şeklinde yürütülmesi hem de uzun zamana
yayılması, şehir hayatının tam anlamıyla yerli yerine oturmasını geciktirmiş,
ayrıca iskâna tabi tutulan halka vergi mükellefiyeti getirmek gibi yanlış siyasî
kararlar göç hareketini tersine çevirmiştir29 Tarikat faaliyetlerinin ihtiyaç
duyduğu homojen nüfus yapısına, belirttiğimiz nedenlerden dolayı İstanbul'un bu
dönemde kavuşamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama burada asıl önemli nokta,
iskân politikasının şehir hayatını hangi gruplara açıp hangi gruplara
kapattığıdır. Siyasî otoritenin karar süzgecinden geçip İstanbul'un ilk müslüman
sakinleri olma özelliği taşıyan gruplar, şehrin iktisadî hayatını canlandırmada
rol alan Anadolu kökenli fütüvvet erbabıdır. Bu açıdan erken dönem İstanbul
hayatında tasavvufî kültürü dar çerçevede fütüvvet ehlinin temsil ettiği tahmin
olunabilir. Tarihî kaynaklar, göç ettirilen gruplar arasında hiçbir şeyh
ailesinin ismini vermemekte, bu da bize söz konusu zümrelerin iskân politikası
içinde yer almadığını göstermektedir. Nitekim Anadolu şehirlerinin gündelik
hayatını mahalle ölçeğinde şekillendiren temel figürün evliya olması gerçeğinden
hareketle Fatih dönemi İstanbul mahalle adlarını incelediğimizde, bazı
istisnalar hariç tutulursa meşayihin kamu bilincine yeterince nüfuz edemediğini
görebiliriz30. Bu da en azından tarikat faaliyetlerindeki zayıflığa bir
işarettir.
Ele aldığımız dönemdeki tarikat faaliyetlerinde gözlemlediğimiz bazı
aksaklıkların, bir de bu müesseselerin iç yapılanmalarıyla ilgili yönleri
vardır. Örgütlenme problemi olarak karşımıza çıkan bu konu daha yakından
incelenirse, 15. yüzyıl ortalarında bile tarikatların büyük ölçüde seyyah derviş
zümrelerininin göçebe toplum modeline göre şekillendirdikleri adem-i
merkeziyetçi bir yapılanmayı benimsedikleri görülecektir. Bu tür tarikat
organizasyonlarının belli bir merkez tekke etrafında örgütlenmeyişleri,
toplumsal hareketliliğe paralel olarak yerleşik düzenin sünnî akideleriyle
bağdaşmayan bâtını eğilimleri bünyelerinde barındırmaları ve özellikle İran
kaynaklı siyasî tesirlere açık bulunmaları, İstanbul hayatına nüfuz
edebilmelerini zorlaştıran başlıca unsurlardır. Diğer yandan Fatih Sultan
Mehmed'in daha şehzadelik yıllarında bu zümrelerin temsilcileriyle yakın ilişki
kurduğu bilinmektedir. Örneğin Fazlullah-ı Hurufî'nin (796/1384) İsfahan'da
kurduğu Hurufîliğe mensup dervişler, bu zümredendir. 15. yüzyıl başlarında
Fazlullah-ı Hurufî halifelerinden tanınmış sufî Seyyid Nesimî aracılığıyla
Anadolu'ya ayak basan bu zümre, Aliyü'l-Alâ (822/1419) ve Mir Şerifin
faaliyetleri sonucu bâtınî kesimde kök salmış, 1444'te başlattıkları ayaklanma
güçlükle bastırılabilmiştir. Hurufîliğin Osmanlı sarayına kadar nüfuz ettiğini,
Fatih Sultan Mehmed'in bu zümreye gösterdiği alakadan anlamak mümkündür. Nitekim
bu alakanın ciddiyet kesbettiğini Vezîr-i azam Mahmud Paşa'dan (879/1474)
öğrenen Şeyhülislâm Molla Fahreddîn-i Acemî (865/1460), şeriat adına nüfuzunu
kullanarak Hurufî ileri gelenlerini Edirne'de Üç şerefeli Cami önünde diri diri
yaktırmıştır31. Hurufîliğe karşı siyasî otoritenin yürüttüğü mücadele, Kanunî
Sultan Süleyman dönemine kadar uzanan bir tarihe sahiptir32.
Kalenden zümresiyle Fatih arasındaki ilişkinin anahtar ismi ise Otman Baba'dır.
Hulul ve tenasüh inancına sahip bu cezbeli derviş, Timur zamanında Anadolu'ya
gelmiş, Fatih Manisa'da şehzade iken kendisiyle tanışmıştır33. Otman Baba'nın
(883/1478) padişah üzerinde bıraktığı tesiri kestirmek güçtür. Ancak fetih
sonrası İstanbul'da rastlanan bazı Kalenderi faaliyetleri göz önüne alınırsa, bu
ilişkinin Balkan fütuhatına katılmış Otman Baba dervişlerine tanınan bir
ayrıcalıkla neticelendiğini kabul etmemiz gerekir.
Şehir kökenli tarikatlara gelince; başta Mevleviyye'nin durumu dikkat çekicidir.
13. yüzyıl sonlarında Sultan Veled (712/1312.) tarafından babası Mevlâna
Celaled-dîn-i Rumî adına kurulan bu tarikat, Anadolu'da ilk merkezî örgütlenmeyi
gerçekleştiren tasavvuf müessesesi olma özelliği taşır. Çelebi Hüsameddîn'den
(683/1284) sonra posta geçen Sultan Veled zamanında (1284/1312) tarikatın
yönetimi Mevlâna soyundan gelen şeyhlerin tasarrufuna bırakılmış, böylece
kurulan "çelebilik makamı" Mevlevîliğin merkezîleşme sürecinde ileri bir adım
oluşturmuştur34. Konya çelebilerinin 14. yüzyıl başından itibaren bir hanedan
görüntüsü kazanması ve üstelik neseb bakımından Osmanlı padişahlarına göre daha
köklü bir geçmişe sahip bulunmaları, Fatih Sultan Mehmed'in gözünde bu zümrenin
önemini arttıran unsurlar arasındadır. Ancak Fatih'in bu önemi dikkate alarak
Balkanlar'daki bâtınî yayılmaya karşı Mevlevîleri desteklemesi zayıf bir
ihtimaldir35. Çünkü tarikatın bu coğrafyada ön plana çıkması daha sonraki
dönemlerde gerçekleşir36.
Mevlevîliği merkezden idare eden Konya çelebilerinin yanısıra Sultan Veled'in
kızı Mutahhara Âbide hatun neslinden gelen "inas çelebileri" kolu, tarikat
içinde ikinci bir güç odağını oluştururlar. Bu grubun Konya dışındaki
faaliyetleriyle Mevlevîlik, Anadolu ve Balkanlar'da hızlı bir örgütlenme
sürecine girer. Nitekim bu kola mensup Divâne Mehmed Çelebi'nin faaliyetleri
yalnızca Galata Mevlevîhânesi'yle sınırlı kalmayacak, bizzat postnişinliğini
üstlendiği ve tarikatın Konya'dan sonra ikinci merkezi durumundaki Karahisar
Mevlevîhânesi'nde yetiştirdiği pek çok halifesi vasıtasıyla etki alanını
Halep'ten Balkanlara kadar genişletecektir. Mevlevîliğin gene aynı kola mensup
bir diğer önemli ismi Celaleddin Ergun Çelebi (775/1373) Kütahya
Mevlevîhânesi'nin temellerini atmış, böylece tarikat İstanbul dışındaki belli
başlı şehir merkezlerinde hakim bir tasavvuf müessesesi kimliğini kazanmıştır.
Bu gelişmelere paralel yönde tarikatın âdâb ve erkânı da 15. yüzyıl ortalarına
doğru Pîr Âdil Çelebi'nin (865/1460) yaptığı düzenlemelerle kesin şeklini
almıştır.
Fetih öncesi dönemde dikkati çeken şehir kökenli tarikatlardan ikincisi
Zeyniyye'dir. Horasan tasavvuf ekolüne mensup Zeynüddîn Hafî'nin (838/1434)
kurduğu bu tarikat, halifeleri Abdurrahim Merzifonî (850/1446) ve Abdüllatif
Kudsî (856/1452) tarafından Anadolu'ya getirilmiştir37. Faaliyetlerini 1449'da
Bursa'da açtığı tekkesinde yoğunlaştıran Zeyniyye, özellikle Osmanlı uleması
arasında rağbet görmüştür38.
Mevleviyye ve Zeyniyye, Fatih Sultan Mehmed döneminde İstanbul'un gündelik
hayatına girebilme şansını elde edebilmiş tarikatlardır. Şüphesiz ki bu şansı
yaratan bazı sosyal ve siyasî nedenler vardır. Birincisi her iki tarikatın da
Konya ve Bursa gibi Selçuklu ile Osmanlı'ya payitahtlık yapmış şehirlerin hakim
kültür müesseseleri olmalarıdır. İstanbul'un iskânı sırasında ahalinin önemli
bir kısmının Konya ve Bursa'dan göç ettirilmeleriyle bu tarikatların şahsında
somutlaşan kültür gelenekleri de imparatorluğun yeni merkezine aktarılmıştır.
Bir başka etken, her iki tarikatın da Osmanlı üst tabakasında söz sahibi
mensuplarının bulunmasıdır. Yöneticilerin görev yerlerindeki değişiklik, bu
tarikatlara da İstanbul'un kapılarını açmıştır. Özellikle Zeyniyye'nin bir ulema
tarikatı kimliği taşıdığı göz önüne alınırsa, bu etkenin önemi çok daha iyi
anlaşılır.
İstanbul'un gündelik hayatına Fatih döneminde giren Mevleviyye'nin bu süre
zarfındaki faaliyetleri, eldeki mevcut bilgilerin yetersizliği nedeniyle henüz
tam açıklığa kavuşturulamamıştır. Bilinenler yalnızca Fatih tarafından camiye
çevirtilen bir Bizans kilisesinde, Mevlevî dervişlerinin sema yapmalarına izin
verilmesinden ibarettir39. Söz konusu yapı, Hristos Akataleptos Kilisesi'dir40.
Fetihten sonra diğer Hıristiyan yapılan gibi camiye çevrilerek ibadete
açılmıştır41. Fatih Sultan Mehmed'e ait vakfiyede, aynı zamanda zaviye şeklinde
kullanılmasına ilişkin kayıtlar da vardır. Örneğin bir şeyhin nezaretinde cuma
namazından sonra Mesnevî okutularak sema yanılması gibi bağlayıcı şartlar, bu
yapının geçici bir süre Mevlevî dervişlerine tahsis edildiğini göstermektedir42.
Ancak problem, caminin "Kalenderhâne" adını taşımasından kaynaklanmakta,
dolayısıyla bu mekânın o sırada İstanbul'da kalabalık bir zümre halinde yaşayan
Kalenderiyye mensuplarını kontrol altında tutmak için söz konusu derviş grubuna
verilmiş olabileceği görüşünü gündeme getirmektedir43.
Gerek vakfiye kayıtlarından elde edilmiş bilgiler gerekse bu zaviyenin adından
hareketle ortaya konulmuş tahminler, burada Mevleviyye ve Kalenderiyye gibi iki
tarikatın faaliyet göstermiş olabileceği sonucunu doğurmuştur. Oysa dönemin
Mevlevî kültürü dikkatle incelenir ve daha sonra II. Bayezid zamanında faaliyet
gösteren Mevlevî şeyhlerinin fikrî yapıları göz önünde tutulursa, söz konusu
zaviyenin Kalenderî-meşrep Mevlevîler tarafından kısa bir süre kullanıldığı
gerçeği ortaya çıkar. Erken dönem İstanbul hayatında Mevlevîliği temsil eden
şeyhlerin büyük ölçüde Kalenderi kültürü etkisinde oldukları, bilhassa tarikatın
temel kaynakları sayılan Sefîne-i Ncfise-i Mevlevîyân ve Gülşen-i Esrâr'da üzeri
çizilmiş açık birer gerçekliktir. Ama bizi asıl ilgilendiren nokta, bu örnekte
de görüleceği gibi Mevlevîlerin Kalenderhâne Zaviyesi'ndeki mahiyeti meçhul
faaliyetlerinin tarikatı gündelik hayata sokmadaki yetersizliğidir. Tarikatın
kendisine ait ilk dergâh olan Galata Mevlevîhâ-nesi'ni ancak Fatih'in vefatından
sonra 1491'de II. Bayezid'in izniyle açabilmesi, bu dönemin Mevlevîler için hiç
de elverişli koşullara sahip bulunmadığını ispatlamaktadır.
Zeyniyye'nin faaliyetleri ise, arkasındaki ulema desteği sayesinde Mevlevîlere
oranla daha istikrarlı bir gelişim göstermiştir. Mensupları arasında Molla
Fenarî, Aşıkpaşazâde ve Zenbilli Ali Efendi gibi ulemadan isimlerin bulunması,
Zeyniyye'yi Fatih dönemi İstanbul'unun yegâne tasavvuf müessesesi şeklinde
yorumlamamızı mümkün kılmaktadır45. Tarikat İstanbul'a Abdüllatif Kudsî
halifelerinden olup halk arasında Şeyh Vefa diye tanınan Musliheddîn Mustafa b.
Ahmed (896/1491.) tarafından getirilmiştir47. Ancak Zeyniyye, Şeyh Vefa'dan
sonra fazla bir etkinlik gösterememiş, II. Bayezid döneminde İstanbul'a giren
Nakşbendiyye karşısında varlığını koruyamayarak tarih sahnesinden çekilmiştir.
Fatih dönemi tarikat faaliyetlerine son vermeden önce, kuruluş tarihi itibariyle
bu zaman kesitini ilgilendiren Aksaray'daki Hindîler Tekkesi'nden de sözetmek
gerekir. Adından dolayı bu tekkenin Hint müslümanlarına ait olduğunu en azından
15. yüzyıl için ileri sürmek yanıltıcıdır. Bu merkez, Nakşbendiyye'nin II.
Bayezid döneminde İstanbul hayatına girişinden önce Fatih tarafından İshak
Buharî-i Hindî adlı bir Nakşî şeyhi adına inşa ettirilmiştir48. Ancak bu şeyhin
taşıdığı "Buhari" ve "Hindî" nisbeleri bize, söz konusu mutasavvıfın Horasan
Nakşî ekolüne mensup olduğunu ve Orta Asya üzerinden Hindistan'a gelerek
buradaki Yesevî ve Kalenderî gelenekleriyle yoğrulan tasavvuf sentezini
İstanbul'a taşıdığını düşündürtmektedir49. Nitekim daha sonraki dönemlerde bu
tasavvuf anlayışının, Abdullah İlahî tarafından İstanbul'a getirilen Horasan
Nakşîliği paralelinde faaliyet yürüttüğünü de burada belirtmeliyiz.
İstanbul'da tasavvufi hayatın asıl temelleri II. Bayezid döneminde (1481-1512)
atılmıştır. Daha önce belirttiğimiz siyasî ve sosyo-kültürel nedenlerden ötürü
şehir hayatına giremeyen Nakşbendiyye, Halvetiyye ve Bayramiyye bu dönemde
faaliyet imkânı bulabilmiş, ayrıca bâtını zümreleri çatısı altında toplayan
Bektaşiyye tarih sahnesine çıkmıştır. Tarikatlara sağlanan bu desteğin ardında,
siyasî otoritenin Fatih döneminden farklı bir stratejiyi uygulama kararı vardır.
Bu karar aynı zamanda siyasî otoritenin tarikatlara bakış açısındaki
değişikliğin de bir göstergesidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi tarikatları
yerel güç odakları olarak değerlendirip iktidar mekanizması dışında tutmaya özen
gösteren siyasî anlayış Fatih dönemi boyunca titizlikle uygulanmış, bunun
neticesinde İstanbul'un tasavvufi kültür dokusu yeterince şekillenememişti. Oysa
II. Bayezid ile uygulanmaya başlayan yeni politika, tarikatları devlet kontrolü
altında gündelik hayata sokma ve böylece siyasî otoritenin toplum üzerindeki
denetim mekanizmasını bu müesseseler aracılığıyla genişletme anlayışına
dayanmaktadır. Bu siyasî kararın tarihî kökleri, II. Bayezid ile Cem Sultan
arasındaki iktidar mücadelesinin ilk yıllarına kadar uzanır.
1481'de kuşkulu bir şekilde vefat eden Fatih Sultan Mehmed'den sonra tahtın
varisleri olan şehzadeler arasındaki iktidar kavgası, doğuracağı siyasî
neticeler itibariyle Osmanlı devletini uzun yıllar meşgul etmiştir. Fatih'in
düzenlettirdiği kanunnâmede kendisinden sonra kimin hükümdar olacağını
belirtmeyip yalnızca tahta çıkana diğer kardeşlerini öldürtme izni vermesi, II.
Bayezid ile Cem Sultan'ın saltanat üzerinde eşit hak iddia etmelerinin temel
nedenidir50. İktidar mücadelesini kendi lehlerine sonuçlandırmak isteyen
taraflar, devlet erkânından ve toplum üzerinde nüfuz sahibi müesseselerden
destek arayışına girmişlerdir. II. Bayezid'e destek verenlerin arasında
tarikatların bulunması, hem şehzadeye padişahlık yolunu açmış hem de bu
müesseselerin İstanbul'da temsil edilmelerini sağlamıştır. Daha önce İstanbul'da
faaliyet gösterebilme imkânını bulamayan iki büyük tarikat, Halvetiyye ve
Bayramiyye'nin şehir hayatına katılmalarında, II. Bayezid'e bu kritik dönemde
verdikleri siyasî desteğin önemli rolü vardır. Ayrıca bu olay bize, tarikatların
siyasî otorite tarafından birer güç odağı şeklinde algılanarak sahip
bulundukları imkânları iktidar lehine kullanma politikasının da pratikteki ilk
başarısını göstermektedir. Bu çerçevede netlik kazanan devlet politikasını kendi
saltanat döneminde başarıyla uygulayan II. Bayezid'in Osmanlı-Safevî mücadelesi
süresince Şiî yayılmasına karşı Nakşbendiyye'yi ve bunun Anadolu'daki
tesirlerini kontrol altında tutmak amacıyla da Bektaşiyye'yi desteklemesi, bu
tarikatlara İstanbul kapılarını açmıştır.
Şehrin gündelik hayatına 15. yüzyıl sonlarında girebilme imkânını bulabilen
Halvetiyye, Bayramiyye ve Nakşbendiyye, İstanbul'un kültür dokusunu Horasanî
tasavvuf anlayışıyla şekillendirmiş üç temel müessesedir. Bu şekillendirme
süreci 17. yüzyıl başlarına kadar devam etmiş, bu dönemde Halvetî ve Bayramî
kültürünün bir sentezi olarak tarih sahnesine çıkan Celvetiyye ile yeni bir
mecraya girmiştir. Horasan melâmetiyyesinin tipik bir temsilcisi sayılan
Nakşbendiyye ise, İstanbul'a damgasını vuran en önemli kültür müessesesi
özelliğini hiçbir dönemde kaybetmemiş, hem orta tabakaya hem de Müceddîdiyye ve
Halidiyye kolları vasıtasıyla üst tabakaya hitap edebilen geniş bir faaliyet
sahasına sahip olmuştur.
Şeyh Ömer Halvetî (800/1397) tarafından temelleri atılan Halvetiyye, tarikatın
pîr-i sânîsi Seyyid Yahya Şirvanî (869-1462) halifelerinden Aydınlı Dede Ömer
Ru-şenî (892/1487) ve Muhammed Bahaeddîn Erzincanî (879/1474) aracılığıyla 15.
yüzyılda Anadolu'ya girer51. İstanbul'un gündelik hayatına katılması ise
Muhammed Bahaeddîn Erzincanî'nin halifesi Cemaleddîn Halvetî (899/1494) ile
gerçekleşir52. Halvetiyye'nin dört ana kolundan Cemaliyye'nin kurucusu olan
Cemaleddîn Halve-'klü bir ulema ailesine mensuptur53. Bu mensubiyet ona, henüz
Amasya'da şehzade olan II. Bayezid ile tanışma fırsatını verir ve aralarında çok
yakın bir ilişki kurulur54. Fatih Sultan Mehmed'in 1481 'deki kuşkulu ölümü, bu
ilişkiye siyasî bir boyut kazandırmış ve Cemaleddîn Halvetî, taht kavgasına
tutuşan şehzadelerden Cem Sultan'a karşı II. Bayezid'i desteklemiştir55. Bu
desteğin arka planında siyaset-tarikat ilişkisini bütün açıklığıyla ortaya koyan
son derece önemli olaylar vardır.
Bir defa şehzadeler mücadelesi yalnızca iki hanedan mensubunun görünürdeki taht
kavgasından ibaret değildir. Sonuçlan itibariyle İstanbul'un gündelik hayatını
çok derinden etkileyecek olan bu mücadelede iki karşıt grubun varlığı söz
konusudur. Bunlardan birincisi II. Bayezid, Cemaleddîn Halvetî ve Sadrazam Koca
Mustafa Paşa'nın; ikincisi ise Cem Sultan, Şeyh Vefa ve Sadrazam Karamanı Mehmed
Paşa'nın ittifakıyla kurulmuştur. Mücadelenin birinci grup lehine
sonuçlanmasıyla Osmanlı tahtına Cem Sultan yerine II. Bayezid çıkmış, Karamanı
Mehmed Paşa'yı ortadan kaldıran Koca Mustafa Paşa sadrazam olmuş ve nihayet Şeyh
Vefa'nın temsil ettiği Zeyniyye İstanbul hayatından âdeta silinerek yerine
Cemaleddîn Halvetî'nin öncülüğünde Halvetiyye geçmiştir.
II. Bayezid'in daveti üzerine İstanbul'a gelen Cemaleddîn Halvetî, dervişleriyle
beraber önce Üsküdar'da, ardından Koca Mustafa Paşa'nın Gül Camii civarındaki
konağında ikamet eder56. Bizans dönemine ait Hosios Andreas Kilisesi'nin 1486'da
Koca Mustafa Paşa tarafından camiye çevrilerek kendisine tahsis edilmesiyle,
İstanbul'daki ilk düzenli Halvetî faaliyeti de başlamış olur57. Tasavvuf
çevrelerince İstanbul'un en kıdemli tekkesi kabul edilen Koca Mustafa Paşa
Tekkesi, Cemaleddîn Halvetî'nin vefatından sonra yerine geçen Yusuf Sinan Efendi
(935/1529) tarafından tarikatın bir şubesi olarak kumlan Sünbüliyye'nin
âsitânesi sayılmış ve bu dergâhta postnişinlik yapan şeyhlere Osmanlı yönetimi,
Halvetiyye üzerindeki her türlü tasarruf hakkını tanımıştır. Sünbüliyye
İstanbul'da kumlan ilk tarikattır58. Bu açıdan temsil ettiği tasavvuf kültürünün
temelinde şehrin kendine has estetiği ve din folkloru vardır. Bu estetik
tasavvuf kültürünün Kanunî Sultan Süleyman dönemindeki temsilcisi ise, halk
arasında Merkez Efendi lakabıyla şöhret bulan Musliheddîn Musa Efendi'dir
(95/1551). Kara surları dışında kurduğu ve kendi lakabıyla tanınan tekkesi, Koca
Mustafa Paşa Asitânesi'nden sonra İstanbul'un ikinci büyük Sünbülî merkezi
sayılır59.
Halvetiyye ile birlikte ve aynı siyasî olaya bağlı olarak İstanbul'a giren bir
diğer tarikat da Bayramiyye'dir. 1412'de Hacı Bayram-ı Velî (833/1429)
tarafından kurulan tarikat, fütüvvet teşkilatı içinde Nakşı ve Halvetî
kültürlerinin sentezini temsil eder60. Fetih ordusuyla beraber İstanbul'a gelen
pek çok Bayramı dervişi arasında Baba Yusuf Bayramî, Bulum Şeyh Yakub, Durmuş
Dede, Şeyhoğlu Edhem Baba, Ferruh Dede, Keskin Dede, Mecdüddîn İsa, Kızılca
Bedreddîn gibi sonradan İstanbul'un din folkloruna mal olmuş isimler vardır.
Gene bu zümre içinde Akbıyık Sultan (860/1456) ve Akşemseddîn'in özellikle Fatih
Sultan Mehmed nezdinde büyük itibar sahibi oldukları da bilinmektedir. Ancak bu
zümrenin İstanbul'daki faaliyetleri hakkında yeterince bilgi mevcut değildir.
Bayramiyye'nin İstanbul'a girişi II. Bayezid dönemine rastlar. Tarikatı şehrin
gündelik hayatına sokan mutasavvıf, tıpkı Cemaleddîn Halvetî gibi köklü bir
aileye mensup bulunan Muhyieddîn İskilibî'dir (920/1514). Ünlü matematikçi Ali
Kuşcî'nin (879/1474) damadı ve Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin (982/1574) de
babası olan Muhyieddin İskilibî, Akşemseddîn halifelerinden Bayramîliğin
Tennûriyye kolunu kuran İbrahim Tennûrî'den (887/1482) hilafetalmış ve Amasya'ya
giderek şehzade Bayezid'in yakın çevresine katılmıştır61. Burada Cemaleddîn
Halvetî ile tanıştığı ve II. Bayezid'e destek veren meşayih grubu içinde yer
aldığı kesindir. Muhyieddîn İskilibî'nin 1480'de Amasya'da bulunduğunu ve Hac
ziyareti için II. Baye-zid'den izin isteyip ona hitaben, "İnşallah biz Hicaz'dan
dönünce sizi Osmanlı tahtında görürüz" dediğini Taşköprîzâde kaydetmektedir62.
Bu bilgiyi esas alan H. Joahim Kissling, 1480 yılı içinde Fatih Sultan Mehmed'e
şehzade Bayezid'in bilgisi dahilinde bir suikast tertip edildiğini, ancak planın
ortaya çıkartılmasıyla bu olaya adı karışan şeyhlerin Hac ziyaretini bahane
ederek izlerini kaybettirdiklerini belirtir63. Nitekim Muhyieddîn İskilibî, II.
Bayezid Osmanlı tahtına geçince İstanbul'a gelir ve "Hünkâr şeyhi" sıfatıyla
kendisine tıpkı Cemaleddîn Halvetî'ye yapıldığı gibi Sultan-selim'deki bir
Bizans yapısı tekke olarak tahsis edilir64. Şehrin gündelik hayatına Muhyieddîn
İskilibî'nin temsil ettiği Tennûriyye tarafından sokulan Bayramîliğin bu ilk
örgütlenme merkezi, kumcu şeyhin lakabıyla da anılan Yavsî Baba Tekkesi'dir65.
Tekkenin Muhyieddîn İskilibî'den sonra gelen şeyhlerinin Osmanlı ilmiyye
sınıfının iki güçlü grubu sayılan Ebussuud Efendi ile Müeyyedzâde ailelerine
mensup bulunmaları, burada temsil edilen klasik Bayramiyye ile tarikatın muhalif
kolu Mela-ıniyye arasındaki çatışmayı derinleştirmiş, neticede 16. yüzyıl
boyunca İstanbul'un tasavvuf! hayatı bu gizli çekişmenin acı sonuçlarına şahit
olmuştur66.
Hacı Bayram-ı Velî'nin vefatından sonra Bayramiyye'nin klasik kolu Akşemseddîn
ve İbrahim Tennûrî tarafından yürütülürken bir diğer kol Ömer Sıkkinî'nin
(880/1475) öncülüğünde Melamiyye hareketini başlatır67. Bu hareket İstanbul'a
16. yüzyıl başlarında İsmail Maşûkî'nin (945/1539) faaliyetleriyle
yansımıştır68. Oğlan Şeyh lakabıyla tanınan İsmail Maşûkî, İstanbul'un esnaf
tabakası arasında kısa sürede rağbet görmüş, ayrıca Sipahî Ocağı mensuplarından
meydana gelen kalabalık bir zümreyi de etrafına toplamıştır69. Gerek babası Pîr
Ali Aksarayî'nin (935/1529) Anadolu'da mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkması,
gerekse kendisinin İstanbul'daki faaliyetleri, hem klasik Bayramiyye
mensuplarını hem de bu zümreyle yakın ilişkisi bulunan ilmiye sınıfını rahatsız
etmiş, bunun neticesinde İsmail Maşûkî, Şeyhülislam İbn Kemâl'in verdiği fetva
üzerine Atmeydanı'nda idam olunmuştur. Bu olayı takip eden yıllarda İsmail
Maşûkî ile beraber İstanbul'a gelen Şeyh Yakub Efendi'nin (997/1588) temellerini
attığı Helvaî Tekkesi, Bayramî kimliği altında faaliyet gösteren İstanbul'un ilk
Melamî merkezi olarak faaliyete geçer70.
II. Bayezid döneminde İstanbul'a giren bir diğer tarikat da Nakşibendiyye'dir.
Daha^önce belirttiğimiz gibi Fatih'in saltanat yıllarında henüz tarihi tam
aydınlanmamış bulunan Aksaray'daki Hindîler Tekkesi hariç tutulursa,
Nakşbendiyye'nin izlerine bu dönemde rastlamak mümkün değildir. Üzerinde
durulması gereken nokta, Fatih'in Ubeydullah Ahrâr (895/1490) ve Abdurrahman
Câmî (897/1492) gibi Nakşî- ileri gelenlerine yakın ilgi duyduğu, hatta
İstanbul'a davet ettiği halde şeyhlerin bu davete uymadıklarıdır71. Nitekim aynı
davet Fatih tarafından Abdullah İlahîye de yapılmış, fakat karşılık görmemiştir.
Şunu kesin olarak söylemek mümkündür: Fatih yürüttüğü dış siyaset açısından
Nakşîleri doğu sınırındaki Şiî tehdidine karşı desteklemiş, ama aynı zümreyi
kendi iç siyaseti açısından tehlikeli görmüştür. Bu tehlikenin niteliği
konusunda değişik açıklamalar yapılabilir. Bir defa Nakşîliğin siyasî boyutunun
bulunması ve Timurlular döneminde merkezî otoriteyi pekçok yönden zaafa
uğratmaları, Fatih tarafından şüphesiz ki dikkate alınmıştır. Bir de ünlü âlim
Uluğ Bey'in katledilmesinde Nakşî ileri gelenlerinden Ubeydullah Ahrâr'ın
parmağı bulunduğu iddiasının Semerkant'tan kaçarak İstanbul'a gelen Ali Kuşcî
vasıtasıyla Fatih'e aktarılmasının padişah üzerinde bu zümreye karşı ters bir
etki bırakmış olması mümkündür72.
Nakşibendiyye'yi II. Bayezid zamanında İstanbul'a getiren mutasavvıf, Abdullah
İlâhîdir (896/1491). Talebelik yıllarını Zeyrek Medresesi'nde geçiren bu ünlü
mutasavvıf, daha sonra Semerkant'a giderek Ubeydullah Ahrâr'dan Nakşî hilafeti
almış ve Fatih'in vefatına kadar doğum yeri Simav'da faaliyet göstermiştir73.
Fatih'ten İstanbul'a gelmesi için davet aldıysa da buna icabet etmeyerek, yerine
halifesi Ahmed Buharî'yi göndermesi dikkat çekicidir. Ahmed Buharî'nin kendisine
gönderdiği mektupta İstanbul'daki ortamın müsait olmadığını üstü kapalı bir
biçimde bildirmesi, bu ünlü Nakşî şeyhinin İstanbul'a gelmesini II. Bayezid'in
tahta çıkışına kadar ertelemesine neden olmuştur74. II. Bayezid ile başlayan
yeni dönemde İstanbul'a gelen Abdullah İlâhî, müridlerinden Kazasker Muhyieddîn
Çelebi vasıtasıyla ulema sınıfını kendine bağlamış, ayrıca Zeyrek Medresesi ve
Ayasofya Camii'ndeki vazlarıyla da Nakşî kültürünün halk arasında yayılmasını
sağlamıştır75.
Tarikatı İstanbul'da teşkilatlandıran kişi, Ahmed Buharı'dir (922/1516). İlk
tekkesini Fatih'te faaliyete geçirmiş, bunu Ayvansaray ve Edirnekapı
dışındakiler izlemiştir76. Halk arasında Emîr Buharı tekkeleri olarak bilinen bu
tarikat merkezlerinin, ayrıca Ahmed Buharî tarafından güçlü bir vakıf geliriyle
desteklendiklerini belirtmeliyiz77. Alınan bu tedbir sayesinde Nakşîliğin diğer
tarikatlara oranla çok önceden mali özerkliğe kavuştuğunu ve böylece
faaliyetlerini daha rahat sürdürdüğünü belirtmek mümkündür.
Abdullah İlâhî ve halifesi Ahmed Buharî vasıtasıyla İstanbul'a giren Nakşîliğin,
emelde Horasan melametiyyesine dayalı bir kültürü şehir hayatına soktuğu
söylenebilir. Buna karşın Abdullah İlâhî'nin halifelerinden olup aynı zamanda
Mevlâna Celaleddîn-i Rumî nesline mensup bulunan Âbid Çelebi'nin gene aynı
dönemde Otlukçuyokuşu'nda faaliyete geçirdiği tekkesinde Nakşî-Mevlevî sentezini
ön plana çıkartan bir tasavvuf anlayışını temsil ettiği görülmektedir. Bu
anlayış da tıpkı Horasan Nakşîliği gibi İstanbul hayatında süreklilik göstermiş
ve şehrin kültür tarihine Mesnevîhâne adıyla açılan müesseseler aracılığıyla
damgasını vurmuştur78.
II. Bayezid'in saltanat yıllan Mevlevîlik açısından da tam anlamıyla bir
canlanış dönemidir. Daha önce Kalenderhâne Zaviyesi'nde bir süre faaliyet
gösteren tarikat, Divâne Mehmed Çelebi'nin girişimi ve İskender Paşa'nın
yardımıyla İstanbul'daki ilk dergâhı olan Galata Mevlevîhânesi'ni 1491'de
faaliyete geçirir79. Fakat bu dönemin tarikatlar tarihi açısından en önemli
olayı, Bektaşîliğin toplum hayatında yerini almasıdır. 15. yüzyıl sonlarından
itibaren Anadolu'da başgösteren ve 16. yüzyılda doruk noktasına ulaşan
ayaklanmalar ve bunların ardındaki kültürel zeminin Safevî propagandasıyla
Şiîleşme eğilimi göstermesi, Osmanlı siyasî otoritesi tarafından yeni
tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmıştır80. Bu tedbirler çerçevesinde bâtınî
zümreleri, meşruiyeti siyasî otorite tarafından tanınmış bir tarikat çatısı
altında toplamak ve özellikle İstanbul ölçeğinde bunu Yeniçeri Ocağı bünyesinde
örgütlemek fikri kendisini çok açık biçimde belli etmektedir. Nitekim Balım
Sultan'ın Dimetoka'dan gelerek II. Bayezid ile görüşmesi ve Hacı Bektaş-ı Velî
Asitânesi postnişini sıfatıyla halen geçerli olan Bektaşî erkânını düzenlemesi,
bu fikrîn somut kanıtlarıdır. Balım Sultan'ın getirdiği mücerredlik erkânı ile
Yeniçeri Ocağı kaideleri birbirini bütünle-miş ve tarikat İstanbul'da askerî bir
disiplin içine alınmıştır. Bu nedenle Bektaşiyye'nin İstanbul hayatına en
azından Yeniçeri Ocağı'nın kaldırıldığı 1826'ya kadar yeterince nüfuz edebildiği
söylenemez81.
Buraya kadar ana hatlarıyla değinmeye çalıştığımız tarikat faaliyetlerinin ortak
noktası, 15-17. yüzyıllar arasında İstanbul'un tasavvufî kültür dokusunu Horasan
kökenli akımların şekillendirdiğidir. 17. yüzyıl başlarından itibaren şehir
hayatına giren Kadiriyye, Rıfaiyye, Sa'diyye, Bedeviyye ve Şazeliyye gibi Arap
kültür sahasına ait tarikatların faaliyetleri ise, ayrı bir inceleme konusudur.
*Arastırmacı-yazar.
1.Tarikatların İslam coğrafyasındaki farklı bölgelerde birer toplum
şekillendiricisi olarak icra ettikleri sosyo-kültürel ve siyasî faaliyetler
üzerine yapılan örnek araştırmalar için bkz., Frederick de Jong, "The Sufi
Orders in 19th and 20th Century Palestine", Studia Islamica, LVIII (1983), s.
149-181; Hamid Algar, "Shaykh Zaynullah Rasulev. The Last Great Naqshbandi
Shaykh of the Volga-Urals Region", Muslim in Central Asia. Expressions Identity
and Change, ed. Jo. Ann Gross, London, (Duke University Press), 1992, s.
112-133.
2. Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, Ankara, (SBF Yayını), 1969, s. 58.
3. Osmanlı devlet geleneği içinde köklü bir geçmişe sahip bulunan bu anlayış,
imparatorluğun son dönemine kadar siyasî yönlendirme fikrinin temelini
oluşturmuştur. Yakın dönem için bkz., Butrus Abu-Manneh, "Sultan Abdulhamid II
and Shaikh Abulhûda al-Sayyadî", Middle Eastern Stııdies, XV (1979), s. 131-153.
4. Suraiya Faroqhi, "XVI-XV1II. Yüzyıllarda Orta Anadolu'da Şeyh Aileleri",
Türkiye İktisat Tarihi Semineri (8-10 Haziran 1973), Ankara, (Hacettepe
Üniversitesi Yayını), 1975, s. 197-226.
5. Şerif Mardin, a.g.e, s. 74.
6. Metin Heper, Türk Kamu Bürokrasisinde Gelenekçilik ve Modernleşme: Siyaset
Sosyolojisi Açısından Bir İnceleme, İstanbul, (Boğaziçi Üniversitesi Yayını),
1977, s. 59 vd.
7. Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ankara, (TTK Yayını), 1989, s.
171-185; Bu sosyal kimliğin dayandığı esaslar için bkz., Abdülbâki Gölpınarlı,
"İslâm ve Türk İllerinde Fütüvvet Teşkilatı ve Kaynaklan", İktisat Fakültesi
Mecmuası, XI/l-4 (1949-50), s. 3-354.
8. Mevlevilik bunun güzel bir örneğidir. Ulu Arif Çelebi'nin (719/1320) seyyah
dervişliği esas alan Kalenderîlik etkisindeki faaliyetleri için bkz., Abdülbâki
Gölpınarlı, Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik, Istanbul, 2. bs., 1983, s. 65-95.
9. M. Fuad Köprülü, "Âşık Tarzı'nın Menşe' ve Tekâmülü Hakkında Bir Tecrübe",
Millî Tetebbular Mecmuası, 1/1 (1331), s. 5-46.
10. A. Yaşar Ocak, Türk Sufîliğine Bakışlar, İstanbul, (İletişim Yayınları),
1996, s. 32.
11. Mustafa Kara, "Melâmetiyye", İktisat Fakültesi Mecmuası, 43/1-4 (1987), s.
569-571.
12. Yeseviyye'nin Orta Asya'daki faaliyet sahası için bkz., M. Fuad Köprülü.
Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, Ankara, 5. bs., (Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayınları), 1984, s. 174-180.
13. Hindistan'daki Yeseviyye faaliyetleri için bkz., Thierry Zarcone.
"Hindistan'da Türk Tasavvufu: Yeseviyye Örneği". Dergâh, İV/38 (Nisan 1993), s.
19-20. Kalenderiyye'nin Hindistan'daki faaliyetleri de Yeseviyye ile paralellik
göstermektedir. Bu konu şimdilik kısmen de olsa şu çalışmalarda ele alınmıştır:
Muhammad Tagi Ahmad, "Who Is a Qalandar", Journal lndian History, XXXIII (1955).
s. 155-Sımon Digby, "Qalandars and Related Groups: Elements of Social Deviance
in tlıe Religious Life the Dehlî Sultanate of the 13th and 14th Centuries",
islam in South Asia, I, ed. Y. Friedman, Jeusalem, (Magnes Press), 1984, s.
60-108.
14. Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu 'da Türkler, çev. Y. Moran,
İstanbul, (E Yayınlan), 984, s. 128-145.
15. Söz konusu tarikatların genel bir değerlendirmesi için bkz., M. Fuad
Köprülü, "Anadolu'da İslâmi-Turk İstilâsından Sonra Anadolu Tarih-i Dinîsine Bir
Nazar ve Bu Tarihin Menbaları", Darulfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, IV
(1338), s. 297-301.
16. A. Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfilik: Kalenderiler
(XIV-XVI. Yüzyıllar), Ankara, (TTK Yayını), 1992, s. 61-75; Ahmet T.
Karamustafa, God's Unruly Friends: Dervish Groups in the Islamic Later Middle
Period 1200-1550, Salt Lake City, (University of Utah Press), 1994, s. 39-46.
17. A. Yaşar Ocak, Babaîler İsyanı. Alevîliğin Tarihsel Altyapısı yahut
Anadolu'da İslâm-Türk Hetero-doksisinin Teşekkülü, İstanbul, 2. bs., (Dergâh
Yayınları), 1996, s. 200-211.
18. M. Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, Ankara, 2.bs., (TTK Yayını),
1984, s. 94-102.
19. Ö. Lütfî Barkan, "Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu
Olarak Vakıflar ve Temlikler. I. İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri
ve Zaviyeler", Vakıflar Dergisi, II (1942), s. 279-304.
20. Orta Asya kültür geleneğinin Anadolu'da kazandığı tasavvufî boyut için bkz.,
Thierry Zarcone, "Turquie et Asie centrale", Le culte deş saints dans le monde
musulman, ed. M. Chambert Loir — C. Guillot, Paris, (Ecole Française d'Extreme
Orienü, 1995, s. 267-307.
21. Bedii N. Şehsuvaroğlu, Göztepe, İstanbul, 1969, s. 17.
22. Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, çev. F. Işıltan, Ankara, (TTK
Yayını), 1981, s. 467.
23. Mehmed Neşri, Kitâb-ı Cihân-niimâ, II. haz. ER. Unat-M.A. Köymen, Ankara,
(TTK Yayını), 1987, s. 691
24. Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, I, Ankara, 2.
bs., (TTK Yayını), 1987, s. 132.
25. Bu uygulamanın bürokrasiye yansıması Çandarlı Halil Paşa'nın katledilmesiyle
başlamış ve yerine neseb bağı koparılmış devşirme yöneticilerin atanması
şeklinde sürmüştür. Bkz., İ. Hakkı Uzunçarşılı, Çandarlı Vezir Ailesi, Ankara,
(TTK Yayını), 1974, s. 83-84.
26. Daha geniş ayrıntı için bkz., Ekrem Işın, "Tarikatlar", Dünden Bugüne
İstanbul Ansiklopedisi, VII
1994), s. 213-217. '
27. Halil İnalcık, The Ottoman Empire. The Classical Age (1300-1600), London,
1973, s. 141-142.
28. Ö. Lütfi Barkan, "Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu
olarak Sürgünler", İktisat Fakültesi Mecmuası, IX (1950); XIII (1951-52); XV
(1952-54).
29. Şehrin iskânı hakkında Osmanlı kaynaklarının verdiği bilgiler oldukça
detaylıdır. Bu konuda bkz.. Tursun Beğ, Tarîh-i Ebu'l-Feth, İstanbul, 1330, s.
60; Aşıkpaşazâde, Tevârib-i Âl-i Osman, İstanbul, 1332, s. 173; Kritovulos,
Tarib-i Sultan Mehrned Hâu-ı Sânı, İstanbul, 1328, s. 83; Evliya Çelebi,
Seyahatname, I. Dersaadet, 1314, s. 114-115.
30. E. Hakkı Ayverdi, Fatih Devri Sonlarında İstanbul Mahalleleri. Şehrin İskânı
ve Nüfusu, Ankara, (Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı), 1958, s. 57-69.
31. Mehmed Mecdî, Hâdaiku'ş-Şakâik, İstanbul, 1269, s. 81-83; İlmiyve Salnamesi,
İstanbul, 1334. s. 327-328.
32. Tarîh-i Nişancı, İstanbul, 1279, s. 234-238.
33. Halil İnalcık, "Dervish and Sultan: An Analysis of the Otman Baba", Tlıe
Middle East and tbe Bal-kans under the Ottoman Empire. Essays on Economv and
Society, Bloomington, 1993, s. 19-36.
34. Ekrem Işın, "Mevlevîlik", DBİA, V (1994), s. 422.
35. Nejat Göyünç, "Osmanlı Devleti'nde Mevleviler", Belleten, LV/213 (Ağustos
1991), s. 352.
36. Nathalie Clayer, "Trois centres mevlevis balkaniques au travers deş
documents d'Archives ottomans: Leş Mevlevihane d'Elbasan, de Serez et de
Salonique", Osmanlı Araştırmaları, XIV (1994), s. 11-28.
37. H. Joachim Kissling, "Einiges über den Zejnije-Orden im Osmanischen Reich",
Der islam, 39 (1964), s. 143-179.
38. Zeyniyye'nin Bursa'daki faaliyetleri ve merkez tekkesinin tarihçesi için
bkz., Mustafa Kara, Bursa da Tarikatlar ve Tekkeler, I, Bursa, (Uludağ
Yayınlan). 1990, s. 85-113.
39. Abdülbakî Gölpınarlı, a.g.e, 336-337; Ekrem Işın, "Mevlevîlik", DBİA, V
(1994), s. 422-423.
40. A. Van Millingen, Byzantine Churches in Constantinople. Their History and
Architecture, London, 1912. s. 183-190; Semavi Eyice, İstanbul, petit guide â
travers leş monuments byzantins et turks, istanbul. 1955. s. 54.
41. Hüseyin Ayvansarayî, Hadîkatü 'l-Cevânn, J, İstanbul, 1281, s. 166; E. Hakkı
Ayverdi, Fatih Devri Mimarisi, İstanbul, 1953, s. 17; Ö. Lütfi Barkan-E. Hakkı
Ayverdi, İstanbul Vakıftan Tahrir Defteri, İstanbul, 1970, s. 155; W.
Müller-Wiener, Bildlexikon zur Topographie Istanbuls, Tübingen, 1977, s.
153-158.
42. Tahsin Öz, Zwei Stifturngsnrknnden deş Sultans Mehmed II Fatih, İstanbul,
1935, s. 5; Fatih Mehmed II Vakfiyeleri, Ankara, 1938, s. 259-260.
43.Nejat Göytinç, "Kalenderhâne Camii", Tarih Dergisi (Prof. Dr. M. C.
Şehâbeddin Tekindağ Hatıra sa-f .VtsıJ, 34 (1983-84), s. 486-487.
44. Ekrem Işın, İstanbul'da Gündelik Hayat. İnsan, Kültür ı>e Mekân İlişkileri
Üzerine Toplumsal Tarih Denemeleri, İstanbul, (İletişim Yayınları), 1995. s.
270.
45. A. Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 3. bs., (Enderun
Kitabevi), 1981, s. 377-378.
46. Mehmed Mecdî, Hadâiku'ş-Şakâik, İstanbul, 1269, s. 251.
47. Mehmed Neşri, Kitâb-ı Cihân-nümâ, II. s. 711.
48. Hadîka, I. 219.
49. Orta Asya kökenli Nakşibendiyye'nin İstanbul hayatına girmesi ve Hindîler
Tekkesi'nin bu tasavvuf hareketi içindeki yeri hakkında bkz, Thierry Zarcone,
"Histoire et croyances deş derviches turkestanais et indiens a istanbul",
Anatolia Moderna, II (1991), s. 172-174.
50. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, Ankara, 4. bs., (TTK Yayım), 1983,
s. 161-162.
51. Tarikatın kökeni Ebheriyye'nin Zahidiyye koluna dayanır. Bu konuda bkz.
Harirîzâde Mehmed Keldin, Tibyânu vesâ'üil-hakaikî beyânı selâsürt-tarâ'ik, I,
(Süleymaniye Ktp, Fatih, nr. 430), a-377a; M. Sâdık Vicdanî, Tomar-ı Turuk-ı
Aliyye'den Halvetiyye Silsilenamesi, İstanbul, 1338. atın erken dönem tarihi
için ayrıca bkz., Jean Aubin, "Shaykh İbrahim Zâhid Gîlânî (1218-1301) "Turcica"
21-23 (1991) S.39-53.
52. Ekrem Işın, "Cemaleddin Halvetî", DBİA, II (1994), s. 398-399.
53. Bu ailenin kökeni ve mensupları için bkz., Yusuf Küçükdağ, //. Bâyezid,
Yavuz ve Kanunî Devirleri Cemâli Ailesi, İstanbul, (Aksarayî Vakfı Yayınları),
1995, s. 10-81.
54. Mahmud Cemaleddin el-Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye ez Lemeât-ı Ulviyye, haz.
M.S. Tayşi, İstanbul, (M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını), 1993, s. 427-435.
55. Söz konusu siyasî desteği, Fatih Sultan Mehmed'in ölümüne neden olan bir
saray komplosuna bağlayan yorum için bkz., H. Joahim Kissling, "Aus der
Geschichte deş Chalvetijje-Ordens", Zeitscbrift der Deutschen Morgenlandischen
Gesellscbaft, CIII (1953), s. 233-289. Karşı eleştiri için ayrıca bkz., M.
Serhan Tayşi, "Çelebi Halife", Türk Dünyası Araştırmaları 103 (Ağustos 1996), s.
137.
56. Hüseyin Vasaf, Sefîne-i Evliya, III. (Süleymaniye Ktp, Yazma bağışlar, nr.
2307), s. 228-233-
57. Hadîka, l, 161-166; Semavî Eyice, "İstanbul'da Koca Mustafa Paşa Camii ve
Türk Mimarisindeki Yeri". Tarih Dergisi, V/8 (1953), s. 152-183.
58. Ekrem Işın, "Siinbülîlik" DBİA, VII (1994), s. 107-112.
59. M. Asım Çalıkoğlu, İkinci Bayezid ile Yavuz Sultan Selini ve Kanunî Sultan
Süleyman Devirlerinin En Büyük Mutasavvıflarından Sümbül Efendi ve Merkez
Efendi, Hayatı ve Hüviyetleri İstanbul, 2. bs., 1961, s. 32-47; Tahsin Yazıcı,
"Fetihten Sonra İstanbul'da İlk Halvetî Şeyhleri: Çelebi Muhammed Cemaleddîn,
Sünbül Sinan ve Merkez Efendi", İstanbul Enstitüsü Dergisi, II (1956), s.
104-113; Emel Esin, "Merkez Efendi (H. 870/1465 Sonlan - 959/1551) ile Şah
Sultan Hakkında Bir Haşiye", Türkiyat Mecmuası, XIX (1977-79), 1980, s. 65-92;
M. Serhan Tayşi, "Vie et personnalite mystique de Merkez Efendi", Anatolia
Moderna, I (1991), s. 27-34.
60. La'lîzâde Abdülbâkî, Menâkıb-ı Melâmime-i Bayramiyye, İstanbul, 1281, s. 16.
61. Mehmed Mecdî, Hadaiku'ş Şakaik, s. 350; Mustafa Aşkar, İskilipli Şeyh
Mubyiddîn Yavsı. Hayatı-Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara, (Verâ Yayınları),
1996, s. 50.
62. Taşköprîzâde, eş-Şakâiku'n-Nuânivye, Dersaadet, ty., s. 206.
63. H. Joahim Kissling, "Zur Geschichte deş Derwischordens der Bajrâmijje",
Dissettationes Orientales et Balcanicae I. Das Derıınschtntn, München, 1986, s.
259-260.
64. Ekrem Işın, "Quelques tekke Bayrami d'Istanbul", Melânis-Bayramis. Etudes
sı/r trois monvements »ırstifjııes mnsnlnıans. ed. N. Clayer, A. Popovic, T.
Zarcone, İstanbul, (Editions Isis), 1997, s. 122-127. (baskıda)
iyetleri, haz. N. Kılıç,
65. Ekrem Işın, "Yavsî Baba Tekkesi", DBİA, VII (1994), s. 445-446.
66. Ekrem Işın, "Bayramîlik", DBİA, II (1994), s. 104-107.
67. Abdüibakî Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmiler, İstanbul, 1931, s. 40-42.
68. A. Yaşar Ocak, "Kanunî Sultan Süleyman Devrinde Osmanlı Resmî Düşüncesine
Karşı Bir Tepki Hareketi: Oğlan Şeyh İsmail-i Maşûkî", Osmanlı Araştırmaları, X
(1990), s. 49-58; İsmail E. Erünsal, "Abdurrahman el-Askerî's Mir'atü'1-Işk: A
New Source for the Melamî Movement in the Ottoman Empire during the 15th and
16th Centruies", Wiener Zeitschrift für die Kimde deş Morgenlandes, 8 (1993), s.
95-115; Ekrem Işın, "İsmail Maşûkî (Oğlan Şeyh), DBİA, IV (1994), s. 214-215.
69. Ekrem Işın, "Melamîlik", DBİA, V (1994), s. 380-386.
70. Ekrem Işın, "Quelques tekke Bayrami d'Istanbul", Melamis-Bayramis, s.
127-134. Ayrıca bkz., Ekrem Işın-M.Baha Tanman, "Helvaî Tekkesi", DBİA, IV
(1994), s. 49-51.
71. İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, İstanbul, 3 bs.,
(Seha Neşriyat), 1989. 43-46.
72. Ubeydullah Ahrâr'ın Uluğ Bey'in katledilmesiyle ilgisi konusunda bkz., İklil
Kurban, Doğu Türkistan için Savaş, Ankara, (TTK Yayanı), 1995, s. 22-
73. Hamid Algar, "A Brief History of the Naqshbandî Order", Naqsbbandis.
Cbeminements et situation Nitelle d'tın ordre mystique musulman, ed. M.
Gaborieau, A. Popovic, T. Zarcone, İstanbul-Paris, Editions Isis), 1990, s. 17.
74. Lamıî Çelebi, Nefebatıi'l-Uns, İstanbul, 1289, s. 453-454; Mehmed Mecdî,
Hadaikıı ş-Şakaik, s. 262-265
75. Mustafa Kara, "Molla İlâhî'ye Dair", Osmanlı Araştırmaları, VII-VIII (1988),
s. 368, Ekrem Işın, "Abdullah İlahi», DBİA, I (1993), s. 17.
76. Kasım Kufralı, "Molla İlâhî ve Kendisinden Sonraki Nakşibendiyye Muhiti",
Türk Dili ve Edebivatı SM, m/1-2 (1948), s. 135-136.
77. Barkan - E. Hakkı Ayverdi, İstanbul Vakıftan Tahrir Defteri, İstanbul, 1970,
s. 203-208.
78. Ekrem Işın, "Nakşibendîlik", DBİA, VI (1994), s. 31-39.
79. Galata Mevlevîhânesi'nin kuruluşuyla ilgili 897/1491 tarihli İskender Paşa
vakfiyesinde, dergâhın ilk şeyhi olarak Yunus Efendi gösterilmektedir. Bu konuda
bkz., İsmail Ünver, "Galata Mevlevî-hânesi Şeyhleri", Osmanlı Araştırmaları, XIV
(1994), s. 195-219: Tarikatın İstanbul'daki tarihî gelişimi için bkz., Ekrem
Işın, "Mevlevîlik", DBİA, V (1994), s. 422-430.
80. Osmanlı-Safevî ilişkilerinin genel bir değerlendirmesi için bkz., Jean-Louis
Bacque-Grammont, "XVI. Yüzyılın İlk Yarısında Osmanlılar ve Safevîler", Prof.
Dr. Bekir Kütükoğlu'na Armağan, İstanbul, 1991, s. 205-219. Bu dönemdeki dinî
ayaklanmaların fikrî temelleri için ayrıca bkz., A. Yaşar Ocak, "XVI. Yüzyıl
Osmanlı Anadolu'sunda Mesiyanik Hareketlerinin Bir Tahlil Denemesi", V.
Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi (21-25 Ağustos 1989),
Ankara, 1990, s. 817-825.
81. Ekrem Işın, "Bektaşîlik", DBİA, II (1994). s. 131-137.
|