|
Dr. MAHMUT NAHAS
Bayanlar ve Baylar,
Bu konuşma, burada, büyük İslâm uygarlığına Türklerin payı üzerine
geçen yıl yapmak şerefine ermiş olduğum ve bunda uygarlıkları
milletlerin değil, fakat egemen sınıfın yarattığı, onu geliştirdiği
ve ona kendi zevk ve kişiliği damgasını vurduğu üzerinde durduğum
konuşmanın devamıdır. Hatta, bu konuşmada, göze çarpan örnek olarak
Mısır'ın Firavunlar, Yunan -Roma valileri ve İslâm çağlarında
yaşadığı birbirinden çok ayrı 3 uygarlıktan söz ettim.
Bir de, komşu hatta akraba olan ve efsanelerde ve tarihte savaşları
ya da birleşmeleri dolayısiyle sözleri edilen iki ulusun,
İranlılar'la Turanlıların, iki yönde sık sık geçtikleri karışık bir
sınırı belirlemenin olanaklı olması ölçüsünde Türklerin ve Türk
uluslarının yurtlarını belirlemeye çalıştım.
Eski Türkistan, Batı'da Hazer Denizi, Doğu'da Çin, Kuzey'de Sibirya,
ve Hazer Denizinin güney kıyılarından geçen bir yançizginin içinde
bulunan bütün memleketleri içine alan bir yurt olarak saptanabilir.
Demek ki Türkistan şu ülkeleri kapsamaktadır : 1 ) Başlıca kentleri
çagatay Türkçesi konuşan Semerkand, Buhara vb. olan Mavera-i Nehir (Oksüs-ötesi)
; 2) Amudaria (ümmüderya) ırmağının Batısında, Hazer Denizinin
Doğusunda, İran'ın Kuzeyinde ve Hvarezm'in Güneyinde bulunan
Horasan. Burası, başkenti Ekbatan olan Part'lar ülkesinin yeridir ;
zira Part'lar, Türkmenlerle Kürd'lerin atalarıdır. Horasan'ın
başlıca kentleri : Herat, Belh (Afganistan'da) ; Merv (Türkmenistan
Sovyet Cumhuriyetinde), ve Nişabur (şimdi İranda) dır. 3) Horasan'ın
Kuzeyinde, Kvarezm denizi (Aral gölünün eski adı) nin ve Alt-Amudaria'nın
Batısında ve Hazer Denizinin Doğusunda bulunan Hvarezm. Başkenti
Hvarezm (şimdi Hive).
Daha sonraları Türklerin İmparatorluğu çok büyüdü, Çini, hemen hemen
bütün Hindistan'ı, İran'ı, Arabistan'ı, Mısır'ı ve Avrupa'nın pek
büyük bir parçasını içine aldı.
Sonra, Türklerin büyük İslâm uygarlığındaki paylarından söz ederken,
İslâm'ı, sızma ile ya da fetih ile kabul eden, bütün Türk
kabilelerini: Bui'leri, Selçukluları, Gaznelileri, Harezm'lileri,
Moğol'ları, Timurileri (ve bunlarla birlikte Hint Moğollarını), son
olarak da Osmanlıları saydım.
Bütün bu belirlemelerden sonra Türklerin bütün alanlardaki başarı
paylarından söz ettim.
İlkin, askerlik alanında: Şunu söylemek isterim ki, bu kez
Türkiye'de bulunduğum sırada, iki büyük hatırlama töreninde bulunmak
mutluluğuna eriştim; birincisi, 900 yıl önce büyük kahraman Alp
Arslan'ın Malazgirt'te, kendisininkinden 4 misli büyük Rum ordusunu
ezdiği, böylece, İmparator Romanos Diogenes tarafından tehdit edilen
bütün İslâm, uygarlığım kurtardığı parlak zaferdir. Bunun kadar
önemli olan ikinci olay, kahraman Gazi Mustafa Kemal'in, Rum'ların
ordularım Sakarya'da mahvetmekle yalnız Türklerin bağımsızlıklarını
değil, kurtlar arasında parçalanmasına karar verilen bütün yakın
Doğu'yu kurtardığı büyük zaferdir.
Ve 2 Türk kahramanın hatıralarını büyük saygı ile selamlamak için bu
fırsattan faydalanmaktayım. Onceki konuşmamda Türklerin bilim
alanındaki paylarını da ayrıntılı olarak söz konusu ettim ve. A1
Hvarizmi, Al Farabi, Al Biruni ve üstadlar üstadı İbn Sina gibi
büyük Türk bilginlerin ve listesi okunmayacak kadar uzun bütün
bilginlerden söz ettim.
Ayrıca Arap edebiyatında ve gramerinde ya da din incelemelerinde
önemli yapıtlar meydana getiren Türk edebiyatçılarının ve
imamlarının listesini okudum. Bunların başında Abu Abdullah Mohammed
İbn İsmail,Hadiste enbüyük otorite, ve “Al Cami’al al Sahih”te
Peygamberin sözlerinin kompilatörü İmam al Buharî bulunmaktadır. Son
olarak Türklerin Rodaki'den Mevlâna Nureddin Abdurrahman El Cami’ye
kadar Fars edebiyatındaki paylarını tartıştım.
Ve burada, Farsça yazdıkları halde Türk oldukları, kesin olan şair
ve edebiyatçıları kısaca incelemek üzere an için durmak istiyorum.
Bu vesile ile şunu kayd edelim ki yıldırım Bayezid 1402 Ankara
Savaşının arefesinde Timur'a, boyun eğmesini istemek için Farsça bir
mektup göndermiştir, işte, Türk oldukları kuşku götürmez olan iki
büyük kral, çok önemli bir savaştan önce, birbirlerine Türkçe değil,
Farsça yazıyor -O zamanın protokolu böyle idi.
Bunun içindir ki Semerkand'ın banliyösü Rodak'ta aynı kent'te ölen
ve Buhara'da Samanoğlu prens Nasr'ın şarkıeısı olan Rodaki Farsça
şiirler yazıyordu.
Bunun gibi, Semerkand'da doğup ölmüş ve Buhara'da Nuh ibn Mansur'un
sarayında yaşamış olan Dakiki (930-980) de Farsça şiirler yazıyordu,
Dakiki'nin yapıtını (Kedi-Name'yi) tamamlamakla görevlendirilen ve
Türk kenti Tus'ta doğup ölen Firdevsi (934-1020 ) uzun zaman Sultan
Gazne'li Mahmut'un sarayında yaşamış; bu hükümdar onu Dakiki
tarafından başlatılmış olan İran Tarihi'ni tamamlamakla
görevlendirmiş; bu da, çok ünlü ''Şahname'' olmuştur, Aynı durum,
bütün İran Edebiyatı boyunca tekrarlanmaktadır, şöyle ki:
Ömer Hayyam, Horasan'ın başkenti Nişabur'da doğmuş ve ölmüştür
(1038-1123), Selçuklu Sultan Melikşahın’ın sarayında astronom olarak
yaşardı. Büyük matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam bilim
yapıtlarını Arapça, ama şiirleri Fars yazmıştır. Bu gün onun
bilimsel çalışmaları unutulmuş; kendisi ancak “Rubaiyat”ın yazarı
olarak zikr edilmektedir.
Azerbaycan'da Firuzabat (bugünkü Tiflis) kentinde doğmuş, bütün ömrü
boyunca yaşamış ve ölmüş olan Nizam, hiç katkısız olarak Türk'tür.
İran'da hiç yaşamadığı halde şiirlerini Farsça yazmıştır.
Büyük Sufi şairi ve ünlü ''Kuşların Mantığı'' yazarı Al Attar
(1129-1220), Horasan'ın başkenti Nişabur'da doğmuş ve ölmüştür.
Attar'ın Tilmizi Celalettin Rumi (1201 -1273) Belh'te doğdu ve bütün
ömrü Konya'da geçti. Burada Mevlevi tarikatım kurdu. Kendisi
Konya'da ölmüş ve gömülmüştür, ama ünlü Mesnevi'si Fars dilinde
yazılmıştır.
Nihayet, İran şiirinin altın çağının haklı olarak son şairi sayılan
Cami (1414-1492) de Timuri sultanların başkenti Herat yakınında
Cam'da doğdu ve öldü. Nizameddin Ahmed ibn Şemseddin Şaibani'nin
oğludur. Demek ki halis Türktür, madem ki Şaibanî Uzbek'tir ve
Herat'ta Timurî Türk Sultanlarının sarayında yaşamıştır. Cami bu
Türk atmosferinde, Sultan Hüseyin Baykara ile veziri Mir Ali Şir
Nevaî'nin yanında yaşıyordu. Ali Şir Nevaî büyük bir edebiyatçı ve
çagatay Türkçesinin en büyük şairlerinden biridir. Mevlana Cami de
bir kaç Türkçe yapıt yazdı, ama başlıca yapıtı olan ''Heft Öreng'',
Farsçadır.
Adlarını saydığım bütün şairler kesin olarak Türk'türler ve Türk
prenslerinin saraylarında yaşarlardı, ama bu saraylarda Farsça
konuşulduğundan, bu şairler Farsça yazmak zorunda idiler. Tıpkı
Bağdad'da büyük Abbasî çağında ibn El Rumî ve Abu Nevas gibi Arap
olmayan şairlerin, şiirlerini sarayın dili olan Arapça yazmaları
gibi.
İslâm Sanatlarındaki Pay :
Türklerin kuşkusuz en büyük payları olduğu alan, İslâmın yayılması
üzerine Orta Doğu'da adeta hiç yoktan yaradılmış olan İslâm
Sanatları alanıdır. Bu sanatların çoğu, gelişip gerçek
olgunluklarına ancak 12. yüzyıldan sonra, Türklerin İslâm aleminin
hemen hemen her yerinde egemen olmaya başladıkları zaman
erişmişlerdir. Fakat bu kısa sohbette şu sanatlarda Türk etkisinden
gereği gibi söz etmek zordur : Geçtikleri her ülkede kendi
damgalarını vurdukları mimarlık; halı ile kilim; doğu müziği denen,
ama aslında yaradılış ve gelişme bakımlarından Türk olan müzik;
Türklerin İran'da ve çok daha fazla İstanbul'da sanatların en
güzellerine bedel ince ve zarif bir sanat haline getirmiş oldukları
hattatlık.
Böylece, hattatlık ve tezhipten, kitap sanatlarını tamamlayan
Minyatür'e geçmiş oluyoruz. Her şey gösteriyor ki, minyatür, özünden
Türk olan bir sanattır;
çünkü: l - 632'den 12. yüzyılın başlarına kadar geçen 5 yüzyılda
hiçbir resim sanatı denemesi yok,
2 -Türklerin Bağdad'a gelmesiyle ilk minyatürler görülmeye başlıyor.
Türklerin Suriye ve Mısır'a yerleşmeleri ile bu ülkelerde ilk
resimler görülüyor. Bütün bunlara Arap resmi denmekte,
3 -Türklerin İran'a Prens olarak gelmeleriyle, İlhanî, Timurî,
Safevî vb. denen ilk resimler görünüyor; bunlara İran1ı denmekte,
ama hiçbir zaman Türk denmemekte,
4 -Türklerin hiç bulunmadıkları bütün İslâm ülkelerinde ; büyük bir
uygarlığa ve yüksek bir kültüre sahip olan Kuzey Afrika'da ve
Endülüs'te de resimle hiç uğraşılmamış,
5 -Timurî Moğol'ların Hindistan'a gelmeleriyle burada Moğol denen
resimler baş gösteriyor,
6 -Bu ülkelerdeki Türk hanedanları ortadan kalktıktan sonra,
minyatür, son Türk hanedanı Kaçar'ların 1924'te gittiği İran ile,
tabii, Türkiye dışında ortadan kalktı. Bu iki ülkede minyatür, 18.
yüzyılda yerini Batı tipinde resme bırakıncaya kadar yaşadı.
Fakat bütün bunlar teori. Ve teoriyi sağlamca pekinleştirmek için,
Batı sanat tarihçilerinin adlandırdıkları türlü okulları, yani Arap
ve en çok İran okulunu inceleyip çözümlemeliyiz.
I. Arap Minyatürü :
Arap resminden söz etmek tamamen gülünçtür, çünkü Araplar, ne
İslâm'dan önce, ne İslâm'dan sonra, hatta ne de bilim ve felsefenin
en yüksek noktaya eriştiği ve Yunanlıların pagan felsefesinin
özgürce tartışıldığı vakit (9., 10. ve II. yüzyıllar), hiçbir zaman
resim yapmamışlardır. Keza şan, raks ve müzik gibi pek ortodoks
olmayan sanatları çok yüksek bir mükemmellik aşamasına, şarkıcı ve
müzikçileri saygıdeğer bir toplumsal aşamaya eriştirdikleri vakit de
resimle meşgul olmamışlardır.
Bu ülkelerde '' Arap'' minyatürlerine tanıklık etmek için Türklerin
Bağdad'a ve türlü Arap ülkelerine gelmelerini beklemek gerekir;
1251'de Bağdad Hülâgû Han tarafından zapt edilince ve bu kent Türk
halife ya da sultanlarından yoksun olunca, minyatür ortadan çekildi.
Şimdi, bu '' Arap'' minyatürleri tarihlerinin siyasal olaylara uygun
düşüp düşmediğini, böylece de tezimizi doğrulayıp doğrulamadığını
kısaca görelim: Bunun için örneğin Ettinghausen'in ''Treasures of
Arab Paintings'' adlı kronolojik sırada düzenlenmiş kitabını alıp,
verileri 3 devire ayıralım.
I. Devir : 1199'dan 1222'ye kadar sürer ve bunda minyatürler Irak'ın
kuzeyinde ve Musul'da, bu alanın ve bütün Suriye'nin mutlak hakimi
olan Atabey'lerin saltanatı zamanında yapılmıştır. 1199'dan olan en
eski minyatür, Musu1'da ''Tiryak'' kitabını ve sonuncular Suriye'de
1222'de ''Makamat al Hariri'' nin bir nüshasını süslemektedir.
2. Devir : 1225 ten 1250'ye kadarki Bağdad minyatürleri ;
bunlar, Dioscorides'in ''Materia Medica'' sının bir kopyası ile ''Makamat
al Hariri'' nin birkaç kopyasını kapsamaktadır.
3. Devir : 1300' den 1500' e kadar Suriye ve Mısır minyatürleri ; bu
devir, Türk Memlûklarının Mısır ve Suriye'ye yerleşmelerinin ve
Hülâgû'nun bu ülkelere yürümesini durdurmalarının hemen ardından
gelen devirdir. Kolleksiyon, ''Makamat'' tan, ''Kelile ve Dimne''
den, hayvan masallarından vb. kopyaları kapsamaktadır. Bu devirde
Mısır en kudretli Türk devleti idi. Ve en mükemmel Kur'an
kolleksiyonu Kahire'de bu devirden kalmadır.
Olayların gidişi açıkça görülüyor: Kuzey Irak'ta ilk bağımsız Türk
devleti (Atabey'ler) ; karşılık: ilk minyatürler. Türkler Bağdad'ta
mutlak egemen oluyorlar; minyatürler görünüyor. Türkler Bağdad'ta
yoklar; minyatürler ortadan kalkıyor. Türk Memlûklar Mısır'da
yerleşiyorlar; Mısır'da ve Suriye'de son minyatürler görülüyor.
İran minyatürlerinden söz açmadan önce, İran'ın, İslâm'dan önce,
Türk Sultanları zamanında gelişmiş olan bu büyük okula köken ya da
tohum olabilecek bir resim okuluna sahip mi idi ? Bunu inceliyelim.
İran'da İslâm'dan önce iki büyük devlet kurulmuş ve bunların her
biri birer büyük uygarlık bırakmıştır.
İlki, Birinci Kiros tarafından kurulan ve Kambyzes ve daha çok I.
Dara tarafından büyütülen Ahemanış devletidir. Bu devlet 2 yüzyıldan
fazla yaşamış ve Büyük İskender'in fethi ile sona ermiştir.
İskender, bütün insanların kardeş olacakları bir dünya kurmak
hayalini kuruyordu; bunun için son Ahemanış hükümdarı III. Dara'nın
kızı ile evlendi ve Pers kırallarının geleneklerini kabul etti; aynı
zamanda, İran'ı Hellenleştirmeye uğraştı. 323'te ölünce, İskender'in
kalıtımından İran, generali Selevkos'a düştü ve böylece Selevkos'lar
hanedanı kuruldu (İsa'dan önce 305-64) ; bu hanedan da İran'ı
Hellenleştirmeye çalıştı ve başkenti Dicle üzerinde Selevkia (Bağdad),
ile Fırat üzerinde Selevkia, Hellenistik düşünüşün birer gerçek
türeme merkezi oldular. Ve bu, İsa'dan önce 250'ye, Parth'lar kıralı
I. Arsas (Arşak) Selevkos'luları İran'dan kovup Arsas'lar hanedanını
kuruncaya kadar sürdü. Parth'lar Yunanlılara ve İsa'dan önce 250'den
Miladi 224'e kadar Romalılara karşı savaştılar; bu son tarihte
imparator Trajanus'a yenilen Parth'lar, Sasani kral Ardaşir
tarafından ilhak edildiler. Ardaşir, son Parth kralı Ardavam'ın kızı
ile evlendi.
Sasaniler de Bizans'ın temsil ettiği istilacı Batıya karşı savaşı
kahramanca ele aldılar. Kral Şahpur imparator Valerian üzerine ve I.
Keyhusrev Justinianus üzerine daha da parlak bir zafer kazandı. Dört
yüzyıldan uzun bir zaman (224-641) İran Doğu'nun Batı'ya karşı
şampiyonu oldu. Muhakkak ki Ahemanış'lerle Sasaniler büyük bir
uygarlık kurmuşlar ve türlü başkentlerinde (Persepolis, Suza,
Ktesiphon vb. de), mimarlık, kabartma, heykel sanatlarında büyük
aşamalara eriştiklerini gösteren büyük anıtlar bırakmışlardır. Fakat
resimde hiçbir şey ! -Belki, Taki Bustan ' da ve Nakşi Rüstem'de
renkli dev kabartmalar. -Fakat küçük boyutlu gerçek resim, Mısırla
sürekli temasa ( -525 ten itibaren), I. Dara'dan ( -321) beri
Yunanlılarla temasa ve 641'e kadar Roma ve Bizans'la temasa rağmen,
yani toplam olarak 11 yüzyıldan çok bir zaman, resmin çok gelişmiş
olduğu ülkelerle temaslara rağmen, İran, büyük uygarlığı içinde,
mucizeye yaklaşan o minyatür gelişmesini önceden haber verebilecek
bir resim okuluna sahip olmamıştır.
641'den, İslâm fethinden sonra, İran İslâm Devletinin bir parçası
idi, ve o sırada, başka İslâm ülkelerinde olduğu gibi, o zamanın
geçmişi ile o zamanın hali arasında gerçek bir kopma oldu. Bu İslâm
dünyasında, yeni ilkeleri ve yeni sanat ve kültür anlayışı olan yeni
bir toplum meydana geldi. Ve İran bu uygarlığa iştirakte birinci
oldu; bu uygarlıkta, insan vücudunun tasviri kesin olarak yasak
olmamakla birlikte, pek istenmiyordu. Bu İslâm ailesinin aktif üyesi
olan İran, Medine'den, sonra Dımışk'tan, en son Bağdad'dan
gönderilen valilerle yönetildi-ve 1251'de Bağdad'ın düşmesine kadar
kendi kentlerinden birinde yerleşmiş, kendine öz bağımsız bir
hükümete sahip olmadı; ve ilk hanedan, Hülâgû Hanedanı, yani
Bağdad'ı yok edenden gelen İlhanlar Hanedanı olmuştur. Bu hanedan
13. yüzyılda Tebriz'e yerleşti, ve tam işte o zaman, sanat
tarihçilerinin İlhanlı ya da Moğol minyatürler dedikleri ilk İran
minyatürleri görülmeye başlamıştır. İlhanlı devleti 1251'den,
Timur'un başkent olarak Semerkand'ı seçerek devletini kurduğu 15.
yüzyıla kadar devam etmiştir. Sonra Timur İran'ı oğlu Şahruh'a
(1405-1447) verdi; bu da başkent olarak Türk kenti olan Herat'ı
seçti ve burayı edebiyat ve sanatın büyük bir merkezi kıldı.
Halefleri Sultan Abu Said (1448-1468) ve Sultan Hüseyin Baykara
(1470-1507) Herat'ta ünlü resim okulunu geliştirip en yüksek
aşamasına eriştirdiler. Buna, sanat tarihçileri, ''Turanid okulu''
derler.
Timurî minyatürlerden ayrıntıları ile söz edebilirdim. Fakat İran'da
ilk görülen Moğol minyatürleri ile ilgili olarak şunu söylemek
isterim ki, bunlar bize bilhassa, göçebe hayatın sahneleri ve 13.
yüzyılda henüz İslâm’ın silemediği Şamanlıkla ilgili sahneleri de,
bilhassa Mehmet Siyahkalem kolleksiyonunda, sorun'un anahtarını
vermektedir. Burada, bu minyatürlerin kökeni olamıyacak olan
İran'dan çok uzaktayız.
Sonra Safevi'ler devri, ondan sonra da Kacar'lar ve nihayet bugün,
İran'a Orta Doğu'da büyük ulus yerini yeniden veren şanlı Pehlevi
hanedanı geldi.
Demek ki şu sonucu çıkarmak gerekiyor: Minyatür sanatı İran'da bu
kadar iyi gelişmişse, bunun nedeni, nerede hüküm sürdülerse, bir
Türk sanatı olan ve başka yerlerde olduğu gibi burada da kendileri
gelmeden var olmayan minyatürü, Türk hanedanlarının yüreklemiş
olmalarıdır.
Şimdi sonuç verici bir analize geçelim. Zira dünya kültür örgütü
olan UNESCO tarafından seçilip yayımlanan koleksiyonu gözönünde
bulunduracağız. Koleksiyon, en yetkili uzmanlarla (Basıl Gray, Ivan
Stchoukine ve Andre Girard) anlaşılıp Tahran'ın yetkili makamları
ile birlikte çalışmalar sonucunda meydana gelmiş ve ''İran
Minyatürleri'' adını taşımaktadır.
Bu albüm, varsayımımızı doğrulamak için en iyi destektir.
1 - Gerçekten albüm 6 el-yazmasını süsleyen 35 minyatürü içine
almaktadır. El-yazmaları şunlardır: Timuri Prens Baysungur için
1430'a doğru yazılmış ve -9 minyatürle -resimlenmiş, Firdevsî'nin
Şahnamesinin bir kopyası (Planş 1-9). Ama gördük ki kitabın
yazarları, Türk prensleri için çalışan Türklerdir. Ve bu kopya, bir
Türk kenti ve Timurî Türk hanedanının başkenti Herat'ta, birçok Türk
hattat, tezhipçi ve ressamın, -kendisi de bir büyük sanatçı
olan-prens Baysungur'un emrinde çalıştığı atölyede yazılmış ve
resimlenmiştir.
2 - İkinci el-yazması, ünlü ''Kelile ve Dimne'' nin Herat'ta aynı
prensin atölyesinde 1410 -1420 de Farsça güzel yazılmış ve 6
minyatürle (Planş 10 -15) bezenmiş bir kopyasıdır. Demek ki önceki
düşünceleri uygulayarak bu minyatürlerin Türk olduklarını
çıkarsayabiliriz.
3 - Üçüncü el-yazması, başka zamanlara ait minyatürün (Pl. 16-24)
kolleksiyonu olan ''Murak'a Gülşan'' dır. Bu 9 minyatürden 4'ü Herat
Timurî okulundandır, bunların 2 si ise ünlü ressam Behzad'ındır
(1480'e doğru). Demek bunlar da (Pl. 16-19) Herat Türk minyatür
okulundandır.
4 - Dördüncü el-yazması, Mevlana Abdurrahman Cami'nin, ''Heft Öreng''
denen, ama burada ''Heft Baykara'' adını taşıyan yapıtın bir
kopyasıdır. Bu son ad, nüshanın Sultan Hüseyin Baykara için ve onun
saltanatı zamanında hazırlandığını gösteriyor. Kaldı ki, onu
süsleyen 2 minyatür (Pl. 25, 26), Behzad'ın öğrencisi Kasım Ali
tarafından 1480'e doğru yapılmıştır. Demek ki bütün bu yapıt, yani
hattatlık, şiir ve minyatürler, Herat'ta Timurî Türk devrinde
meydana gelmiştir.
5 - Son el-yazması ilhan'lıların veziri Reşid ed-Din'in 14. yüzyılda
Moğolların tarihi üzerine yazdığı ''Cami-üt Tevarih'' in bir
kopyasıdır. Bu el yazması, 16. yüzyılda Moğol imparatoru Ekber'in
kitaplığı için hazırlanmış ve 16 minyatürle süslenmiştir (Pl.
29-34). Hümeyun'un oğlu, Babür'ün torunu olan Ekber'in Timurî bir
Türk olduğu ve Hindistan'a, İran'dan geçmeden, doğrudan doğruya
Semerkand'dan geldiği ve sanatçı, edebiyatçı ve Çagatay Türkçesinde
şair olduğu biliniyor.
Moğollar, bütün Timurîler gibi, kitap sanatı için atölyeler
kurmuşlardı; bir Türk hükümdarının atölyesinde hazırlanmış bir Türk
kitabının el-yazması, hiçbir zaman İran resmine mal edilemez. Demek
ki, bu kitabı süsleyen 6 minyatür Türktür.
Görülüyor ki, UNESCO'nun İran resminin en güzel örnekleri diye
sunduğu 34 minyatürden 27 si kuşkusuz Türk’tür; öbürleri ise
belirsiz zaman ve yapıcılardandır, öyle ki bunların kökenlerini,
bilhassa ''Muraka'a Gülşan'' adlı birbiri ile hiçbir ilgisi olmayan
minyatür ve yazılar (Pl. 20-24) koleksiyonunun kökenini saptamak çok
zordur.
Sonuç : Bayanlar ve Baylar,
Bu konuşmayı bir İslâm ulusunun başka bir İslâm ulusuna üstünlüğünü
göstermek, ne de büyük uygarlığı ve ince ve derin kültürü İslâm
uygarlığına ilk katkı olan şanlı İran ulusunu küçültmek için
yapmadım.
Bütün bu uluslar, büyük İslâm ailesinin üyeleridirler. Ve burada,
bütün İslâmların kardeş olduklarını, ''Inamal müslimun ihva''
demekle, İslâmlığın enerjik bir şekilde yerdiği ırkçılık yapmak da
benim zihnimden tamamen uzaktır.
Fakat ben bu konuşma ile geçen yılki konuşmayı şunun için yaptım:
Biz, Orta Doğu Müslümanları, 900 yıldan beri, Malazgirt'ten
Sakarya'ya kadar ana-baba kalıtımımızı kahramanca savunan Türk
kardeşlerimize borçluyuz ve bu borcu hiç olmazsa tanımak ve kabul
etmek gerekir.
Sonra, kimi Batı tarihçileri, Batı'nın hırslarına karşı dikilen son
devlete olan kinleri içinde, Türk uluslarının İslâm uygarlığına her
türlü katkısını yadsımak ve Türk uluslarına iftira etmek için
ellerinden geleni yapıyor ve ''cesur askerdirler ama hiç kültürleri
ve uygarlıkları yok'' diyorlardı.
Bu Konferans 14 Eylül 1971'de Türk Tarih
Kurumunda verilmiştir. |