English |       
 
Bilinmeyen Osmanlı
 
 
  Dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları
  Yavuz Sultan Selim ve Kürtler
  Ayasofya Medresesi
  Hz. Peygamber'in Filistinde Bir Vakfı
  HATTAT MUSTAFA RÂKIM ve CELÎ SÜLÜS
  Osman Bey
  Fâtih Sultân Mehmed
  Sultan II. Abdülhamid Han
  İstanbul’un Fethi Ve Ayasofya’nın Camiye Çevrilişi
  Bilinmeyen Osmanlı
  Osmanlı'da Harem
  Şekerci Hanı'nın Şeker İnsanları
  Osmanlı Para ve Finansman sisteminin esasları nedir?
  İstanbul'un Fethi ve Avrupa Ticari Faaliyetlerine Etkisi
  Silistre'li Süleyman Hilmi Tunahan Efendi


E-Ticaret

Muhasebe Programı
Bilgisayar Servisi

 

  Hz. Peygamber'in Filistinde Bir Vakfı Ve Osmanlı Devleti'nin Vakıf Ve Tapu-Kadastro Anlayışını Gösteren Bir Belge
  Dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları
  Eski Ve Yeni Hukukumuzda İşçinin Çalışma Süresi-İstirahat-Ta'til Ve İbadet Hakkı
Aramak istediğiniz kelimelerin arasında boşluk bırakınız.
Örn; Osmanlı Sultanları
Sitemizdeki Yeniliklerden Haberdar Olmak İçin Haber Listemize Katılın!

 

 
Osmanlıların Aşiretten Cihan Devleti'ne haline gelmesi
Osmanlılar, 400 atlı diye ifade edilen küçük bir aşîret olmalarına rağmen, Koca Bizans ’a karşı, Karamanoğulları ve Germiyanoğulları gibi büyük Anadolu beylikleri varken nasıl karşı koyup cihan devleti haline geldiler? Aşîretten cihân devletinin çıkmasını ne ile izah edebiliriz?

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu üzerinde, özellikle 20. Yüzyılın başında yerli ve yabancı araştırmacılar çokça durmuşlar ve 400 atlıdan cihan devletine geçişin sırlarını araştırmışlardır. Fuad Köprülü ’nün ve H. A. Gibbons ’un aynı adı taşıyan Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu adlı eserleri, bunlara misâl olarak zikredilebilir. Bu görüşleri bir iki cümle ile özetledikten sonra kendi kanaatimizi zikredeceğiz.

A) Bu konuda Gibbons ’un başını çektiği bir nazariyeye göre, Osmanlılar, ancak Balkanlar daki fetihlerden sonra Anadolu ’daki topraklarını genişletebilmişlerdir. Balkanlardaki fetihleri, tahrip ve yağma maksadıyla yapılmış bir akın değildir, belki planlı bir yerleşmedir. Buraya kadar doğrulara tercüman olan Gibbons, daha sonra Osmanlı aşiretinin küçük bir aşiret olduğunu; hatta Moğolların elinden kaçtıktan sonra Anadolu’ya gelişlerinde Müslüman olmuş olabileceklerini; yeni Müslüman olmanın heyecanıyla gayr-i müslimleri de zorla İslâmlaştırdıklarını; aslında kendi nüfuslarının az olduğunu, ancak dine dayanan yeni bir Osmanlı ırkı meydana getirerek yerli Rumları da yanlarına aldıklarını; harb esirlerinin İslâm ’ı kabul etmesinin onlar için imtiyaz olduğunu ve kısaca Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu yeni bir dinle yeni bir ırk ortaya çıkarmaya borçlu bulunduğunu açıklamaktadır. Bu görüş daha sonra gelen tarihçiler tarafından, özellikle Fuad Köprülü tarafından şiddetle tenkit edilmiştir.

B) P. Wittek , Osmanlı Devleti’nin tam bir gazi devlet özelliğini taşıdığını, teşkil ettiği uc kültürü ile Osmanlıların fethedilen yerler halkına tam bir müsamaha içinde yaklaştıklarını ve bunun da kaynaşmayı kolaylaştırdığını ifade etmektedir.

C) F. Giese ise, Gibbons ’u şiddetle tenkit ettikten sonra, Osmanlının kuruluşunun maneviyat erenlerinin gayretiyle mümkün olduğunu ve ahilerin rolünün asla inkâr edilemeyeceğini açıklamaktadır.

D) Balkan tarihçileri, başta Iorga olmak üzere, Osmanlı Devleti’nin vahdetçi ve muhafazakâr tavrı sebebiyle, Bizans ’ın anarşi ve terör havasından bıkmış köylü ve askerlerinin (akritoi), kültür, din ve medeniyet konusundaki devamlılığı da müşahede edince, düşünmeden ve kitleler halinde Osmanlı’ya teslim olduklarını açıkça beyan etmişlerdir.

E) Bütün bu görüşleri yazdığı önemli eseriyle tahkik ve tenkit eden Fuad Köprülü , Gibbons ’un Osmanlı Aşiretinin önemsiz bir aşiret olduğu görüşü ile yeni ihtida iddiasını haklı sebeplerle reddederken, Osmanlı Devleti’nin tamamen dinî sebeplerle olan yükseliş tarzına, bazen aşırıya varan tarzda itiraz etmektedir. Fuad Köprülü, bütün meseleyi, Ahlat ’tan Domaniç ’e gelen Ertuğrul Bey ve neslinin insan yapısına bağlamaya çalışmaktadır. Bu arada Ahiler in Giese tarafından ifade edilen kuruluştaki rollerini mübalağalı bulmaktadır. Köprülü, kuruluşda, Moğolların baskısı sonucu Anadolu ’ya göç eden Türkmenlerin gaza ruhu ile Bizans topraklarını Dâr’ül-İslâm yapmak üzere gayretlerinin; Selçuklu Devletinin zaafa düşmesi ve Anadolu Beyliklerinin kurulması gibi bu dönemde meydana gelen büyük siyasi olayların; Türklerin sahip olduğu etnik özelliklerin; Osmanlı kabilesinin asil oluşunun; Anadolu’da oluşan Gâziyân-ı Rum , Âhiyân-ı Rum , Bâciyân-ı Rum ve Abdalân-ı Rum gibi askerî , sosyal ve iktisadî grupların; nihayet Osmanlı Beyliğinin bulunduğu yerin jeopolitik durumunun; diğer beyliklerin Osmanlı Beyliğine karşı hasmâne tutum içine girmemelerinin ve benzeri sebeplerin, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve inkişâfında önemli rolleri olduğunu uzun uzadıya açıklamaktadır. Fuad Köprülü’nün gaza ruhunun ve i’lây-ı kelimetullah gayesinin bu konudaki rolünü küçümsediği kanaatindeyiz.

F) Bu arada son zamanlardaki görüşleri de özetleyen Halil İnalcık , Balkanlarda Osmanlı’nın yayılışının tamamıyla muhafazakâr bir karakter taşıdığını, ânî bir fetih ve yerleşme mevzubahis olamayacağını, eski Rum , Sırp ve Arnavut asil sınıfları ve askerî zümrelerinin (voynuklar ve lagatorlar gibi) yerlerinde bırakılarak mühim bir kısmının Hıristiyan tımar erleri olarak Osmanlı tımar kadrosuna sokulduğunu, delilleriyle anlatmaktadır. Osmanlı Devleti’nin hiçbir zaman İslâmlaştırma politikası gütmediği şeklindeki görüşün ise, kısmen yanlış anlaşıldığı kanaatindeyiz.

Bütün bu görüşleri değerlendirdiğimizde, problemin İslâm ’ın fetih ve harble ilgili hükümlerinin incelemeden meseleye yaklaşmak olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Zikredilen sebeplerin elbette ki Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük etkileri olduğunu, ancak asıl mesele Osmanlıların devlet kurma ve idare etmedeki ilahi kabiliyetlerinin yanında, doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e layık doğruluğu yaşamaları ve ilk fetih yıllarında İslâm’a olan bağlılıklarının tam olarak devam etmesidir. Çünkü şu Müslüman Türk Devletinin bir zamanlar, bütün Avrupa ’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve varlığını devam ettiren, devletin ordusundaki Kur'ân’ dan alınan şu fikirdir: “Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim” Gerçekten Kosova muharebesine çıkan Murad Hüdavendigar , “Yârab! beni din yolunda şehid , ahirette said et” demiş ve istediği olmuştur. Bu ruh ile şahla­nan şanlı ecdadımız, şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne güle­rek bakmış; daima Avrupa'yı titretmiştir. Merak edenlere sormak istiyorum; şu dünyada basit fikirli ve saf kalpli olan genç askerlerin ruhunda öyle manevi ve yüksek fedakarlığa sebebiyet verecek hangi şey gösterilebilir? Hangi duygu bu mânevî değerlerin yerlerine ikame edilebilir?

Bu iman ve idealin istikametinde yürüyen “devlet-i ebed-müddet “ asırlarca üç kıt'aya hükmetmiştir ve medeniyet götürmüştür. Bu şanlı tarihin temelinin nasıl atıldığını ise, 1071’de Malazgirt 'te konuşan ve sesi tarihin derinliklerinden bize akseden Alparslan 'dan dinleyelim: “Din ve devlet yolunda sırf Allah rızası için savaşacağız. Eğer şehid düşersem vurulduğum yere gömünüz, bir adım geriye bile değil… hükümdar olarak değil, bir er gibi din ve devlet için dövüşeceğim”. Bu sesi duyan ve bu ruhla Osmanlı Devleti ni kuran Osman Bey de ölüm döşeğinde aynı ruhu oğlu Orhan’a da aşılamaktadır. “Oğlum, mesleğimiz Allah yoludur. Kuru kavga değildir”.

Tarih bize gösteriyor ki, biz Müslüman Türkler , ne derece mânevi değerlerimize bağlanmış isek ilerlemişiz. Ne vakit mânevî değerlerimizden uzak kalmışsak, gerilemişizdir ve düşmanlar bizi can damarımızdan vurmuşlardır. Bilesiniz ki, düşman bizi hiçbir zaman açık savaşta yenememiştir. Daima tehlikeyi, kurtuluş reçetesi olarak göstererek bizi içimizden hançerlemiştir. Bir milletin maddî bataryaları ne kadar modern silah­larla mücehhez olursa olsun ve o millet isterse imparatorluk seviyesine yükselsin, mânevî bataryaları boş olduğu müddetçe yıkılmaya mahkumdur.

Hamâset gibi görülen bu cümleler, aslında Gibbons ’un, Wittek’in ve Giese’nin hissedip de ifade edemedikleri duygular olduğu kanaatini taşıyoruz. Bu genel girişten sonra bazı hususları ifade edeceğiz.

a) Osmanlıların hem Allah ’ın kendilerine ihsan ettiği etnik özellikleri ve hem de bulundukları mevkiin her açıdan fetih ruhuna uygun olması, kuruluş ve gelişmelerinde mühim rol oynamıştır.

b) Bu arada kendilerine düşman olan Bizans ’ın yıkılma noktasına gelmesi, kendini iktisadî açıdan devam ettirebilmesi için vergi ve idare açısından kendi vatandaşlarına zulmetmesi, Bizanslılar, Sırplar ve Bulgarlar ın Ortodoks olmaları hasebiyle, bazen Avrupa ’dan destek yerine köstekle karşılaşmaları, elbette ki yukarıda zikredilen sebepleri destekleyen etkenler olmuştur.

c) Ancak yerli ve yabancı tarihçilerin Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve gelişmesini etkileyen haller olarak açıkladıkları sebeplerin, aslında Osmanlı Devleti’nin doğru bir şekilde İslâm Hukukunun hükümlerini uygulamalarıdır şeklinde özetlemek daha doğru olsa gerektir kanaatindeyiz.

-Osmanlı Devleti’nin din hürriyeti konusundaki müsamahası, İslâm Hukukundaki din hürriyeti prensibinin aynıyla uygulanmasıdır. Bir İslâm ülkesinde vatandaşlığa kabul edilen zimmîler in, dinlerine müdahale edilmesi ve hele İslâm’a girmeye zorlanması mümkün değildir. Ancak Müslüman olması ile, Müslümanlara ait bazı imtiyazlı haklar (mesela vali, sancak beyi ve hatta sadrazam olabilme hakları) elde etmesi, elbette ki, Osmanlıların bu tutumunu gören gayr-i müslimlerde olumlu etkiler yapmıştır. Gâzî Mihal ler ve benzeri Hıristiyan asıllı kahramanlar bunun neticesidir. Dolayısıyla Osmanlılar, zorla İslâmlaştırmamışlardır; ancak i’lây-ı kelimetullah diye ifade edilen İslâm’ı yayma gayesinden asla taviz vermemişlerdir. Yerli halk, bu müsamahayı ve Hıristiyanlığı yok etme gibi planlarının olmadığını görünce, Osmanlıya ve İslâm’a kitleler halinde girdikleri olmuştur.

- Bilindiği gibi, İslâmiyet, gayr-i müslimlere sadrazamlık , valilik , sancakbeylik , belli yerlerde kadılık ve devlet başkanlığı gibi görevlerin dışında (vezâret-i tefvîz manasını taşıyan görevler), diğer vazifelerin verilmesinde (vezâret-i tenfîz manasını taşıyan görevler, tımar eri , subaşı , gayr-i müslimlere kadılık) sakınca görmemiştir. Osmanlılar kuruluş döneminde bu prensibi eksiksiz uygulamışlardır. Bu sebeple Sırplar , Bulgarlar ve diğer Balkan milletleri , voynuk , lagator ve martoloslar adı altında askerî ve idarî görevlerde istihdam edildikleri gibi, kendilerine tımar ve ze’âmet de verilmesi ihmal edilmemiştir.

- Osmanlı Devleti, İslâm ’a aykırı olmayan ve ama insanlığa yararlı olan müesseselerin ve kanunların, başka dinlere ve milletlere ait olsa da, iktibas edilmesinde veya vatandaş olan gayr-i müslim tebaanın kendi inanç ve âdetleriyle başbaşa bırakılmasında hiçbir mahzur görmemiştir. Bu sebeple, bazı tarihçilerin ifade ettiği uc kültürü, zaten Müslüman Türk kültürünün bir parçasıdır. Sonradan buna riayet edilmediyse, bu, sonrakilerin hatasıdır.

- Bütün bunlara maneviyât erenlerinin gayretleri de ilave edilince, yedi düvele karşı cihad yürüten Osmanlı Devleti’ni durdurmak mümkün olmamıştır. Meseleye böyle bakmak gerekir kanaatindeyiz[1].

[1] Köprülü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu; Gibbons , H. A., The Foundation of the Ottoman Empire, chapter I; İnalcık, Halil, The Ottoman Empire, The Classical Age 1300-1600, Phoenix 1994, sh. 5-8; “Stefan Duşan’dan Osmanlı İmparatorluğuna, Osmanlı İmparatorluğu”, Toplum ve Ekonomi, İstanbul 1993, 67-108; Ahmed Tevhid, “Ankara ’da Ahiler Hükümeti”, TOEM, nr. 19, sh. 1200-1204; Okyay, Rıfat, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, İstanbul, sh. 20-44.

Şeyh Bedreddin Meselesi

İstanbul'un Fethinde Gemiler Karadan Yürütüldü mü?

Ulubatlı Hasan olayı bir efsane midir?

Fetih İle İlgili İddialara Cevaplar

Yavuz Sultan Selim ve Kürtler

Celâlî İsyanları

Osmanlı Hukuk Sistemi

Osmanlı Haremindeki Erkek Personel

Osmanlı Para ve Finansman sisteminin esasları nedir?

Mustafa Kemal kendi başına mı Samsun’a çıkmıştır?

İç Oğlan Müessesesi