Osmanlı Devleti, Bizans’ın bir
kopyası mıdır? Bizans devlet müesseselerinin Osmanlı devlet müesseselerine etkisi
var mıdır?
Bu iddia, tamamen, Batılı olan Busbecq gibi seyyâhların, Rambaud ve
Gibbons gibi tarihçilerin, tıpkı İslâm Hukukunun Roma Hukukunun
aynen devamı olduğuna dair iddialarda bulunan Müsteşrikler gibi,
ileri sürdükleri, delilden mahrum bir iddiadır. Maalesef, bütün
Osmanlı hukuk sistemi ve devlet teşkilâtı ile ilgili arşiv
belgeleri, bu iddiaların tamamen hayalî ve esassız olduklarını ispat
ettikleri ve Fuad Köprülü gibi araştırmacılar da, ileri sürülen
bütün iddiaları, satır satır delillerle çürüttükleri halde, Avrupalı
bazı tarihçilerin iddialarını sürdüren bazı tarihçilerimiz ve bilim
adamlarımız hâlâ bulunmaktadır. Bu sebeple, kısa da olsa, meseleyi
özetlemekte yarar vardır. Konu ile ilgili daha ayrıntılı bilgi
edinmek isteyenleri, Osmanlı müesseselerinin, Bizans müesseselerinin
bir taklidi olmayıp, kendi geleneği içinde geliştiğini gösteren ve
peşin hükümlerle değil, sağlam bir tarih metoduyla ve ilmî
delillerle bunu ispat eden Fuad Köprülü’nün Bizans Müesseselerinin
Osmanlı Müesseselerine Te’siri adlı eserine; III. Ahmed’in
fermanıyla kaleme alınan, sadece bu soruya cevap veren ve Osmanlı
Kanunnâmeleri adlı eserimizin 11. Cildinde neşredilecek olan Kanun-ı
Teşrîfât ve Teşkilât adlı Kanunnâmeye havale ediyoruz.
Böyle bir iddiayı ileri atanların en büyük delilleri, Fâtih’in
Kanunnâmesindeki bazı hükümlerin Bizans Hukukundan adapte edilmiş
olması; Anadolu-Rumeli Beylikleri ikilisinin, Kazaskerliğin,
Defterdârlığın ve hatta Padişahların her hafta İstanbul’daki
camilerden birine gitmesinin bile Bizans’tan taklid edildiği
şeklindeki hayali sözlerdir. Bu iddialara karşı özetle şunları
söylemek icab etmektedir:
A) Osmanlı Devleti, Müslüman bir devlettir. Dolayısıyla bu devletin
hukuk, idare ve kısaca bütün müesseselerinde İslâm’ın esasları
etkili olmuştur. Osmanlı Devleti’nin teşkilâtında iki önemli etki
söz konusudur. Birincisi, İslâm Dininin esasları ve Müslüman
devletlerin tesiri. Buna misâl olarak Abbasî Devletini
zikredebiliriz. İkincisi, eski Türk Devlet teşkilâtı. İslâm’ın
esaslarına aykırı olmayan hususlar, Türk Devletlerinde aynen
korunmuştur.
Osmanlı Devleti’nin örnek aldığı devlet, çeşitli milletlerin elinde
gelişip büyüyen İslâm Devletidir. Bilindiği üzere, her şeyde olduğu
gibi siyasî, hukukî ve askerî bir teşkilât olan devletin
gelişmesinde de tedrîcilik esastır. Her şey gibi İslâm devleti de
basitten daha mükemmele doğru gelişmiştir. Hz. Peygamber kendi
devrinde yasama, yürütme ve yargının başıdır. İlk yazılı anayasayı
kendisi hazırladığı gibi, ihtiyaçlara göre devlet teşkilâtını da
kurabilmiştir. Kur’ân’ı ve önemli belgeleri kaleme alan vahiy
kâtiplerinin tesbiti, kendisine danışmanlık yapan kimselerin tayin
edilmesi, vergi tahsili için âmillerin (vergi memurlarının) çevreye
gönderilmesi, belli merkezlere kadı tayini yapılması ve benzeri
hususlar, Asr-ı Sa’âdette de önemli bir devlet teşkilâtının
bulunduğunu göstermektedir.
Hz. Ömer zamanında devletin malî ve askerî meselelerinin yürütülmesi
için, Sasânî devletinde bulunan divan sisteminin benimsenmesi, İslâm
devlet teşkilâtında önemli bir gelişme olmuştur. Eski Türk kurultay
ananesinin de tesiriyle, bütün Müslüman Türk Devletlerinde devlet
merkezinde bulunan ve devletin işlerini birinci derecede görmeye
yetkili kılınan bir divan, daima bulunmuştur.
İdarî teşkilâtın oturması Abbasîlerde mümkün olmuştur. Abbasî
Devletinin idarî teşkilâtı, kendisinden sonraki bütün İslâm
devletlerini ve özellikle de Osmanlı Devleti’ni ciddi manada
etkilemiştir. Bazı ifade değişiklikleri dışında, Divan-ı Hümâyûn’un
da, Kazaskerlik müessesesinin de, eyâlet sisteminin de, başta Abbasî
Devleti olmak üzere Müslüman devletlerden alındığı kesindir.
B) İslâm Hukuku, Kur’ân ve Sünnet’in esaslarına aykırı olmamak
şartıyla, diğer devletlerin idarî teşkilâtlarının ve askerî-malî
kanunlarının Müslüman devletler tarafından alınmasında beis
görmemiştir. Selmân-ı Fârisi’nin tavsiyesi üzerine Divan sisteminin
Sasanîlerden alınması ve Hz. Ömer’in İran’daki bazı vergilerin,
mahiyetleri şer’î hükümlere aykırı olmamak şartıyla aynen
bırakılmasını emretmesi bunun en müşahhas misâlidir. Nitekim İslâm
Hukukunun kaynaklarından biri de, Şerâ’iu Men Kablenâ yani eski
hukuk sistemleridir. Bu manada, Osmanlı Devleti’nin Bizans’a ait
muhâberât sisteminden yararlanmış olması; sorguçlar, solaklar ve
peykler gibi bazı giyim ve protokol kurallarının Bizans’tan ilham
alınarak düzenlenmiş bulunması; Sırbistan’ı fethettiklerinde, “mîrî
arazi üzerindeki madenlerin işletme esasları ülü’l-emr tarafından
tanzim olunur” şer’î hükmüne uyularak, eski Sırp Kanunlarının tadil
edilerek kabul edilmesi, hep bu esasların bir meyvesidir. Bu
uygulamalar, Osmanlı Devleti’nin hukuk ve devlet teşkilâtını
Bizans’tan aynen aldığı manasına da gelmemektedir.
Özellikle bazı örfî vergilerin Bizans yahut bir başka devletten
alınması ise, İslâm’ın esaslarına uymak şartıyla, İslâm Hukuku
tarafından câiz görülmektedir. Kaldı ki, bu iktibas iddiaları da
doğru değildir. Hele hele öşür vergisinin Bizans’tan alındığını
iddia etmek, İslâm Hukukundan haberdar olmamak demektir.
C) Tamamen faraziyeler halinde kalan ve ama ispat edilmiş mesele
olarak takdim edilen bu görüşlerin aksine, Osmanlı Devleti’nin
müesseseleri, Bizans’tan değil, eski İslâm Devletlerinden, İslâm’a
aykırı olmamak şartıyla eski Türk Devletlerinden ve özellikle de
Anadolu Selçuklu Devleti ila Anadolu Beylikleri’nin siyasî ve idarî
teşkilâtından ve ayrıca Moğol asıllı Müslüman devletlerin, mesela
İlhanlı Devleti’nin müesseselerinden ciddi manada etkilenmiştir.
Ancak kendini yenilediği, Bizans veya başka bir devlette gördüğü
yeni bir müesseseyi tadil ederek kabul ettiği de bir gerçektir. Eğer
Nizâm’ül-Mülk’ün Siyâsetnâmesi ile Uzunçarşılı’nın Osmanlı Devlet
Teşkilâtı ile alakalı eserlerini mukayese ederseniz, bu
söylenenlerin ne derece doğru olduğunu daha rahat anlayabilirsiniz.
Mesela, Osmanlı Devleti’nin asırlarca en mühim devlet organı olan
Divan-ı Hümâyûn, Abbasîler’den itibaren Anadolu Selçuklularına kadar
bütün Müslüman devletlerinde bulunan Divan’ların devamıdır; eğer
İslâm hukuku eserleri incelenirse, vezâret-i tefvîz makamının sadece
isim değişikliğiyle Osmanlı Devleti’ndeki sadrazamlık makamı olduğu
hemen anlaşılacaktır. En çok itiraz edilen ve Bizans’tan alındığı
iddia edilen iki beylerbeyilik usulünü ise, Anadolu Selçuklularında,
Memlüklüler’de ve Altınordu Devleti’nde de olduğunu söylemek
yeterlidir. Merak edenleri, Kalkaşandî’nin Subh’ül-A’şâ’sına havale
ediyoruz.
Nihayet hukuk sistemi ile ilgili olarak da şunları söylemek yerinde
olacaktır: Osmanlı Devleti, İslâm hukukunu tatbik hususunda diğer
Müslüman Türk Devletlerinden farklı bir yol izlememiştir. İslâm
Hukukunun açıkça hüküm vaz’ ettiği alanlarda fıkıh kitaplarındaki
Hanefi görüşleri esas alınarak uygulamaya gidilmiştir. İslâm
Hukukuna muhâlif bir görüşü uygulamak şöyle dursun, Hanefi mezhebine
aykırı görüşleri uygulamayı bile çok ciddi şekil şartlarına
bağlamıştır. Ancak İslâm Hukukunun yüksek otoriteye (ülü’l-emre) içi
boş yasama yetkisi tanıdığı sahalarda, belli bir yasama
formalitesini takip ederek örfî hukuk diye bilinen kanunnâmeleri de
tanzim etmişlerdir. “Allah’ın kullarının maslahatlarını şer’ ve
kanun üzere” görmüşler, bütün hukukî anlaşmazlıkları “şer’-i şerif
ve kanun üzere ahkâm-ı şerife” vererek halletmişlerdir. Zaten
Mültek’al-Ebhur 1648 ve 1687 tarihli fermanlarla Osmanlı Devleti’nin
resmî hukuk kodu olarak kabul edilmiştir.
Kısaca, Osmanlı Devleti müesseselerinin, İstanbul’un fethinden sonra
yeni baştan tertip ve tanzim edildiğini söylemek, tarihî vakıalara
terstir. Fâtih Kanunnâmesi de, Bizans’tan etkilenerek hazırlanmış
bir Kanunnâme değil; belki o zamana kadar uygulana-gelen kanun
hükümlerinin resmi bir şekilde tedvîn edilmiş bir halidir. Fâtih
devrinde Osmanlı Devleti’nin hukuk sistemi veya müesseseleri köklü
bir değişikliğe tabi olmamıştır.
Yapılan incelemeler, Bizans müesseselerinin Osmanlı müesseselerine
etki etmediğini göstermektedir. Alay ve efendi gibi bazı tabirlerin
yahut bazı giyim tarzlarının Bizans’tan gelmesi ise, daha önce
aktardığımız İslâm Hukuku kuralına dayanmaktadır ve zaten daha
önceki dönemlerde geçmiştir. Öyleyse, Osmanlı Devleti’ni Bizans’ın
İslâmlaşmış hali diye takdim etmek, tarihi bilmemek demektir.[1]
[1] Başbakanlı Osmanlı Arşivi,
(bundan sonra BA), YEE, nr. 14-1540 sh. 14; Köprülü, Fuad, Bizans
Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, İstanbul 1986, sh.
3-199; El-Kettâni, Et Terâtib’ül-İdâriyye Nizâm-u Hükûmetin-Nebeviyye,
I-II, Rabat, 1346/1296, 1/225 vd.; EI-Ferrâ, Ebû Ya’lâ Muhammed bin
El-Hüseyin, El-Ahkâm’üs-Sultâniyye, Kahire 1938, 220 vd.; Tevkiî
Abdurrahman Paşa Kanunnâmesi MTM, c I, sh. 498-500; Krş. Barkan,
Ömer Lütfü, XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Ziraî
Ekonominin Hukukî ve Malî Esasları, İstanbul, 1943, sh. IX vd.;
İlmiye Salnâmesi, İstanbul, 1334, sh. 316 vd.; Ergin, Osman Nuri,
Mecelle-i Umûr-i Belediye, İstanbul, 1337, l/273 vd.; Uzunçarşılı,
İsmail Hakkı, Osmanlı Devleti’nin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı,
Ankara, 1984, sh. 1 vd.; Kafesoğlu, İbrahim, Türk Millî Kültürü,
İstanbul, 1983, 346 vd.; Togan, Zeki Velidi, Umumî Türk Tarihine
Giriş, İstanbul, 1981, 338 vd. |