Osmanlı Devleti’nde savaş esas
mıdır? Bu devlet harp ile mi gelişmiştir? Böyle bir anlayış İslâm’ın
manasına uygun mudur? Osmanlı fetih politikasının hukukî esasları
nelerdir?
Bu sorunun cevabını verebilmek için, Osmanlı Hukukunda harbin yani
cihadın tarifini ve sebeplerini özetlemek gerekir. Hukukî yönünü
ortaya koyduktan sonra, tarihî olaylarla meseleyi izah etmek daha
kolay olacaktır.
Osmanlı Hukukunda gazâ, cihad ve kıtâl gibi kelimelerle ifade edilen
harb, değişik şekillerde tarif edilmiştir. Allah yolunda can, mal,
dil ve diğer vasıtalarla savaşmak ve bu uğurda elinden geleni yapmak
şeklindeki tarif cihadın umumî tarifidir. Harbin karşılığı olan
cihâd ise, İslâm’a davet ve bu daveti kabul etmeyenlerle savaş diye
tanımlanmıştır. Bu manada harp, normal zamanlarda Müslüman toplumun
dinî görevidir (farz-ı kifâye); düşman İslâm ülkesine hücum ettiği
zamanlarda ise savaşa ehil her Müslümanın zaruri görevi haline
(farz-ı ayn) gelir. Bu gibi durumlarda nefîr-i âmm (umumî
seferberlik) dinî ve zarurî bir görevdir.
Harbin gayesi ile ilgili olarak şunlar söylenebilir: Bilindiği gibi
Osmanlı devleti (umumî manâda), vatan ve ırk gibi maddî değerler
üzerine değil, manevî değerler ve bütün insanlığın iki dünya
mutluluğunu temin etme mefkûresi üzerine kurulmuş bir devlettir. Bu
manâda Osmanlı Devleti’nin cihaddan gayesi, bütün insanları zorla
Müslüman etmek değildir. Amaç, isteyenlerin İslâm’a girmelerini,
istemeyenlerin ise İslâm’ın hâkimiyeti altında huzur ve refah içinde
yaşamalarını temindir. Bu yüce gayeye ulaşmak için, son başvurulacak
çare cihaddır. Hz. Peygamber’in şu hadisi bunu gayet güzel
açıklamaktadır: “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşıp savaşmayı arzu
etmeyin. Allah’tan afiyet ve huzur dileyin. Düşmanla karşılaşınca
da, sabır ve sebât gösterin ve bilin ki, cennet, kılıçların gölgesi
altındadır”. Kısaca cihadın gayesi, netice itibariyle sulhdur ve
tevhid inancının düsturları ile insanlığı daimi bir barışa davettir.
Osmanlı Hukukunda meşru addedilen harplerin gerekçelerini şu haller
teşkil eder:
1) İ’lây-ı kelimetullâh veya fî
sebilillâh cihâd dedikleri, Allah’ın kelâmını ve dinini yüceltmek
için Allah yolunda yapılan savaştır. Bunun içine, aşağıda belirtilen
usule riayet etmek şartıyla, İslâm’ın bütün insanlara anlatılması ve
davetin dünyadaki herkese yapılması gayesi girdiği gibi, İbn-i
Kemal’in yerinde ifadesiyle, saf İslâm inancının sapık inançlardan
ve mezheplerden korunması da girmektedir. Nitekim Yavuz’un İran’a
karşı ilan ettiği savaş, son sebebe dayanmaktadır. Özellikle
yükselme döneminde bazı harplerin, İslâm’ın davetini yaymak için
yapıldığını ifade etmek gerekmektedir. İnsanları zorla Müslüman
yapmak için savaş yapılmadığı ortadadır. Ölçü şu âyetlerdir: “Fitne
ortadan kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.
Eğer vazgeçerler ise, bilin ki, düşmanlık ancak zâlimlere karşıdır”;
“Dinde ikrâh ve icbar yoktur”. Osmanlı Padişahlarının fethettikleri
toprakları, cizye ve harâç vermek şartıyla tekrar eski Hıristiyan
idarecilere teslim etmesi, bu dediklerimizin en büyük delilidir. Bu
konuda Halil İnalcık Hocamızın Balkanlardaki fetih politikası ile
ilgili makalelerine bakılabilir.
2) Düşmanın İslâm toprağını
istila etmesi veya tahammül edilemez bir şekilde hareket etmesi
halinde, müdafaa harbi yapmak gerekir. Müdafaa, can, aile, din veya
vatan için olabilir. Bunu kısaca nefsi müdafaa diye özetlemek
mümkündür. Zaten cihada müsaade eden Kur’ân âyeti de buna dikkat
çekmektedir: “Artık saldırıya uğrayan mü’minlere zulmedildiği için
cihada izin verildi”. Buna en güzel misâl şu olaydır: II. Murad,
tamamen sulha taraftar olarak, murahhaslarını barış antlaşmasını
imzalamak üzere Segedin’e göndermiş idi. Kendisi oğlu Mehmed’i tahta
oturtarak Manisa’ya çekilir çekilmez, Papa’nın tahrikiyle II.
Murad’dan kendileri barış isteyen Macarlar ve Sırplar yeniden haçlı
orduları teşkil ederek Osmanlı Devleti’ne hücum etmişlerdir. Bunu
bilinen II. Kosova Meydan Muharebesi takip etmiştir. Kısaca Osmanlı
Devleti’nin yaptığı harplerin önemli bir kısmı, müdafaa harbi
niteliğindedir. Kanuni zamanında yapılan Belgrad ve Mohaç
seferlerinin sebepleri ise, düşmanın yapılan andlaşmanın şartlarını
tek taraflı olarak iptal yoluna gitmeleridir.
3) Gayr-i müslim bir ülkede
azınlık halinde bulunan Müslümanların yardım istemeleri de meşrû bir
harbin gerekçesini teşkil eder. Buna biz, İslâm’ın davetini emniyet
altına almak ve bu davete icabet etmek isteyen güçsüz ve zayıf
kimselere destek olmak da diyebiliriz. Kısaca insanî sebepler de
demek mümkündür. Mesela Rodos’un fethi orada bulunan 5-6 bin kadar
Müslümana zulüm yapılması ve hatta yerli ahaliye bile
zulmedilmesidir. Gerçekten buradaki Müslümanları, Hıristiyan
idareciler, adada esir tutmuşlar; gündüz boyunları bukağıda ve gece
ise ayakları zincirde işkenceli bir hayata mecbur etmişlerdir. İbn-i
Kemal, Mohaç Seferinin sebeplerinden biri olarak Macar Valilerinin
ahaliye yaptıkları zulmü göstermektedir. Nitekim gayr-i müslim
tarihçiler dahi, Bizans’ın zulmünden dolayı çok sayıda Hıristiyan
re’âyânın Osmanlı askerinden yardım istediğini açıkça ifade
etmektedirler.
4) Münafıkları, dinden
dönenleri, İslâm’ın kesin emirlerini (zekât gibi) inkâr edenleri,
isyancıları ve andlaşmayı bozanları cezalandırma gayesi de meşrû’
bir harbin gerekçeleridir. Osmanlı Devleti’nin Anadolu Beylikleri ve
Celâlî isyanları ile ilgili bütün askerî hareketleri bu manada harbe
girmektedir. Gerçekten Osmanlı tarihini inceleyenler, mesela
Karamanoğullarının, Osmanlı orduları Bizans’ı veya bir başka gayr-i
müslim devleti mağlup edeceği çok kritik zamanlarda, ordunun
Avrupa’da bulunmasından yararlanarak, Bursa gibi Müslüman bir şehri
defalarca yakıp yıktıklarını çok iyi hatırlayacaktır. Mesela
Yıldırım Bâyezid, tam İstanbul’u muhasara altına almışken,
Karamanoğlunun Osmanlı topraklarına girmesi üzerine muhasarayı terk
ederek Anadolu’ya geçmek mecburiyetinde kalmıştır.
Osmanlı Hukukçuları düşman şahıslara göre harbi dörde ayırmışlardır:
A) Gayr i müslimlerle yapılan
savaş.
B) Mürtedlerle yapılan savaş. İslâm
Dinini terk edenlere mürted veya ehl-i ridde denilir. Bunlara karşı
silaha müracaat etmeden önce, şüpheleri izale edilerek İslâm’a
dönmeleri için gayret gösterilir. Bu işleme istitâbe denir.
Vazgeçmezlerse savaş ilân edilir.
C) Bâğilere (isyancılara) karşı
yapılan savaş. Mevcut bir nizâma isyân eden âsiler, sulh yolu ile
itaat etmezlerse, savaş ilân edilir. Osmanlı hanedanı arasındaki
savaşlar ile isyancıları bastırma hareketleri (Celâlî isyanları) bu
gruba girmektedir.
D) Muhariplere yani
milletlerarası haydut ve korsanlara karşı yapılan harpler. Yol kesme
suçlarını işleyenlere karşı savaş ilân edilebileceğini Kur’ân
açıklamaktadır.
Bizi burada asıl ilgilendiren birinci harp çeşididir. Diğerlerinin
kendilerine mahsus bazı hükümleri vardır. Hususî hükümlerin dışında
genel harp hükümleri tatbik edilir.
İslâm hukukunun ortaya çıktığı dönemlerde, insanî esaslarla bağdaşan
bir harp kanunu ne Sâsanilerde, ne Romalılarda ve ne de başka bir
millette mevcuttu. İnsanî esasları temel kabul eden İslâm orduları
ve özellikle de Osmanlı orduları, meşrû olan harp kanunlarını çok
ciddi bir şekilde uygulaya gelmişlerdir. Başkasının malına müdahale
etmeme yasağını çiğneyen bazı Sırp asıllı askerleri hemen idam
ettiren I. Murad Hüdâvendigâr’ın bu hali, yüzlerce misâllerden
biridir.
Cihadın ilânı, İslâm hukukunun emrettiği muamelelerin ifası
demektir. Bu muameleler şunlardır: Savaşa başlamadan önce gayr-i
müslimler mutlaka İslâm’a davet edilmeli, aksi takdirde savaş
yapılacağı ihtar edilmelidir. Ayrıca düşman gayr-i müslimler, eğer
zimmî olabilecek grupdan iseler, İslâm’ı kabul etmemeleri halinde
cizye vererek, İslâm devletinin hâkimiyeti altına girmeleri teklif
edilir. Bu iki teklife müsbet cevap alınamadığı takdirde fiilen harp
başlar. Nitekim Petervaradin’in fethinden evvel, Kur’ân ve Sünnetin
emrine uyularak sulh içinde itaatleri istenmiş ve İbn-i Kemal’in
kaydına göre isyan ve zulümde inad edince cihad ilan edilmiştir.
Osmanlı tarihleri, her savaş öncesi, “Kötülüğü en güzel bir şekilde
bertaraf ediniz” hadisi ve “Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle
davet et” âyetinin emirlerine uyulduğunu açıkça beyan etmektedirler.
Bu dediğimiz hususu, Batılı tarihçiler de kabul etmektedirler.
Mesela Alman Tarihçi Lies aynen şunu söylemektedir: “Rum ve Acem
ülkeleri feth edilince, Müslüman ordular bu ülkelerin insanlarını,
İslâm ile kılıç arasında değil, İslâm ile cizye arasında serbest
bırakmışlardır. Bu husus methe layıktır”.
Kısaca Osmanlı Devleti’nin kuvvetle değil davetle yayıldığını ve
diğer milletlerle olan savaşlarının, yukarıda zikredilen sebeplerle
meydana geldiğini görüyoruz. Osmanlı Devleti’nin 400 atlı ile birden
bire cihan devleti oluşunun izahı da sorumuzun cevabını teşkil
etmektedir.[1]
[1] Kur’ân, Bakara, 190, 256; Gâşiye, 21-22; Hac,
39-40; Müslim, 1-Cihâd, 6; Molla Hüsrev, Dürer ve Gurer, İstanbul,
1317, I/282; Damad, Mecma ül-Enhür Şerhu Mültek'al-Ebhur I-II,
İstanbul 1331, I/642, 688, 707; Mevkufatî, Muhammed, Mültekâ
Tercümesi, (I. İbrahim’in sadrazamı Mustafa Paşa’nın tâlimatıyla bu
tercüme yapılmıştır), İstanbul 1302, I/340 vd.; İbn-i Kemal, Tevârîh-i
Âl-i Osman, Süleymaniye Kütp. Ayasofya Bölümü, nr. 3318, vrk. 8/b,
9/b, 10/a, 11/b, 12/a, 14/b, 21/b-24/b; Kemal Paşa-zâde (İbn-i
Kemal), Tevârîh-i Âl-i Osman X. Defter, (neşr. Şefaettin Severcan),
Ankara 1996, sh. LV vd.; Turnagil, Ahmed Reşit, İslâmiyet ve
Milletler Hukuku, İstanbul 1972, sh. 153 vd.; Heyet, Doğuştan
Günümüze Büyük İslâm Tarihi, c. I, sh. 425-438; İnalcık, Halil,
“Rumeli“, İA, c. IX; İnalcık, “Ottoman Methods of Conquest”, Studia
Islamica, 1954, II, 103-129; Çetin, Osman, Anadolu’da İslâmiyetin
Yayılışı, İstanbul 1990; Beldiceanu, Nicara, “Osmanlı
İmparatorluğunda Şeneltme, Türkleştirme ve İslâmlaştırma”, Tarih ve
Toplum, Ekim 1992, sayı 106; Eroğlu, Nazmi, “Türklerde Cihad ve
Fütûhât Anlayışı”, Köprü, Sonbahar 1994, sayı 48, sh. 66-75. |