Osmanlı Padişahlarından İçkiye Mübtelâ Olanlar Bulunduğu Ve Hatta
Saray’da Gayr-İ Meşru Eğlence Sofraları Düzenledikleri
Söylenmektedir. Bunlar Hakkında Ne Dersiniz?
Prof Dr. Ahmed Akgündüz
Burada şu gerçeklerin bilinmesinde fayda mülahaza ediyoruz:
A) Osmanlı Devletini teşkil eden fertler ma‘sûm ve günahsız
değillerdir. İçlerinde I. Murad, II. Murad, Fâtih, Yavuz ve II.
Abdülhamid gibi “veliyyullah“ denilen fertler bulunduğu gibi, içki
ve benzeri günahları irtikâb eden şahıslar da bulunabilir. Nazarî
plânda İslâm'ın bütün düsturlarının kabul edilerek tatbik edildiği
bir vâkı'adır. Ancak tatbikatta bu esaslara muhâlefet edenlerin
bulunduğu da bir vâkı'adır. Her ikisini de inkâr etmek mümkün
değildir. Her şeyde olduğu gibi, Osmanlı Devleti'nin iyilikleri de
vardır, hataları da vardır. Ancak 600 sene boyunca hasenâtının
seyyiâtına ağır bastığı içindir ki, kader-i İlâhi bu uzun süre
içinde İslâm'ın bayraktarlığı ünvanını onlara ihsân etmiştir.
Seyyiâtı hasenâtına ağır basınca da, bu şerefli ünvan yine kaderin
hükmüyle ellerinden alınmıştır. En kötü zamanlarında bile, değil
içki gibi İslâm'ın açık bir hükmüne muhâlefet, içtihadî meselelerde
dahi şer'î hükümlere ri‘âyet etmek için elden gelen gayreti
gösterdiklerini, sayıları milyonları bulan arşiv belgeleri isbat
etmektedir.
B) Maalesef, Osmanlı tarihi ve edebiyatında geçen bazı tabirler,
Osmanlı Devleti'nde içkinin tamamen serbest olduğu mâ'nâsına gelecek
şekilde te'vil ve izah edilmek istenmektedir. Bu tâbirlerden
bazılarına dikkat çekmek istiyoruz. “îş ü işret“, bunların başında
gelmekte ve tarihlerdeki “padişah, îş ü işreti severdi “ tarzında
geçen ifadeler, içki ve sefâhet hayatı yaşardı şeklinde
yorumlanmaktadır. Halbuki bu ifadenin asıl mânâsı, îş=yaşama,
işret=keyifli hayat ve eğlence demektir. Yaşamanın tadını çıkarma ve
keyifli hayat, meşrû dairede olduğu gibi, gayr-i meşrû dairede de
olabilir. O halde, bu tâbirleri, başka karîne olmadan gayr-i meşrû
hayat diye izah etmek, peşin fikirlilik olur. Ancak Yıldırım Bâyezid
gibi bazı devlet adamlarının içki içtiğine dair açık deliller varsa,
bunu başka türlü yorumlamak da doğru olmaz.
“Sâkî“ kelimesi de manası çarpıtılan kelimelerdendir. Kelime manası,
keyif meclislerinde kadehle içilecek şeyleri takdim eden şahıs
manasını ifade eder. Ancak mevlidde şerbet dağıtana sâkî dendiği
gibi, meyhânede şarap dağıtana da aynı ad verilir. Sâkî kelimesini,
her yerde, içki kadehini dağıtan diye açıklamak, elbette ki kasıtlı
bir peşin fikirliliktir. Osmanlı Sarayında sâkîler elbette vardır.
Ancak bunların, içki kadehlerini dağıtan ve dolduran kişiler
olduklarını, serbestçe içki dağıttıklarını ve bunun açık bir şekilde
yapıldığını söylemek insafsızlık olur.
“Şarap“ kelimesi de öyledir. Aslında her çeşit içecek demek olan bu
kelime, günümüzde haram olan ve Arapça'da “hamr“ kelimesiyle ifade
edilen içki karşılığında kullanılmaktadır. Halbuki Osmanlı
döneminde, şerbet ve su da dahil olmak üzere bütün içilecek şeylere
yani bugünkü karşılığıyla meşrubâta “şarap“ dendiği bir vâkı'adır.
İslâm hukukunun yasakladığı sarhoşluk verici içkileri içenlere, hadd-i
şirb denilen şer‘î cezayı uygulayan devlet adamlarının kendilerinin,
açıkça bu fiili işlemeleri mümkün değildir; ancak kanunlarla
tatbikat arasında fark bulunabilir. Böyle bir fiili işleseler bile,
bunun açıktan işlenen bir günah olmadığı kesindir. Nitekim Dimitri
Kantemir’in II. Selim’le ilgili beyânları da bunu teyid etmektedir.
Bu arada, mezkûr kelimelerin tasavvufdaki manaları ile bir kısım
metinlerde kullanıldığını da unutmamak icab etmektedir.
C) Türkler Müslüman olduktan hemen sonra, İslâm'a muhâlif olan bütün
âdetlerini de kâideten ve nazarî olarak tamamen terk etmişlerdir.
İslâm'ın te'siri altında ve ilk Müslüman Türk Devleti olan
Karahanlılar devrinde (X. asır) kaleme alınan Kutadgu Bilig'deki şu
cümleler, bunun en bâriz misâlidir: “Bey içki içmemeli ve fesatlık
yapmamalıdır; bu iki hareket yüzünden, sonunda ikbâl elden gider.
Dünya beyleri şarabın tadına ulaşırlarsa, memleketin ve halkın
bundan çekeceği zahmet çok acı olur. Bey içki içer ve oyunla vakit
geçirirse, memleket işini düşünmeğe ne zaman fırsat kalır?”. Daha
sonraki Müslüman Türk Devletlerinin içki hakkındaki tutumlarını ise,
kendilerine resmî kod olarak kabul ettikleri fıkıh kitaplarında
ifadesini bulan şer‘î hükümler ortaya koymaktadır.
Osmanlı hukukçuları, içki hakkındaki hükümlerde İslâm hukukçularının
kabul ettikleri esasları aynen benimsemişlerdir. Bütün İslâm
hukukçuları ise, başta şarap (hamr) olmak üzere, sarhoşluk verici
içkilerin azının ve çoğunun haram, yani kesin olarak dinen yasak
olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak İslâm'ın tesbit ettiği ve had
denilen cezayı gerektirecek içki içme suçunun târifinde farklı
görüşler ortaya çıkmıştır. İmam-ı A‘zam Ebu Hanife’ye göre, az veya
çok şarap (hamr) içmek yahut sarhoş edecek kadar diğer içkileri
kullanmak, had cezasını gerektiren bir suçtur. Diğer İslâm
hukukçuları ise, her çeşit içkiyi, az veya çok içmenin had cezasını
gerektiren bir suç olacağını açıklamışlardır. Ebu Hanife şarap demek
olan hamr ile diğer içkileri ayırt ederken, diğer İslâm Hukukçuları
hepsini aynı hükme tâbi kılmaktadırlar.
Osmanlı Devlet'inde tercih edilen birinci görüşe göre had cezasını
gerektiren içki içme suçunun (ki buna şirb denmektedir) iki unsuru
vardır: Birincisi, az da olsa şarap içmek veya diğer içkileri içerek
sarhoş olmaktır. Yani bütün içkilerin haram olduğunda ittifak
etmekle beraber, had cezasını gerektirecek suçun teşekkülünde küçük
bir görüş ayrılığı vardır. İkincisi, cezâî kasıd ve irâdedir. Zorla
içirilen içkiler, had cezasını gerektirmez. Bu unsurlardan biri
eksik olduğunda, had cezası tatbik edilmez; ancak devletin tesbit
ettiği ta‘zir cezaları uygulanır. Had cezası ise, eksik ve fazla
olmadan içki içene sopa ile seksen kırbaç vurmaktır.
Osmanlı Devleti’nin son on yılına kadar, bütün Müslüman Türk
Devletlerinde, İslâm’ın içki için tesbit ettiği ceza aynen tatbik
edilmiştir. Bunu şer‘îye sicillerinde görmek mümkün olduğu gibi
Osmanlı Kanunnâmelerinde de görmek mümkündür. Osmanlı Devleti’nde
konuyla ilgili şer‘î hükümler, Avrupalı bir hukukçunun diliyle “1810
tarihine gelinceye kadar, mer'î olmuştur. Gerçi bu hükümler,
tatbikatta tam icra olunmadığı da söylenebilirse de, nazariyâtta
kuvvetine riâyet olunmuştur”. Araştırmalar, Osmanlı Devleti’nin son
on yılına kadar bu tatbikatın devam ettiğini göstermektedir. Ancak
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında kabul edilen Men‘-i Müskirât
Kanunu, içki içenlere verilen cezaları, alternatifli olarak
düzenlemiş ve bunlardan birini de hadd-i şer'î olarak zikretmiştir.
Bu kanun, devletin içinde ve dışında çok büyük tartışmalara yol
açmıştır.
Osmanlı padişahları, çok az istisnalar dışında, hem fiilen ve hem de
kavlen İslâm’ın getirdiği içki yasağına uymuşlar ve bu yasağa
uyulması için gerekli hukukî tedbirleri almışlardır. Bütün Osmanlı
Padişahları bu konuda hassastırlar; ancak bunlardan II. Bayezid'e
ait olan bir fermanın, sadeleştirilmiş metnini, sizlere takdim
ederek, meseleyi bütün yönleriyle vuzûha kavuşturmak istiyoruz:
“1. Dergâhıma arz olundu ki, sancağınıza bağlı şehir, kasaba ve
köylerde, düğünlerde, toplantılarda ve benzeri yerlerde, açıkça
şarap içildiği, çeşitli sarhoş edici içkiler kullanıldığı, her türlü
rezalet ve sefâhetin irtikâb edildiği görülmüştür. Ayrıca İslâm'ın
şe’âirine ri'âyet edilmeyerek fâsıkların bu gibi gayr-i meşrû
fiillerinden, bütün Müslümanların ve özellikle de âlimler ve
sâlihlerin rahatsız olduğu bildirilmiştir.
3. Emrim size ulaşınca, bu konuda tam ihtimam gösteresiniz. Sen ki,
sancak beğisin, kâdîlarsınız. Bizzat bu işin üzerinde durub
kazanızdaki halka, şehirlerde, köylerde ve kasabalarda tekrar te'yîd
ve tehdît ile yasak edesiniz.
4. Bundan sonra hiç bir yerde, fâsıklar toplanıp açıkça günâh
işlemeyeler ve İslâm'ın şe‘airine gereği gibi ri'âyet edeler.
5. Sen ki, sancak beğisin, bu hususu görüp gözetip emrime aykırı
hareket edenleri kâdî kararıyla hakkından gelip, şer'î hükümleri ve
emirlerimi icrâ edesin. Şöyle bilesiniz ve alâmet-i şerife itimat
edesiniz”.
Osmanlı Padişahlarının bu yasaklarına ve şerî‘ate karşı bu
hassâsiyetlerine rağmen, açıkça şer‘î hükümleri çiğnemeleri nasıl
düşünülebilir? Bu misâlden de anlaşılmaktadır ki, Osmanlı
Padişahları hakkında söylenen “sarhoş“ ve “aile hayatı berbat” gibi
ithâmlar, tamamen iftirâdır ve belli bir vesikaya dayanmamaktadır.
Şunu da önemle belirtelim ki, bütün bu izahların yanında I. Bâyezid
Han, II. Selim ve IV. Murad’ın gençliklerinde bazen içki
kullandıkları, bir kısım Osmanlı kaynaklarında açıklanmaktadır.
Zaten bizim meselemiz de bütün Osmanlı Padişahlarını ma’sum
göstermek değildir.[1]
YILDIRIM BÂYEZİD’İN İÇKİ İÇTİĞİ VE
BU YÜZDEN MOLLA FENARİ TARAFINDAN ŞAHİTLİĞİNİN REDDEDİLDİĞİ
SÖYLENMEKTEDİR. BÜTÜN BU İDDİALAR DOĞRU MUDUR?
Bursa’da Ulu Cami’yi yapan, Emir Sultân Buhari’nin kayınpederi olan
ve İslâm’a aykırı işlere mani olmadıklarından dolayı bazı kadıları
cezalandırmaya kalkışan Yıldırım Bâyezid’in, bir içki mübtelâsı
olduğu asla iddia edilemez. Ayrıca Molla Fenari veya Emir Sultân’ın,
içki içtiği için Yıldırım Bâyezid’in şahitliğini kabul etmediği
iddiası da doğru değildir. Belki Molla Fenari, bir konuda şahitliği
arzu edilen Yıldırım’ın cemaatle namazı terk etmesinden dolayı
şahitliğini kabul etmediği doğrudur. O da bunun üzerine sarayının
yanına cemaatle namazı terk etmemek için yeni bir cami inşa
ettirmiştir.
Acaba içki iddiası nereden çıkmıştır? Bir önceki soruda da ifade
ettiğimiz gibi, Osmanlı Padişahları, Peygamberlerin masum olduğu
gibi, tamamen masum insanlar değillerdir. Onların da günahları
bulunabilir. Her musibet, bir cinayetin neticesi ve bir mükâfatın da
mukaddimesidir. Dolayısıyla Ankara mağlubiyeti elbette ki bir
musibettir. Bunda kader-i ilahiye fetvâ verdirten hatalar mutlaka
vardır. Ancak esir alınan Emir Sultân ve Molla Fenari, Timur’un
Semerkand’a gidelim teklifine, manevi alemde, Osmanlı Devleti’nin
30-40 sene sonra yeniden şahlanacağını müşahede ettiklerinden,
teklifi kabul etmediklerini Osmanlı kaynakları önemle
kaydetmektedirler.
Asıl meseleye gelince, Osmanlı tarihleri ittifaka yakın bir şekilde,
Osmanlı sultanlarının Osman Bey’den ta Sultân Murad zamanına kadar,
kendileri içki içmedikleri gibi, kendi zamanlarında içki içilmesine
de şiddetle karşı çıktıklarını ve bu dinî yasağı takip ettiklerini
yazmaktadırlar. Hatta zamanın âlimleri, bu konularda gevşeklik
gördükleri zaman, Sultân’ın kapısına gelerek, ‘Eğer ma’rûfu emr ve
münkerden nehy etmezsen, memleketinde durmayız’ derlerdi. Ancak
Yıldırım Bâyezid devrinde bu işin biraz gevşediğini kaynaklar
yazmışlardır. Bu, Yıldırım’ın içki içtiğini göstermez. Hatta bazı
kaynaklar, Yıldırım Bâyezid’in Sırbistan Kralı Lazar’ın kızı Marya (Despina)
Hanım ile evlendikten sonra, bu kadının Müslüman olmaması veya başka
sebeplerle, az bir süre için de olsa, içki kullandığını, veziri
Çandarlı Ali Paşa’nın bu konudaki ikaz görevini yapamadığını ifade
etmektedirler.
Kısaca, Sırp Kralı, kızı Marya’yı Bâyezid’e göndererek Osmanlı
Padişahını evvela manen yıkmayı ve sonra da cephede mağlup etmeyi
planlamıştır. Maalesef geçici bir süre de olsa, bu planında muvaffak
olduğunu kaydeden tarihçiler de bulunmaktadır. 1391’de bu kadınla
evlenmiştir; ne zaman içki içmeye başladığı belli değildir; ancak
hemen tevbe ederek Bursa Ulucami’yi inşaya başladığı ise, yine
Osmanlı kaynakları tarafından açıklanmaktadır. Şayet geçici bir süre
içki içmiş olsa bile, bu günahı açıktan yaptığını ve içkili sofralar
düzenlendiğini söylemek mümkün değildir. Bu yüzden şer’an içtiğinin
isbâtı da hemen hemen mümkün değildir. Bütün bunlar, bir değerli
tarihçinin de ifade ettiği gibi, Çubuk Ovasındaki Ankara mağlubiyeti
sebebiyle ileri sürülen tenkidler kabilinden de olabilir.
Mağlubiyetin bir hatadan doğduğu noktasından hareket edilerek, bu
sebep de dinî, siyasî veya malî konulardaki gevşekliğidir şeklinde
de izah edilmiş olunabilir.[2]
1- Fermânın Orijinali, Bursa Şer‘iyye Sicilleri,
nr. A 33/21, vrk. 338/B; Cin, Halil- Akgündüz, Ahmed, Türk Hukuk
Tarihi I-II, İstanbul 1997, c. I, sh. 267-268; BA, YEE, nr. 14-1540,
sh. 53-54; Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, Neşreden: Reşit Rahmeti
Arat, Ankara 1959, sh. 157-158; Kur’ân, Mâide, 90; Molla Hüsrev,
Dürer ve Gurer, c. II, 69-70; Akgündüz, Ahmed, İslâm Hukukunda
Kölelik-Câriyelik Müessesesi ve Osmanlı’da Harem, 1. Baskı, İstanbul
1995, sh. 34-38.
2- Neşrî, Kitâb-ı Cihân-nümâ, c. I, sh. 332-333; Lütfi Paşa, Tevârîh-i
Âl-i Osman, sh. 45; Âli, Künh’ül-Ahbâr, c. V, sh. 99-100, 103-105,
109; Solakzâde, sh. 51-91; İsmail Belîğ-i Bursevî, Tarih-i Bursa
(Güldeste-i Belîğ), İstanbul 1286, sh. 25; Hüseyin Hüsameddin,
“Molla Fenarî“, TTEM, nr. 18(95), sh. 368-384; nr. 19(96), sh.
148-158; Wittek, Paul, “Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına
(1402-1455)”, Çev. İnalcık, Halil, Belleten, c. VII, sayı 27 (1943),
sh. 565; Aksun, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 89-90; Uzunçarşılı,
Osmanlı Tarihi, c. I, 260-323; Uluçay, Padişahların Kadınları ve
Kızları, sh. 7-10; Öztuna, Türkiye Tarihi, c. II, sh. 306-352;
Devletler ve Hânedânlar, c. II, sh. 110-112; Ahmed Refik, Kadınlar
Saltanatı, c. I, sh. 22-25. |