Osmanlı Devleti'nde İnsanı İnsan Yapan Şahsî Hak Ve Hürriyetlerin Korunması Ve Güvenlik İlkesi
Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ
İnsanın hukukunun başında, insanın şahsî hak ve hürriyetleri
gelmektedir. Modern hukuk devletlerinin anayasalarında temel hak ve
hürriyetlerin başında gelen bu hak ve hürriyetlere Osmanlı
Devleti'nde nasıl bakıldığının izahı, diğer temel hak ve hürriyetler
hakkında da bize fikir verecektir.
İnsanın maddî, manevî ve iktisadî varlığı üzerinde sahip olduğu
haklara ve hürriyetlere “şahsî hak ve hürriyetler“ diyoruz. İnsana
ait bu hak ve hürriyetler, kişinin güvenliği ilkesi ile birlikte
yürürler ve birbirini tamamlarlar. Batıda şahsî hak ve hürriyetlerin
gündeme gelmesi için, kişiyi haksız olarak tutuklamaya karşı koruma
amacını güden XVIII. yüzyıla ait bildirileri beklemek gerekir. İnsan
hayatının, sağlığının, vücudunun korunması; namus ve şerefinin
muhafazası; özel hayatın gizliliklerinin gözetilmesi ve benzeri
şahsî haklar, Batı hukuk sistemlerinde, ancak XIX. yüzyılda gündeme
gelmeye başlamıştır. İlk defa konuyla ilgili hüküm ihtiva eden
İsviçre Medeni Kanunu dahi, 1912 tarihlidir. Osmanlı Devleti'nde
ise, Kur’ân'ın “Bir ma‘sumun hayatı ve kanı, bütün insanlık için
dahi feda edilemez” düsturu ve Hz. Peygamber'in İslâm’ın ilk haklar
ve hürriyetler bildirisi demek olan Veda‘ Hutbesi'nde ifade ettiği
“Ey İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız
nasıl mukaddes bir ay ve üzerinde bulunduğunu şu belde nasıl
mukaddes bir belde ise, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da
öyle mukaddesdir, dokunulmazdır ve her türlü tecavüzden korunmuştur”
şeklindeki emirleri esas alınarak, insana ait hak ve hürriyetler
tanzim olunmuştur. Bu hak ve hürriyetlerin nasıl tanzim edildiğini
Kanunnâmelerin maddeleri ve fıkıh kitaplarındaki şer‘î hükümler
arasında görmek mümkün olduğu gibi, eski mahkeme kararları demek
olan şer‘îye sicillerinde de çokça görmek mümkündür.
Burada uygulamaya ışık tutması açısından 1539 tarihli iki belgeden
yani iki mahkeme kararından bahsetmek istiyoruz. Bu iki belge, iki
önemli gerçeği gözlerimiz önüne sermektedir: Birincisi, bu
tarihlerde Anadolu'nun ücrâ bir köşesi sayılan Anteb'de böbrek
ameliyatının yapılabiliyor olmasıdır. İkincisi ise, günümüz hukuk
sistemlerinde bile, tıbbî müdahaleler ve ameliyat için, hastanın
yazılı bir basit muvâfakatnâmesi yeterli görülürken, o tarihlerde
yani 1539'larda dahi böyle bir muvâfakatın mahkemece karar altına
alınması şartının aranması ve bu durumun o dönemde bile insana ve
insanın sahip olduğu şahsî haklara verilen önemi ve gösterilen
saygıyı ısrarla vurgulamasıdır. Bu kararlardan birinde, Hacı Mehmed,
oğlu Satılmış'a, velâyeten muvâfakat vermekte ve Doktor Nazar oğlu
Budak da belli şartlarla ameliyatı kabul ettikten sonra, mahkeme
bunu tasdik edip zabıt altına almaktadır. İnsanın ve şahsî
haklarının ne derece önemli şeyler olarak kabul edildiğini ve her
medenî mesele gibi, şahsî haklar ve insana saygı hususunda da
Batı'yı fersah fersah geride bıraktığımızı, bu ve benzeri çok
sayıdaki belgeler açıkça göstermektedir. Bu tür belgeler, “Kişi,
bilmediğinin düşmanıdır” kâidesince, geçmişimize ve ecdadımıza olan
düşmanlıkların cehâletten kaynaklandığını, gözler önüne sermektedir.
Güvenlik ilkesi üzerinde de kısaca durmak istiyoruz. Mecelle'nin
kabul ettiği bir esasa göre, “Berâat-i zimmet asıldır“, yani bir
insanın suçluluğu isbat edilmedikçe, suçsuz kabul edilmesi genel bir
hukuk prensibidir. Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan beri var olan ve
Batılı Devletlerin ancak XVII. asırda kavramaya çalıştığı bu esası,
Hz. Ömer şöyle açıklamaktadır: “İslâm'da hiç kimse haksız olarak
tevkif edilemez. Bir mahkeme kararı olmadan kimsenin hürriyeti
kısıtlanamaz”. Kur’ân'ın “Hiç bir suçlu, bir başka suçlunun cezasını
çekemez” düsturunu benimseyen Osmanlı Devleti'nde, insanlar
işledikleri suçlardan şahsî olarak sorumludurlar. Osmanlı
Kanunnâmeleri, kadı ma‘rifetinsüz yani mahkemenin kararı olmadan hiç
bir cezanın infaz edilemeyeceğini ve kimseden bir habbe ve bir akçe
alınamayacağı, yüzlerce yerde, başından beri sağlam esaslara
bağlamışlardır. İsterseniz bazı kanun hükümlerini aynen nakledelim:
“Ve dahi hapis yerlerinde kefil bulunur iken hapsetmeyeler, yazıp
Dergâh-ı Alîye arz edeler. Meğer ki, şenâ‘at-i azîme ola. Ve dahi
firar ihtimali olub kefil bulunmayıcak hapsedeler.”.
“Mücrim olan kimesne teftiş olunmadın veyahud üzerine zâhir olan
şenâyi‘ şer‘le ve örfle yerine varmadın sancakbeği ve subaşısı ve
adamları nesne alub salıvermek memnû‘dur. Kendüler mahall-i töhmet
ve adamları mücrim ve müstahakk-ı ikâb olur.
....amma mücrim ve müttehem olan kimesne mütemerrid ve mu‘annid olub
da‘vet ile mahkemeye gelmekden imtinâ‘ eyleye, berây-ı ta‘zir cebr
ile bilâ-ta‘zîb mahkemeye getürmek memnû‘ değildir.”.
Zikredilen kanun hükümlerinin, asrımızın dahi yüz karası olan
işkenceyi de şiddetle yasakladığını açıkça görüyoruz. Bu
anlattıklarımızı teyid etmek açısından, Hollandalı bir gayr-ı müslim
hukukçunun, 1895 yılında, “şer‘-i şerif“ ve “kanun-ı münif“ diye
özetlenebilecek Osmanlı Hukuku hakkında, II Abdülhamid'e sunduğu bir
rapordan bazı cümleler nakletmek istiyoruz:
“Şer‘-i şerifde ve dolayısıyla Osmanlı Hukukunda, bir çok hukukî
hükümler vardır ki, bazıları pek yakın bir zamanda Avrupa'ya
girebilmiş ve daha bir çok insânî hükümler vardır ki, asrımızdan
sonra girecektir. Bu iddiamıza delil olmak üzere, insana ve hukuka
saygının ifadesi olan şu hükümleri sayabiliriz: Ehlî hayvanların
himaye ve korunması; mahkemelerde davaların meccânen görülmesi; evli
bir kadının kocasına müracaat etmeksizin tasarrufunda bulunan mal
varlığını istediği gibi idare etmesi; Müslümanların ve gayr-ı
müslümlerin kanun önünde eşitliği; sorgulamalarda sanıklardan ikrar
ve itiraf gibi beyanlar almak için işkence icrasının kesinlikle
yasak oluşu ve benzeri hükümler....”[1]
[1]
Kur’ân, Fâtır, Ayet, 18; Mâide, Ayet, 32; IV. Murad Kanunnâmesi,
Süleymaniye kütp. Esat Efendi, nr. 2362, vrk. 35/b; Hüdâvendigâr
Livası Kanunnâmesi, md. 33-34. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri,
c. II, sh. 184, Bâyezid II-18, md. 33-34; Gâzîantep Şer‘iye
Sicilleri, nr. 2, sh. 282, 300; İstanbul Müftülüğü Şer‘iye
Sicilleri, Üsküdar Mahkemesi, nr. 136, sh. 6; Akgündüz-Heyet,
Şer’iye Sicilleri, c. I, sh. 224-225; BA, YEE, nr. 14-1540, sh. 18
vd.; Ergin, Mecelle-i Umûr-i Belediye, c. I, sh. 217-218; İmre,
Zahit, Medeni Hukuka Giriş, İstanbul 1976, sh. 89 vd.; Akın, İlhan,
Kamu Hukuku, sh. 321 vd.; Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercümesi,
c. IV, sh. 334, 412; c. X, sh. 389, 395; Armağan, Servet, İslâm
Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Ankara 1987, sh. 82 vd.; |