|
Osmanlı Hukuk Sistemi Çok Hukuklu Bir Hukuk Sistemi Midir Yoksa
Hukuk Birliği Mi Hâkimdir ?
Prof. Dr.
Ahmed Akgündüz |
Çok hukukluluk kavramını, devletin farklı kültür ve din mensuplarına onların
tercihleriyle kendi hukuklarını seçme şansını vermesi ve devletin hukuk üretme
gibi bir görevinin bulunmaması şeklinde özetlemek mümkündür. Mesela Medine
Vesikası, Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanlara kendi hukuklarını uygulamayı
getiren bir sözleşme mahiyetindedir. Verilen bu misâl, çeşitli millet ve
ümmetlere mensup insan topluluklarını içinde barındıran Osmanlı Devleti için de
uygulanmak istenmektedir. Kısaca bu izahlarla bazı yazarlar, İslâm Hukukunun ve
özellikle de Osmanlı uygulamasının çok hukukluluk prensibini kabul ettiğini
iddia etmektedirler. Hukuk birliği ise, ülke içinde yaşayan her topluluğa, aynı
hukuk sisteminin hükümlerinin uygulanması demektir.
Önemle ifade edelim ki, İslâm Hukukunda ve bunun tam bir uygulaması demek olan
Osmanlı tatbikatında, çok hukukluluk asla mevcut değildir. Belki farklı dinlere
ve kültürlere mensup topluluklar için, İslâm’ın kabul ettiği hak ve hürriyetler
ve özellikle de din ve vicdan hürriyeti vardır. Bu hürriyetlerin neticesi
olarak, şahıs, aile ve miras gibi istisnaî bazı hukuk dallarında, onların
inançlarına uygun olan hükümlere saygı prensibi vardır. Buna da ayrı hukuklar
demek mümkün değildir; olsa olsa farklı inanç hükümlerini birbirine bağlayan
bağlama kuralları denir. Bunlar da, Müslümanlar açısından değil, gayr-i
müslimler açısından önem arz etmektedir.
Meseleyi kısaca özetleyelim. İslâm hukukunda insanlar, mensup oldukları
dinlerine göre birbirinden tefrik olunurlar. Vatan ve millet mefhumları yerine
aynı dinin tâbiileri demek olan ümmet tabiri esas alınır. Eski Müslüman Türk
Devletlerinde vatandaş demek olan ra’iyye (tebaa), Müslüman ve gayr-i müslim
olarak ikiye ayrılır. Kavmiyet yahut cinsiyet farkı, şer'-i şerifce hiç
hükmündedir. Rumlar ile Ermenilerin tamamen Hıristiyan ve Türklerin ise tamamen
Müslüman olmaları tesadüf kabilindedir.
Yukarıda zikredilen din kriterinden hareket eden İslâm hukukçuları, İslâm
ülkesindeki insanları, Müslüman ve gayr-i müslim olmak üzere iki ana gruba
ayırmışlardır. Osmanlı Devletinde millet tabiri, ümmet manâsında kullanılmış ve
millet-i müslime ile millet-i gayr-i müslime mefhumları, fıkıh kitaplarındaki
esaslara uygun olarak isti'mal edilmiştir. Osmanlı ülkesinde yaşayan en önemli
gayr-i müslim milletler, Hıristiyanlar, Yahudiler ve sabiîlerdir. İslâm
ülkesinde yaşayan gayr-i müslimleri, vatandaşlık hukuku açısından ikiye ayırmak
mümkündür: Zımmîler ve müste'menler. Zımmîler, İslâm Ülkesinin vatandaşı olan
gayr-i müslimlerdir. Müste’menler ise, yabancılardır.
İslâm hukukunda dünyanın iki ülkeye ayrıldığını, Müslümanların hâkim oldukları
topraklara İslâm ülkesi (Dâr'ül-İslâm) ve gayrımüslimlerin hâkim olduğu
topraklara da harp ülkesi (Dar'ül-Harp) dendiğini biliyoruz. En önemlisi de
fiilen birden fazla olan İslâm devletlerine, devletler hukuku açısından
“Birleşik İslâm Devletleri” nazarıyla bakıldığına da şahit oluyoruz. İslâm
ülkesi vatandaşlarına Osmanlı hukukçuları ehl-i dar'il-İslâm demişler ve bazı
aksi görüşlere rağmen, zımmîleri de bu tabirin kapsamına sokmuşlardır.
Müslümanlar, dünyanın neresinde olursa olsun, Müslüman olmalarından dolayı,
İslâm ülkesinin vatandaşıdırlar. Zımmîler ise, zimmet akdinin şartlarına
uydukları sürece, İslâm ülkesinin kanunlarına tabi olmayı kabul ettiklerinden
zimmet akdi gereğince, bir diğer görüşe göre ise, İslâm ülkesinde süresiz ikâmet
hakkına sahip olduklarından dolayı, yine İslâm ülkesinin vatandaşı sayılırlar.
Müste'menler ise, İslâm ülkesinde yabancı statüsündedirler ve ehl-i dar'il-harb
diye yahut harbî şeklinde de anılırlar. Tanzîmât öncesi bütün Osmanlı
Kanunnâmelerinde bu tabirlere rastlamak mümkündür. Tanzîmât'a kadar her konuda
olduğu gibi, vatandaşlık hukukunda da bazı istisnaların dışında, şer'î hükümleri
esas alan Osmanlı Devleti, bu kozmopolit dönemde vatandaşlık konusunda bazı yeni
hükümler kabul etmiştir. Ra'iyye, müslim, zımmî ve harbî tabirleri yavaş yavaş
terk edilmeye başlanmış ve yerlerini tebe'a-i Devlet-i Aliyye ve ecnebî gibi
yenilerine terk etmişlerdir.
Gayr-i müslimler zimmî statüsüne geçince, bazı istisnaların dışında,
Müslümanlara tanınan hakların bunlara da tanınması söz konusudur. Bir diğer
ifadeyle, Müslümanlara uygulanan hukuk, onların inançları gereği istisna tutulan
bazı hukukî hükümler dışında, aynı hukuk yani İslâm hukukudur. Devlet, Müslüman
vatandaşlar ile gayr-i müslim vatandaşlar arasında fark gözetmek durumunda olsa
da bu, istisnaî olmakta ve genel kaideyi bozmamaktadır. “Bize tanınan haklar
onlara da tanınır; bize yüklenen ödevler onlara da yüklenir” manâsında bir hadis
de nakledilmektedir. Müste'menler de hak ve ödevler bakımından zımmîler
gibidirler. Aralarındaki fark, bunların İslâm ülkesinde sadece geçici ikâmet
hakkına sahip olmalarıdır. Devamlı ikâmet nimetinin külfetleri bunlara
yüklenmez.
Özel hukuk açısından zimmîler, şahıs, aile ve miras hukukuna ait bazı
müesseseler dışında tamamen Müslümanlar gibidirler. Yani akideye dayanmayan
hükümlerde Müslümanlarla eşittirler. Akideye dayanan hükümlerde ise, kendi
dinlerinin hükümlerine tabidirler. Müste'menler de ikâmet müddetince bu haklar
konusunda zimmîler gibidirler. Ancak devlet ve ülke menfaati açısından bazı
sınırlamalar söz konusudur. Silah ve savaş malzemesi ihrâcı müste'menlere bu
sebeple yasaklanmıştır. Hem zımmîler ve hem de müste'menler, İslâm ülkesinde,
menkul ve gayrimenkul mülkiyet hakkına da sahiptirler. Bu hak, ancak kamu yararı
sebebiyle kısıtlanabilir. Zimmîler, mâlî tasarruflar açısından İslâm ülkesinde
Müslümanlar gibi, İslâm Hukukuna tabidirler. Mu’amelât konusunda dinlerinden ve
inançlarından gelen önemli bir fark bulunmadığı için istisnaî hükümler de
oldukça azdır. İslâm ülkesinde gayr-i müslimlerin şarap ve domuz üzerinde malî
tasarrufta bulunabilmeleri; gayr-i müslime ait şarap ve domuzu telef yahut gasb
edenin tazminata mahkûm edilmesi ve gayr-i müslimlerin bir gayr-i menkûlü mabed
olarak kiralayamaması bu istisnaların en önemlilerini teşkil eder. Müste'menler
de malî konularda, bazı küçük istisnaların dışında zimmîler gibidirler.
Özetle, Osmanlı hukuk tarihinde kabul edilen Hanefi görüşüne göre, eşya, borçlar
ve ticaret hukukunda gayr-i müslim teb'aya da şer'î hükümler uygulanır. Ancak
onlara göre mal kabul edilen domuz ve şarap gibi şeylerin hukukî muamele konusu
olabilmesi gibi istisnaî haller vardır. Aile hukukunda ise, isterlerse İslâm
hukuk nizâmına, istemezlerse kendi hukuk nizâmlarına tabi olurlar. Nitekim 1917
tarihli Hukuk-ı Aile Kararnâmesi de bu görüşü benimsemiş ve bu kanun içinde,
Müslümanlara ait maddeler yanında Hıristiyan ve Yahudilere ait hükümlere de yer
verilmiştir. Bu, bir atıftan başka bir şey değildir.
Cezaî hükümlerin yer bakımından tatbiki konusunda, İslâm hukukçuları farklı
görüşler ileri sürmüşlerdir. İslâm Hukuku cihanşümûl bir hukuk sistemidir. Ancak
uygulamada, bazı istisnalar bulunmakla birlikte İslâm ceza hukukunda tam
mülkîlik sistemi esas alınmıştır. Ebu Yusuf ve diğer İslâm hukukçularının
savunduğu bu görüşe göre, İslâm ülkesinde işlenen bütün suçlara, failinin dinine
ve cinsiyetine bakılmaksızın İslâm ceza hukuku tatbik edilir. Dolayısıyla
Müslümanlar, zimmîler ve müste'menler aynı cezaî hükümlere tabidirler. Bu genel
kaidenin istisnaları elbette vardır. Genişletilmiş mülkîlik sistemini müdafaa
eden Ebu Hanife ve İmam Muhammed'e göre ise, müste’mene sırf Allah hakkı olan
zina, hırsızlık ve yol kesme gibi suçların hadleri uygulanmaz.
İslâm’da milletlerarası usûl hukuku deyince, akla hemen zimmî ve müste'menlerle
ilgili hukukî ihtilaflar gelmelidir. Zira İslâm Hukuku, bunlara ve özellikle de
İslâm ülkesi vatandaşı olan zimmîlere, özel hukukun yukarıda kısaca
açıkladığımız bazı alanlarında bir çeşit kazaî muhtâriyet vermiştir. Bu durumda
zikr edilen konularda şer'iye mahkemesine başvurunca, yabancı unsurlu bir
ihtilâf gibi olmaktadır. Başvuran müste'men olunca, ihtilâf tamamen yabancı bir
ihtilâf olur.
Yabancı unsurlu ihtilâflarda yani İslâm ülkesindeki zimmî ve müste'menlerle
ilgili davalarda yetkili mahkeme, aile hukuku dışında İslâm mahkemeleridir. Bu,
Hanefilerin görüşüdür. Osmanlı Devletinde tatbik edilen bu görüşe göre, zimmî ve
müste'menler, aile hukuku alanında isterlerse kazaî muhtâriyete sahip kendi
cemaat mahkemelerine başvururlar ve isterlerse de yine şer'iye mahkemelerine
müracaat ederler. İkinci şık için Ebu Hanife, her iki tarafın da rızasını şart
koşarken, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed taraflardan birinin müracaatını yeterli
görmektedir. Osmanlı Devleti’nde zikredilen tatbikat 1917 tarihine kadar bazı
istisnalarla devam etmiştir. Bu tarihte HAK ile yargı birliğini sağlamak üzere,
gayr-i müslimlere aile hukuku alanında kendi hukukları tatbik edilmek şartıyla
bütün yargı yetkisi İslâm mahkemelerine verilmiştir.
Özetlemek gerekirse, Osmanlı Hukuku çok hukuklu bir sistem değildir. Belki din
ve vicdan hürriyeti gereği, gayr-i müslimlere belli hukuk alanlarında daha
serbest hareket etme imkânı vermiştir. Bu serbestilik, çok hukukluluk olarak
anlaşılınca ve gayr-i müslimler tarafından suiistimal edilince, Tanzîmât
sonrasında buna karşı tedbirler alınmıştır. Bunu teyid eden iki belgeden bazı
nakiller yaparak, konuyu kapatmak istiyoruz:
Birincisi; Hukuk-ı Aile Kararnâmesinin Mazbatasındaki şu cümlelerdir:
“Mecelle’nin aile hukuku ile ilgili hükümler ihtiva etmemesinden dolayı,
memleketimizde bu konuda, değişik din ve milletlerden her bir grubun tedvin
edilmemiş kendi mezhep ve dinlerine ait hükümlerin uygulanması ve bu mezhebin
hükümlerini Şer’iye hâkimlerinin bilmemesi sebebiyle, gayr-i müslimlerin ruhanî
reislerine yargı yetkisinin verilmesi zarureti, istisnâi de olsa ortaya
çıkmıştır. Halbuki devlete ait olan yargı hakkının ciddi bir kontrole tabi
olmayan fert veya heyetlere tevdi edilmesi, bir çok mahzurları da beraberinde
getirir”.
İkincisi; Fener Patrikhânesi’ne aile, miras ve şahsın hukuku gibi alanlar ile
Patrikhâne içindeki nizâmlarda bazı hukukî yetkiler verilmesi üzerine, bu
yetkiyi çok hukukluluk olarak yorumlayarak, Bizans Kanunu adıyla bir başka hukuk
sisteminden bahsetmeleri üzerine, 21 Mayıs 1904 tarihli İrâde-i Seniyye ile,
Sultân Abdülhamid onları ikaz etmek mecburiyetinde kalmıştır:
“Rum Patrikhânesi Muhtelit Meclisinde görülen davaların Bizans Kanunu namıyla
bir kanuna uygun olarak halledildiği haber alınmış olup, bu tabir tarafımdan
şaşkınlıkla karşılanmıştır. Memâlik-i Şâhâne’de ve özellikle de Devlet-i
Aliyye’nin Pay-ı tahtında devletin kanunlarından başka yürürlükte kanun
olamayacağı; bu ifadeden maksat dahili nizâmnâme ise buna kanun adı
verilemeyeceği gâyet âşikârdır”.
Bu dediklerimizin delilleri, 760 küsur Osmanlı Kanunnâmesi ve arşivlerdeki
milyonlarca belgelerdir .[1]
[1] BA, İrade-Hususi, nr. 13, 1332 Ra 6;
Islâhât-ı Kanuniye, BA, YEE, nr. 14-1540, sh. 10 vd.; Zeydan, Ahkâmü’z-
Zimmiyyîn, sh. 10 vd.; 210-218; 566-568; Serahsî, Şerh'üs-Siyer’il-Kebîr I-IV,
"Kahire" 1971, c. II, sh. 226; c. III, sh. 81, c. IV, sh. 302, 320 vd.; Kâsânî,
Bedâyi’, c. II, sh. 312; Engin Vahdettin, “Böyle Buyurdu Hâkân”, Tarih ve
Medeniyet, Nisan 1999, sh. 21; Cin-Akgündüz, "Türk" Hukuk Tarihi, c. II, sh.
332-358; Akgündüz, Ahmed, Mukayeseli İslâm ve Osmanlı Hukuku Külliyâtı,
Diyarbakır 1986, sh. 146; Akyol, Taha, Medine’den Lozan’a, İstanbul XE
"İstanbul" 1996; Ercan, "Yavuz" ; “Türkiye'de XV. ve XVI. Yüzyıllarda Gayr-i
Müslimlerin İctimaî ve İktisadî Durumu”, Belleten 1983, c XI, VII, sh. 1127.
|