Sultân Abdülaziz intihâr mı etmiştir yoksa şehid mi edilmiştir?
30.5.1876 tarihinde hal’ edilen ve yıllarca ikamet ettiği Dolmabahçe
Sarayı yağma edilen Sultân Abdülaziz, görevden alındıktan sonra
Hüseyin Avni Paşa’nın adamları tarafından Topkapı Sarayı’na
nakledilmiştir. Burada ölüm korkusuyla büyük sıkıntılar çeken ve
kendisine bakım yapılmayan Sultân Abdülaziz, yeni Padişah’a hitâben
kendisinin Çırağan Sarayı’na nakli için insanı hüzne boğacak
manalarda tezkireler kaleme almıştır. Bunun üzerine Çırağan
Sarayı’nın üst tarafında V. Murad için yapılan dairelere
getirilmiştir. Burada da ölüme terkedilmiş gibi bakımı yapılmayan
Sultân Abdülaziz’in hayatından bıktığı ve hatta ölümü arzuladığı
doğru olabilir. Ancak intihar ettiğine inanmak mümkün değildir.
4 Haziran 1876 sabahı haremdeki kadınların çığlıklarıyla
Abdülaziz’in vefât ettiği öğrenilmiştir. Duruma müdahale eden
Serasker Hüseyin Avni Paşa, hemen Fahri Bey isimli Abdülaziz’in
yakın hizmetkârlarından birine, “Sultân Abdülaziz’in sabahleyin
vâlidesini ve câriyeleri yanından kovarak oda kapısını kapattığını,
sakalını düzeltmek için bir makas istediğini ve bu makas ile
kollarının kan damarlarını kestiğini ve içeriye girildiğinde
hayatını kurtarmanın mümkün olmadığını” söyletmişler; getirdikleri
kendi tabiblerine doğru dürüst muayene bile ettirmeden subaylar eli
ile cesedini açık bir şekilde Karakol’a iletmişlerdir. Maalesef,
resmî olarak tutulan ölüm raporunda, son zamanlarda aklî dengesini
bozduğu ve neticede intihar ettiği yazılarak mesele kamuoyuna
böylece duyurulmuştur.
Konu daha sonra çok tartışılmıştır. Çünkü tarih çarpıtılmış ve
gizlenmiştir. Mesele incelendiğinde görülmektedir ki, olay intihar
değil, açıkça Hüseyin Avni Paşa, Mithad Paşa ve arkadaşlarının
işlettikleri bir cinayettir. Zira;
Evvela, Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, makasla sol kolunun
damarlarını kestikten sonra yaralı kol ile sağ kolunun damarlarını
kesmesi inanılmaz bir durumdur.
İkinci olarak, koskoca Osmanlı Padişahının bu şekilde ölümü üzerine,
şer’an ve kanunen her çeşit soruşturma ve tıbbî incelemenin
yapılması gerekirken, asla bu yola gidilmemiş ve sadece Fahri Bey
denen birinden sorularak alel-acele sahte ölüm raporu
hazırlanmıştır. Hüseyin Avni Paşa, muâyene taleplerini şiddetle
reddetmiştir.
Üçüncü olarak, asıl kendilerine sorulması gereken ailesine yani
vâlide sultân ve câriyelere konu sorulmamış, tam tersine, gelen
subaylardan Nazif isminde birisi, Vâlide Sultân’ın kulağındaki altın
küpeyi çekip alacak kadar alçalmış ve hadiseyi bilen yakınları,
olaydan sonra zulme ve baskıya maruz bırakılmıştır.
Dördüncü olarak, Ahmed Cevdet Paşa’nın nakline göre, sonradan V.
Murad’ın yakınlarından biri olayı kendisine anlatınca, Padişah
olayın dehşetinden aklını kaçırmış ve delirmiştir. Ahmed Cevdet
Paşa, Hüseyin Avni Paşa’nın bir aralık olayı kendisine anlatmak
istediğini ve ancak anlatamadan öldüğünü bizzat nakletmektedir.
Hatta Ahmed Cevdet Paşa 1298/1881 tarihine kadar olayın müphem ve
şüpheli kaldığını, o tarihe kadar herkesin intihar ettiğine
inandığını ve bu tarihden itibaren meselenin anlaşıldığını
kaydetmektedir.
Beşinci olarak, o dönemi ve bizzat olay günlerini yaşayan muteber
tarihçilerin (Ahmed Cevdet Paşa ve Mahmûd Celâleddin Paşa giibi),
son dönem tarihçilerin (Abdurrahman Şeref ve Mahmut Kemal gibi) ve
de olay sırasında yayınlanan Avrupa basınının da kanaati olayın bir
cinâyet olduğu yönündedir.
Kısaca, İngilizlerin kuklası olan Midhat Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve
benzeri hırslı kişiler, kendi gayr-i meşru emellerine ters
gördükleri Abdülaziz’i, İngilizlerin tahrikiyle şehid
etmişlerdir[1].
[1] Mahmûd Celâleddin Paşa, Mir’ât-ı Hakikat c. I, sh. 116-121;
Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, c. IV, sh. 155-160; Karal, Osmanlı
Tarihi, c. V, sh. 169-264; VII, sh. 355-360; Abdurrahman Şeref,
“Sultân Abdülaziz’in Vefatı İntihar mı Katl mi?”, TTEM, nr. 6(83),
sh. 321-325; Uzunçarşılı, “Sultân Abdülaziz Vak’asına Dair
Vak’anüvis Lütfi Efendi’nin Bir Risalesi”, sh. 349-373. Uluçay,
Padişahların Kadınları Ve Kızları, 162-166; Öztuna, Devletler Ve
Hânedânlar, II, 274-288.
|