Bazı yazarların iddia ettikleri gibi, Osmanlı Padişahları gerçekten
Türk’e sövmüşler midir? Kanunnâmelerde veya bazı tarih kitaplarında
yer alan “Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler” tabirleri nasıl
açıklanabilir?
Önemle ifade edelim ki, yabancı tarihçiler Türk kelimesini Müslüman
tabiri ile eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Osmanlılardan
bahsederken Türkler dedikleri gibi, Fâtih’den veya Osmanlı
Padişahlarından bahsederken de Büyük Türk tabirini
kullanmaktadırlar. Zamanla Türk ve Müslüman kelimeleri Müslüman
dünyada da eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim şu
anda Arnavutluk gibi Balkan Müslümanları, “Hangi dindensin?”
sorusuna, “Elhamdülillah Türk’üm” cevabını vermektedirler.
Pakistandaki sözlüklerde de, Türk kelimesi açıklanırken, “mahbûb ve
müslim” kelimeleriyle açıklanmaktadır.
Bu kısa izahdan sonra Osmanlı kaynaklarındaki ve Kanunnâmelerindeki
izahlara geçebiliriz.
Evvela, özellikle hakkında en çok dedikodu edilen Fâtih devri
Kanunnâmelerinde, Türk tabiri, tamamen Müslüman kelimesine eş
anlamlı olarak kullanılmaktadır. Mesela, Fâtih’in Ceza
Kanunnâmesinde, “15. Eğer biregû hamr içse, Türk veya şehirlü olsa,
kadı ta‘zir ura. iki ağaca bir akçe cürm alına”. Yani, bir kişi içki
içse, Müslüman (Türk Müslüman manasına kullanılmaktadır) ve şehirlü
olsa, hadd-i şirb olarak vurulacak olan 80 sopanın yanında para
cezası alınması emr olunmaktadır veya sopa cezası uygulanmadığı
takdirde para cezası uygulanacaktır. Bir diğer misâl, Yeniçeri
Kanunnâmesinde bulunmaktadır: 37. Maddede Türk evlâdının acemi
oğlanları arasına ve dolayısıyla yeniçeri teşkilâtına alınmasına
karşı çıkılırken, buradaki Türk’den kasdın Müslüman olduğunu
biliyoruz. Zira başlangıçta, Müslüman gençler bu teşkilâta
alınmamaktadırlar. Nitekim 38. Maddede “...kâfir evlâdın cem’
eylemekte fâide odur kim...” diye izah getirilmektedir.
Burada şunu da belirtmekte fayda vardır ki, kapı kulu ocaklarına
Müslümanların alınması baştan beri yasaktır. Gerçekten bu kural
çiğnenmeye başlanınca, sistem bozulmuş ve bazan paşaların çocukları
dahi torpille kapı kulu ocaklarına alınır olmuştur. İşte bu konuyu
dile getiren Koçi Bey, Türk’ü Müslüman anlamında kullanarak ve hür
insanların bu teşkilâta alınmalarını tenkit ederek şöyle demektedir:
“80. Kânûn ve zabt ve edeb ahvâllerinden evvelâ iç oğlanları
kadîmü’l-eyyâmdan devşirme veyâhûd sahîh kul cinsi pîşkeş
ola-gelmişdir. Şimdiki hâl ise ekseri İstanbul’un şehir oğlanları ve
Türk ve dahi Kürd ve Ermeni ve Arab ve Çingâne ve Yehûd oğlanları
olub on oğlandan bir sahîhce devşirme veyâhûd kul cinsi yokdur. Bu
takdîrce ol makûle oğlanlar taşraya çıkub Kul tâ’ifesine zâbit olub
ağa oldukda veyâhûd bir memlekete vâlî olduklarında ahvâlleri ma‘lûm
ve ehl-i basîret katında hafî değildir. Nümûneleri dahi görülmüş ve
görülür.
İmdi eğer bu makûle eşhâs-ı muhtelife Saray’a kullanmak câ’iz olsa
idi, selefde olan sâhib-i ukalâ-i devlet devşirme ve kul cinsini
kânûn etmezlerdi. Hemân İstanbul’dan ve sâ’ir kasabalardan
buldukları eşhâsı alub pîşkeş deyû Saray’a koyarlardı.”
Koçibey’in, Kapıkulu ocaklarındaki sistemi bozan sebepleri
anlatırken Kapıkuluna yasak olduğu halde son zamanlarda alınan
grupların arasında yer alan Türk, Kürd, Arab, Yahudi ve Çingene’yi
yan yana zikretmesi, Türk’ü Çingene ve Yahudi ile eş tutması
manasına alınamaz. Böylesi bir yorum, kapıkulu sistemini bilmemek
demektir. Yukarıdaki ifadeler çok açık bir şekilde bunu
anlattığından dolayı, meselenin üzerinde durmak istemiyoruz.
İkinci olarak, Osmanlı Devleti, yeniçeri olmak üzere toplanan
gençlerin acemi ocağında eğitilmesinden evvel, Müslümanlaştırmak ve
Türkçe öğretmek üzere, Türk üzerine verilmesini kanun haline
getirmiştir. Türk üzerine verilmeğe Türk’e vermek de denir.
Acemilerin ocağa alınmalarından evvel Anadolu’da Türk çiftçisinin
yanına verilerek zirâ‘at işlerinde kullanılmaları ve bu arada
Türkçe’yi ve İslâm ahlakını öğrenip benimsemeleri gayesiyle Türk
ailelere muvakkaten verilmelerine Türk’e vermek denirdi. Bu kanun,
Türk düşmanı diye ifade edilen Fâtih zamanında kanun hükmü haline
getirilmiştir. Kanun maddesi şöyledir:
“24. Ve acemi oğlanının cem‘ olunub bir uğurdan ikişer akçe ile
yeniçeri olmak Sultân Murâd Hân zamanında ref‘ olunub birer akçe
ulufe ile acemi oğlanı eyledikleri gibi birer akçe ile bir uğurdan
acemi oğlanı olmak dahi ref‘ olunub Türk üzerine verilmek dahi
Fâtih-i İslâmbol Sultân Muhammed Hân zamanında olmuşdur”.
Şu madde daha da enteresandır ve aslından okumak zaruridir:
“25. Ve olmağa bâ‘is oldur kim, ol zaman kim, sa‘âdetle İslâmbol’u
feth eyledikleri zamanda Eğri Kapu[1] kurbünde Tekfur-ı makhûrun
sarayına konub Ayasofya Câmi‘’inin çanların yıkub minârelerin binâ
edüb cum‘a namazına azîmet buyurub geri saraylarına döndüklerinde
yeniçeri ocağı yoldaşları Padişah-ı cihân-penâh Hazretlerini selâma
durduklarında Padişah-ı âlem-penâh Hazretleri sağına ve soluna selâm
vericek içlerinden birisi “Aleyküm’üs-selâm Muhammed Beşe[2]“ dedi.
Padişâh dahi Saray’a gelicek ol zamanda Düstur-i a‘zamları olan
Mahmûd Paşa’yı da‘vet edüb “Lala! Bu oğlan benim selâmımı aleyküm
selâm Muhammed Beşe deyü almakdan murâd nedir? Ve bu nasıl selâm
almakdır?” deyicek, Mahmûd Paşa bunların kâfirden müselmân olub ümmî
olduklarını ve bunların yanında “Beşe” demekden azîm ta’zîm
olmaduğunı bir bir beyân edicek Padişah Hazretleri dahi etti: “Lala,
dediğin gerçekdir. Amma kaçan bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi
vardır? Bunları bari cem‘ eyledikden sonra Türk üzerine verüb
Türkçe’yi öğrense ve belâya mu‘tâd olub ba‘dehû ulûfeye yazdırub ve
ba‘dehû kapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer‑âsâra gönderseler
olmaz mı? idi”[3].
Üçüncü olarak, bazı tarih ve fıkıh kitaplarında geçen Etrâk-i bî
idrâk yani idrâksiz Türkler ifadesine gelince, bu tabir daha ziyade
göçebe halinde yaşayan ve genellikle avamdan olan bazı Türkmenler
ile Anadolu’da Şi’anın tahrikiyle isyan eden Celâliler için
kullanılmıştır. Nitekim benzeri bir tabir de Ekrâd-ı bî idrâk
şeklindedir. Bizce asıl önemli olan, bu tabirin, Anadoluda Celâlî
isyanlarını çıkartan ve Osmanlı Devleti’nin ayak bağı bulunan Şii
Türkmenler için kullanıldığını gayet açık bir şekilde kanunname
metinlerinden anlayabilmemizdir. İbn-i Kemal başta olmak üzere,
bütün mu’teber Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti’nin yıkımına
sebep olan isyancı gruplar için ve özellikle de Şi’î grupları
kasdederek, Kızılbaş-ı Evbaş, Etrâk-i Nâ-pâk, Etrâk-i bî idrâk,
Ekrâd-ı bî akl u din, cemâ’at-ı kallaş, şeytan kulu, müfsid-i
fâsid-i’tikâd ve benzeri tabirleri kullanmaktadırlar. Bununla
Türklerin veya Kürtlerin idrâkli veya idrâksiz olanlarının
bulunacağını ve isyan eden gruplara bu sıfatın verildiğini hemen
anlamak mümkündür. Bu sıfatı bütün bir millet için kullandıklarını
söylemek mümkün değildir.
Burada şunu ifade edelim ki, Türk milletine düşman olan bir devlet,
resmî dilini Türkçe eylemez; topladığı Hıristiyan gençleri, ahlakını
ve lisanını öğrenmek üzere Türk ailelere vermez; Sultânu
Selâtîn’il-Arab ve’l-Acem ve’t-Türk ünvanını sahiplenmez; ayrıca
kanunnamelerinde Türk kelimesini Müslüman ile eş anlamlı olarak
kullanmaz[4].
[1] Eğri Kapı: Edirne Kapı yakınlarında bir sur kapısıdır.
[2] Beşe: Paşa kelimesinin muhaffef şeklidir ve daha ziyâde
yeniçeriler arasında kullanılır.
[3] Türk üzerine vermenin ne demek olduğunu, bu madde en güzel
şekilde anlatmaktadır.
[4] Fâtih Ceza Kanunnâmesi, md. 15. Bkz. Akgündüz, Osmanlı
Kanunnâmeleri, c. I, sh. 349; Yeniçeri Kanunnâmesi, md. 24-30, 37,
38. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IX, sh. 135 vd.;
Siyâsetnâme, md. 99. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IV,
sh. 163; Dalkıran, Sayın, İbn-i Kemal ve Düşünce Tarihimiz, İstanbul
1997, sh. 57; Bazı farklı yorumlar için bkz. Yılmaz, Mevlüt
Uluğtekin, Osmanlı’nın Arka Bahçesi, Ankara 1988, muhtelif yerler;
Meram, Padişah Anaları, Muhtelif yerler. |