|
ALİ MURAT GÜVEN
Mexico City kentinin en işlek caddelerinden birinde, gövdesi İznik
çinileriyle kaplı zarif bir saat kulesi yükseliyor. Bu anıtın
üzerinde yer alan plaket ise Türk toplumu olarak "özgüven duygusu"
açısından nereden nereye geldiğimizin acıklı bir kanıtını
oluşturuyor.
Onu ilk gördüğümde gözlerime inanamadım. Türkiye'den bu denli
uzaklarda, şimdilerde ülkemizin haritadaki yerinin bile doğru düzgün
bilinmediği bir diyarda, bize dair, bizden izler taşıyan bir anıt.
Daha doğrusu bir "kent mobilyası". Üstelik de geçen onca zamana
inatla direnircesine hâlâ ilk günkü gibi tıkır tıkır çalışıyor.
Sözünü ettiğim obje, Meksika'nın başkenti Mexico City'de, kentin en
işlek bölgelerinden Bolivar Caddesi'nde bulunan bir saat. Bundan
birkaç yıl önce, bir belgesel film çekimi için gittiğim Meksika'da
gördüm onu. Ve sınırlı zamanım içinde de heyecan içinde birkaç kare
fotoğrafını çekmeyi başardım.

Bu ilginç anıtı bana elçilikten üst düzey bir yetkilinin değil,
elçilik rezidansının Türk aşçısının göstermesi olayı daha da
şaşırtıcı kılıyordu. Bizi kentte gezdiren Bolulu aşçı Hüseyin laf
arasında -sanki çok sıradan birşeyden söz ediyormuş gibi- şu
cümleleri mırıldandı: "Ağabey, biraz ilerde Osmanlılar'ın gönderdiği
bir saat kulesi var. Eğer ilgini çekerse ona da bir bakarız!" İlgimi
çekmek mi? Yalnızca saniyeler içinde "ilgi"den adeta patlama
noktasına gelmiştim bile. Hüseyin'in sözünü ettiği kavşağa doğru
ilerledik. İşte tam karşımızda duruyordu. Dedelerimizden asırlık bir
yadigar, Osmanlı insanından Aztekler'in torunlarına sıcacık bir
selam...
Saat sanki selam verdi
Vakit tam da saat başıydı. O sırada içindeki gong sistemi bize selam
verircesine çalmaya başladı. Çevresinde defalarca dönüp durdum.
Kadranındaki rakamlar Arapçaydı. Zamanı birebir doğru göstermesinden
saat bölümünde herhangi bir arızanın olmadığı anlaşılıyordu. Ön
yüzüne gömülmüş olan plakette ise şu cümleyi okudum: "La Colona
Otomana a Mexico. Septembre de 1910." (Osmanlı Devleti'nden
Meksika'ya. Eylül 1910)
Padişahın mazlumlara jesti
Yıl 1909. Osmanlı Devleti'nin en bunalımlı dönemi. Hem Balkanlar hem
de Anadolu için için kaynıyor. Babıali, 31 Mart ayaklanmasının yol
açtığı derin siyasal çalkantıları henüz üzerinden atamamış. 30 yıl
süren II. Abdülhamid Han iktidarından sonra payitahtta biraderi
Mehmet Reşad var. Yeni Sultan 27 Nisan günü göreve başlar başlamaz
Doğu Anadolu ve Arnavutluk'ta birbiri peşisıra patlayan ayaklanmalar
kendisine acı bir biçimde "hoşgeldin" diyor. Ülke ekonomisi de
berbat durumda.

Ancak bu devletin adı "Osmanlı" ve Osmanlı olmak da öyle kolay bir
iş değil. Şartlarınız ne kadar çetin ceviz olursa olsun, altı yüz
küsur yıllık onurlu bir geleneği ne yapıp edip yaşatmak gerekiyor.
Osmanlı devletinin yazılı olmayan anayasasının yine yazılı olmayan
bir kuralına göre, dünyanın her yerindeki mazlumları, dinleri ve
milliyetleri ne olursa olsun kardeş olarak kabul etmek ve onlara göz
kulak olmakla yükümlüsünüz. Tıpkı Kanuni'nin François'ten gelen o
çaresizlik dolu mektuba "Sakın korkma, geliyorum" cevabını verip,
ardından da bütün Avrupa'yı ayağa kaldırması gibi...
İşte, Mehmed Reşad da tam o günlerde Meksika'ya karşı bu geleneksel
sorumlulukla hareket ediyor. İstanbul'dan binlerce kilometre
uzaktaki Aztekler'in yurdu, yakın zamanda çalkantılı bir devrime
sahne olmuş ve ülke dökülen onca kanın ardından kısmen de olsa
istikrarlı bir siyasal düzene geçmiştir. Emiliano Zapata ve Pancho
Villa adlı iki halk kahramanının namlarının da yavaş yavaş yayıldığı
bu dönemde, Sultan Reşad Meksika'ya bir selam göndermek gerektiğini
düşünür. Ardından da saraya bağlı mühendis grubuna "Meksika halkı
ile Osmanlı halkının dostluğunu simgeleyecek kalıcı bir armağan
hazırlamaları" yönünde talimat verir. Mühendisler de bu emir
üzerine, birkaç aylık bir çalışmanın ardından, çağdaş Osmanlı
mimarisinin esintilerini taşıyan, Arapça kadranlı ve dış yüzeyi
İznik çinileriyle kaplı bir kent saati imal ederler.
Saatin onu yapan uzmanlar tarafından monte edilmesi gerektiğinden,
anıt denizaşırı bir gemiye yüklenir, yanına iki mühendis verilir.
Ardından da gemi Sultan'ın Meksika'nın o dönemdeki Devlet Başkanı
Porfirio Diaz'a selamlarını ve dostluk duygularını dile getirdiği
diplomatik bir mektupla birlikte Meksika Körfezi'ne doğru yola
çıkar.
Türkiye Cumhuriyeti'nin Mexico City'de bir büyükelçiliği var. Çok
sayıda devlete ev sahipliği yapan bu kıtanın her başkentinde ayrı
ayrı elçilikler açmak gücümüzü çok aştığından, bu elçilik Şili'ye
kadar uzanan geniş bir havzada tüm bir Latin Amerika misyonumuzu
temsil ediyor. Dolayısıyla Peru, Kolombiya, Haiti, Venezüela, Panama
ve Honduras gibi bölge ülkelerine de hep bu merkez bakmakta.
Canımızı sıkan olay
Sağolsunlar, gittiğimizde yakın ilgi gösterip ellerinden gelen her
türlü yardımı sergilediler. Ancak ne yalan söyleyeyim, saatin
onarımı konusundaki ilgisizlikleri o zaman canımı biraz sıkmıştı
doğrusu. Ayrılırken diplomatik görevilerimize ısrarla saatin
durumunu hatırlatıp, onları Ankara'dan onarım için personel ve
tahsisat istemeleri için kendi çapımda kışkırttım. Çünkü, insanlar
gelip geçici, bu tür kültürel simgeler ise kalıcı. 20'nci yüzyılın
başlarında Mexico City'ye getirilmiş olan bu anıt, o zamandan beri
Türkiye'nin ve Türk insanının tanıtımını yapıyor.
Orada biraz yaygara yaptım ama, sonradan da dönüş yolunda başka bir
şey takıldı aklıma. Türkiye Cumhuriyeti'nin günümüzde dünya sathına
yayılmış olan elçiliklerinin önemli bir bölümünde antetli kağıt ya
da zarf temini bile bazen sorun oluştururken, kendimizi bir an hâlâ
imparatorluk günlerinde sanıp Mexico City'deki ekipten çok mu şey
istemiştim acaba?
Anıtı Türkler tamir etmeli
Bolivar Caddesi'nin tam kavşak noktasında Meksikalılar'a 92 yıldır
zamanı gösteren Osmanlı saatinin mekanizması tıkır tıkır işliyor.
Ancak, aynı şeyi anıtı kaplayan İznik çinileri için söyleyebilmek
mümkün değil. Çiniler, bir asıra yakın sürede oldukça zarar görmüş.
Anıtın hemen ardında bulunan modern işhanına giriyorum. Burası bir
sigorta şirketinin merkezi. Güvenlik bölümünde ayaküstü sohbet etme
olanağı bulduğum birkaç Meksikalı yetkili, bu anıtın "gayrıresmi
hamisi" olduklarını belirtiyorlar. Dediklerine göre çinili
kısımlarda gözlenen tahribat iç savaş yıllarındaki sokak çatışmaları
sırasında oluşmuş. "Bu anıt, Bolivar Caddesi'nin sembolüdür" diyor
içlerinden biri, "İnsanlar burada buluşacakları zaman birbirlerine
'Türk saatinin yanında bekle' derler. Çini tamirinden hiç
anlamıyoruz. Bu işi, Türk yetkililerinin gönderecekleri bir uzmanın
yapmasını istiyoruz. Eğer saatin cephesi onarılırsa biz onu bir yüz
yıl daha koruruz."
Bu Yazı Yeni Şafak Gazetesi’nin 8
Aralık Tarihli GÜNDEM Sayfasından Alınmıştır.
|