|
I-Konunun Takdimi
Türkiye'de azınlıkların temel hak ve hürriyetleri ile alâkalı
verilen bilgilerin sağlam esaslara dayandırılabilmesi için, tarihî
gelişmelerin göz önünde bulundurulması icabetmektedir. Evvelâ şunu
belirteyim ki, 1071'den yani 909 seneden beri, şayet bu uzun tarih
dönemeci içerisinde biz müslüman Türkler, azınlıkların hak ve
hürriyetlerine saygı göstermeseydik, bugün Türkiye’de az da olsa
azınlıklardan söz edilebilir miydi? Aynı tarih dilimi içerisinde
İspanya'da müslüman azınlıktan eser kalmaması, Avrupalılar, daha
doğrusu hristiyan milletler ile bizlerin yani müslümanların, bu
konudaki gerçek tutumlarını göstermektedir. Biz bu tür mukayeseleri
bir tarafa bırakarak, 909 sene içerisinde azınlıklara ne gibi haklar
tanımışız? Bunu nazarlarınıza arzedelim.
Azınlık ta'birine verilen mana, küçük farklarla da olsa, zaman
içinde değiştiğinden, konuyu, üç ana başlık altında özetlemek
istiyorum:
Birincisi: Tanzimat'tan önceki dönem diye ifade edebileceğimiz
yaklaşık sekiz asırlık devredir.
İkincisi: Tanzimat 'tan Lozan andlaşmasına kadarki devredir.
Üçüncüsü: Cumhuriyet dönemidir.
Son dönem hakkındaki ayrıntılı
bilgileri değerli, bu devreye kadar olan gelişmeler üzerinde daha
tafsilâtlı olarak duracağız.
II-Tanzimat’a Kadar Azınlıklar Hukuku Ve Biz
Türkler, devlet olarak müslüman oldukları 920 tarihinden 1926 yılına
kadar, temel hukuk nizamı olarak İslâm hukuku nu benimsemiş ve
tatbik etmişlerdir. Bu sebeple konuya, İslâm hukukundaki nazarî
durum ve müslüman Tük devletleri ve özellikle Osmanlı Devleti ndeki
tatbikât açısından bakacağız. İslâm hukukunda insanlar, mensup
oldukları dinlerine göre birbirinden tefrik olunurlar. Vatan ve
millet mefhumları yerine, aynı dinin tâbi'leri demek olan ümmet
kavramı bu sebebden dolayı gündeme gelmiştir. Selçuklu ve Osmanlı
Devletinin ilk dönemlerinde, vatandaş demek olan ra'iyye, müslüman
ve gayr-ı müslim olarak ikiye ayrılır. Rumlar ile Ermenilerin
Hristiyan ve Türklerin ise tamamen müslüman olmaları tesâdüf
kabilinden ve kaderin bir cilvesidir[1].
Bu sebeple eski hukukumuzda, İslâm ülkesinde ikâmet eden insanlar,
dinlerine ve tâbi oldukları devlete göre üç ana gruba ayrılırlar:
1) Müslümanlardır ve İslâm ülkesinin asıl vatandaşıdırlar.
2) Zimmîlerdir. Yani müslüman olmadığı halde, zimmet akdi ile İslâm
ülkesinin hâkimiyeti altında yaşamayı kabul eden ve İslâm ülkesinde
devamlı ikâmet hakkına sahip olan insanlardır. Mürtedler yani
İslâm'dan dönenler dışında, bazı görüş ayrılıkları bulunmakla
beraber bütün din mensupları, bu statüyü kazanabilir. İslâm
ülkesinde asıl azınlık statüsüne sahip olan bunlardır. Selçuklu ve
Osmanlı devletlerinde, bu grubun başını, hristiyanlar, yahudiler ve
mecusiler teşkil etmiştir. 3) Müste'menlerdir. Bu, kendilerine
geçici olarak İslâm ülkesine girme ve ikâmet etme izni verilmiş olan
yabancı gayr-ı müslim lere denir. Bunlar daha ziyade yabancı
statüsünde bulundukları ve hakları açısından zimmî lere benzedikleri
için, ayrıca üzerinde durmayacağız[2].
Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinde, yukarıdaki üçlü taksim aynen
benimsenmiş ve Dünyanın neresinde olursa olsun, Dar'ül-İslâm denilen
İslâm ülkesi vatandaşı olan müslümanlar, yine bir İslâm ülkesi olan
kendi devletlerinin vatandaşı gibi kabul edilmişlerdir. Yani, bütün
İslâm devletleri, tek statüde kabul edilerek “Birleşik İslâm
Devletleri ” nazariyesi fiilen uygulanmıştır. Bunun tek istisnası
İran'dır. Dolayısıyla, millet farkı gözetmeksizin her müslüman,
meselâ Osmanlı Devleti ni kendi devleti gibi gördüğünden, kesinlikle
azınlık mefhûmunun içine müslümanlar dahil kılınmamıştır. Kendileri
“Birleşik Hristiyan Avrupa Devletleri” nazariyesini tatbik için
gayret gösteren Avrupalıların, bugün Anadolu'da yaşayan bir kısım
vatandaşlarımızı, azınlık olarak gösterme gayretleri, dinimize ve
tarihî realiteye terstir. Zira müslüman ülkede, müslüman unsur Bütün
Osmanlı Kanunnâmeleri nde, müslüman, zimmî ve harbî şeklindeki üçlü
ayırımın sebebi budur. Gayr-ı müslim ler ise, Anadolu fetholalıdan
beri, Anadolu'da azınlık statüsündedir. Bu esas, Tanzimat 'tan sonra
ve özellikle 1285/1868 tarihli Tâbi'iyyet-i Osmaniye Kanunnâmesi ile
bozulmuştur[3].
Azınlık kavramını kısaca açıkladıktan sonra, şimdi de azınlıklara
tanınan haklar üzerinde duralım:
Bu konudaki genel prensibi belirttikten sonra, bazı ayrıntılar
üzerindede durmak istiyoruz: Hem Selçuklu ve hem de Osmanlı Devleti
nde,müslümanlara tanınan hak ve hürriyetler, zimmî denilen gayr-i
müslim vatandaşlara da, bazı istisnaların dışında tanınmıştır.
Tanzimat ve Islâhât fermanlarıyla, hak ve hürriyetlerin yeni yeni
tanındığı şeklindeki iddia, Avrupalıların kuru bir iftirası ve
bizdeki tarihi bilmeyenlerin de buna, bilerek veya bilmeyerek
aldanmasından başka bir şey değildir. Zira müslüman Türk devletleri,
kendilerine, “Bize tanınan haklar onlara da tanınır; bize yüklenen
ödevler onlara da yüklenir” şeklindeki hadisi, esas olarak kabul ve
tatbik etmişlerdir. Müste'men denilen yabancılar da, zimmîler
gibidirler. Ancak, İslâm ülkesinde sadece geçici ikamet hakkına
sahip olmalarından dolayı, devamlı ikamet nimetinin külfetleri
bunlara yüklenmez[4]. Bu genel esaslardan sonra şimdi de bazı
ayrıntılar üzerinde durmak istiyoruz:
1-Siyasî ve İdarî Haklar
Bu haklar sadece zimmî lere tanınmıştır. Bu konuda şu iki hususun
bilinmesinde yarar vardır:
Birincisi: Zimmîler , İslâm ülkesinin vatandaşı olduklarından kamu
hizmetlerine girme hakkına sahiptirler. Din ile bağlantısı
bulunmayan alanlarda zimmî ler de kamu görevlisi olabilmektedir. Bu
kâidenin tek istisnası, zimmîlerin devlet başkanlığı, ordu
komutanlığı, valilik, sancak beğliği, sadâret ve kadılık gibi,
hâkimiyet hakkını kullanma manasını ifade eden görevlere
getirilemeyişleridir. Osmanlı Devleti nde durum böyledir. Tanzimat
'tan sonra bazı zimmîlere bakanlık görevi bile verilmiştir. Bu arada
zimmîler, kendi cemâatleri içinden seçilen ve devlete karşı sorumlu
bulunan dinî bir şef tarafından idare olunmaktadırlar. Hristiyan
cemâatlerin başında patrik ve metropolitler, Yahudilerin başında ise
hahambaşılar bulunuyordu[5].
İkincisi: Seçme ve seçilme hakları konusunda ise şunlar
söylenebilir: Seçimle işbaşına gelen halifenin kendisi müslüman
olması gerektiği gibi, seçmenlerinin de müslüman olması icabeder.
Şûra meclisi yani yürütme meclisinin üyeleri konusunda da, zimmî
lere seçme ve seçilme hakkı uygulamada tanınmamıştır. 1876 tarihli
İntihâb-ı Meb'ûsân Kanunu ile bu esaslar çiğnenmiş ve zimmîlere,
İslâm'ın verdiğinden fazlası verilmeye kalkışılmıştır. Neticesi de
Osmanlı Devleti nin zayıflaması ve yıkılması olmuştur. Bugün
kendilerini hukuk devleti ilan eden bir çok devletlerin, başta
Amerika olmak üzere, siyahlara yeni yeni seçme ve seçilme hakkı
tanınırken, bize çeşitli teraneler okumaları, her halde iyiye işaret
değildir[6].
2- Temel Hak ve Hürriyetler
Konuyu ana başlıklarıyla özetlemek gerekirse;
A) Zimmîler şahsî hak ve hürriyetlerden tıpkı müslümanlar gibi
yararlanmışlardır. Bunlar için de bazı cüz'î sınırlamalar dışında,
seyahat hürriyeti, şahsın dokunulmazlığı ve mesken hürriyeti gibi
hak ve hürriyetler vardır. Hem de Avrupalının, kadınları insandan
saymadığı günden beri vardır. Bu konuda tarihimiz, bütün insanlığa
ibret olacak şeref sayfaları ile doludur. Seyahat ve ikâmet
hürriyetlerinin tek istisnası, Kur'ân 'ın emriyle zimmî lerin Hicaz
bölgesine sokulmamalarıdır. Bu arada zimmîlerin mesken ve ikâmetgah
hürriyetleri, Osmanlı Devleti nde, kendilerine müslümanlara zarar
vermeyecek şekilde tanzim olunmuştur. Zimmîler, genellikle şehrin
kenar semtlerinde, Rum, Ermeni ve Yahudi mahallelerinde gruplar
halinde iskân edilmişlerdir. Meselâ 1582 tarihli bir fermanla
zimmîlerin İstanbul'da Eyüp semtinde oturmaları yasaklanmıştır.
Muhtelif fermanlarla, İslâm hâkimiyetin in nişânesi olarak,
zimmîlere ait evlerin müslümanların evlerinden yüksek olmaması
emredilmiştir[7]. Zimmîlere şahsî hak ve hürriyetlerinin, meşrû'
dairede tanındığını, aslen Macar olan bir müsteşrik şöyle ifade
etmiştir: “500 sene hâkimiyetleri altında yaşadığımız Osmanlılar,
bize hayat hakkı tanımasalar ve günde bir gayr-i müslim
öldürselerdi, bugün Yunan, Sırp, Bulgar ve Romen halkından
bahsedilemezdi”.
B) Zimmîler e din ve vicdan hürriyeti de meşrû dairede tanınmış ve
tatbik edilmiştir. Osmanlı hukukunda zimmî lerin dinleri ile başbaşa
bırakılmaları, İslâm'dan alınan temel bir prensiptir. Ancak İslâm
hâkimiyeti ile bu hürriyetleri dengelemek için bazı kayıtlamaların
getirildiği de inkâr olunamaz. Evvelâ, İslâm devletler hukukuna
göre, sulh yolu ile fethedilen ülkelerde mevcut olan zimmîlerin
ma'bedlerine dokunulmaz, ancak yenilerinin inşasına da izin
verilmeyebilir. Savaş yoluyla fethedilen topraklarda ise, İslâm
devleti'nin reisi, âmme maslahatı na dayalı bir takdir hakkına
sahiptir. İsterse, eskileri de yıktırabilir.
Bu şer'î hükümler e rağmen, Fâtih Sultan Mehmed'in savaş yoluyla
fethettiği İstanbul'daki kiliselerin bir kısmını olduğu gibi
bırakması, müslüman Türklerin din ve vicdan hürriyetine verdiği
önemi göstermektedir. Ebüssûud, bunu fetvasında belirtmiştir. Yine
Fâtih'in Sırp Kralı Brankoviç'e Macar Kralı'nın “Sırbistan'ın her
tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim, Protestan kiliselerini
yıkacağım” dediğini bile bile, eğer devletime itâat ederseniz, her
camiinin yanında bir kilise inşâ edilecek; buralarda herkes kendi
Hâlıkına ibâdet edecek” cevâbını vermiştir[8]. Sâniyen, Zimmîler ,
haç ve çan gibi dini sembollerini, ma’bedleri içinde izhâr
edebilecekleridir. Ancak müslümanların sâkin oldukları şehirlerde,
ma'bedleri dışında izhar edemeyeceklerdir. Bu sembollerini reklam ve
propoganda için asla kullanmıyacaklardır Sâlisen, zimmilerin düşünce
toplantı ve eğitim hürriyeti de mevcuttur. Ancak bu hürriyetlerin
şer’î hükümler e aykırı olmayacak şekilde kullanılması şarttır.
Kendilerine has mekteplerinde, çocuklarını eğitme ve dinlerini
öğrenme hakkına sahiptirler. İstanbuldaki okulları bu hürriyetin
canlı şahitleridirler.
Zimmîler e, devlet bütçesinden finanse edilen kamu hizmetlerinden
yararlanma , bazı istisnalar dışında sosyal güvenlik kurumlarından
istifade etme ve çalışma hakkı da tanınmıştır. Biz ayrıntıya
girmiyoruz.
3-Diğer Haklar
Yani zikredilenlerin dışında kalan mevzularda, bir kısım cezaî
hükümler, aile ve miras hukukuna ait inanç farklılığından doğan bazı
müesseseler dışında, zimmî ler, tamamen müslümanlar gibidirler. Yani
akideye dayanmayan konularda, müslümanlar gibidirler. Yani akideye
dayanmayan konularda müslümanların tabî olduğu hükümlere
tâbi'dirler. Şer'iye sicillerini tetkik edip de, Yorgi yerine
Ahmed'in ve İlzak yerine Mehmed'in mahkûm edildiğini görenler, bu
esasların satırlarda kalmadığını müşahede edeceklerdir. Zimmîler in
mülkiyet hakkı başta olmak üzere her haklarına riayet edildiğini
görmek istiyenler, binlerce sayfayı bulan ve adetleri 20.000'i geçen
şer'iye mahkemesi kararlarına mürâcaat edebilirler[9].
4-Vazife ve Mükellefiyetleri
Yukarda kısaca bahsedilen hak ve hürriyetlerden yararlanan zimmî
lerin bazı vazife ve mükellefiyetleri de söz konusudur. Bunları
birer cümle ile özetlemekte yarar vardır:
Evvelâ, belli şartları taşıyan şahıslardan alınan cizye vergisi
karşılığında, zimmî ler, askerlikten mu'âfdırlar. Yani cizye vergisi
aslında ek bir mükellefiyet sayılmaz.
Sâniyen, arazilerinden harâç denilen bir vergi vermekle
mükelleftirler. Osmanlı Devleti , Anadolu ve Rumeli arazisini aslı
harâc-î arazi olan mirî arazi statüsünde kabul ettiğinden, bu
vergide müslümanlar ile zimmî ler aynıdır.
Sâlisen, gümrük vergisinde zimmî lerden alınan nisbet
müslümanlarınkinden fazladır. Ancak kapitülasyonlarla bu nisbet çok
düşürülmüştür. Bunlardan başka zimmîlerin bazı vecibeleri daha
vardır. İslâm'a hakaret sayılabilecek ve müslümanları gözden
düşürecek hareketlerden kaçınacaklardır. Dinlerinin reklâm ve
propogandasını yapamayacaklardır. Sadece gayrimüslim lerin yaşadığı
şehirlerin dışında, içki ve domuz satamayacaklardır. Kılık kıyafet
ve benzeri hususlarda müslümanları taklit edemeyeceklerdir. Bu
sebepledir ki, Osmanlı Devleti , zimmîlerin kıyâfetleri açısından
bazı sınırlamalar getirmiştir[10]. Daha fazla ayrıntıya girmiyoruz.
Tanzimat 'tan önce azınlıkların hak ve hürriyetlerini böylece
özetledikten sonra, şu iki hususun da vuzuha kavuşturulmasını
istiyoruz:
| |
 |
[1] Islahat-ı Kanuniye, BOA, YEE, 14-1540, sh. 4 vd.
[2] Zeydan, Abdülkerim, Ahkâm’üz-Zimmiyyîn, 10 vd.;Cin,
Halil/Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi , c. II, sh. 310 vd.
[3] Takvim-i Vakâyi, No: 1044; Cin/Akgündüz, II/313-314.
[4] Kasani, Bedâyi’, VII/100.
[5] Zeydan, Ahkâm, 76-83; Ahmed Refik, Hicrî 12. Asırda İstanbul
Hayatı, sh. 227 vd.
[6] Düstur, II. Tertip, I vd.; Zeydan, Ahkâm, 83-85.
[7] Ahmet Refik, 53-54, 83-84, 157, 105, 713.
[8] Zeydan, Ahkâm, 95-98.
[9] Rehber-i Mu’âmelât, Bend, 213 vd.; Zeydan, Ahkâm, 130-136.
[10] Cin/Akgündüz, II/318-319. |