|
I- Osmanlı Devletinde Hürriyet-i Vicdan Var
mıydı?
Hukuk tarihimiz ve Osmanlı Hukuku deyince İslâm hukuku akla
gelmelidir. Zira 940 tarihinden 1926 tarihine kadar 986 sene İslâm
hukuku temel hukuk nizâmımız olmuştur. Bu izahlarımızı tamamen
tarihe bir nazar atıp meydana gelen hâdiselerden ibret almamız için
gündeme getirmek istiyoruz. Ana başlıklarıyla konuyu şöyle
özetleyebiliriz;
Hürriyet, insanın hem kendisine ve hem de başkasına zarar vermemek
şartıyla meşru dairede istediğini yapması demektir. Allah’ı inkâr ve
İslama hakaret ihtiva etmemek şartıyla, her dini ve her itikadı
tasvip etmese de, hiç kimseyi dininden dolayı tahkir etmemek ve bu
konuda icbarda bulunmamak olarak tarif edilen hürriyet-i vicdan
düsturu, günümüzdekinden farklı bazı kayıtlarla kayıtlanmıştır.
Ancak bize bu zamana kadar öğretilenin aksine, hürriyetin bütün
çeşitleri ve özellikle de din ve vicdan hürriyeti İslam
toplumlarında ve özellikle de Osmanlı toplumunda mevcuttur.
Osmanlı Devleti, hürriyet-i vicdanı, kanunların ve yükümlülüklerin
tamamen kaldırılması anlamında kabul etmemiştir. Belki bu düsturu,
hükümetlerin vicdanlar, dinler, farklı görüş ve ictihatlar üzerinde
cebir ve tazyik icra etmemesi; muhtelif mesleklere ve inançlara
karşı müsamahakâr davranması manasına almıştır. Biribirine muhalif
olan siyasî, millî ve ilmî guruplar arasında, bu kanuna riayet
edilecek, her biri diğer tarafın meslek ve ictihadını maddi
kuvvetlerle söndürmek veya şahsiyetlerini tahkir etmek gibi nezaket
dışı hareketlere kalkışmayacaktır. Ancak başkalarının meslek ve
fikirlerindeki hatalarını, ilmî tartışmalar ve delillerle
açıklayabilecek, ilim alanında muhaliflerinin görüşlerini
çürütebilecektir[1]. Zira “Lemieec est lėnnemi du bien= Pek iyi ile
iyi arasında dahi bir farklılık bulunabilir.”
Biraz sonra özetleyeceğimiz ölçüler içinde kalmak şartıyla Osmanlı
Devletinde hürriyet-i vicdan düsturunun nasıl işlediğini şu iki
misal ile izah edebiliriz:
Birincisi: Fikir ve ictihad alanında çok tartışmaların yaşandığına
canlı bir misal verebiliriz. 952/I545 tarihinde 30 yıllık
şeyhülislamlık tahtına oturan Ebüssuud Efendi, çoğunluğun görüşünü
müdafaa etmek için, Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar kabul-ü
âmmeye mazhar olacak olan ve hukukî şahsiyetini ortaya koyan “Risâle
Fî Vakfil-Menkuli ven-Nükûd” adlı monografısini yani nakit para
vakfının caiz olduğunu savunan eserini[2] kaleme almıştır. Bunu
takiben Çivizâde gibi nakit para vakfının câiz olmadığını ve
vakfedilmesinin şer‘-i şerife uymadığını ileri süren İmam Birgivi
(v. 1573), Kanuni gibi Muhteşem bir Padişah’ın Ebüssuud’un görüşünü
kanun haline getirmesini bilmesine rağmen, “Es-Seyfüs-Sârim Fî Ademi
Cevazi Vakfil-menkuli Ved’Derâhim=Nakit Para Vakfının Caiz
Olmayacağı Konusunda Keskin Kılıç” isimli[3] sert üslûplu risâlesini
kaleme almaktan çekinmemiştir. Kendisine, “Bu eserinle fermana karşı
çıkıyorsun” diyenlere verdiği cevap ise manidardır: “Ben hak
bildiğimi açıklıyorum: hakkın hatırı âlidir; hiç bir hatıra feda
edişlmez. Neticesi eğer hapis olursa, benim için uzletttir; nefiy
yani sürgün olursa benim için hadisin övdüğü gurbettir; eğer idam
olursa, bu da benim için cennete davettir.”.
İkincisi: Osmanlı toplumunda müslim ve gayr-i müslim her dini grup
rahatça yaşayabilmiştir. Bunun en güzel misali, Peygamberi kabul
etmiyen ve çok sapık görüşleri bulunan Suriye’deki Nusayrîler ve
Dürzilerle alakalı Osmanlı Devleti’nin tutumudur. Amerika’lı
meslekdaşım Jashua, doktora konusu Şii-Sünni İlişkileri olması
hasebiyle, Suriye ve Arap ülkelerinde uzun yıllar kalmış ve oradaki
alimlere bu konuyu sorarak cevabını aramıştır. Asıl merak ettiği
ise, Osmanlı Devletinin Nusayrilere karşı tutumudur. Ben, Osmanlı
Devleti’nin bunları vatandaşı olarak gördüğünü, mallarına ve
hayatlarına dokunmadığını ve bil-akis Kanunnamelerde hususi hükümler
vaz’ ederek bunları hukuki statüye kavuşturduğunu anlatınca, “Şimdi
Osmanlı devleti’nin neden uzun ömürlü olduğunu anladım.” cevabını
vermişti. İşte Kanuni devrinde hazırlanan Şam Eyaleti
Kanunnamesinden Nusayrilerle alakalı bir hüküm:
“48. Ve livâ-i mezbûrede vâki‘ olan kurâda Nusayrî demekle meflhûr
bir tâife olub savm u salât bilmedüklerinden gayrı şerâit-i
İslâmiyyenin birin ri‘âyet etmeyüb zikr olunan tâifenin ba‘zına
Defter-i Atîk’da dirhem’ür-ricâl deyü birer mikdâr mal ta‘yîn olunub
her sâle Defter mûcibince al›nur imiş. Ba‘zına Defter’de ta‘yîn
olunmamağla alınmaz imiş.
Hâliyâ ahvâlleri vukû‘ı üzere pâye-i serir-i a‘lâya arz olundukda
cümlesinden al›nması fermân olunmağın âdet-i kadîmeleri üzere
evlisinden on ikişer para ve mücerred olub müstakil kisb ü kâra
kâdir olandan altışar para dirhem’ür-ricâl alınmak üzere Defter-i
Cedid’e kayd olundu.”[4].
Yani Nusayriler, namaz ve oruç nedir bilmedikleri, İslamın
şartlarından hiçbirini yerine getirmedikleri halde, onlardan
dirhem’ür-rical adıyla bir vergi alınacak ve Osmanlı teb’ası olarak
hakları korunacaktır.
Bu genel girişten sonra, şimdi Osmanlı Devletindeki fikir
hürriyetinin sınırlarını özetleyelim:
1) Eski devletler hususî hukukumuza göre, bir müslüman devlette
ikâmet eden vatandaşlar üç gruptur: Birincisi, müslümanlardır.
İkincisi, gayr-ı müslim olduğu halde İslâm devletinin hâkimiyetini,
kabu ettiğinden yani eski tabirle zimmet akdini kabullenip zimmî
olduğundan İslâm vatandaşı sayılan gayr-ı müslimlerdir. Üçüncüsü
ise, yabancı bir devletin vatandaşı olduğu hâlde İslâm devletinin
izniyle ülkede bulunan insanlardır. Üçüncülerin din ve vicdan
hürriyeti ile fikir hürriyetleri, ikincilerle aynı esaslara tâbidir.
Bu sebeple ikinciler üzerinde ayrıntılı olarak durmak istiyoruz[5].
2) Acaba herkes yani müslüman olmayan her insan grubu, zimmet akdini
kabul ederek İslâm ülkesi vatandaşı olabilir mi? Bu sorunun cevabı
hayırdır. Ehli kitap denen hristiyan ve yahudilerin zimmî yani İslâm
ülkesi vatandaşı olabileceğini bütün İslâm hukukçuları kabul
etmişlerdir. Aynı şekilde bütün İslâm hukukçuları, mürted'in yani
İslâm'ı terkeden ateistlerin İslâm ülkesinde hayat hakları
bulunmadığını, zira İslâm'ı terkeden bir insanın ancak anarşist yani
içtimâî hayatı öldüren bir zehir hükmüne geleceğini ittifakla kabul
etmektedirler. Kur'an'ın “ya onlarla savaşırsınız ya da müslüman
olurlar” şeklindeki ifadesinin mürtedler hakkında nâzil olduğu
belirtilmektedir[6]. Mecusiler ve benzeri diğer grupların İslâm
ülkesinin vatandaşı olabilmeleri ise, ihtilâflıdır ve tartışmalıdır.
İslâm hukuku, mürtede hayat hakkı tanımadığı için, bütün İslâm
devletleri, değil mürtedlere yani, İslâm'dan dönen ateistlere fikir
hürriyeti tanımak, İslâm ülkesinde hayak hakkı bile tanımamışdır[7].
3) İslâm ülkesinin vatandaşı kabul edilen zimmîlere ve de müste'men
denilen yabancılara, meşrû dâirede din, vicdan ve fikir hürriyeti
tanınmıştır. Bu 14 asırdır süregelen ve tanınan bir hürriyettir.
Ancak bunun sınırları ve şartları vardır. Din hürriyetinden kasıt,
gayr-ı müslimlerin İslâm'a davet edilseler bile İslâm'a girmeleri
için zorlanmamalarıdır. İslâm'a davet meşrudur; ancak İslâm'a girmek
üzere ikrah ve icbar gayr-ı meşrudur. Kur'ân'ın “Dinde ikrah yoktur”
şeklindeki âyeti de bu şekilde anlaşılmalıdır. Ayrıca “gayr-ı
müslimlerin kendi dinleriyle başbaşa bırakılması” prensibi bu
ayetten iktibâs edilmiştir[8].
Ancak bu din hürriyetini tamamlayan bazı unsurlar vardır:
Evvelâ, dinî âyin ve ibâdetlerini, müslümanlara ait yerleşim
merkezlerinde, sadece kendi ma'bedlerinde icra edebilecekler; açıkça
ve İslâm'a aykırı tarzda yapamayacaklardır. Kendilerine ait yerleşim
bölgelerinde ise, açıkça da icra edebileceklerdir.
İkinci olarak, fikir, toplantı ve eğitim hürriyeti, İslâm'ın
emirleri dairesinde ve müslüman devletin nizamına zarar vermeyecek
şekilde kullanılabilecektir. Bu sebeple, İslâmiyeti yeren ve
müslüman millete hakaret sayılan konular, fikir hürriyetine dâhil
değildir[9].
4) Bu zikredilen temel hak ve hürriyetler, bazı uygulama
aksaklıkları dışında Osmanlı toplumunda kabul edilmiştir. Osmanlı
topraklarındaki gayr-ı müslimlere ait ma’betler, mektepler ve
mülkler ve bunlara ilişkin mahkeme kararları bunun açık
örnekleridirdir. Türklerin ilk yazılı anayasası olan 1293/1876
tarihli Kanun-ı Esasî bu hakları ilk defa kabul etmemiş, belki
sadece yazılı hale getirmiştir. 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’nin
ikinci faslı ve 8-26. maddeleri Osmanlı Devleti tebeasının umumî
haklarını biraz önce açıkladığımıza yakın bir şekilde
sıralamaktadır. Mesela 10. madde şahsî hürriyeti, 11. madde din ve
vicdan hürriyetini, 15 ve 16. maddeler öğrenim hürriyetini, 17.
madde eşitlik esasını düzenlemiştir[10].
5) Yukardaki düsturları gözönünde bulunduran müslüman ecdadımız,
İslâm'a aykırı olan diğer dinlere mensup fikirleri meşru görmek
manasında fikir hürriyeti kapsamı içine almamışlar ve Avrupalıların
bu konudaki oyunlarına Tanzimat'a kadar gelmemişlerdir. Ancak
müdahele de etmemişlerdir. Tanzimat ve Islâhât Fermanlarının belli
çevrelerce, ilk hak ve hürriyetler fermanları olarak takdim
edilmesi, müslümanlar düşünüldüğünden değil, gayr-ı müslimlere
devleti yıkabilecek şekilde imtiyaz ve imkân verilmesinden
kaynaklanmaktadır. Avrupalı Devletler, mürted hakkındaki şer'î hükmü
kaldırması için, Osmanlı Padişahlarına çok baskı yapmışlardır.
Osmanlı padişahları ise, tahtlarının tehlikeye düşmesini bile
gözönüne alarak ve dinsizlik ile ölümün denenemeyeceğinin idrâkinde
olarak, bu isteklerini reddetmişlerdir. Kanaatimize göre,
Avrupalıların hasta adam ve ölü devlet dedikleri Osmanlı Devletine
yaptıramadıklarını, yeni Türkiye Cumhuriyetine yaptırmışlardır. Zira
hem lâiklik prensibini kabul ettirmişler ve hem de bunu dinsizlik
manasında 40-50 sene tatbik ettirmişlerdir.
II- Cumhuriyet Türkiyesinde
Hürriyet-i Vicdan ve Düşünce Hürriyetinden Ne Anlıyoruz?
Hürriyet-i vicdan, günümüz hukukunda düşünce ve kanaat hürriyeti,
düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti gibi
tabirler altında açıklanmakta ve bu manada 1982 Anayasasında da
düzenlenmektedir. Din ve vicdan hürriyeti, “kimse, ibadete, dinî
ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya
zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve
suçlanamaz” denilerek izah olunmaktadır (Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası, md. 24). Düşünce ve Kanaat Hürriyeti ise, 25 ve 26.
maddelerde benzeri ifadelerle garanti altına alınmaktadır. Bu
konuyu, 1961 yılının baskı ve zulüm kokan günlerinde düşünen ve
kaleme alan, Ali Fuad Başgil Hocamızın cümlelerinden ilham alarak
kısaca açıklamak istiyoruz.
Hürriyeti, fertlerin başkasının esaret ve istibdadı altında
bulunmaması, kendisinin sahibi ve efendisi olarak yaşaması olarak
tarif ettiğimizde, hürriyet-i vicdanı da, vatandaşların, ister
fertlerin ve isterse de fertlerden meydana gelen hükümetlerin
baskısına maruz kalmadan, fikir ve kanaatlerini serbestçe
açıklayabilmeleridir şeklinde tarif edebiliriz. Hürriyet kavramını
düşünürken, Fransızları 1791 Anayasasında yer alan kanunların yap
dediğini yapmak ve yapma dediğini yapmamak tarifini gözönünde
bulundurmak gerektiği gibi, Montesquieu’nun sadece gönül rahatı ve
huzuru ifadesini ve de siyaset bilimcilerinin, vatandaşların
hükümetle olan ilişkilerinde, kamu gücünün esiri ve kölesi değil, o
gücün sahibi ve süjesi rolünü alması şeklindeki tarifi de
unutulmamalıdır. Hürriyet, ferdin insan oluşunun hakkıdır; devletin
lütfu değildir.
Fikir ve vicdan hürriyetinin ötedenberi yaman bir düşmanı vardır:
bir fikre körükörüne saplanma. Eskilerin taassup dediği bu kötülüğün
fikir hürriyetine karşı kullandığı en önemli silah, baskı ve
tahakkümdür. İki yıldır bu hukuki gerçek bütün kötü örnekleriyle
Türkiye’de yaşanmaktadır. Gerçi baskı tarzı ve sistemleri zamanlara
ve medeniyetlere göre değişmiştir. Fakat tarzı ne olursa olsun ve bu
sistemler taassuplarının ilhamını, ister dinden ve isterse de laik
bir düşünceden alsın, insandaki zekâ nurunu söndürdüğü ve düşünce
gücünü dumura uğrattığı ve böylece ahlakı, ilmi ve medeniyeti
çökerttiği için iğrençtir. İki yıldır yürütülen bu iğrenç baskılar
neticesinde, Türkiye’de ilim de, üniversite de, ekonomi de ve
vatandaşlar arasında saygı da kalmamıştır. Kısaca eski devirlerde
din maskesi altında yürütülen taassuplar, şu anda laik bir renge
bürünmüştür. Şaşmamak gerekir; zira tarih yalnız dekoru ve aktörleri
değişen ebedî bir dramdır[11].
Önemle ifade edelim ki, baskı sistemlerinin aradığı ve korktuğu şey,
fikir değildir. Çünkü fikir, insanın içinde kalabilmektedir. İnsanın
içindeki fikri keşfetmek kolay değildir. Henüz böyle bir alet,
medyamızın dudak okumadaki maharetine rağmen keşf olunamamaştır.
Baskı rejimlerinin asıl korktukları, fikrin sözle veya yazıyla
başkalarına naklidir. Fikir hürriyetinin asıl kıymeti de buradadır.
Herkes dilediği gibi düşünebilir demek, çok bir şey ifade etmez.
Herkes göğsünü gere gere ben müslümanım diyebilir sözleri de
hürriyet taraftarlığı değildir. Asıl olan, fikrin yayılmasıdır.
Korkutan ve taassupları kabartan da budur. Bu yüzden, fikir
hürriyetinden dem vuran bu tür fikir düşmanları, Türkiye’deki
televizyon tekelini ancak, rahmetli Özal’ın gayretiyle 1990’larda
kırabilmişlerdir; isteyerek değil, fiilî durum meydana getirerek.
Internet’in Türkiye’ye çok geç gelişinde de, fikir ışığından gözleri
kamaşan yarasaların korkaklığı yatmaktadır; yoksa dillerine
doladıkları genel ahlakı bu tür tipler ne bilir ve ne de önem
verirler.
Fikir hürriyetinden korkmak çare değildir; fikir hastalığının
ilacını aramak lazımdır. İleri ve aydın insanlara yarayan şey, ne
fikirden korkup yorganı başına çekmek ve ne de silaha sarılmaktır;
fakat fikri tenkit edip onu fikirle alt etmektir. Fikir zehirinin
panzehiri tenkittir; yani fikrin zararlı ve gerçeğe uymayan
taraflarını ortaya koymaktır. Tenkit yoluyla, çürük ve hasta
fikirler düşer, dipsizleri batar; gerçeğe uygun olan fikirler ise,
ergeç muzaffer olur ve insanlık bu zaferin gölgesinde yaşar[12].
Kısaca baskı idareleri, hür fikir ve hür vicdan düşmanı olmakta
birleşirler.
Burada günümüzde benzerleri çokça görülen olaylara benzeyen bir
olayı tarihden nakledelim: Fransa’nın son baskıcılarından sayılan
III. Napolyon devrinde, valilerden biri, kaymakamlarından birine
kazasında halkın hükümete nasıl baktığına dair bir rapor
hazırlamasını istemiş, kaymakam da tesbitlerini rapor haline
getirerek Valiye göndermiş. Vali raporu okuyunca, hemen Kaymakamı
çağırmış ve şu talimatı vermiş:
“Görüyorum ki, siz gördüğünüzü ve düşündüğünüzü açıkça söyeleyen
samimi bir adamsınız. Bu meslekte tutunamazsınız. En iyisi siz
istifa edin ve avukat olun.”
İstifa eden kaymakam, gerçekten de Fransa’nın en meşhur
avukatlarından bir olmuş. Maalesef bu tarihi olay, Türkiye’de iki
yıldır yüzlerce örneğiyle cereyan etmektedir. Eğer 10 milyonluk bir
şehrin namusunu, suyunu, ormanını ve en önemlisi de parasını
koruyorsanız, hele kumar oynamayıp, içki içmiyor, kadınlarla
birlikte olup devletin imkânlarını da yemiyorsanız; en kötüsü de
kime karşı olursa olsun, hakkı ve hakikatı haykırıyorsanız; artık bu
ülkede belediye başkanı, profesör ve hatta avukat da olamazsınız.
Sizin yeriniz, olsa olsa ceza evidir[13].
III- Hürriyet-i Vicdan, Demokrasi,
Muhalefet Ve Rejim Münasebetleri
1) Son yılların Türkiye’sinde ve baskıcı idarelerin hakim olduğu
devletlerde, vicdan ve fikir hürriyetini durdurmanın metodlarından
biri, farklı fikir beyan edenleri rejime muhalif olmak ve rejim
düşmanlığıyla itham etmektir. Halbuki devletine ve milletine bağlı
olduğu aşikâr olan dindar insanların, rejimi reddetmek vazifeleri
değildir ve buna kuvvetleri de yoktur. Ancak her Türk vatandaşı,
devletine, cumhuriyete, demokrasiye ve vatanın bütünlüğüne sadık
kalmakla beraber, belli bir grubun bu değerleri anlayış ve uygulayış
tarzı oan rejimi kabul etme mecburiyetleri yoktur, o anlayışa göre
hayatlarını tanzim etme zorunlulukları da bulunmamaktadır. Eğer siz,
cumhuriyetçi ve demokrat olmayı, içki içmek, aileyle balolara
katılmak ve batı müziği dinlemek olarak yorumlarsanız, bu sizin
fikrinizdir; sizin fikrinizi kabul etmeyen ve istemeyen, tam tersine
cumhuriyeti halkın ve milletin idaresi olarak görüp milletin manevi
değerlerine inanarak içki içmeyen ve baloya gelmeyenleri, cumhuriyet
düşmanı ilan edemezsiniz.
Rejim, hükümet etme tarzıdır; cumhuriyetin ve demokrasinin kendisi
değildir. Ayrıca hükümet tarzını red başkadır, kabul etmemek
başkadır, o tarz ile amel etmemek daha başkadır. Hazret-i Ömer'in
(r.a.) idaresi altında, onun tatbik ettiği şer’î adalet ve hukuku
reddetmeyen ve ilişmeyen Yahudilere ve Hristiyanlara onalr da
ilişmiyordular. Demek, kabul etmemek, tasdik etmemek, idarece bir
kabahat, bir suç teşkil etmiyor ki, o çeşit muhalifler ve münkirler,
en kuvvetli padişahların idaresi ve siyaseti altında dahi
bulunmuşlar. Tarih bunun örnekleriyle doludur. O halde en müthiş bir
muhalif, rejim müessesesini tel'in de etse, bilfiil idareye
ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve
hürriyet-i fikir, onları suçsuz kabul eder.
Mesela 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi, 1921’de kabul ettiği
Anayasa ile şer’î hükümleri uygulayan ve onu esas kabul eden dindar
bir cumhuriyeti kabul etmişlerdir. 1937’lerde bu idare tarzı ve
anlayış şekli, laik Cumhuriyetten yana değiştirilmiştir. Önemli olan
cumhuriyete, demokrasiye, vatana ve millete taraftar olmaktır. Laik
idare tarzını bir insan kabul etmeyebilir. Ancak Anayasanın 1,2,3 ve
4. maddeleri durduğu müddetçe fiilen karşı çıkamaz[14].
Kısaca Hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz ve herbir hükûmette şiddetli
muhalifler bulunur. Elbette adliye kanunu ile bunları mes'ul
edemezsiniz. Tekrar ediyoruz: “Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben
kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i
hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve âsâyişe ilişmeyen şiddetli
muhalifler, her hükûmette bulunur”.
2) Maalesef, laikliğin yanlış ve çifte standartlı tefsiri de,
Türkiye’de hürriyet-i vicdanı zedeleyen önemli problemlerin başında
gelmektedir. Hele son iki yıl içinde, bu çifte standartlılık ayyuka
çıkmıştır ve 1950 öncesi Türkiyesini aratmayacak kadar perişan bir
hale gelmiştir. Halbuki lâik mânâsı, bîtaraf yani tarafsız kalmak,
yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere
ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet
olmak gerekir. Allah korusun, eğer laiklik dinsizlik hesabına
imanına ve âhiretine çalışanları mes'ul edecek kanunları yapan ve
kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu açıkça ifade edelim ki,
bu şüheda kanlarıyla sulanan bu vatanda yaşayan insanların kahir
ekseriyeti böyle bir laikliği kabul etmez.
Mesela, Kur'ân aleyhinde yazılan Doktor Duzi'nin, Tarık Dursun’un ve
sair zındıkların o zararlı eserlerini okuyanlar, yayanlar ve
basanların hali, fikir hürriyeti ve bilim hürriyeti düsturuyla bir
suç sayılmadığından dokunmayınız. Kur’an’ı ve İslamı öğreten ve
öğrenmeye gayet muhtaç ve müştak olanlara güneş gibi bildiren
müesseseleri kapatmaya çalışınız veya buna vesile olan kitapları suç
aletiymiş gibi kabul ediniz. Buna laiklik diyemezsiniz. Bunun adı
olsa olsa, din ve vicdan hürriyetinin prangası olur.
Tamamen milletinden aldığı destekle, bu milletin dininden ve
tarihinden kendine miras kalan manevi değerleri ve milli ahlakı,
yeni nesle anlatmaya çalışan vakıf ve dernekleri irtica yuvası ilan
edin ve suç örgütleri gibi takip ettirin. Öteki tarafda yurt dışında
çok önemli vatan hainleriyle irtibat halinde bulunan ve sadece adına
çağdaş veya kemalist ünvanını ekleyen vakıf ve derneklere devletin
imkânlarıyla sahip çıkın. Bunun adına fikir ve vicdan hürriyeti
denmez ve hele laiklik hiç söylenemez. Buna dair müşahhas
misallerimiz var ise de, fincancı katırlarını ürkütmemek için
ayrıntıya girmek istemiyoruz.
3) Fikir ve söz hürriyetini önce millete ve fertlere vereceksiniz,
sonra da onları fikirlerinden dolayı yargılayacaksınız. Acaba bu
fikir hürriyeti midir yoksa biçare milleti ateşe atmak için bir plân
mıdır? Bir İslam âliminin konuyla ilgili haykırışını aynen aktarmak
istiyoruz:
“Madem, hükûmet-i cumhuriye, cumhuriyetteki hürriyet-i vicdan
düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmiyor. Elbette,
dindarlara ve takvâcılara da ilişmemek gerektir. Ve madem dinsiz bir
millet yaşamaz ve Asya din noktasında Avrupa'ya benzemez ve
İslâmiyet, hayat-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hıristiyanlığa
uymaz ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin
seneden beri dünyayı diyanetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın
tehacümatına karşı salâbet-i diniyesini kahramanâne müdafaa eden bu
vatandaki milletin bir ihtiyac-ı fıtrîsi hükmüne geçen diyanet,
salâhat ve bilhassa iman hakikatlerinin öğrenmesi yerlerine hiçbir
terakkiyat, hiçbir medeniyet tutamaz. Ve o ihtiyacı onlara
unutturamaz”[15].
Lailklik prensibi, Anayasaya girişinden 1970'li yıllara kadar,
Menderes'in bazı hakperest tutumları dışında din düşmanlığı olarak
yorumlanmış ve öyle uygulana gelmiştir. Yalnız bu din düşmanlığı,
umumi değildir; belki sadece İslâm düşmanlığı manasınadır. Zira
diğer din mensuplarına ve hatta Yehova şahitlerine bile tam
anlamıyla bir din hürriyeti tanınırken, müslümanın namazını kılması
ve Kur'ân'ın emrine uyarak hanımının başını örtmesi hem adlî ve hem
de idarî ve siyasî bir suç sayılmıştır. Tamamen bir Kur'ân tefsiri
olan Risâle-i Nur hakkında, bine yakın berâat kararı verildiği ve
mesele kaziye-i muhkeme haline geldiği halde, yakın zamanlara kadar
takibâtı devam etmiş; Kur'ân okutuyor diye bazı insanların kara
tehlike olarak görülmesi ve İmam-Hatip mezunu olduğu için çok
kimselerin terfi ettirilmemesi ve tezkiyelerinin bozulması,
dediklerimizin en bâriz misallerindendir. Türkiye'de laiklik perdesi
altına saklanan ancak aslı hristiyan veya yahudi olan bazı
gericiler, devletin resmî kurumlarını kullanarak İslâm düşmanlığı
yapmışlar ve Allah'a ve Peygamberine hakareti çağdaşlığın gereği
gibi göstermişlerken; bazı vatanperverlerin ve müslüman
mütefekkirlerin İslâm'ı anlatması ise, belli tabuların ve
korkulukların karşısına dikilmek olarak takdim edilmiştir. Demokrasi
halkın idaresi demektir. Halkı câhil oy kitlesi diye vasıflandıran
naylon demokrasi zihniyetinin, sadece Türkiye'de değil bütün dünyada
sonu gelmiştir. Bunun böyle bilinmesi gerekir[16].
Kısaca, fikir ve vicdan hürriyeti, insanların tasavvur olunabilecek
hak ve hürriyetlerinin en değerlisi ve tabi’î olanıdır. En güzel
olanı da, temiz yürekli mert insanların, bütün tarih boyunca,
diktatörlere ve baskı rejimlerine karşı giriştiği mücadelenin devam
etmesidir ve edecektir ve muhakkak bir gün gelecek, insanlık
zulümden ve baskıdan kurtulacaktır[17].
Burada memleketin yetiştirdiği büyük hukukçulardan birinin
tesbitleri son cümlemiz olsun istiyoruz:
“Bir memleket âlimlerinin şahsî menfaatlerini önde tutarak veya bir
tazyik karşısında ezeli prensipleri tahrif etmeleri, sosyal
felâketlerin başta gelen sebebidir.
Hüküm sürenlerin, âlimleri işlerine gelen fetvaları vermeğe
zorlamaları, İslam Devletlerini zayıf düşürdü (İmam-ı A’zam gibi
yüksek fazilet sahibi, fikirleri bugün dahi itibarda bir âlim,
kanaati yüzünden hapishanede, kırbaç altında can verdiği menkuldür).
Garb, Rönesans ile Kur’an hükümlerine uygun olarak fikir hürriyetini
kabul ettikden sonradır ki, sür’atle terakkî adımları atmaya
başladı. Kur’an, ezelî prensipleri şahsî menfaatleri için tahrif
edenlere büyük azap va’d eder”[18].
[1] Bkz. Mustafa Sabri, Yeni İslam
Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi, İstnabul 1335, sh. 86 vd.
[2] Ebüssuud, Vakf-i Menkul, Bağdatlı Vehbi, 477/2, Yeni Cami, No:
676, Vrk: 156-165; İmam Birgivi'nin Risalelerini toplayan bir
mecmuada yanlış olarak İmam Birgivi'ye ait bir Risale şeklinde ve
imla hatalarıyla dolu bir tarzda neşredilmiştir. Birgivi, Resâil,
Taşbasma, Tarihsiz, sh. 162-181
[3] Birgivi, Resâil, sh. 182-218; Esat Efendi, No: 1581, Vrk:
2I/B-249/B
[4] Akgündüz, Ahmed, Osmanlı Kanunnameleri, c. VII, sh. 83
[5] Zeydan, Abdulkerim, Akâm’uz- Zimmiyyîn, Bağdat 1963, 10 vd.
[6] Kur’an, Feth, Ayet, 6.
[7] Zeydan, 25 vd.
[8] Kur’an, Bakara, 256; Zeydan, 95 vd.
[9] Zeydan, 99-102.
[10] 1876 tarihli Kanun-› Esâsî, Düs. I. Ter. 74-6; BOA, YEE,
14-1540, sh. 20 vd.; Okandan, Recai Galip Âmme Hukukumuzun Anahatlar›,
‹stanbul I977, c. 1, sh. 167 vd.
[11] Başgil, Ali Fuad, Demokrasi Yolunda, İstanbul 1961, sh. 50-60
[12] Başgil, Ali Fuad, Demokrasi Yolunda, İstanbul 1961, sh. 60 vd.
[13] Başgil, Ali Fuad, Demokrasi Yolunda, İstanbul 1961, sh. 65
[14] Krş. Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, 14. Şua
[15] Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, 14. Şua, 1026-28
[16] Allah rahmet eylesin, 163. Maddeyi kaldırmaya vesile olan
Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ne kadar derin düşündüğü ve şer
odaklarını bu maddeyi kaldırarak nasıl susturduğu, 1997 yılının yaz
aylarında daha da belli oluyor ve insanlar onun bu ileri hürriyet
düşüncesini yeni yeni takdir ediyorlar. Tarihden ders almayanların
kulakları çınlasın.
[17] Bkz. Frederic A. Ogg/P. Orman Ray, Introduction to American
Goverment, New York 1945, sh. 142-143; Başgil, Ali Fuad, Demokrasi
Yolunda, İstanbul 1961, sh. 68.
[18] Belgesay, Mustafa Re_it, Kur’an Hükümleri ve Modern Hukuk, sh.
18 vd.
|