|
Kardeş Katli Meselesi Ve Osmanlı
Kanunnâmeleriyle Alâkalı Bazı
İtirazlara Cevaplar
|
|
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
|
I. Konunun
Takdimi
“Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri” isimli eserimizin I.
Cildinin neşredilmesi, değişik fikirlere mensup farklı meclislerde
muhtelif yorumlara vesile oldu. İnsana ait her eser, mutlaka eksik
doğar ve yapıcı tenkitlerle mükemmel hale gelir veya daha sonra bu
mevzûda kalem oynatanlar tarafından kemal noktasına doğru
götürülmeye çalışılır. Bu eser, altmış-yetmiş yıldır ciddi ma'nâda
ve resmî plânda propogandası yapılan bir görüşü belgelerle çürütme
özelliğini taşıdığından, her vesileyle neşrine gayret gösterilmiş ve
ne acıdır ki, bütün ilmî platformlarda neredeyse kazıyye-i muhkeme
olarak kabul edilmiş bir fikrin birden bertaraf edilemeyeceği
anlaşılmıştır. Ancak hakka ve hakikata âşık ilim ve fikir
adamlarımız tarafından, eserin bu gayeye tam hizmet ettiğinin
belirtilmesi, bize önemli bir teşvik unsuru olmuştur. Türkiye içinde
ve dışında eserin takdirle karşılanması ve hem İngilizce'ye ve hem
de Arapça'ya tercüme gayretlerine hız verilmesi daha da
sevindiricidir. Müsbet ve yapıcı tenkitleri memnuniyetle
karşılıyoruz. Zira bu eser yapılan tenkitlerle daha da mükemmele
doğru gidecektir.
Bütün bu müsbet gelişmelerin yanında, bizi en çok üzen, bu meseleye
ciddi sahip çıkması ve yapılan bu hizmeti herkesten önce
kendilerinin takdir etmesine inandığımız, bir-iki muhterem insanın,
Osmanlı Kanunnâmeleri ve dolayısıyla bu eserle ilgili garip
itirazlarıdır. Her zaman önemle ifade ettiğimiz gibi, I. Cildin
birinci kısmını teşkil eden ve 10 ciltte tamamlanacak olan bu eserin
bir mukaddimesi mahiyetinde bulunan 300 sayfalık bölüm okunmadan
yapılan bütün tenkit ve yorumlar, maalesef hissîliğe ve peşin
fikirliliğe ma'tûf sayılır. Zira Osmanlı Kanunnâmelerini, 300
sayfalık mezkûr kısım mütâla'a edilmeden değerlendirmek mümkün
değildir.
Kanaatimize göre şu üç hakikat da unutulmamalıdır:
Birincisi, biz müslümanların 20. asırda müptela olduğu sathî
zihinlilik hastalığıdır. Bilindiği gibi hazmedilmeyen ilim, ilim
değildir. Bir ilim, hazmedilmeden aktarılmaya kalkışılırsa, o zaman,
ilmin aktarılması değil, hazmedilmeyen artık maddelerin kusulması
mevzubahistir. Bu hastalığın bizde yaygın olduğu acı bir vâkı'adır.
İkincisi, “Arı su içer bal akıtır; yılan su içer zehir kusar”
hakikatı unutulmamalıdır. Ne acıdır ki, Osmanlı Devletinin İslâm
Hukukunu tatbik ettiğini isbat için kaleme alınan bu eser, çok az da
olsa, tam tersi gayelerle de izah edilmeye çalışılmıştır.
Üçüncüsü, Osmanlı devletini, bir İslâm devleti olarak görmek
istemeyen bazı safdillerin yaklaşımını da burada unutmamak
icabetmektedir.
İşte zikredilen sebeplerle ve okuyuculardan gelen ısrarlı talepler
karşısında, yapılan itirazları iki ana grup halinde kısaca
cevaplandırmanın zaruri ve faydalı olacağı kanaatine vardık ve
orijinal belgelerle bazı meselelerin izahını zaruri gördük.
II. Kardeş Katli
Meselesi ve Fatih Kanunnamesine Yapılan İtirazlar
Osmanlı devletinde kardeş katli meselesi ve bu meseleyi gündeme
getiren Fâtih'e ait bir kanunnâmenin sıhhat durumu, Osmanlı Devleti
ve Osmanlı Kanunnâmelerinden bahis açılan her meclisde, akla gelen
ve dermeyan edilen en büyük meseledir. Bunun en önemli sebebi,
meselenin hususan Cumhuriyet döneminde hep keyfî yorumlara tabi
tutulması ve İslâm hukukunun hükümlerine göre meselenin
değerlendirilemeyişidir. Burada önemle şu hususu belirtmekte yarar
görüyoruz: “Osmanlı Kanunnâmeleri” adlı kitabımızın I. Cildinde,
Fâtih devrinde hazırlanmış 75 kanunnâmeyi neşretmiş bulunuyoruz. Bu
75 kanunnameden 74'ünün Fâtih'e ait olduğunda, ne bir şüphe ve ne de
bir tartışma söz konusu değildir. Bazı muhterem insanların, bütün
Fâtih Kanunnâmelerinin sıhhatinde şüphe bulunduğu şeklindeki izah ve
beyanları, ne ilmî ve ne de mantıkî hiç bir müstenedâta
dayanmamaktadır. Hakkında farklı fikirler ileri sürülen ve
tartışmalı olan kanunnâme, sadece I. Cildde 1 numara olarak
neşrettiğimiz kanunnâmedir.
Kanunnâmenin sahte olduğunu ileri süren başta Ali Himmet Berki olmak
üzere, bir çok ilim adamları, Fâtih Sultân Mehmed'e böyle bir zulmü
yakıştıramadıklarından ve bu kanun hükmünü İslam Hukukuna göre
yorumlayamadıklarından böyle bir yolu tutmuşlardır ve çoğu da iyi
niyetli insanlardır. Ancak bu maddenin bulunduğu nüsha, Viyana
Kraliyet Kütüphanesinde bulunsa ve bu nüshayı ilk neşreden yabancı
bir tarihçi olsa da, aynı Kütüphânede ikinci bir nüshanın daha
bulunması ve en önemlisi de bu hükmün tatbik edildiğine dair Osmanlı
Tarihçilerinin muteber kaynaklarında açıkça bilgiler yer alması,
böyle bir kanun hükmünü inkâr etmek yerine, hukukî tahlilini
yapmanın daha makul ve ilmî olacağını ortaya koymaktadır. Biz de bu
yolu tercih etmiş bulunuyoruz. Yani kanun hükmü İslâm Hukukuna
aykırı olmayabilir; ancak uygulamada İslâm Hukukuna da kanun hükmüne
de aykırı olaylar bulunabilir demek istiyoruz. Yoksa inkâr etmekle
mesele çözülmüş olmamaktadır.
Kanunnâmenin ihtilâfa yol açan ve farklı fikirlerin doğmasına sebep
olan asıl maddesi ise, kardeş katli meselesi ile alâkalı şu
maddedir: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola,
karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir. Ekseri ulemâ
dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar”[1].
Acaba bu madde ve dolayısıyla Kanunnâmenin Fâtih'e isnad tarzı
nasıldır? Şayet Fâtih'e aid olduğu doğru ise, bu maddenin mânâ ve
mefhumunun İslâm hukukundaki izahı nasıldır? Şayet bu madde sahih ve
İslâm hukukuna uygun ise, Osmanlı tatbikatındaki örnekler, bu kanuna
ne derece uygundur? Şer'î hükümlere ters düşen, Osmanlı tatbikatı
mıdır yoksa bu kanun maddesi midir? Bütün bu ve benzeri suallerin
doğru cevabı nedir?
Aslında bu sorular, mezkûr eserin I. cildinin muhtelif yerlerinde
cevaplandırılmıştır ve Mukaddimeyi okuyanlar, bunların cevaplarını
rahatlıkla verebileceklerdir[2]. Ancak meselenin efkâr-ı âmmede
fazlaca gündeme gelmesi ve ters yorumlanması sebebiyle derli toplu
olarak burada tekrar edeceğiz.
1. Kanunnâmenin Sıhhat Derecesi Nedir?
Söz konusu ihtilâflı maddenin bulunduğu ve Fâtih tarafından Osmanlı
idarî teşkilatını tanzim etmek üzere hazırlanan bu kanunnâmenin
sıhhati tartışmalıdır. Sıhhati konusundaki fikirleri, üç gruba
ayırmak mümkündür:
Birincisi, değerli hukukçu Ali Himmet Berki tarafından ortaya atılan
ve hamiyetli bir şekilde, kardeş katli meselesini kötüye
yorumlayanlara kesin cevap verebilmek için müdafaa edilen, bu
kanunnamenin tamamının uydurma olduğu görüşüdür. Bu iddia sahipleri
gayet iyi niyet sahibidirler ve kardeş katli maddesinin tamamen
İslâm hukukuna aykırı olduğu varsayımından hareket ederek,
Kanunnâmenin tamamının inkârı yoluna gitmektedirler. Bunların en
büyük delili, kendi zamanlarında kanunnâmeye ait tek nüsha olan
Viyana Kütüphâne-i Kralîsi No 554 A.F.deki nüshada görülen
şüphelerdir. Bunlara göre, bu nüsha uydurmadır ve Osmanlı düşmanı
batılılar tarafından uydurulmuştur[3]. Ali Himmet Berki hoca,
imanından ve Osmanlıya olan muhabbetinden gelen bir aşk ile, hem
sadece bir nüshasının bulunmasını ve hem de kanunnâmenin üslubunu
nazara alarak, Kanunnâmenin tamamını reddetmektedir.
Bu iddia, Fâtih'i ve Osmanlı devletini müdafaada yeterli
olamayacaktır. Zira, tek nüsha olan kanunnâmenin üçüncü görüşün
izahında görüleceği üzere, sonradan üç nüshası daha bulunmuştur.
Üslûbuna ve Türkçesine yapılan itirazlar ise, tamamen yersizdir.
Zira bu nüshaların hepsi de, Kanunnâmenin aslı ve orijinali değil,
sadece ve sadece suretidir. Yani istinsâh edilmiş şeklidir. Kâtibin
hatalarını, orijinalini göremediğimiz kanunnâmeye hamletmek doğru
değildir. Bu arada muhtevasının tamamen Bizans'tan alındığı
şeklindeki itiraz da, hiç bir ilmî değere hâiz değildir. Zira,
kardeş katli dışında Kanunnâmenin diğer bütün hükümleri, daha
sonraki bütün Osmanlı Teşkilat Kanunnâmelerinde tekrar
edilegelmiştir. Ayrıca bu Kanunnâmedeki teşkilât hükümlerinin
esasları, tamamen Selçuklu ve Abbasi devletleri vasıtasıyla, İslâm
hukukundaki Siyaset-i Şer'iye kitaplarından alınmıştır. Her
müessesenin, hangi şer'î hükme dayandığını, mezkûr eserin I.
cildinin idare hukuku ile alakalı hükümlerin şer'i tahlilinde izahı
yapılmıştır. Bütün bunları biraz sonra tafsilatıyla izah edeceğiz.
Ancak şunu ifade edelim ki, Kanunnâmenin elimizde orijinal ve Hizâne-i
Âmire'de muhafaza edilen aslı bulunmadığından, hükümlerin izahında
ve kelimelerin tanziminde, her zaman kesin konuşmak da doğru
değildir. Burada şunu da ifade edelim ki, kanunnâmenin nüshaları
arasında 242 nüsha farkının bulunması, sıhhatine engel teşkil etmez.
Zira Allah'ın Kitabından başka her kitabın, birden fazla nüshası
bulunduğu takdirde, aralarında yüzlerce ve belki binlerce, ancak
kelime yahut harf seviyesinde nüsha farkları bulunacağını, tenkidli
basım işini bilenler çok iyi takdir edeceklerdir. Kur'ân'dan sonra
en sahih kitap olan Buhari'de dahi nüsha farkları bulunması, haşa,
onun sıhhatine en küçük bir şüphe irad etmez. Kanaatimize göre, bu
görüşün esasını, kardeş katli meselesinin şer'î izahını yapamama
teşkil etmektedir. Fakat metni inkâr ederek bir yere varılacağı da
şüphelidir. Burada zikretmemiz gereken önemli bir husus da şudur:
Bazı şahıslar, konuyla alâkaları olmadığı halde, daha sonraki bütün
Osmanlı Kanunnâmelerine esas teşkil eden ve sıhhatinde asla şüphe
bulunmayan Fâtih'e ait ikinci Umumi Kanunnâmeyi de sahteler grubuna
sokmuş veya ikisini birbirine karıştırmıştır. Osmanlı Kanunnâmeleri
I. ciltte 2 numara ile neşrettiğimiz bu kanunnâmeden bazı
iktibaslarda bulunarak, şer'î dayanaklarını düşünmeden ve bu
kanunnâmenin tazir cezalarını tanzim ettiğini hesaba katmadan, bu
maddeyi Fâtih nasıl tanzim eder? diye sual sorma cesaretine bile
girmişlerdir. Halbuki o madde, hem II. Bâyezid, hem Yavuz ve hem de
Kanunî'ye ait umumi kanunnâmelerin de 1. maddesidir. Konuya daha
sonra döneceğiz.
İkincisi, Müsteşrik Konrad Dilger'e ait bulunan ve Kanunnâmenin bir
kısmının sonradan yazılıp Fâtih'e izafe edildiği şeklinde
özetlenebilecek olan görüştür. Hem bazı üslûb ve ifadelerin Fâtih
devrine izafe edilemeyecek şekilde olması ve hem de bazı
müesseselerin, henüz Fâtih devrinde bulunmayışı iddiası, bu görüşün
en nirengi noktasını teşkil etmektedir[4].
Konuyla alâkalı araştırma yapan Abdülkadir Özcan, Aydın Taneri ve
Ahmet Mumcu gibi ilim adamları, bir kısım iddialarına hak vererek ve
bir kısım iddialarını da reddederek bu görüşü cevaplandırdıklarından
ve bu ilim adamı Kanunnâmenin aslını inkâr etmediğinden, meselenin
üzerinde ayrıntılı olarak durmuyoruz[5]. Zaten Konrad'ın inkâr
ettiği maddeler arasında, kardeş katli ile alâkalı madde de yoktur.
Üçüncüsü ise, Fâtih'e isnad edilen Kanunâme'nin sıhhatini kabul eden
ve metnin inkârı yerine maddedeki meselelerin şer'i tahlilinin
yapılmasına taraf olan görüştür. Çoğu araştırmacılar bu
kanaattedirler ve bazılarının ileri sürdüğü hilâf-ı hakikat
beyanların aksine, konuyla alâkalı çok ciddî bir araştırma yapan
değerli tarihçi Abdülkadir Özcan da bunların içindedir. Bu durum hem
konuyla alâkalı ilmî makalesinden ve hem de bir günlük gazetede aksi
iddiaları yalanlayan beyanlarından anlaşılmaktadır. Bu görüşün
gerekçeleri şunlardır:
A) Kanunnâmeyi inkâr etmekle mesele halledilmemektedir. Mühim olan
meselenin şer'î izahını yapmaktır. Kanunnamedeki metin, ileride
yapılacak şer'î tahlillerden anlaşılacağı üzere, bazı Osmanlı
düşmanlarının iddia ettiği gibi, şer'î hükümlere ve hukukun yüce
düsturlarına aykırı değildir. Tatbikatla madde metnini karıştırmamak
icabeder.
B) Kanunnâmeyi inkâr eden Ali Himmet Berki zamanında Kanunnâmenin
tek nüshası biliniyordu. Şimdi ise üç nüshası elimizde mevcuttur:
Birincisi, Viyana Kütüphanesi, No: 554 A.F.'de bulunan ve hem Mehmet
Arif Bey tarafından neşir ve istinsah edilen nüshadır. Bu nüshanın
istinsah tarihi, 1029/1620'dir.
İkincisi ise, Osmanlı Reisülküttâblarından Bosnalı Koca Müverrih
Hüseyin Efendi tarafından Bedâyi'ül-Vakâyi' adlı tarih kitabında
derc edilen nüshadır. Müellif bu nüshayı, 1022 yani birinci nüshadan
5 sene önce, Padişaha has divandaki özel ve asıl nüshadan çıkararak
istinsah ettiğini bizzat ifade etmektedir. Bizim, Osmanlı
Kanunnâmeleri I. Cildde esas aldığımız nüsha da budur.
Üçüncüsü ise, Hezarfen Hüseyin Efendi'nin bazılarının iddia ettiği
gibi tarih kitabına değil, Osmanlı Kanunlarını derlediği Telhîs'ül
Beyân Fî Kavanin-i Al-i Osman adlı eserine derc ettiği nüshadır.
1083/1672 tarihli nüshanın diğerlerinden farkı, kardeş katli
meselesinin burada bulunmayışıdır. İtiraz edenler sadece kardeş
katli meselesine değil, bütün kanunnâmeye ettiklerine göre, bu üç
nüshanın da aynı zamanda ve aynı şekillerde, kimin tarafından ve
nasıl aynı yazılarla uydurulduğunu isbat etmeleri gerekmez mi? Eğer
isbat ederlerse, bizim de memnun ve mütehassis olacağımızı şimdiden
ifade ediyoruz[6]. Nüshalar arasındaki farkların çokluğunu,
sahteliğe delil göstermek ise, çok meşhur kitapların dahi inkâr
edilmesi sonucunu doğurur ve tenkidli basımın ne demek olduğunu
bilmemenin alameti olarak kabul edilir. Ayrıca yukarda da
belirttiğimiz gibi, bu üç nüsha da, kanunnâmenin aslı değillerdir,
istinsah edilmiş suretleridirler. Elbetteki bozuk ifadeler ve nüsha
farklılıkları bulunacaktır.
C) Kanunname, tamamen olmasa da, kısmen, hülasa olarak yahut
tamamına yakın şekilde, diğer Osmanlı tarihlerinde ve
kütüphanelerimizdeki kitaplarda da mevcuttur. Bunlardan bazılarını
zikretmek faydalı olacaktır:
-Yavuz devrinin büyük tarihçisi İdris-i Bitlisî, Heşt Bihişt adlı
tarih kitabında kanunnâmeyi, neredeyse tam olarak geniş bir
özetlemeyle vermiş ve Fâtih'e isnad etmiştir. Ayrıca, yine aynı
müellifin Kanun-ı Şehinşahî adlı eseri de, Fâtih Kanunnâmesinin bir
nevi tekrarı ve genişletilmiş şeklidir[7].
-Gelibolulu Ali Mustafa Efendi ise, Ebül-Feth Kanunu adıyla
Kanunnâmeyi Künh'ül-Ahbâr adlı eserinde aynen nakletmesi de bu
meselenin mühim delillerindendir[8].
-XVII. yüzyılın sonlarında kaleme alınan Tevki'î Abdurrahman Paşa
Kanunnâmesi ise, bazı teferruat dışında, Fâtih Kanunnamesinin aynen
tekrarı mahiyetindedir.
-Bu zikrettiklerimizin dışında, neredeyse her tarihçi, maddelerini
nakletmese de, Ebül-Feth kanunundan bahsetmektedir. Biz meseleyi
uzatmamak için burada tekrara girişmiyoruz[9].
Bütün bu zikredilenler gösteriyor ki, kaynakları görmeden veya
görenlerin araştırmalarını incelemeden, bizim kütüphanelerimizdeki
kaynaklarda, bu kanunnâmeden bahsedilmiyor demek, ilmî olmaktan da
öte gülünçtür.
Netice olarak, eldeki belgeler, Fâtih'e ait bu kanunnâmenin sıhhati
lehindeki görüşleri teyid etmektedir. O halde, kanunnâmenin
varlığını inkâr etmek yerine, onun dayandığı şer'î esas ve hükümleri
izah etmek, bizlere düşen en büyük vazife olacaktır. Burada
muhtevası ile alâkalı düşülen büyük bir hatayı da belirttikten
sonra, kardeş katli meselesi üzerinde durmak istiyorum.
Fâtih Kanunnâmesinin muhtevasını, Bizans müesseselerinin gerçek bir
restorasyonu olarak değerlendirmek büyük bir hatadır. Biz,
kanunnâmedeki her müessesenin, ya Siyaset-i Şer'iye kitaplarındaki
şer'î hükümlere dayanan Abbasi Devleti başta olmak üzere müslüman
devletlerden veyahut İslâm'a muhalif olmamak şartıyla eski Türk
devlet geleneklerinden etkilendiğini, mukaddimede uzun uzadıya izah
ettik. Bu sebeple ayrıntıya tekrar girmiyoruz[10]. Ancak şu soruları
sormak istiyoruz:Abbasilerdeki Divan'üs-Saltanat ve Divan-ı
Mezâlim'in daha da geliştirilmiş şekli olan Divan-ı Hümayun mu
Bizans'tan alınmıştır? Yoksa tamamen İslâmî bir gelenek olan elkâb
bölümü veya kadıların dereceleri mi Bizans'tan alınmıştır? Bütün
bunlar, kuru iddialardır. Osmanlı devlet teşkilatının temelinde,
Abbasi Devleti gibi sadece müslüman Selçuklu Devleti gibi hem Türk
ve hem de müslüman olan devletlerin devlet anlayışı ve siyaset-i
şer'iye kitaplarının izi vardır. Şimdi asıl mesele olan kardeş katli
üzerinde duralım:
2- Kardeş Katli Meselesinin Şer’î Dayanağı Var
mıdır?
Bu sorunun cevabı, ilgili maddenin de izahı demektir. Önce İslâm
hukukundaki suç ve cezaları görelim: Bilindiği gibi İslâm hukukunda,
üç çeşit suç ve ceza vardır:
a) Had suç ve cezalarıdır. Hırsızlık (hadd-i şirb), yol
kesmek (kat’-ı tarik), zina (hadd-i zina), dinden dönmek (irtidâd) ve devlete
isyan (bağy) suçlarından ibaret olan bu suçların, unsurları teşekkül ettiği
takdirde, tatbik edilecek cezaları, Allah ve Resûlü tarafından tesbit
edilmiştir. Bunlarda mühim olan, unsurların teşekkülüdür. Unsurlardan birisi
eksik olursa had cezası tatbik edilmez; ancak ulul-emr tarafından tesbit
edilecek tazir cezaları uygulanır. Meselâ, dört şahidle zina yaptığı isbat
edilemeyen suçluya, zina haddi tatbik edilmeyecektir. Ancak üç şahitle zina
yaptığı isbat edilen suçlu, bütün bütün cezasız da bırakılmayacaktır. İşte
unsurları teşekkül etmeyen bu suçlara tatbik edilecek cezalara tazir cezaları
denir ve ulul-emr tarafından tesbit edilir.
b) Şahsa karşı işlenen cinâyet suçlarıdır ki, cezaları kısas veya
diyettir. Bunların da çoğu cezaları, Allah ve Resûlü tarafından
tesbit edilmiştir.
c) Tazir suç ve cezalarıdır ki, biraz önce zikredilen had veya
cinayet gruplarına girmeyen (esrar içmek gibi) yahut girdiği halde o
cezaların tatbiki için gerekli unsurlara sahip olmayan (üç şahitle
isbat edilen zina suçu gibi) suç ve cezalardır. İşte bu bölümde ulul-emrin
tesbit ettiği veya kadı tarafından takdir edilen cezalar tatbik
edilecektir[11]. Bu kısa mukaddimeden sonra, kardeş katli ve bunu
emreden kanun maddesinin tahlilini, önce nazarî plânda ele alalım,
sonra da tatbikattaki örneklerin hangi gruba girdiğini beraber
mütalaa edelim. Bu mütalaamızdan önce şunu da gözü önüne alalım: Her
hukuk sisteminde, Osmanlı Hukukunda nizam-ı âlem yani âlemin nizamı,
günümüzdeki ifadesiyle kamu düzeni ve kamu yararı için vaz'edilen
idam cezaları vardır. Biraz sonra açıklayacağımız vechile, Türk Ceza
kanunun 125 ile 163. maddeleri arasındaki bütün hükümleri, devlete
yani âlemin nizamına karşı işlenen suçları tanzim etmekte ve daha
birinci maddesinde devletin toprağı ve bağımsızlığını dağıtmaya ve
bölmeye ma'tuf bütün hareketleri, idam cezası ile
cezalandırmaktadır. Dünyadaki bütün ceza hukuku sistemlerinde de,
devlete isyan suçları, benzeri hükümlerle önlenmeye çalışılmıştır.
Şimdi bu tür hükümlerin, İslâm hukukunda nasıl yer aldığını ve bu
hükümlerin Fâtih'in kanunnâmesindeki hükümle nasıl
bağdaştırılabildiğini açıklamaya çalışalım.
A) Bağy Suçunun Tatbiki Sonucu Kardeşlerin
Katledilme Meselesi
Kardeş katli meselesinin birinci şer'î dayanağı, her hukuk nizamında
bulunan devlete isyan suçudur. Biraz önce açıkladığımız gibi,
devlete isyan suçu, İslâm hukukunda, had suç ve cezaları arasında
yer alan bağy adı altında düzenlenmiş ve unsurları tahakkuk ettiği
takdirde idam cezası ile cezalandırılmıştır. Bağy suçunun unsurları,
devlete (imama, sultana) karşı ayaklanmak, kuvvet kullanarak
iktidarı ele geçirmeyi amaçlamak (muğalebe) ve açık bir isyan kasdı
içinde bulunmaktır. Bağy suçunun cezaları, unsurlarının tahakkukuna
göre değişir: Sultandan farklı düşündüğü halde bir isyan grubu
teşkil etmeyen ve bir yerde toplanarak baş kaldırmayanlara
dokunulmamalıdır. Propaganda yaparlarsa ikaz edilirler, ileri
giderlerse tazir cezaları ile cezalandırılırlar. Devlete isyan
ettikleri an, savaşla yola getirilirler ve cezaları idamdır. Yalnız
bunlar müslüman oldukları için, çoluk-çocukları esir edilmez ve
malları ganimet sayılmaz. Bunlara verilen ölüm cezası bir had
cezasıdır ve hikmeti de devleti yani nizam-ı âlemi korumaktır[12].
İşte Osmanlı hukukçuları, padişahın meşru emirlerine yapılan her
çeşit itaatsizliği, umumi rahatı ve nizam-ı âlemi ihlal edecek olan
her türlü isyanı ve memlekette anarşi çıkarma hareketlerini (fesâd
bis-sa'y), bağy suçu kabul etmiş ve buna sebep olanları da bâği
olarak vasıflandırmışlardır. Bu isyan suçunun cezasının da idam
cezası olduğunu, fetvalarında açıklamışlardır. İsyan eden Padişahın
kardeşi de olsa, şer'î hüküm değişmeyecektir. Meselâ Yavuz Sultan
Selim'in, birisi Şi'îlerle ve bir diğeri de eşkiya ile ittifak
ederek Devlete isyan eden ve bağy suçunda aranan şartlara uygun bir
şekilde bu suçu işleyen kardeşlerine karşı olan tutumu, tamamen
şer'îdir. Fâtih'in kanun maddesindeki kardeş katlinin birinci
grubunu, bu tip hâdiseler teşkil etmektedir. Ancak nazariyat bu
olmakla beraber ve söz konusu madde bu şekilde tefsir edilebilmekle
birlikte, tatbikat, her zaman nazariyatı takip etmemiş, kanuna
rağmen, şartlar teşekkül etmeden idamlar verilmiştir. Beşikteki bir
bebeğin öldürülmesini, elbetteki müdafaa etmek yahut buna uyuyor
demek de mümkün değildir. Ancak Fâtih, kanunnâmesinde böyle bir
durumu da emretmemektedir.
Osmanlı tarihindeki kardeş katilleri ve idamların yarıya yakının,
bir had cezası olan bağy suçuna sokulduğunu verilen fetvalardan
anlıyoruz. Ancak şunu da hatırlatmak istiyoruz ki, bazen bağy
denilen had suçunun şartları teşekkül etmediği halde, araya giren
jurnalcilerin ve yalancı şahitlerin beyanıyla, Şeyhülislâmlardan
bağy suçu imiş gibi fetva alındığı da görülmüştür. Kanunî'nin oğlu
Şehzade Mustafa hakkındaki fetvalar buna misal teşkil
etmektedir[13]. Bu konuda Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan şu
belgenin izahları enteresandır:
“Buğat yani asiler ise, Mülteka ve benzeri fıkıh kitaplarına göre,
mevcut hükümete ve Padişaha karşı müslümanlardan bir veya bir kaç
kişi isyan etmeleri ve hükümetin emirlerine itaat etmemelerinden
ibarettir. Müslümanlar, bağy ve isyanda ısrar ederlerse, idam
olunurlar. Ancak fitneyi teskin için idamdan hafif cezalar yeterli
ise, bunlar tatbik olunmalıdır. Şurası dikkat çekicidir ki,
Mülteka'yı şerheden âlimler, bağilerin cinayetleri hakkında, çok
geniş mânâlar vermişlerdir. Meselâ Padişah'ın meşru emirlerine karşı
her nevi itaatsizliği ve umumi rahatı (nizam-ı âlemi) ihlal edecek
her çeşit kıyam, hareket, fitne, fesad, insanları katl, malları gasp
ve devlet işlerini engelleme gibi halleri, bağy saymışlardır”[14].
Şimdi içinde Ebussuûd'un da bulunduğu büyük âlimlerin bu konuda
verdikleri fetvalara geçelim ve orijinalleri ile birlikte
zikredelim:
“Sultan Bayezid nâm şehzâde hakkında verilen mevâlî'nin fetvaları
suretidir:
MES'ELE: Bir Sultân-ı âdilin ebnâsından biri tââtinden hurûc edüb
ba'zı kılâ'a müstevlî olub ve ba'zı bilâdın ehline mal salub cebrle
alub ve asker cem'edüb gayrı tarikle ref' mümkün olmayub kıtâla
mübaşeret eyleseler ve sınub cem'iyetleri dağılıncaya değin
katilleri şer'ân helâl olur mu?
EL-CEVÂB: Helâldır. Nass-ı Kur'ân-ı Azîm ile sâbit olmuştur. Hükm-i
şer'îdir ve icmâ-ı sahâbe-i kirâm dahi bunun üzerinedir. Kıtâla
kâdir olanlar kıtâl ile, âciz olanlar kelâm-ı hak ile ve hayır dua
ile def-i fitne ve fesâda sa'y etmek vâcibdir.
MES'ELE: Bir tâife sultân-ı âdil tâatinden hurûc edüb ba'zı kıla'a
müstevlî olub asker cem 'edüb ve ba'zı bilâd ehline mal salub cebr
ile alub kıtâla mübâşeret eyleseler, anlara ihtiyârları ile mal
verüb muâvenet edenler veya bunlara kılıç çekmek helâl değildir
diyenler dahi anlar hükmünde olub kıtâlleri lâzımdır ve kam-ı ehl-i
bağy ü fesâd emr-i vâcib ve mühim olub anların katli helâldir. Ve
kâdir olanlara tekâsül ve ihmâl vebâldir. Eğer mübteği ve müctemi
‘olanlar müteferrik olub fesâddan mürtedi’ olmazlar ise ve onlardan
bu hal ile katlolanlar azâb-ı elîm ve ikâb-ı azîme müstahak olurlar
ve onlar ile kıtâl eden müslümanların kâtili gâzi ve maktûlü şehîd
olub yevm-i cezâda adâlet-i Kübrâ ve mesubât-ı azîme ihraz ederler.
“Tarih-i mezkûrda Anadolu Kazaskeri olan Muhammed bin Abdülvehhâb
eş-şehîr bi’bni’l-Kerîm’indir.”
CEVÂB-I DİĞER: Ehl-i bağyin kıtâlı şer'an sahihdir. Nass-ı şerr ile
sâbittir. Hilâfına kavl yokdur ve muâvenet edenler müfsidlerdir;
cezaları hapis ve katldir.
"Sabıkan Rumeli Kazaskerliğinden munfasıl Abdurrahman Çelebi'nindir.”
CEVÂB-I DİĞER: Ehl-i bağyın katli helâl olduğu Kur'ân-ı Kerîm ve
Furkân-ı Azîm ve icmâ-ı ashâb ile sâbittir ve âmme-i kütüb–i fetvâda
mestûrdur. El-iyâzu billâh bunları inkâr küfürdür. Ve bilcümle
âmme-i müslimîn üzerine farz ve vâcibdir. Fitne ve fesâdın def'ine
her ne tarik ile mümkün ise, muâvenet ve muzâheretden taksîr
etmeyeler. Ve ehl-i adl cânibinden maktûl olanlar şehîdlerdir.
Mahşerde zümre-i şühedâ ile haşrolunur. Ehl-i bağy tarafından maktûl
olanlar gaslolunmaz ve namazları kılınmaz ve katilleri şer'ân helâl
olur mu?
EL-CEVÂB: Mal ile ve kavlile ve fi'l ile muâvenet edenler, onların
cemiyetlerinde bile olmıyacak darb-ı şedidden sonra tevbeleri ve
salâhları zâhir oluncaya değin habs olunmak vâcib olur. Amma anlara
kılıç çekmek helâl değildir, diyenler, nass-ı kâtı'ı inkâr edüb
ashâb-ı icmâ-i izâma muhâlefet etmek ile kâfir olub katilleri helâl
olur. Ve anlara kılıç çekmek hemân helâl olmak mertebesinde
değildir, belki kâdir olanlar kıtâlleri vâcibdir.
“Müftî-i izâm sadrül-ahali Ebüssuud’ül-enâm Hazretlerinin cevâb-ı
sahihdir”.
MES'ELE: Mezbûreye cevâb-ı âherdir.
EL-CEVÂB: Padişah-ı âlem-penâh-sellemehullahu te'âlâ fid-dâreyn-Hazretlerine
âsî olub emrinden tecâvüz eden tâifenin ki, sûret-i fetvâda
zikrolunmuşdur, anların demleri helâldir deyü tâifeden maktûl
olanlar yunmaz ve namazları kılınmaz. Hakk Te'âlâ aktında azîm ikâba
ve azâba müstahaklardır. Ve devletlû saâdetlû padişaha muâvenet
edenlerden maktûl olanlar şehidlerdir. Vallâhu a'lem.
“Tarih-i mezkûrda Rumeli Kazaskeri olan Hamid Efendi'nindir”.
CEVÂB-I DİĞER: Padişah-ı âlem-penah-azze evliyâuhû ve zelle a'dâ'uhû-emrinden
tecâvüz ve hurûc eden taifenin su-i sanî'leri varak-ı menşûrda
meşrûh ve mestûrdur. Ehl-i bağy oldukları zâhir olub ref'i enâma
lâzib ve yevm-i cezâda ehl-i nar ile haşrolunur.
“Sabıkan Anadolu kazaskerliğinden ma'zûl Ahi Çelebi'nindir”.
CEVÂB-I DİĞER: Bu iki sûret-i istiftâda ketbolunan cevablar sahihdir
ve Kütüb-i mu'teberede mansûs ve mestûrdur. Vallâhu te'âlâ a'lem.
“Sâbıkan Rumeli Kazaskeri Mustafa Çelebi eş-şehir bi Bostan
Efendi'nindir”.
CEVÂB-I DİĞER: İşbu meselelerin cevablarında zikrolunan fetvâlar
cümleten sahihdir ve kâffesi kavl-i sahihdir. Kur'ân-ı Azîm'de
Sûre-i Hucurât'da mufassaldır. Dahi nice yerlerde vârid olmuşdur ve
mücme'unaleyhdir.
“Sabıkan Anadolu Kazaskerliğinden ma'zûl Sinan Efendi'nindir”.
CEVÂB-I DİĞER: Bu iki sûret-i istiftâda ketbolunan cevâblar sahihdir
ve kütüb-i mu'teberede mansûs ve mestûrdur.
“İstanbul Kadısı Mevlâna Mustafa Eş-şehir bi İbn-i Mimar'ındır”.
CEVÂB-I DİĞER: Bu sûretlerden bizim de kavlimiz bu kavle muvâfıkdır
ve cümle dedikleri vefk-ı şer'-i şerif üzerinedir.
“Haleb Kazâsından ma'zûl Ahmet Efendi'nindir”
CEVÂB-I DİĞER:Sultân-ı âdilin üzerine hurûc edüb bağî olan tâifenin
katli ve kıtâli helâl idüği Kütüb-i mu'teberede musarrah. Hakk Celle
ve Alâ'nın Kur'ân-ı Azîminde:“Eğer inanlardan iki gurup vuruşurlarsa
onların arasını düzeltin; şayet biri ötekine saldırırsa Allah’ın
buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun. (Allah’ın
buyruğuna) dönerse artık adaletle onların arasına düzeltin ve ( her
hususta ) adil olun. Allah, adalet (le hareket) edenleri sever. (Hucurat
/ 6) ”deyu buyurduğu bu husûsa delil-i kâfidir. Ve Hz. Ali
kerremellâhu vechehû-icmâ-ı ashâb-ı kiram-rıdvânullâhi aleyhim
ecma'în-ile tâife-i havâric ile kıtâl eyledükleri dahi bu emre vâzıh
hüccettir.
“Mısır Kâdısı Mevlâna Bâki Efendi'nindir”.
CEVÂB-I DİĞER: Hurûc alel-imam'il-hak bağy idüği muhakkakdır. Harbe
kâdir olan enâma zümre-i buğat üzerine imama nusret vâcib ve
cem'iyyetlerin tefrik edinceye değin fırka-i özümreyi ahz ve katl
lâzib ve lâzımdır.
“Mekke Kadısı El-Cemâl Efendi'nindir”.
CEVÂB-I DİĞER: Padişah-ı âlem-penâh Hazretlerine-E'azellâhu ensârahû-bâğî
olub emr-i şeriflerinden tecâvüz eden tâifenin katl olunması mütûnda
ve şurûhda ve fetvâda mestûr ve nass-ı Kur'ân-ı Azim bunun
üzerinedir.
“Hâmid Efendi bin Muhammed'indir”.
CEVÂB-I DİĞER: Bu iki sûret-i istiftâya mektûb olan cevâb ayn-ı sıdk
ve mahz-ı savâbdır. Kütüb-i mu'teberede mestûrdur. Hidâye'de ve
şürûhunda meşrûh ve mezkûrdur.
(Revşen-zâr'ındır.)
CEVÂB-I DİĞER: Bu sûret-i istiftâya buyurulan cevabların cemî'isi
şer-i mutahhara ve nâmûs-ı münevvere muvâfık ve mutâbıkdır. Vallâhu
a'lem.
(Bağdad Müftüsü Yahya).”
Netice olarak bağy suçunu işleyen Padişahın kardeşi de olsa, eğer
unsurları tahakkuk etmişse, gereken cezayı vermek, elbetteki
şer'îdir. Ancak İslâm hukukunun hükümlerine aykırı olarak,
şunun-bunun tahrikiyle unsurları tam teşekkül etmeden insanları
dünyevî saltanat uğruna idam etmek, elbetteki şer'î değildir. Aksini
kim iddia edebilir ki?
Osmanlı Devletinde devlete isyân suçunun cezası olarak ortaya çıkan
öldürme vak’alarından bazıları şunlardır:
I. Murad’ın oğlu Savcı Bey.
II. I. Murad’ın kardeşleri Halil Ve İbrahim.
III. II. Murad’ın kardeşi Mustafa.
IV. II. Murad’ın amcası Düzme Mustafa.
V. Yavuz Sultân Selim’in kardeşleri Korkut ve Ahmed.
VI. Kanunî Sultân Süleyman’ın oğlu Bâyezid ve bunun beş oğlu[15].
|

|
|
 |
 |
[1] OK, 1/328, Md. 37.
[2] OK, 1/114-117, 287, 311 vd.
[3] Berki, A. Himmet, İstanbul’un 500. Yıldönümü Münasebetiyle Büyük
Türk Hükümdarı İstanbul Fâtihi Sultan Mehmed ve Adalet Hayatı, İst.,
1953, sh. 142-148.
[4] Konrad, Dilger, Untersuchungen zur Geschichte des Osmanischen
Hofzeremüniells im 15. und 16. Jahrhundert, München 1967, sh. 5 vd.,
34 vd.
[5] Özcan, Abdülkadir, Fatih’in Teşkilat Kanunnamesi Ve Nizam-ı Alem
İçin Kardeş Katli Mmeselesi, İÜEFTD, 1980/81, Sy. 33, sh. 12-13;
Taneri, Aydın, Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Hükümranlık
Kurumunun Gelişmesi ve Saray Hayatı-Teşkilatı, Ankara 1978, sh. 184
vd.
[6] Konu ile alakalı kaynaklar için bkz: OK, I/312-313.
[7] Nuruosmaniye Kütüphanesi, No: 3209, Vrk. 358/a vd.; Süleymaniye,
Esad Efendi, No: 1888.
[8] Üniversite Ktb., No: 5959, Vrk. 89/b vd.
[9] OK, I/312- 313; Özcan, 26 vd.
[10] OK, I/203 vd.
[11] OK, I/105 vd.
[12] Damad, Mecma’ül-Enhür, I/707- 709.
[13] OK, I/114.
[14] BOA, YEE, 14-11540, sh. 50-51, Damad, M. Enhür, I/707 vd.
[15] Alderson, A.D., The Structure of the Ottoman Dynasty, Connecticut 1982, 2. Baskı, sh. 30-31.
|