|
Doç. Dr. Said
Öztürk
Müslümanların İstanbul’u fetih arzuları çok erken
tarihlerde başlamış idi. Hicri 52, miladi 672 yılında Hz. Muhammed’in
mihmandarı olan Ebu Eyyub el- Ensari ile ile başlayan fetih hareketi, ancak
onuncusunda yani Fatih Sultan Mehmed’in Bizans’a giriştiği son hamle ile
neticelenecek, İstanbul Müslüman ordularına, Osmanlı askerine kapılarını
açacaktır. Bir kısım kaynaklar Emevilerle Abbasiler’in
H.34/655-H.169/785 tarihleri arasında İstanbul’a beş sefer düzenledikleri,
Osmanlıların ise, İstanbul’u yedi kere muhasara ettikleri ve yedincisinde
fethettikleri kayıtlıdır.
Fatih’in Ayasofya ile ilgili en eski vakfiyelerinden birinde “nice melikler bu
işe el uzattılar. Her birinin zafere ulaşamadan geri döndükleri rivayet
olunmaktadır. Kuvvet ve azamet sahibi eski sultanlar ve meliklerden 63 kişi bu
beldeyi feth için çok miktarda asker
topladılar. Muhkem ve büyük kuvvetlerle geldiler. Kuşatıp zorla ele geçirmek ve
halkını esir etmek isteğiyle harb ettiler ise de ..verdikleri zayiatla birlikte
geri çekildiler”. Kaydı ile vu konuya
işaret edilir .
Son Bizans imparatorunun (XI. Konstantinos) ne cesareti,
ne de enerjisi devleti yıkılmaktan kurtaramayacaktı. Fatih Sultan Mehmet,
babası II. Murad’ın vefatından sonra (Şubat 1451) Bizans’ın son saatleri de
yaklaşmış idi. Zira Bizans’a ait olan İstanbul, Osmanlı arazisinin tam kalbinde
yer alıyor, Osmanlıların Anadolu ve Avrupa’daki topraklarını birbirinden
ayırıyordu. Bu yabancı unsuru ortadan kaldırmak ve teşekkül etmekte olan
Osmanlı İmparatorluğu’na İstanbul ile sağlam bir devlet merkezi hediye etmek
genç sultanın ilk hedefi idi. Tükenmez bir enerji ve büyük bir ihtiyat ve itina
ile Bizans İmparatorluğu’nun başşehrinin fethi için hazırlandı. Boğaziçi’nde,
şehrin hemen dibinde Rumeli Hisarı’nı inşa etti.
O devirde Bizans mezhep kavgaları ile meşgul idi.
İstanbul’un sukut edeceği bilindiği halde, mezhep ihtilafı sönmemişti. Bizans
Tarihi yazarı Dukas, söz konusu mücadele hakkında şu çarpıcı beyanlarda
bulunuyor;
“Mezhep kavgaları da nihayet bulmadı. Salâhiyetli
ruhanilerin bu hususta takındıkları tavır zikre değer. Mesela günahlarını
itiraf için bunlara müracaat eden hristiyanları, daha evvel katolik
papazlarından Hz. İsa’nın kanını ve cesedini temsil eden ekmek ve şarabı alıp
almadıklarını, birleşme taraftarı bir papazın icra eylediği ruhani ayinde
bulunup bulunmadıklarını soruyorlardı. Şayet böyle bir hal vaki olmuş ise, bu
husustaki kilise kanunları şiddetli ve manevi cezası ağır idi. Adet olduğu üzere
kilise kanunlarına uyarak mukaddes ekmek ve şarabı almağa hak kazanan kimse,
birleşme taraftarı papazlara müracaat etmezse, onlar tarafından ağır manevi
cezaya müstahak olurdu. Birleşme taraftarı papazlar Ortodoksluk taraftarı olan
papazlar hakkında bunların papaz olmadıklarını, takdim ettikleri şeylerin sahih
ve hakiki olmadıklarını söylüyorlardı. Ortodoks papazlar, bir cenazeye veya bir
ölünün ruhunun istirahatı için yapılan ayine davet olunduğu zaman, bu
merasimlerde birleşme taraftarı bir papaz görününce, Ortodoks papaz hemen
ruhani elbisesini çıkarır ve yangından kaçar gibi oradan uzaklaşırdı. Büyük
kilise (Ayasofya) şeytanların ilticagahı ve putperestlerin mabedi telakki
ediliyordu. Nerede o mumlar, nerede o kandillerdeki yağlar ? Her şey zulmet içinde,
hiç müteessir olmuyordu, mukaddes mâbed viran bir hal almıştı. Bu hal, şehir
halkının dini hükümlere muhalefet ve tecavüzleri dolayısıyla, bir müddet sonra
mâbedin düşeceği harap vaziyeti daha evvelden gösteriyordu. Genadios ise,
hücresinde va’z ediyor ve birleşmeğe taraftar olanları tel’in ediyordu”.
Dukas devamla diyor ki; Genadios her gün birleşme
taraftarları aleyhine vaz etmekten ve yazılar yazmaktan geri
kalmıyordu….Senatodan baş amiral büyük duka, Genadios ile hem fikirdi ve
işbirliği yapıyorlardı. İstanbul’un aleyhine toplanmış olan sayısız Türk
askerlerini gören halka hitaben bu büyük duka Latinler aleyhine şunları
söylemeğe cesaret etti; İstanbul’un içinde Türk sarığını görmek, Latin
serpuşunu görmekten daha iyidir.
Dukas’ın büyük duka dediği şahıs Bizans Devleti’nin en saygın kişilerinden Leon
Notaras idi.
Ayasofya’ya mağara ve rafizilerin mezbahı adı veriliyor,
içinde kiliselerin birleşmesi taraftarları olanlar tarafından ruhani ayin icra
olunduğundan kirlenmemek için Dukas’a göre hiçbir Bizanslı bu mâbede girmiyordu.
Bizans, ahlaki bakımdan da tamamen çökmüştü. Bu durum
karşısında İstanbul’un müdafaası doğudaki ticari menfaatlerini kaybetme korkusu
içinde bulunan Latinlere bırakılmıştı.
Tahta çıkınca ilk işinin İstanbul’un fethi olacağı şayiası
daha şehzadeliği zamanından beri duyulan Fatih tahta çıkınca Bizanslılar derin
bir teessüre kapılmışlar, son Bizans imparatoru Konstantinos Dragasis,
hristiyanlık namına Papa Beşinci Nicolas (Nikola)’dan imdat dilemiş, hatta
asırlardır birbirine düşman olan İstanbul ve Roma kiliselerinin
birleştirilmesine bile razı olmuştur. Batılı kaynaklarda göre papa İstanbul’a
yardım kuvvetleri yerine iki mezhebi birleştirecek bir kardinalden başka bir
şey göndermemiş olmakla tenkit edilir. Aslen Selanikli veyahut Moralı bir Rum
olduğu rivayet edilen kardinal İsidore (İzidor) büyük bir gemiye iki yüz
İtalyan askeri doldurarak İstanbul’a gelmiş, 30 Zilkade 856 /12 Ocak 1452 (12 Aralık 1452 bk
Ostrogorsky, s. 523) günü Ayasofya kilisesinde imparatorla devlet erkanı da
hazır bulunduğu halde büyük bir ayin yaparak Rum patriği Grigorios Mammas’la
beraber Ortodoks ve Katolik mezheplerinin birleştirildiğini ilan etmiştir.
Mezheplerine vatanlarından çok fazla bağlı olan Bizanslılar imparatorun bu
faaliyetini küfür saymışlar ve İstanbul sokaklarında Türk sarığı görmeyi kardinal şapkası görmeye tercih ettiklerini
konuşmaya başlamışlardır. Bizans imparatoru Avrupa katolikliğine gösterdiği
fedakarlığın karşılığını görememiş, hemen hiçbir yardım alamamış, netice
itibariyle kendi tebaası arasına bir tefrika sokmuş ya da mevcut olan bir
tefrikayı alevlendirmiştir. İmparator bu buhran içinde yapabildiği tek şey
surları onarmak, Adaları tahkim etmek ve şehre erzak yığmak olmuştur.
Dukas’ın anlattıklarına bakılırsa, İstanbul’un fethinin
yaklaştığını ve şehrin düşeceğini anlayan yerli halk, bütün kadın ve erkekler,
rahip ve rahibeler Büyük Kilise’ye yani Ayasofya’ya sığınmışlar, iltica
etmişlerdi. Bunun sebebi şu idi; Çok seneden beri şehir halkına bazı yalancı
falcılar istikbalde şehrin Türklere teslim olunacağını, bu Türklerin askeri
kuvvetle şehre gireceklerini, Bizanslıları keseceklerini ve Türklerin bu
yürüyüşlerinin büyük Konstantin’in sütununa (Çemberlitaş) kadar varacağını,
ondan sonra gökten bir meleğin elinde kılıç olarak ineceğini ve bu melek,
sütunun yanında bulunacak olan ismi meçhul sadedil ve fakir bir adama
imparatorluğu ve kılıcı vererek ona; Bu kılıcı al ve Allah’ın kavminin
intikamını al diyeceğini, o zaman Türklerin geri gideceklerini, Bizanslıların
bunları takip ve telef edeceklerini, bunların şehirden, garptan ve şark
yerlerinden İran hudutlarında bulunan bir yere kadar kovulacaklarını
söylüyorlardı. Bazı kimseler yukarıda bahsedilenlere inanarak bunların vaki
olacağı kanaatiyle koşuyorlar ve başkalarını da koşmağa teşvik ediyorlardı.
Bunların kanaati böyleydi ve bugün vuku bulmakta olan hadiseler, esasen çok
seneden beri kafalarında yer etmişti. Yani Stavros (Çemberlitaş) sütununu
geçecek olursak, gelecek felaketi atlatırız diyorlardı. İşte bu sebepten halk Ayasofya’ya
sığınıyordu. Bir saat içinde o muazzam mâbed tamamıyla erkek ve kadınlarla
dolmuş idi. Mâbedin alt ve üst katları, avluları ve her bir yeri sayısız halk
tarafından işgal edilmişti. Mâbed dolduktan sonra, içerdekiler kapıları
kapadılar; kurtuluşlarını mâbedin kerametinden bekliyorlardı.
İstanbul’un fethinden bir gün önce Ayasofya’da
imparatorun, bütün devlet ve saray erkanının göz yaşlarıyla katıldığı büyük bir
ayin yapılır. Bu Ayasofya’da yapılan son ayindir. Ayrıca sokaklardan papazların
idare ettiği ayin alayları geçirilmiş, bütün halk bu alaylara katılmış,
İstanbul’un içi “Kyrie eleison” yani Ya Rabbi bize merhamet et dualarıyla
çınlamış, kadın ve çocukların vaveylaları içinde yoluna devam eden alay surlara
kadar ilerleyerek Bizans’ın son tahkimatını takdis etmişlerdir. İmparator,
Bizanslıları mukavemete teşvik eden son nutkunda Şarki Roma’nın uzun bir
inhitat ahlaksızlığından sonra bu akıbete layık olduğunu belirten “eğer bu
tavsiyelerime riayet edecek olursanız Allah’ın bize yolladığı haklı cezadan
belki kurtuluruz” sözünü ifade etmiştir.
Türkler İstanbul’u
zaptettikleri zaman (29 mayıs 1453) müdafaasız halk kiliseye sığınmıştı. Halk
şu inancı taşıyordu; Türkler Büyük Konstantin sütununun yanına kadar
geldiklerinde gökte bir melek zuhur edecek ve bunu gören Türkler bir daha
dönmemek üzere Asya’da ki vatanlarına (İran sınırı) çekileceklerdi. Fakat
Türkler gelmişler mabedin kapılarını açarak içeri girmişler ve orada korkudan
birbiri üstüne yığılmış olan erkek ve kadınları esir etmişlerdir. Burada cebren içeri girmek mecburiyetinde
kalan Türk askerleri hiç kimsenin hayatına dokunmamış ve yalnız esir almakla
yetinmişlerdir. Türk ordusu değil Ayasofya’ya sığınanları öldürmek, İstanbul’a
girdiği vakit Fernand Grenard’ın ifadesiyle yalnız silahla mukavemet
gösterenleri ve vaziyetleri şüpheli görülenleri öldürmüşler, mütebakisini esir
etmişlerdir. Bizans Rumları katliama maruz kalmamıştır.
Hayrullah Efendi tarihinde “şehir içine girildikten başka imparatorun ölümü
haberi duyulunca asker ve halktan bir çoğu Venedik gemilerine binip kaçmak için
Samatya, Ahırkapı ve Kadırga Limanı taraflarına koştuklarından diğer taraflarda
az kimse kalmıştı. Bundan başka ahalinin çoğu kiliselere kapandığından çok can
kaybı olmadığını, bir çoğunun da savaş esiri olarak sağ yakalandıklarından iki
bin kişiden fazla insanın ölmediğini..” belirtir.
Kapılarını kırıp Ayasofya’ya giren Fatih’in askerlerinin
yaptıklarını abartılı bir şekilde anlatan Dukas, mâbedin içinde hiçbir şey
bırakmadılar der.
Daha sonra Hammer, Lamartine, Kont Segür, Dimitri Kantemir ve benzeri Avrupa
tarihçileri ve yazarları da taassuba dayanan, gerçek dışı saldırılarda
bulunmuşlar, okuyucularını yanıltmışlardır.
Ayasofya da dahil sanat ve kültür eserlerini tahrip edenler Türkler değil, bir
kısım batılı kaynakların da teslim ettiği gibi, Türklerden iki buçuk asır önce
İstanbul’u Bizanslılardan zaptetmiş olan Avrupa Haçlılarıdır. Şurası
unutulmamalıdır ki, Osmanlılar Ayasofya’nın çan kulesini bile yıkmamışlardır.
1847-1849 yılları arasında gerçekleşen tamirde İsviçreli mimarlar Bizans devri
mozayiklerinin hâlâ çok iyi durumda olduğunu görmüşlerdi. Eğer Türkler
tahripkar davransaydı mozayiklerden eser bile kalmazdı.
Rus müelliflerinden Uspenski sanat ve kültür eserlerine karşı Müslüman
Türklerin 1204 Haçlılarından bin kat insaflı ve insanca davranmış olduklarını
söyler. Bir çok batılı tarihçi de Müslümanların Kudüs’e girdiklerinde orada ki
Hristiyanlara, kendilerini İsa’nın askerleri sayan İstanbul’u talan eden bu
adamlardan daha bir insanca davrandıklarını yazarlar. Ortaçağda yaşamış Fransız
tarihçi Villehardouin 1204 Haçlı yağmasını “Dünya yaratıldı yaratılalı bir
kentten bu kadar çok ganimet kazanılmamıştır” diye anlatır. Zaten harap ve
perişan bir halde olan İstanbul’u alan Fatih, derhal imar faaliyetlerine
başlamıştır. Türk fethi Bizansı yıkmış ama İstanbul’u kurtarmıştır.
Tarih-i Ebu’l-Feth yazarı Tursun Bey eserinde İstanbul daru’l-eman oldu, Fatih
Ayasofya’ya geldiğinde “bu binay-ı hasînün tevabi ve levahıkın harab u yebab
gördi” der ve Ayasofya’yı ve surları onardığını belirtir.
Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet adlı eserinde 1204
yılındaki Latin yağmasına değinirken barbarlarınkinden çok daha korkunç
katliâma ve yağmaya giriştiklerini, yüzyıllardır biriktirilen defineler,
hazineler yağmalandığını; kiliseler, manastırlar, evler, soyulup soğana
çevrildiğini; Ayasofya’nın tamamen soyulup boşaltıldığını; kutsal vazolar içki
kadehleri olarak kullanıldığını, mihrabı yaktıklarını, kilisede değer taşıyan
ne varsa parça parça edip aralarında paylaştıklarını, aldıkları bu değerli
eşyayı yüklemek için atlarını ve katırlarını kilisenin içine kadar
getridiklerini, hayvanlar gibi davranıp bütün kadın ve kızların, rahibelerin
ırzına geçtiklerini belirtir.
Sadece Ayasofya’da bile her asırda bir Türk eseri buluyoruz.
Her devirde camiiye bir Türk eseri katılmıştır. Müştemilatıyla binayı bu
zaviyeden değerlendirdiğimizde Türk eserleri yarıdan fazlayı bulur. Süheyl
Ünver, Ayasofya’nın pek çabuk olarak medresesi ile, türbeleri ile ve
Mahmud I in kurduğu pek zarif kütüphanesi ile, mahfelleri ile, şadırvanıyla,
sebiliyle, ilk mektebi ile muvakkıthanesi ile en mühim İslami sitelerimizden
biri olmuştur der.
Türklerin Ayasofya’ya girişlerine şahit olanlardan hiç biri
sonraları çıkan rivayetlerde olduğu gibi, o vakit bir katl-i âmdan ve mabede
karşı bir hürmetsizlik ve tecavüz yapıldığından bahsetmezler.
Bu müfterilerden biri olan ve Ayasofya’nın minarelerinin yıktırılmasını,
Rusların İstanbul’u alıp haçı dikmesini hararetle savunan muasır tarihçilerden
Schlumberger hiçbir kaynak göstermeden Ayasofya içinde bile katliam olduğunu
belirtir.
Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet adlı eserinde, öyle
görünüyor ki büyük kilisede çok az kan döküldü. Türkler orada bulunanları tutuklayıp
sonradan köle yapmakla yetindiler der. Yine aynı yazar Fatih’in akşam
sivillerin tutuklanmasının durdurulmasını ve yağmalamaya son verilmesini
emrettiğini, orduya mensup her kişiye, her askere kent halkını, kadınları ve
çocukları öldürmeyi veya köle almayı da bunlara karşı kötü davranılmasını
yasaklıyorum. Bu emre karşı gelen herkes öldürülecektir dediğini nakleder.
Osmanlılar merhametli davranmayı kan dökmeye tercih etmişlerdir. Ayasofya
sahasını hiçbir katl veya idam lekesi kirletmemiştir.
Voltaire, İstanbul’un zabtı sırasında bazı tarihçiler tarafından Osmanlılar
tarafından ahaliye karşı yapıldığı belirtilen saldırıları ve bu saldırılara
karşı gösterildiği rivayet edilen salabet ve hoşgörüyü reddetmiştir.
Lamartine bütün saldırıları ile beraber şu gerçeği aktarmadan geçememiştir.
Ünlü tarihçi Phranzes’den naklen şöyle diyor; ...rahibelerin, annelerinden ayrı
düşmüş çocukların, kendi çocuklarından ayrılmış annelerin feryat ve figanlarını
merhamet gözüyle gören Osmanlılar bu hazin duruma üzülüyorlardı.
Fatih, umumiyetle rivayet olunduğu gibi, at üzerinde
değil, fakat yaya olarak kiliseye girmiş ve müezzine ezan okutarak maiyeti ile
beraber namaz kılmıştır.
Maalesef ünlü ressam Delacroix, Paris Louvre Müzesinde bulunan Fatih’in
Ayasofya’ya girişini temsil eden tablosunda sultanı atıyla mabede girer gibi
göstermiştir. Hata etmiştir. Fatih Ayasofya’ya girince secde-i şükrana
kapanmış, iki rekat namaz kılmış, ilk ezanın da bu sırada okunduğu rivayet
edilmiştir.
Fatih düzenlenen tören alayı ile şehre girince kuvvetli
rivayete göre doğruca Ayasofya’ya gitmiştir. Tursun Bey, Ayasofya nam kiliseyi
görmeye rağbet etti der. Müverrih Âlî,
“Fatih’in hemen şehre girmesindeki isticali Ayasofya nam kenise-i azimeyi mâbed-i
ehl-i İslam etmeğe mütehâlik” olduğunu söylüyor ve devamla mâbed-i kadime doğru
yöneldiklerini belirtiyor. Osmanlı Türklerinde bir gelenek olarak devam eden,
asırlardır tatbik edilen bir kural vardır. Bu kural bir memleket veya kale
fethedildiği vakit ordu içeriye girip burçlara bayrak çekerken surların üstünde
ezan sesleri yükselir ve şehrin en büyük kilisesi derhal camiye tahvil
edildikten sonra ilk Cuma namazı bu ilk camiide kılınırdı. Bu tarihi ve milli
an’ane gereği Fatih vakit geçirmeden Ayasofya’yı camiiye tahvil etmek gayesiyle
Ayasofya’ya yönelmiştir. Fatih buraya gelince atından inerek yaya olarak
içeriye girmiştir. Burada belirtmek gerekir ki Fatih at üzerinde değil yaya
olarak mâbede girmiştir. Fatih mâbedin azametini görünce hayran kalmıştır. O
sırada bir Türk askerinin mabedin mermerlerinden birisini kırmakta olduğunu
görünce Fatih, bu tahribatı neden yaptığını sormuş, o asker de din için
yaptığını söylemiştir. Fatih bu askerin tahribatına mani olmuş, askeri yakın
koruma dışarı çıkarmıştır. Fatih burada “servet ve esirler size yeter, şehrin
binaları bana aittir” der.
Yanında bulunan bazı İtalyan ve Rumlar’ın rivayetine göre
Fatih, mozaiklerin sökülmesi teşebbüsünde bulunan mimarlara hitaben; “Durunuz!
Bu mozaik resimleri günaha sebep olmamaları için bir kireç tabakasıyla örtmekle
yetininiz! Fevkâlâde olan bu kakmaları koparmayınız” demiştir. 1930’lı yıllarda Amerikan Bizans Ensititüsü
namına Ayasofya mozayiklerini araştırmakla görevli Thomas Whittemore “bu
mozayiklerin hiç birinde insan tarafından tahribat ika edildiğine ait bir iz
görülmemiştir. Hatta binanın her tarafında yüzlerce haçlar hiç bozulmadan
kalmış olup binanın uzun müddet Türkler tarafından muhafaza edildiğine şehadet
etmektedir”.
Ayasofya İstanbul’un fethinde usulden olduğu üzere şehrin
büyük kilisesi olarak camiye çevrildi. Tursun Bey’in ifadesine göre kubbeye
kadar çıkan Fatih Sultan Mehmet binanın ve çevresinin harap görüntüsü
karşısında meşhur Farsça beytini söylemiştir. Tursun Bey, Fatih
Ayasofya’ya girdiğinde “vakta ki bu
binay-ı hasisün tevabi ve levahikin harab u yebab gördü” der ve Sadî’nin şu
meşhur Farsça beytini söylediğini rivayet eder;
Perde-dârî mî küned der tâk-ı kisrâ ankebût
Bûm-i nevbet mî zened der kal’a-ı Efrâsiyâb
Yani; Örümcek Kisrâ’nın penceresinde perdedarlık yapıyor/
Baykuş Efrasiyab’ın kalesinde nevbet vuruyor/bekliyor.
Fatih Ayasofya’nın tahribini önlemiş, burada
müezzinlerinden birine ezan okumasını emretmiş, müezzin ezan okuduktan sonra
maiyeti ile beraber ilk namazı kıldıktan sonra camiyi kendi hayratının ilk
eseri olarak vakfetmiştir.
Bizans tarihçisi Dukas, Ayasofya’da ilk ezanın
okunmasından ve ilk namazın kılınmasından duyduğu ızdırabı şöyle dile getirir
“adem-i meşruiyetin veledi, Deccal’ın mübeşşiri, mihraptaki mukaddes din
taşının üstüne çıkarak, namazını kıldı. Nedir bu nekbet ? Heyhat nedir bu
dehşet veren acibe, eyvah ne olacağız? Vay vay, neler görüyoruz? Altında
havarilerin ve şehitlerin mübarek bakiyeleri medfun bulunan bu mukaddes mihrap
üzerinde bir Türk, bu mihrabın üzerinde bir dinsiz ? Ey güneş titre ! Allah’ın
kuzusu nerededir? Bu mihrap üzerinde kurban olan, yenilen ve hiçbir zaman
tükenmeyen Babanın oğlu nerede ? Hakikaten fasit bir neticeye vardık,
günahlarımızdan dolayı bizim ibadetimiz, diğer milletlere nispetle, hiç nazarı
itibara alınmamıştır. Allah’ın hikmeti namına bina olunan, Ekânim-i Selâse
kilisesi, Büyük Kilise ve Yeni Sion adlarını almış olan bu mâbed, bu gün
barbarların ibadet yeri ve Muhammed’in evi adını aldı ve öyle oldu. Ey Cenab-ı
Hak verdiğin hüküm adildir !
Fethin üçüncü günü Cuma günü Fatih, Ayasofya’ya gelip ilk
Cuma namazını askerleriyle beraber kılmıştır. İmamete İstanbul’un fethinin
manevi mimarı Akşemseddin geçmiş, ilk olarak Fatih namına hutbeyi de bu nurani
zat okumuştur. Hutbenin Fatih tarafından irad edildiği de yazılmaktadır. Diğer
bir rivayette ise Fatih Ayasofya’nın camiye tahvil edildiği gün askerine bir
hutbe irad etmiştir. Fatih’in iradesiyle bu Cuma gününden evvel Ayasofya’daki
tasvirlerle heykeller ve putlar kaldırılıp, kıble tarafına mihrab yapıldığı ve
minber konulduğu, bütün hazırlıkların Cuma gününe kadar ikmali için mimarlarla
ustalar gece gündüz çalıştıkları rivayet olunur. Bu arada üç gün zarfında bir de tahtadan
minare yapılmıştır. Yapılan minber ve mihrap zamanımıza ulaşmamıştır. (Şimdiki
mihrap ve minber daha sonra yapılmış olup Fatih’in yaptırdığı değildir. 16.
yüzyılın izlerini taşır. II. Bayezid devrinde mihrab, III. Murad devrinde
minber ilave edildiği bilinmektedir. Tahta minare ise II. Selim zamanında
yapılan tamir sırasında kaldırılmıştır).
Solakzâde tarihinde Cuma namazından önce mihrab, minber ve mahfil hazırlandığı,
duvarlarda bulunan tasvirlerin kaldırıldığı, Cuma hutbesini Akşemseddin’in irad
ettiği, imameti de yine bu zatın yaptığı belirtilir.
Okunan bu hutbe Osmanlılar içinde okunan hutbelerin belki
de en mukaddesi, en sevinçlisi, en büyük şan ve şerefe sahip olanı idi. Çünkü o
güne kadar sekiz buçuk asırdan beri bütün müslümanların ulaşmayı şiddetle arzu
ettikleri bir fethi Cenab-ı Hak tarafından Osmanlı padişahlarına ve onun
tebasına verildiğini ilan etmekte idi. Fethin komutanı ve gazileri, sahabe-i
kiramın bile şiddetle arzu ettikleri büyük bir saadete ve Hz. Peygamberin “ne güzel komutan ve ne güzel asker”
övgüsüne mazhar olmuşlar idi.
İstanbul’un fethini müteakip şehirde bulunan yüzden fazla
kilise ve manastır cami ve ibadethane haline getirilmiş, bir çoğu da medrese ve
hangah yapılarak ehli tarikata barınak olmuştur.
Gelibolulu Mustafa Âlî
Efendi, Kitabu’t-Tarih-i Künhü’l-Ahbar, c. 1, s. 472 vd.
İsmail Hâmi Danişmend,
İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 1, İstanbul ts., s. 239-240.
Vakfiyenin Arapça metni
için bkz. Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, İstanbul Salis 6. Vakfiye Defteri,
nr. 575, s. 82-106, sr. 46; Aynı nüshanın latin harfleriyle Türkçe’ye tercüme
edilmiş kaydı için aynı arşivde, 2114 numaralı defter, s. 176.
Georg Ostrogorsky, Bizans
Devleti Tarihi, s. 523.
Dukas, Bizans Tarihi, çev.
VL. Mirmiroğlu, s. 158-159.
Dukas, Bizans Tarihi, çev.
VL. Mirmiroğlu, s. 16.
Andre Clot, Fatih Sultan
Mehmet, çev. Necla Işık, İstanbul 1991, s. 36.
Dukas, Bizans Tarihi, çev.
VL. Mirmiroğlu, s. 179.
İsmail Hâmi Danişmend,
İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 1, İstanbul ts., s. 240-241; Doğuştan
Günümüze Büyük İslam Tarihi, c. 10, s. 213.
Dukas, Bizans Tarihi,
çev. VL. Mirmiroğlu, s. 178-179.
İsmail Hâmi Danişmend,
İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 1, İstanbul ts., s. 252; İlhan Akçay,
Ayasofya Camii, s. 19.
K. Süssheim-Arif Müfid
Mansel, “Ayasofya” , İA, s. 49; Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i Celîl-i
Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 335-336.
İsmail Hâmi Danişmend,
İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 1, İstanbul ts., s. 257-258.
Aktaran; Ahmed Muhtar
Paşa, Feth-i Celîl-i Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 344.
Dukas, Bizans Tarihi,
çev. VL. Mirmiroğlu, s. 178-180.
Bkz. Ahmed Muhtar Paşa,
Feth-i Celîl-i Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 336 vd.
Çan kulesini 1678 yılında
ziyaret eden Venedikli Doj O. P. Grelot’un verdiği bilgilere göre mevcuttu. Bu
gün Askeri Müze’de Ayasofya çanı mevcuttur. Ne şekilde müzeye intikal ettiği
bilinmiyor. İlhan Akçay, Ayasofya Camii, s. 18
İlhan Akçay, Ayasofya
Camii, s. 59.
İsmail Hâmi Danişmend,
İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 1, İstanbul ts., s. 258, Andre Clot,
Fatih Sultan Mehmet, çev. Necla Işık, İstanbul 1991, s. 88.
Tursun Bey, Tarih-i
Ebu’l-Feth, Haz. Mertol Tulum, İstanbul 1977, s. 64, 75.
Andre Clot, Fatih Sultan
Mehmet, çev. Necla Işık, İstanbul 1991, s. 87.
A. Süheyl Ünver, İstanbul
Risaleleri, c. 2, İstanbul 1995, s. 60-61.
K. Süssheim-Arif Müfid
Mansel, “Ayasofya” , İA, s. 49.
İlhan Akçay, Ayasofya
Camii, s. 22- 23.
Andre Clot, Fatih Sultan
Mehmet, çev. Necla Işık, İstanbul 1991, s. 65, 67.
Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i
Celîl-i Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 340-41.
Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i
Celîl-i Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 338.
Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i
Celîl-i Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 341.
K. Süssheim-Arif Müfid
Mansel, “Ayasofya” , İA, s. 49; Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i Celîl-i
Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 352.
İsmail Hâmi Danişmend,
İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 1, İstanbul ts., s. 260; İlhan Akçay,
Ayasofya Camii, s. 23.
Tursun Bey, Tarih-i
Ebu’l-Feth, Haz. Mertol Tulum, İstanbul 1977, s. 63; Dukas, Bizans Tarihi, çev.
VL. Mirmiroğlu, s. 184; K. Süssheim-Arif Müfid Mansel, “Ayasofya” , İA, s. 49;
Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i Celîl-i Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 352- 359,
İlhan Akçay, Ayasofya Camii, s. 21- 22, 26.
Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i
Celîl-i Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 358.
Thomas Whittemore,
“Ayasofya Mozayikleri”, Halil Edhem Hatıra Kitabı, TTK Yayınları, Ankara 1947,
s. 200.
Dukas, Bizans Tarihi,
çev. VL. Mirmiroğlu, s. 184; Tursun Bey, Tarih-i Ebu’l-Feth, Haz. Mertol Tulum,
İstanbul 1977, s. 64; Semavi Eyice, “Ayasofya”, DİA, s. 207; İsmail Hâmi
Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 1, İstanbul ts., s. 260.
Dukas, Bizans Tarihi,
çev. VL. Mirmiroğlu, s. 184.
İsmail Hâmi Danişmend,
İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 1, İstanbul ts., s. 262-263; Ahmed Muhtar
Paşa, Feth-i Celîl-i Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 387-390.
Ekrem Hakkı Ayverdi,
Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri, c. 3, İstanbul 1989, s. 317-318; Semavi Eyice,
“Ayasofya”, DİA, s. 208; İlhan Akçay, Ayasofya Camii, s. 26, 40, 50.
Solakzade Mehmed Hemdemî
Çelebi, Solakzade Tarihi, Haz. Vahid Çabuk, c. 1, s. 286-287.
Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i
Celîl-i Kostantıniyye, İstanbul ts, s. 389-390.
Hoca Sadettin Efendi,
Tacü’t-Tevarih, c. 2, İstanbul 1992,
sadeleştiren İsmet Parmaksızoğlu, s. 293.
|