|
YAĞMUR ATSIZ
Böyle giderse korkarım ki kabak benim tepemde patlayacak ve suç
üzerime kalacak. Onun için iyisi mi yol yakınken savunmamı sunayım:
Türk okur-yazarları arasında yaklaşık yüz yıldır iki eğilime sıkça
rastlanır. Ya kendini dev aynasında görmek ya da dürbünün tersinden
seyretmek eğilimleri... Bu, Tanzîmât'ın getirdiği bir hastalığın iki
tezahürüdür. Yükselen Avrupa karşısında manevi ezikliğe ve aşağılık
duygusuna kapılan Osmanlı/Türk kendine âid ne varsa hakir görmeğe,
Avrupa'dan gelme herşeyi ise körü körüne yüceltmeğe yöneliyordu. Bir
başka bölümü ise, fakat yine aynı aşağılık duygusunun neticesi
olarak, kendine âid herşeyi kayıtsız şartsız üstün görme hummasına
yakalanmışdı. Bu durum günümüze kadar uzanır.
Ağustos Ayı sadece Türk Tarihi'nde Büyük Zaferler Ayı değil aynı
zamanda Muazzez Türk Matbuâtı'nın Lâf Kıtlığında Asma Budama Ayı'dır
da!. Bu Ağustos budanan asmalardan biri de şu oldu: Matbaa denen
''gâvur icâdı''nı bu kör olasıca Osmanlılar 283 yıl gecikmeyle
alırken bu rötara sebeb yobazlıkları mıydı yoksa elyazması kitab
üretimiyle geçinen loncaların ekmek parasıyla oynamama kaygısı mı?
Herkes canı ne isterse onu tartışmakda elbet hürdür. Fakat iş tekrar
dönüp dolaşıp birtakım Batı yanaşması Neo Tanzîmatistlerin ''fırsat
bu fırsatdır'' diye Osmanlı'ya bir iki hakaretde daha bulunmasına ve
böylece tatmin olmalarına vesile teşkil edince benim canım sıkıldı.
Cumhûriyet'i kabûI etmek için Osmanlı'yı inkar etmek gerekir sanan
bu çorak gönüllü ve kavruk beyinlilere benim zâten ne hikmetse hep
canım sıkılır... Tek bir yazıyı temel alarak hepsine cevap vermek
istiyorum:
14 Ağustos 2001 tarihli ''Cumhuriyet''de Orhan Bursalı adlı köşe
yazarı ''OSMANLI'YI HATTATLAR ÇÖKERTTİ!?'' başlığı altında şu
görüşlere yer veriyor:
-Genç Türkiye; bilim, düşünce, bilgi bakımından Osmanlı'dan sıfıra
yakın miras devralmış ve modern bilgi ve bilimi kendi kurmak zorunda
kalmıştır.
-Birtakım sağcı yazarlar, Niyâzi Berkes'in çok kısır ve Sığ bir
yorumuna sarılarak matbaanın geç gelmesini dini sebeblere değil,
nakkaşlarla hattatların geçimine engel olmama endişesine bağlarlar.
-Ancak asıl sebeb, Osmanlı'da kitaba ve okumaya taleb olmamasıdır.
-Avrupa'da prenslikler daha 11. Yüzyıl'dan itibâren
eğitimi yaygınlaştırmaya başlamışlardı.
-Hatta Almanya'da Büyük Frederik 5-14 yaş arası çocuk ve gençlere
okul mecbûriyeti getirmişdi.
-Hatta ve hatta 1642'de şehirli ve köylü çocuklara okuma-yazma, din,
doğa bilimleri, müzik v.s. okutulmaya başlanmıştır.
-Osmanlı, Avrupa'daki bu gelişimin tamamen dışındaydı.
Eğer Rahmetli Arkadaşım Uğur Mumcu bu satırları okumuş olsaydı
herhalde acı acı gülümser ve derdi ki "işte; Yağmur, benim hep
söylediğim bilgi sahibi olmaksızın fikir sahibi olma meselesine iyi
bir örnek..."
Bu iddialar yine Merhûm Çallı İbrahim'in "Bu kadar cehalet ancak
tahsil ile mümkündür!" fehvâsına da uyar.
Sırayla gözden geçirelim:
-Sayın Bay Bursalı "hattat'' (kalligraf) ve "müstensih" (kopist)
arasındaki farkı bilmiyor. Ayrıca "nakkaş", duvar ve tavanlara
yağlıboya resim, motif ve süslemeler işleyen sanatkarlara verilen
addır. Matbaayla ilgisi yokdur.
Osmanlı Mimarisi, Eritre ve Sûdan'dan Polonya ve Çekoslovakya'ya,
Fas'dan Doğu Hindistan'a kadar devasa bir bölgeyi yüzlerce yıl
etkisi altına "sıfıra yakın" teknik yetenekle mi aldı? Tâc-Mahall'i,
yahut dünyanın en büyük kubbesi olan Gül-Künbed'i Osmanlı mimarları
inşa etmediler mi? Selimiye'nin minareleri "afsun gücüyle" mi
dikildi? Budapeşte'deki hamamları Çinliler mi kurdu? Bugün
Mogadişu'da hala kullanılan kanalizasyon şebekesini 17. Asır'da
işletmeye açanlar Osmanlı mühendisleri değil miydi? Cançekişme
devrimiz olan 1880'lerde Taif'de -yine bugün hala işler halde
bulunan tuzlu su arıtma tesislerini yine bir iki mütevazı, ama
yetenekli Osmanlı mühendisi değil de 11. Yüzyıl Avrupa prenslerinin
okutduğu üstün zekalı veledler mi geliştirdi?
-Tarih ve coğrafya alanlarında muazzam eserler veren ve
Copernicus'dan yüz küsur sene önce " AcaibülMahlukaat" adlı
eserinde (1415) arzın yuvarlak olduğunu vurgulayan Rükneddin Ahmed,
ayrıca Piri Reis, Katib Çelebi, Hacı Halife yahut Evliya Çelebi
gibi, eserleri daha mürekkebleri kurumadan Batı dillerine çevrilen
ölümsüz bilim adamlarını yok saymak Bay Orhan Bursalı'nın -eğer
varsa vicdanını hiç mi sızlatmıyor?
Büyük Matematikçi, Silah Uzmanı, Kartograf, Ressam ve Tarihçi
Matrakçı Nasuh Bey, ki aynı zamanda bir sancak beyi, yani
tümgeneraldi, İstanbul resadhanesi Müdürü Takıyyeddin Efendi, Büyük
Târihçi Naîmâ ve daha düzinelerce bilgin "Barbar Osmanlı"nın, o
kitaba ve okumaya hiç ilgi göstermeyen "talancı kavmin" değil de
muhayyel bir ülkenin övünç yıldızlarıydılar,
Öyle mi, Bay Bursalı;
Daha 15. Yüzyıl'da Batı Avrupa dillerine tercüme edilen şayan-ı
hayret tıb araştırmaları, mesela Amasyalı Sabuncuoğlu Şerafeddin
Efendi'nin 1465'de Fatih'e sunduğu "Cerrahiyye-i ifhaniyye" adlı
büyük başvuru kitabından haberiniz var mıydı, Bay Bursalı? 19.
Yüzyıl'a kadar akıl ve sinir hastalıkları tedavisinde dünyanın en
ileri çizgisini muhafaza edebilen, ruh hastalıklarını (diğer
metodların yanısıra) musıkî ile gideren, çiçek aşısını icad edenler
de herhalde Eskimolardı, öyle mi? Sayın Bay Bursalı, siz Fatih
Medresesi'nde okutulan cebir derslerinin, 15 Yüzyıl sonralarından
itibaren sırasıyla Venedik, Padova, Bologna ve Floransa
Üniversiteleri'nde de aynen iktibas yoluyla okutulmaya başladığını
biliyor muydunuz?
Bu bahisler uzundur, Bay Bursalı, yorgun olduğu belli zihninizi daha
fazla zorlamadan öbür noktalara geçeyim:
-Avrupa'daki prensliklerin daha 11. Yüzyıl'dan itibaren eğitimi
yaygınlaştırdıkları iddiası bir palavradır. O çağlarda, henüz
asilzadeler arasında bile okuma yazma bilenlerin oranı yüzde onları,
on beşleri aşmıyordu. O bir yana manastırlardaki rahiblerden bile on
iyimser tahminlerle ancak yarısı harfleri tanıyordu. Siz bırakınız
11. yüzyılı, yâni (sizin gibiler bu asır konusunda biraz
şaşırgandır, tasrih edelim) 1001-1100 yılları arasını, o tarihlerden
100/150 yıl sonra o sizin yerlere göklere koyamadığınız Avrupalılar
Kudüs'de ve Kutsal Topraklar'ın diğer bölümlerinde gerek
Müslümanlara gerekse Mûsevîlere akla hayale gelmedik eziyetlerde
bulunuyor, derin bir vahşet içinde onların eserlerini de
yokediyorlardı. 1492'den sonra İspanya'da etdiklerini -eğer
biliyorsanız şöyle bir hatırlayınız, Bay Bursalı! Ama size kalsa
Mevlana ve Yunus Emre'yi de Sorbonne mezûnu yaparsınız muhtemelen...
-11. Yüzyıl'dan Büyük Frederik'e geçmenizi de anlayamadım. Belki
Frederik Barbarossa ile karıştırıyor olabilirsiniz. Fakat Büyük
Frederik 11. Yüzyıl'ın değil 18. Yüzyıl'ın bir hükümdarıdır.
Bilginize...
-1642 Yılı'nda şehirli ve köylü çocuklar arasında başlatıldığını
iddia etdiğiniz muazzam eğitim kampanyası da bir garîbe... 1642,
Avrupa'da Otuz Yıl Savaşı'nın (1618-1648) en feci şekilde ve bütün
dehşetiyle, bütün sefaletiyle sürdüğü bir zamâna, savaşın en
hummalı, en kanlı bölümüne rastlar. Öyle ki halk bazı kasaba ve
şehirlerde insan eti yemeğe başlamışdı. O devirde yaygın eğitim
seferberliği, öyle mi?
Siz neden bahsetdiğinizin sahi farkında mısınız,
Bay Bursalı? -Evet, Osmanlı bütün bunların dışındaydı. Dolayısıyla
Vestfalya Barışı müzakerelerine katılmayan iki Avrupa devletinden
biri olmayı tercîh etdi. (Öbür Vatikan) Son olarak şu noktayı
vurgulamak isterim: 18. Yüzyıl'ın ikinci Yarısı'na, 1750'lere, kadar
Osmanlı memalikinde okuma-yazma oranı çok yüksekdi. 1700'lere kadar
okul sayısı da Avrupa ülkelerindekine nazaran adamakıllı daha
yüksekdi.
Şimdi gelelim matbaa meselesine:
Johannes Gutenberg'in 1444'de kullanıma sokduğu
müteharrik madeni harflerden oluşan matbaa aslında ilk kez Çin'de
geliştirilmişdir. Çinliler 1 041 Yılı'nda ilk olarak bu metodla
kitab basmışlardır. Daha önce kullanılan klişe metoduyla basım ise
ta 9. Yüzyıl'dan bu yana Uygur Türkleri, Çinliler ve Koreliler
tarafından kullanılıyordu. Gutenberg tipi matbaa, daha ilk
yıllarından itibaren Osmanlı imparatorluğu'nun bir çok şehrinde
kullanılmaya başladı. En eskisi 1495'de, yani İspanya'dan sürülüp
Türkler tarafından davet edilmelerinden hemen üç yıl sonra,
Selanik'de kurulan Yahudi matbaasıdır. Yahudiler aynı yıl
İstanbul'da da bir matbaa açmışlardır. ilk Ermeni matbaası 1567'de
İstanbul'da, ilk Rum matbaası ise yine İstanbul'da ve 1627'de
kurulmuşdur.
Ancak ilk Türk matbaası 1727'de Şeyhülislam Abdullah Efendi'nin
fetvâsı ve Hakan-Halife III. Ahmed'in fermanı ile faaliyete başladı.
Müesseseyi kuranlar İbrahim Müteferrika ve (daha sonraların
Sadrazamı) Yirmisekizçelebizade Sâid Efendi idi.
O sıralar sayıları sadece DerSaadet'de 90.000'e yaklaşdığı yabancı
gözlemciler tarafından öne sürülen (Conte Marsigli, Y.
müstensihlerin ekmek kapısı kapanmasın diye dini kitablar basımdan
vareste tutuldu.
Gerçi bundan önce de Avrupa'da pek çok Türkçe kitab basılıp Osmanlı
topraklarında satılıyordu ama bunlara pek de büyük bir ilgi
duyulmuyordu. Ne var ki bu az ilginin sebebi, birtakım körleme Batı
hayranı zihni yanaşmaların iddiası gibi Türklerin kitab düşmanlığı
değil tam tersine Türkler arasındaki kitab bolluğu idi.
Türkleri kitab düşmanı bir millet olarak nitelemek, eğer tüyler
ürpertici bir cehâletden kaynaklanmıyorsa, en az onun kadar feci
hâinâne bir bühtandır. Gerek Fâtih Sultan Mehmed ve gerekse
muâkıybleri Avrupa'da basılan kitabları her zaman incelemişlerdir.
Üstelik mesela Floransalı Francesco Berlinghieri adlı bir
coğrafyacı, eserini resmen ''Avrupa'nın En Büyük ilim Hamisi ve En
Büyük Hükümdarı Sultan Mehmed''e, yani Fâtih'e, ithâf etmiş, ona
sunmuşdur. Basımı 1480... Şimdi, başda Bay Bursalı olmak üzere,
herkese soruyorum: Bu karakterde bir devlete ve topluma ''kitab
düşmanı, bilimsel birikimi sıfır" gibi yaftalar yapıştırmak ve
takıştırmak mantıkla bağdaşır mı? Her şeyden mühimmi ahlakla
bağdaşır mı?
Hayır, Türklerin matbaaya fazla ilgi göstermeyişleri, ellerindeki
müstensih (kopist) ordusunun üretim gücünden ileri geliyordu. Zaten
18. Yüzyıl başlarına kadar matbaa basımı kitab elyazması kitabdan
pek de öyle kayda değer ölçüde ucuz değildi.
Neo Tanzimatistlerin bilmediği, yahut ezik egolarını tatmin için
bilmezden geldikleri bir bilgiyi de bu vesileyle sunayım: 15., 16.
ve kısmen 17. Yüzyıllar'da Avrupa ülkelerinin genel eğitim düzeyi,
yukarıda işaret etdiğim gibi Türkiye'dekine göre çok geriydi ama
üstelik bunun neticesi olarak oralardaki kitab sayısı da -matbaaya
rağmen düşükdü. Batı Avrupa'da mesela bir 16. Yüzyıl hükümdarının
bin kitaba sahip olması, efsane gibi dilden dile dolaşırdı. Oysa o
çağlarda Osmanlı İmparatorluğu'nda on bin üzerinde elyazması kitaba
sahip pek çok özel şahıs bulunmaktaydı. Bana inanmayanlar
Süleymaniye Kütübhanesi'ndeki ''Yazma Eserler Kataloğu''nu
inceleyebilirler.
Bağlayacak olursak basma kitabın yazma kitaba gerçekden fark atmaya
başlaması ancak 19. Yüzyıl başlarından itibarendir.
Peki, o zaman Türkiye teknolojide ve öbür bilim dallarında niçin
geri kaldı?
Bunu Türklerin kitab düşmanlığıyla izah etmek isteyenlere bir soru:
İspanya'da ilk matbaa 1474'de Valencia'da kurulmuşdur. Yani daha
başından itibaren İspanya bu basma kitab işinin içindedir. Dünya
Edebiyatı'nın en büyük yazarlarından Cervantes'in şaheseri ''Don
Quijote" ise 1605 Yılı'ndaki ilk basımından sonraki iki yıl içinde,
1607'ye kadar, tam on iki bin nüsha satar!!! Bu tiraja eser'in ikisi
Lizbon'da biri de yine İspanya içindeki üç ''korsan'' basımı dahil
değildir.
Tasavvur buyurulsun, bugün, 2001 Yılı'nda Türkiye'de bir roman
12.000 satsa yayıncısı sevincinden masaya fırlayıp göbek atar...
Ve bu hadise 1607 Yılı İspanyası'nda gerçekleşiyor.
Demek ki İspanyolların ''kitab düşmanı" olduklarını söyleyemeyiz.
Zaten buna bizim Neo Tanzîmatist mahlûkaatın dili de varmaz. Çünkü
onlar ''Avrupalı''...Eh, bizimkiler de öyle (!)... it iti ısırmaz!
Ama o vakit nasıl oluyor da tıpkı Osmanlı İmparatorluğu benzeri bir
cihan devletinin varisi olan İspanyollar da son iki yüz yıldır
teknolojik gelişmelere ayak uyuramadılar?
Eğer 18. Yüzyıl'dan bu yana hangi ülkenin Sanayi Devrimi'ne önayak
olduğu ve ayak uydurabildiğini, hangilerinin ise -benzeri veya.
değişik sebeblerden ötürü bu devrimi ıskaladığını incelerseniz bu
sorunun cevabını daha sıhhatli bir şekilde verebilirsiniz.
Onun için Osmanlı'yı öyle hattatlar mattatlar batırmamışdır... Hele
nakkaşların bu meselede hiç taksîrâtı yokdur... Lâf aramızda ben de
bu konuda herhangi bir mes'ûliyet kabûl etmiyorum! Belki mücellidler
ve müzehhibler bir hergelelik etmişdir!
Osmanlı Kainatı'na bakınca kapkara bir çölden başka birşey göremeyen
Sayın Bay Bursalı'ya tavsiyem ''Bursa'da Zaman'' Şiiri'ni okusun...
Zayıf ümîd ama belki içi aydınlanır... Eğer öylesine zifir bağlamış
bir yerin aydınlanması mümkünse...
Ha, bir de asırları doğru saymayı öğrensin... Muhabbetle...
Köln, 25 Ağustos 2001
Bu makale Türk Edebiyatı Dergisi 336. sayıdan
alınmıştır. |