|
Hicrî 857 ve Milâdî 29 Mayıs 1453 tarihi İstanbul’un fetih tarihi
olduğunu herkes biliyor. Biz, bilinenleri tekrar etmekten ziyâde,
fetih münâsebetiyle, fethin İstanbul’a ve bütün dünyaya
kazandırdıkları üzerinde durmak istiyoruz.
Resûlüllah’ın Medhine
Mâsadak Olan Fetih Ve Fâtih
Fethin müjdesini Hz. Peygamber,
“İstanbul mutlaka feth olunacaktır; Onu fetheden
komutan ne güzel bir komutandır ve o fetih ordusu da ne güzel bir
ordudur” ifadesiyle açıkça ve dokuz asır evvel
müjdelemiştir. Bir milyon hadisi ezberine alan İmam Ahmed bin
Hanbel’in Müsned adlı eserinde ve Hadis İmamı Hâkim’in Müstedrek
adlı eserinde sahih olarak naklettikleri[1] bu doğruluğunda şüphe
bulunmayan hadisdeki medhe, başta Hz. Muâviye olmak üzere çok sayıda
İslâm Halife si nâil olabilmek için seferler tanzim eylemişlerdir.
Bunların içinde Yıldırım Bâyezid de vardır. En son bu müjdeye nâil
olmak isteyen ise, Fâtih ’in babası Sultân Murad II’dir. Fetih
hazırlıklarını sürdürürken âlimlerler de meşveret etmiştir. Bir
kısım tarihçilerin iddia ettiği gibi isticvâb için değil belki fetih
meselesini istifsâr için davet ettiği Hacı Bayram Veli’ye meseleyi
açmıştır. Ancak Kur’an ve Sünnet’in mana âlemlerinden haberdar olan
Hacı Bayram Veli Hazretleri, bu fethin kendisine değil, oğluna nasib
olacağını, çok ince bir mana diliyle, Sultân Murad II’ye
hatırlatmıştır. Sultân Murad II’nin Fâtih’i 14 yaşında tahta
geçirmesinin altında da bu mana yatmaktadır.
Resûlüllah ’ın verdiği bu müjdeyi, Kur’an da telvîh ve telmîh-leriyle
desteklemektedir. Gerçekten Sebe’ Sûresindeki “beldetün tayyibetün”
ifâdesinin cifir ilmiyle işâret ettiği tarih, 857 yani İstanbul’un
fetih tarihi olan 1453 yılıdır. Kur’an’ın bu ifâdesinden İstanbul’un
fetih tarihini çıkaran ise, o asrın ilim ve mana büyüklerinden
Mevlânâ Câmi Hazretleridir ki, sonradan Fâtih Sultân Mehmed
kendisini İstanbul’a davet etmişse de, Fâtih’in vefâtı münâsebetiyle
Konya’ya kadar gelmişken geri dönmüştür[2].
Fethin Dünyaya Ve
İslâm Âlemine Kazandırdıkları
Fethin kazandırdıklarını, maddî ve manevi açıdan ele almak gerekinse
de, biz her ikisini mezc ederek, bazı mühim neticelerine işâret
edeceğiz:
1- Fethin Hukukî Neticeleri
Bilindiği gibi, İstanbul’un fethinden evvel burada Bizans
Hâkimiyyeti söz konusuydu ve Hristiyan lık boyasıyla boyanmış Roma
Hukuku tatbik ediliyordu. Fâtih Sultân Mehmed, İstanbul’u Allah ’ın
yardımı ve kılıcının kuvvetiyle fethedince, bu beldede yeni bir
hukuk sistemini yürürlüğe soktu ve bu hukuk sistemi İslâm Hukuku
idi. Daha evvel, Bizanslıların vergi, can ve namus konusundaki hak
ihlâllerinden bıkan İstanbul ahalisi, Yahudisi ve Hristiyanı ile,
İslâmın adâlet düsturlarının bizzat Padişah tara-fından da
uygulandığını ve kendilerinin İslâmın teminâtı altında İstanbul’da
daha rahat hayat yaşayacaklarını anlayınca, Fâtih’in fetih
hareketine direnmek şöyle dursun, çok kısa bir zamanda tam bir
şekilde intibâk ettiler. Fetih sırasında yaşanan bazı müşahhas
misalleri vermek istiyorum:
İstanbul'daki Kiliselerin Varlığı Fâtih'in
Müsamahasının Eseridir
İslâm devletler hukukunun hükümlerine göre, sulh
yolu ile fethedilen ülkelerde mevcut olan ehl-i kitâba ait
ma'bedlere asla dokunulmaz; ancak yenilerinin inşaasına da müsaade
edilmez. Eskiden beri var olanlar tamir edilebilir. Savaş yoluyla
fethedilen topraklarda ise, durum tam tersinedir. Yani İslâm
hükümdarı, isterse, başka dinlere ait bütün ma'bedleri yok eder ve
gayr-i müslimleri de sürgün edebilir. İşte İstanbul, tamamen savaş
yoluyla fetholunmuştur. Ayasofya 'nın ve benzeri bazı kilise lerin
camiye çevrilişinin meşrutiyet sebebi zikredilen hükümdür[3].
Bu hüküm, İstanbul çapında tatbik edilseydi, İstanbul'daki bütün
kilise ve havraların yıkılması gerekirdi. İstanbul'u Allah 'ın
yardımı ve kılıcının kuvvetiyle fetheden Fâtih Sultan Mehmed,
Ayasofya 'yı cami haline getirdikten sonra, papaz ve hahamlardan
oluşan bir heyeti huzurunda kabul eder. Papa z ve hahamlar heyeti,
İstanbul'u savaşla fethettiğini, dilerse İstanbul'da hiçbir kilise
ve havra bırakmayacağını, bu durumun devletler hukukundan doğan bir
hakkı olduğunu Fâtih'e ifâde ederler; ancak kendisine, kendilerine
ve ma'bedlerine karşı İstanbul'un sulh yol ile fethetmiş gibi kabul
etmesini ve geç de olsa toplu halde huzuruna gelişlerini bu mânâya
vesile saymasını ısrarla talep etmişlerdir. Çevresindeki din
âlimlerine danışan Fâtih Sultan Mehmed, bu isteklerini geri
çevirmemiş ve camiye çevrilenlerin dışında kalan kilise ve
havralara, hakkı olduğu halde müdahale etmemiştir.
Günümüze kadar yaşayan kilise ve havraların gerçek sırrının,
Fâtih'in din ve vicdan hürriyeti anlayışı olduğunu, Osmanlı
Devleti'nin şanlı Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi, verdiği bir fetvada
vuzuha kavuşturmaktadır Bu fetvanın orijinali aynen şöyledir:
"Merhûm Sultan Muhammed Hân-Aleyh'ir-rahmetü
vel'ğuf-rân-hazretleri, Mahmiye-i İstanbul'u ve etrafındaki
karyeleri anveten feth eylemiş midir? El-Cevab: Ma'ruf olan anveten
fetihdir. Amma kenais-i kadime sulhen fethe delâlet eder. Sene
hamsin ve erba'ın ve tis'a-mi'e (945) tarihinde bu husus teftiş
olunmuştur. 130 yaşında bir kimesne bulunup Yehud ve Nasara tâifesi
el altından Sultan Muhammed Hân ile ittifak edüp Tefrûk'a nusret
etmeyecek olub Sultan Muhammed dahi anları seby etmeyüp halleri
üzere mukarrer edecek olub bu vechile feth olundu deyu şahadet edüp
bu şahadet ile kenâis-i kadîme hali üzere kalmıştır. Ketebehu
Ebussuud"[4].
Görülüyor ki, Fâtih Sultan Mehmed'in Sırbistan'da tatbik edeceğini
va'd ettiği "Her caminin yanına birer kilise inşasına müsaade"
durumu, İstanbul'da da tatbik olunmuştur. Fener'de Abdi Subaşı
Mahallesindeki Caminin biti şiğinde Rum Patrikhanesi ile kilisenin
mevcudiyet i, Osmanlı Devleti'nin gerçek mânâda din ve vicdan
hürriyetini göstermiyor mu? Edirnekapı Caddesinin son kısmında yer
alan Mihriman Sultan Camii'nin hemen karşısında bir Rum kilisesinin
inşasına müsaade etmek, bu hürriyetin mad-dî delillerinden değil
midir? Müslümanların gayr-i müslimler hak-kındaki ulüvv-i cenab ve
müsamahasına karşılık, gayr-i müslim devletlerin geçmiş asırlarda,
özellikle Endülüs'de; son asırlarda ise Osmanlı hâkimiyetinden çıkan
memleketlerde kalan müslüman ahaliye reva gördükleri muâmeleler,
tamamen din ve vicdan hürriyetini ihlal ettiğinden, mukayese bile
edilemez. İşte fethin huku-kî neticelerinden bir tanesi[5].
Fâtih sultân Mehmed, günümüzdeki Avrupalılar gibi çifte standartlı
davranmamıştır. Nazarî planda va'd ettiğini, uygulam adaki bazı
hatalar dışında aynen tatbik etmiştir. Bunun canlı bir misalini,
zimmî lere tanınan hakları yazılı bir emir ve ahidnâme haline
getiren Fâtih Sultan Mehmed'in fetihden sonra İstanbul Galata’daki
gayr-i müslimlere verdiği fermânında bulunan şu cümlelerden
anlıyoruz:
"Ben Ulu Padişâh ve ulu şehinşâh Sultan Muhammed
Hân bin Sultân Murâd'ım. Yemin ederim ki, yeri göğü yaradan
Perverdiğar hakkı içün ve Hazret-i Resûlün-Aley'is Salâtü Ve's-Selâm-pâk,
münevver, mutahhar ruhu içün ve yedi Mushaf hakkı içün ve yüz yirmi
dörtbin peygamber ler hakkı içün, dedem ruhîçün ve babam ruhîçün,
benim başım içün ve oğlan ların başîçün, kılıç hakkîçün, şimdiki
hâlde Galata'nın halkı;
1. Kendülerin âyinleri ve erkânları ne vechile câri ola-gelirse,
yine ol üslûb üzere âdetlerin ve erkânların yerine getüreler. Ben
dahi üzerlerine varub kal'alarını yıkub harâb etmeyem.
2. Buyurdum ki, kendülerin malları ve rızıkları ve mülkleri ve
mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve
bilcümle metâ'ları ve avretleri ve oğlan cıkları ve kulları ve
câriyelerin kendülerin ellerinde mukarrer ola, müte'ârız olmayam ve
üşendirmeyem.
3. Anlar dahi rençberlik edeler. Gayrı memleketlerim gibi deryâdan
ve kurudan sefer edeler, kimesne mâni ve müzâhim olmaa, mu'âf ve
müsellem olalar”.
Fetihden sonra asırlarca İstanbul’da tatbik edilen bu ulvî
esaslardan dolayıdır ki, hâlâ o günün gayr-i müslim nüfusunun
torunları İstanbul’da oturup ticâret yapabilmektedirler ve maalesef
müsâmahası ile yaşadıkları Osmanlı ecdâdımıza da hakâret etme
cesâretini kendilerinde bulabilmektedirler.
Netice olarak, daha evvel Bizanslıların keyifleri ile başbaşa
yürüyen Roma Hukukunun eskimiş kâideleri ve adâlet yerine zulüm
dağıtan Bizanslı hâkimler ile hayatını devam ettiren İstanbul Şehri,
fetihden sonra, bırakınız insan haklarını karıncanın dahi hukukuna
tecâvüz ettirmeyen İslâm Hukuku gibi mükemmel bir hukuk sistemi ve
Mahkemede Fâtih ile Rum ustayı aynı iskemleye oturtan Hıdır Bey gibi
hâkimleri bulmuştur.
İslâm Hukuku nun hükümlerini derleyen fıkıh kitaplarındaki şer‘î
hükümlerin tatbiki yanında, İslâm Hukukunun ülül-emr e tanıdığı içi
boş yasama yetkisi kullanılarak başta Devlet Teşkilâtı Kanunnâmesi
olmak üzere, 80 küsur Kanunnâme hazırlamak da, yine fethin meyveleri
arasında yer alıyordu ve bu uygulam a İslâm Hukuk tarihinde ilk idi.
2- Fethin İlim Alanındaki Neticeleri
İstanbul fethedildiği zaman, buradaki hristiyan ilim adamları hâlâ
papazların tesirinde idiler ve hâlâ dünya yuvarlaktır diyenlere kem
gözlerle bakmakta idiler. Zaten parlak bir ilim hayatından da
bahsedilemezdi. Fetihle beraber, İstanbul ilim aleminin ve özellikle
de dünyanın çevresini metre metre ölçmeye çalışan Hoca Çelebi’ler’in,
Molla Fenârîlerin ve benzeri allâmelerin merkezi ve otağı haline
geldi. Daha evvel eğlencelere ve gayr-ı meşru âlemlere sahne olan
İstanbul Sarayları, fetihden sonra ilmî tartışmalara ve her çeşit
ilimde yazılan hârika eserlerin devlet büyüklerine takdim
ihtifâllerine sahne olmaya başladı.
Dünya’nın ilk büyük Üniversitelerinden biri olan Fâtih Külli-yesi,
fethin mühim bir meyvesiydi. Bu Üniversite’de ders kitâb-larından
biri İbn-i Sina’n ın El-Kanun Fit-Tıb adlı dev eseri olan
Tıbbıye’den tutun da, ders kitâblarından biri Seyyid Şerif
Cürcânî’nin Şerh’ül-Mevâkıf adlı kelâm ve felsefe
ansiklopedisi olan Medreselere kadar her çeşit ilim okutulmaktaydı.
Avrupa’daki Rönesans hareketleri , İstanbul’un fethi ve İstanbul’a
getirdiği ilmî havanın tesiriyle başlamıştı. Zira sadece dinî
ilimler değil, bilinen ve herkesçe duyulan Fâtih’in toplarını
dökecek teknik elemanları yetiştirecek ilim yuvaları İstanbul’da
kurulmuştu.
Avrupa nefis muhâsebesi yapmaya başlamıştı. Fâtih’e İstanbul’u
fethettiren İslâmın teşvikiyle sonuna kadar açılan ilim kapıları ve
ilim adamlarına hürmetti. Kendilerini İstanbul’dan çıkaran ise,
dünya dönüyor diyen ilim adamlarını idam edecek kadar cehlin gayyâ
kuyusuna dalmalarıydı. Yani Avrupa’daki Rönesans hareketleri,
denilebilir ki, İstanbul’un fethiyle başladı. Böylece İstanbul’un
fethi, cehâlete esir düşen Avrupa’nın da ilim tarafından fethi
demekti.
Fetihden sonra İstanbul, bütün alanlardaki ilim adamları için,
hicret edilmesi şart olan bir vatan haline gelmişti.
3- Fethin Siyâsî Ve Sosyal Alanda
Kazandırdıkları
Bilindiği gibi, Osmanlı devleti, Osman Bey ve Orhan bey zamanlarında
devlet değil bir beylikti. Osmanlı’nın başında bulunanlara sultân
veya Padişah değil, bey veya eski tabirle Emîr-i Kebir denmekteydi.
I. Murâd Hüdâvendigâr, kendisine Sultân ünvânını verdiyse de, başta
Osmanlı’nın manen hâkimi durumunda olan Memlüklüler olmak üzere,
hâricî devletler, Osmanlı Devletini müstakil bir devlet olarak
görmüyorlardı ve yazış-malarında bahsettiğimiz Emir-i Kebir ünvânını
kullanıyorlardı[6]. Bu durumu, Yıldırım Bâyezid kısmen yıkmıştı ki,
malum Timur hâdisesi ve fetret devri başladı. İşte Osmanlı Devleti
tabirini, hem içeride ve hem de dışarıdaki bütün kesimlere karşı
kabul ettiren, İstanbul’un Fâtih tarafından fethi idi ve artık
yıkıldığı güne kadar, Osmanlı Devlet-i Aliyyesi tabiri dost ve
düşmanın dilinden düşmedi. Cumhuriyetten sonra Osmanlı İmparatorluğu
oldu ve bu sene de yeniden Osmanlı devleti haline geldi.
O halde diyebiliriz ki, Osmanlı Devleti, fetih ile devlet haline
geldi.
İstanbul’u Dünyanın tek süper devletinin başşehri haline getiren
fetih hareketinin, sosyal açıdan da İstanbul’da bir süper değişiklik
yaptığını ifâde edebiliriz. Evvela İstanbul’da yaşayan insanlar ,
asırlarca devam edecek bir huzur ve adâlet ortamı ile tanıştılar.
Kumkapı’da, Edirne Kapı’da ve Sultân Ahmed’de, bir tarafdan
camilerin minarelerinden ezan sesleri duyulurken ve müminler huzur
içinde namaza koşarken, aynı Kumkapı’da ve aynı Edirne Kapı’da
Hristiyan lar ve Yahudiler, tıpkı müslümanlar gibi huzur içinde
Kilise ve Havralarına koşabiliyorlardı.
Müslüman ve gayr-i müslim bütün İstanbul sâkinleri, öylesine sosyal
hizmetlerden yararlanıyorlar ve sosyal yardımlardan istifâde
ediyorlardı ki, sadaka taşlarına bırakılan zekât paraları, bazan
günlerce bekliyordu da, kimse elini uzatmışordu. Yani sosyal yapıyı,
müslümanı ile ve gayr-i müslimi ile ıslâh eylemişti.
4- Ticârî ve İktisâdî Alanda Getirdikleri
İstanbul’un fethi, dünyanın ticâret ve ekonomik dengelerini de
değiştirdi. Bir tarafdan keşifleri teşvik ederken, diğer tarafdan,
İstanbul’u dünya ticâretinin merkezi haline getirdi. Fâtih zama-nında
hazırlanan Dellâliyye ve Gümrük Kanunnâmelerinin hüküm-lerinden
anladığımız kadarıyla, Londra , Bağdad, Uzakdoğu ve Rus mallarının
önemli bir kısmı, İstanbul’da pazarlanmaktaydı. İstanbul, İpek
yolunun finans merkezi olmuştu. Som altından dökülen Muhammedî
akçeler, dünya papa çevrelerinde en çok tutulan para birimi haline
geldi.
İstanbul’da ticâret, kaidelere bağlandı. İstanbul’a mal getirecek
tüccâr, hangi dinden olursa olsun, malından alınacak vergi mikdarını
biliyordu. İslâm Hukuku nun verdiği müsaadeye dayanılarak,
şehbenderlik denilen ticârî konsolosluklar açılmıştı. Fâtih
zamanında Venedikliler ve Rumlara verilen İmtiyâz fermânları bunları
açıkça ortaya koyuyordu.
Kısaca İstanbul’un fethi, Rönesans hareketlerini başlatmak ve gayr-i
müslimlere adâleti göstermekle, Avrupa için de bir fetih olduğu
gibi, hem müslüman Türklerin ve hem de bütün İslâm âleminin medâr-ı
iftihârı ve dünyanın da dört yüz yıl boyunca tek süper devleti
olması meyvesini vermiştir.
İstanbul, Yeniden ve Ma‘nen Fethedilecek
Birinci dünya savaşından Osmanlı Devleti’nin mağlup ayrılmasıyla ve
fethin sembolü olan Ayasofya ’nın müze haline getirilmesiyle,
İstanbul, maddeten olmasa dahi manen esâret altına girmiştir. Son
yirmi yıldır, İstanbul’daki hayatın fuhşa, eğlenceye ve fethin
ruhuna aykırı olan herşeye mağlub düşmesi ise, bu manevî esâreti
daha da arttırmıştır.
Ancak nasıl Resûlüllah , İstanbul’un bir “güzel ve bahtiyar bir
kumandan” tarafından feth edileceğine işâret eylemiş ise, Âhir
zamanda İstanbul’un manen fethedileceğini beş on tane hadisiyle
müjdelemiştir. Bu manevî fetih, İstanbul’un İslâm’ın yeniden
ihyâsına merkez olması ve bu büyük hareketin sembolü olarak da
Ayasofya ’nın minarelerinden “Tekbir” seslerinin
yükselmesiyle olacaktır.
Bahtiyardır, bu manevî fetih ordusunda vazife alan ve alacak olan
müminler!
Fâtih ’in fethinin 549. yılını kutlarken, yeniden ve ma‘nevî alanda
tahakkuk edecek olan ikinci fethi, rahmet-i ilâhiyyeden bekliyor ve
“istikbâl inkılâbâtı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı
olacaktır” diyoruz.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Suyûtî, Feyz’ül-Kadîr, V, sh. 262
[2] Elmâlı, Hak Dini Kur’an Dili, sh. 3956; Şemseddin Sâmi, Kamus’ül-A‘lâm,
c. III, sh. 1757-1758
[3] Cin, Halil/Akgündüz, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, c. 1, sh. 393 vd.
[4] Ebussuud, Ma'ruzat, İst. Üniv. Kütüphanesi, Türk-çe Yazmalar No:
1798, vrk. 130/a-b.
[5] Osman Nuri, Mecelle -i Umur, 1/217-218
[6] Bkz. Feridun Bey, Münşeât, Fâtih Devri Fermânları
|