|
Osmanlı Devleti’nin uzun dönemde gerileyişinin sebepleri üzerinde
durulurken yaygın bir kanaat olarak mektep kitaplarına kadar inen
Osmanlıların ticârete gereğince önem vermeyişleri zikredilir.
Osmanlı Türklerinin fetih ve cengâverlikle, devlet idaresiyle
ilgilendikleri, bu iki sahanın dışındaki işleri kendilerine layık
görmedikleri, sanat ve ticâreti zahmetli ve hakir gördükleri, bu tür
faaliyetleri gayrimüslimlere bıraktıkları, yabancı devletlerle
imzalanan ticâret anlaşmalarının hep tek taraflı işlediği,Türklerin
imparatorluk sınırları dışına çıkmadıkları, enerjilerini ticâretin
geliştirilmesine sarf etmedikleri, ticâretin onların zihin
dünyalarında herhangi bir yer işgal etmediği, ticâretle ilgili
kararlarında yanıldıkları ve ticâret yollarındaki değişmenin
farkında olamadıkları gibi düşünceler ile Osmanlının ticâretten
uzaklığı vurgulanır.
Bu düşünceler Batı müelliflerinin ortaya attığı, ancak bizde de
benimsenen bir tezdir. Ne var ki gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Zira,
altı yüz yıllık hükümranlık serüveninde uluslararası dengelerde söz
sahibi olmuş bir devletin bu başarısını sadece siyasi ve askeri
alanda gösterdikleri performans ile açıklamak mümkün değildir. Bu
başarı büyük bir iktisadi ve ticari güç ile devamlı beslenmiştir.
Osmanlı, iyi bir asker ve yönetici olduğu kadar becerikli bir
tüccardır aynı zamanda. Tüccar, toplumda bir kısım askeri zümre
mensuplarından daha yüksek bir konuma ve prestije sahip idi. Bu
durum bile kendi başına Osmanlının ticârete verdiği önemin bir
ifadesidir. Zaten yöneticiler, tüccarların Osmanlı iktisadi düzeni
içinde önemli fonksiyonları yerine getirdiklerinin de farkında
idiler. Bu sebeple tüccarlara geniş hareket özgürlüğü sağlanıyordu.
Osmanlı'da ticâret küçümsenen ve hor görülen bir faaliyet değil,
aksine övülen bir faaliyet idi. Osmanlı vergi sisteminde ticari
sektörden daha az vergi alınıyordu. Tüccar himayeye mazhardı.
Osmanlı devlet teşkilâtına dair eser yazan Ricaut da Türkler'in
tüccarların arılar gibi çalışarak kovana bal getirdikleri için
himayeye layık olduklarını söylediklerini kaydeder.
Tüccarın himayeye mazhâriyetinin ve ticârete gösterilen olumlu
bakışın arkasında Osmanlı iktisadi dünya görüşünün iki önemli
prensibi bulunuyordu. Bunlardan birincisi
“ibadullahın terfih-i ahvalleri” yani halkın refahının
artırılması idi. Çünkü, Osmanlı sultanları ibadullaha Allah 'ın bir
emaneti olarak bakıyorlardı. Dolayısıyla ticâret batılı merkantilist
politika uygulayan ülkelerde görüldüğü gibi kendi başına bir amaç
değil, bir araç olarak telakki ediliyordu. Bu sebeple halkın
refahının artırılması gayesiyle ülke içinde piyasalarda mümkün
olduğunca bol, kaliteli ve ucuz mal bulundurulmasına çalışılıyordu.
Diğer bir prensip, devlet gelirlerinin en yüksek düzeye çıkarılması
idi. Devlet ticâreti, hem gelirini ve dolayısıyla maddi gücünü, hem
de genel refaha olan katkıları ile de manevi gücünü artırmanın bir
vasıtası gördüğü için sürekli himaye ediyordu.
Osmanlı'da ticârete verilen önemin göstergelerinden biri de Osmanlı
maliyesinin gücünün ticari ve ekonomik gelirlerden beslenmiş olması
idi. 1512 yılında yalnız Bursa 'da ipek ticâretinden alınan ve
merkezi hazineye giden gümrük geliri 43.000, 1562 yılında Şam 'a
getirilen baharattan alınan gümrük resmi ise 110.000 düka altın idi.
1527 yılında 277 milyon akçe olan merkezi devlet bütçesi içinde,
yalnız Bursa ve Şam'ın bu iki gümrük vergisi kaleminden aldığı vergi
gelirinin 7.5 milyon akçenin üstünde olması (1 Venedik dükası 50
akçe hesabıyla) yani bütçe gelirlerinin % 2.7'sini teşkil etmesi
ticâretin Osmanlı maliyesindeki ağırlığını göstermektedir.
İş bölümünün gelişmişliği piyasalar ın genişliğini açıklayan bir
kıstastır. Gelişmiş bir iş bölümü mutlaka yoğun bir ticari faaliyeti
gerekli kılar. Biri diğeriyle paralel bir şekilde gelişir veya
daralır. Yapılan bir resmi geçitte İstanbul 'da 735 çeşit esnaf
birliğinin katılması Osmanlı'da iş bölümünün Batıyla kıyaslanmayacak
derecede ne denli geliştiğini gösterir. 17. yüzyılda İstanbul'da
yaklaşık 1100 esnaf birliğine bağlı 25000 işyeri bulunuyor ve bu
işyerlerinde usta, kalfa ve çırak olarak toplam 80.000 kişi,
ortalama ise 3-4 kişi çalışıyordu. Diğer taraftan Batı dünyasının en
büyük şehri olan Paris 'te 1313 yılında sadece 157 çeşit zanaat
loncası bulunuyordu.
Osmanlının ticârete gösterdiği teveccühün bir başka göstergesi
ticari alt yapı yatırımlarıdır. Devlet, sadece tüccarı ve ticâreti
himaye etmekle kalmamış, gerekli alt yapı yatırımlarına da gereken
önemi göstermiştir. Başta sultanlar olmak üzere Osmanlı yöneticileri
bu yatırımlara yakın ilgi duymuşlardır. Orhan Gâzî Bursa 'yı aldığı
zaman ilk yaptığı faaliyetlerden biri Bedesteni inşaa etmesiydi.
Fâtih İstanbul 'u fethettikten sonra 118 büyük dükkandan ve
etrafında 984 ticârethanesi bulunan bugünkü Kapalıçarşı'yı inşaa
etmiştir. Balkanlarda Filibe , Saraybosna, Üsküp ve Selanik gibi
Osmanlı şehirlerinin hemen hepsinin büyük bedestenleri var idi.
Evliya Çelebi Sivas 'ı anlatırken 1000 dükkanlı büyük bir bedesteni
olduğundan söz eder. Seyyahımız Konya 'da 1900 dükkanın, 26 bekar
hanının, Kayseri 'de iki bedestenin bulunduğunu anlatır. Ülkeyi
baştan başa saran han, mahzen, kervansaray, kapan ve kapalı çarşılar
gibi ticari müesseselerin yanında belirli aralıklarla kurulan
panayırlar sayesinde yoğun bir ticari mübadele hüküm sürüyordu. Bir
kısmı günümüze intikal eden, bir kısmının da kalıntılarına
rastladığımız ticâret yolları üzerine kurulu han ve kervansaraylar
uzun mesafe ticâretinin gelişmesi maksadıyla inşaa ediliyor ve bu
yolların güvenliği de derbentçi adı verilen yarı askeri bir teşkilât
tarafından sağlanıyordu.
Osmanlı sultanlarının, ülkede ticari faaliyetlerin azamileştirilmesi
yönünde müracaat ettikleri politikalardan biri de tüccar ve
zenaatkarlar zümresini başta İstanbul olmak üzere büyük Osmanlı kent
merkezlerine toplamasıdır. Fetihden sonra Bursa 'dan İstanbul'a
varlıklı tüccarların gelip yerleşmesi sağlanmış, 1477 yılında Kefe
'den 267 zengin tüccar ailesi İstanbul'a getirilmiştir. Yavuz ,
Kahire ve Tebriz 'den çok sayıda ilim adamı, tüccar ve zanaatkarı
İstanbul'a getirmiş idi. İspanya 'da Katolik taassubundan ve
engizisyon zulmünden kaçan Yahudilere kucak açılması da sebepsiz
değildir. 1535 yılında bu göç sayesinde Selanik ’te Yahudi ailesinin
sayısı 8070'i buluyordu. Bu sayede Selanik, devletin en zengin ve
hareketli merkezlerinden biri haline gelmiş idi.
Devletin coğrafi konumu da bölgesel ve milletlerarası ticâretin
gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Doğu ülkeleri ile Batı ülkeleri
arasında bir köprü görevi görüyordu. Özellikle Doğudan Batıya giden
büyük uluslararası ticâret yollarının Osmanlı ülkesinden geçmesi
ticari mübadele hacmini geniş tutuyordu. Osmanlılar bu elverişli
coğrafi konumdan azami ölçüde faydalanmaya çalışıyorlardı.
Selçukluların uyguladıkları serbest ticâret politikalarını
Osmanlılar da aynen uygulamışlardır. İstanbul uluslararası bir
ticâret merkezi hüviyetine bürünmüş idi. Dünyanın her tarafından
buraya mal geliyor ve aynı yoğunlukta mal çıkışı yapılıyordu.
İstanbul bir mide kent olduğu kadar bir antrepoydu aynı zamanda.
İstanbul'un yanında İzmir , Antalya , Alaiye, Trabzon , Kefe ,
Akkerman ve Selanik gibi kıyı kentlerin yanında Edirne , Bursa ,
Halep , Şam , Erzurum gibi kentler dış ticârete yönelik merkezler
idiler. Evliya Çelebi Trabzon'u anlatırken deniz ve kara yoluyla
Ozakof, Kazakistan, Mingrelia, Çerkezistan, Abaza ve Kırım ile
ticâret yapan tüccarlarından söz eder ve bunların şehir sakinleri
içerisinde bir zümre teşkil ettiğini belirtir. Araştırmalar bir çok
Osmanlı ticâret gemilerinin Mısır , Kuzey Afrika , Kuzey
Karadeniz'de ticari seyahatlere çıktıklarını, XVI-XVII. yüzyıllarda
Osmanlı Devleti’nde Hindistan ve Çin ile ticâret yapan zengin bir
tacir sınıfın bulunduğunu göstermektedir.
Uluslararası ticâretin gelişmesinin bir aracı olarak yabancı
tüccarlara ayrıcalıklar tanınıyordu. Kapitülasyon adı verilen
ayrıcalıkların arkasında başta ülkeye yabancı tüccarı çekme kaygısı
yatıyordu. Uygulanan kapitülasyon politikası ile üç temel amaç
gerçekleşmiş oluyordu. Bunlar; ülke üretiminin ihtiyaç fazlasına
talep oluşturmak, iç piyasada talep edilen yabancı malların girişini
sağlamak ve gümrük vergisi elde etmek idi. Ayrıca, Avrupa 'da
müttefik ülke sayısının artması ve bu ülkeler arasında rekabetin
oluşturulması gibi bazı siyasi kazanımlar da elde ediliyordu.
Kapitülasyonların verilmesinin bir başka yönü de, uluslararası yeni
ticâret yollarının keşfi ile 16. yüzyılda okyanuslara kayma
eğilimine giren Avrupa transit ticâretini Akdeniz'de tutma gibi bir
amacı taşımasıdır.
Yabancı tüccarlara tanınan ayrıcalıklar sadece Osmanlının müracaat
ettiği bir yöntem değildi. Doğu ve Batı aleminin zaman zaman
uyguladıkları bir yöntem idi. Mesela Memluklular Fransa tüccarlarına
ayrıcalık tanımış idi. Osmanlılar bunu devam ettirdiler. Diğer
taraftan Batıda İngiltere’nin Hansa birliğine bağlı şehir devletlere
tanıdığı ayrıcalıklar 16. yüzyıl sonuna kadar sürmüş idi.
Kapitülasyonların, ülkenin dış ticâretinde ödemeler bilançosu
açıklarına neden olduğu, iç imalatı ve üretimi baltaladığı, dış
ticâret sahasından Türk tebaanın çekilerek yabancıların ve içerde
azınlıkların egemenlik kazanmalarının teşvik edildiği yönündeki 18
ve 19. yüzyıllara ait gözlemler ve kanaatler erken dönemler için
varit değildir. Zira, Bursa 'da Türk tüccarlar tarafından Mısır ,
İran , Venedik ve Fransa ile ticâret yapan büyük firmalar kurulması
ve bu alana büyük paraların yatırılmış olması Osmanlıların
milletlerarası ticârette rol almadıkları iddialarını geçersiz
kılmaktadır. Yine Kefe 'ye ait ticari istatistikler Türklerin
milletlerarası ve bölgeler arası ticârette etkin rol aldıklarını
göstermektedir. Venedik'de bir Türk ticâret merkezinin bulunması ve
bu merkezin başlarda sadece Müslüman Türkler’e tahsis edilmesi, bazı
İtalyan şehirlerinde iş yapan Türk tüccar ve esnafına rastlanması,
Ankara ’dan sof ve muhayyeri alıp Dubrovnik ve diğer batı ülkelerine
pazarlayan tüccarların bulunması, Ankona’dan (İtalya ’nın Kuzeyi)
ithalat yapan Müslüman Osmanlı tüccarlarının görülmesi, Hindistanlı
tüccarlar ile ortaklık kuran Galata tacirlerinin varlığı Türklerin
dış ticârette yalnız yabancılara ve azınlıklara dayanmadığını
göstermektedir.
Aynı şekilde kapitülasyonların erken dönemlerde iç üretim üzerinde
olumsuz etkileri görülmemekte idi. İnalcık hoca, kapitülasyonlara
rağmen iç imalat ve üretimin yabancı mallara karşı uzun süre
başarıyla rekabet ettiğini, ithal malların yünlü kumaş, madenler ve
kağıt gibi bir kaç kaleme inhisar ettiğini, yıkıcı rekabetin ancak
Batıda sanayi inkılabı ortaya çıktıktan sonra 19. yüzyılın
ortalarına doğru görüldüğünü belirtir.
Aslında iktisadi hayatı etkileyen, işsizliği artıran, imalatı
yavaşlatan, ve üretimi düşüren en önemli unsur kapitülasyonlar
değil, yabancı tüccarların piyasadan çekilmiş olmalarıdır. Yabancı
tüccarların piyasadan çekilmesinde milletlerarası ticâretin yön
değiştirmesinin rolü bulunuyordu. Ümit Burnu 'nun keşfi ile Doğu
ticâreti, Hint okyanusu ve Atlantik'e kayıyor, Amerika 'nın keşfi
ile de bu kıta ile artan oranda ticâret gelişiyordu. Dolayısıyla
Akdeniz bütün direnmelerine rağmen eski önemini zamanla
kaybedecektir. Bu gelişmeler sadece Osmanlıyı etkilemeyecek Ortaçağ
boyunca Avrupa 'nın sınai ve ticari merkezi olan İtalya 'yı ve Kuzey
Almanya'nın Hansa şehirlerini etkisi altına alacaktı.
Osmanlıların, Mısır , Bağdad , Basra ve Aden 'in fethi ve Hint
denizine düzenlediği seferler ile dünya ticâret yollarındaki
değişmenin Yakın-Doğu üzerindeki yıkıcı etkilerini ortadan kaldırmak
için uzun süre mücadele ettiğini biliyoruz. Transit ticâreti tekrar
Yakın-doğuya yöneltmekte başarı sağlanmış ve 16. yüzyılın başında
kesintiye uğrayan transit ticâret, yüz yılın ortalarından itibaren
tekrar canlandırılmış idi.
XV. yüzyılda Avrupa 'da ticari faaliyetlerin gerilemesinde Osmanlı
fütuhatının, İstanbul 'un zabtının, Hıristiyan tacirlere gösterilen
husumetin menfi etkisi olduğu, karayoluyla Hind ve Çin ticâreti
yapmanın imkanı kalmadığı, bu sebeple bir deniz yolu aranmasına
gidilerek Hind deniz yolunun ve Amerika 'nın bulunmasına neden
olduğu yönündeki fikirler de gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Batıda
atılan bu fikirlere yine batılı bilim adamları karşı çıkmaktadır.
Avrupa İktisat Tarihi adlı eserin sahibi Herbert Heaton keşiflerden
önce Şark mallarının Avrupa'da eksilmediğini ve biber fiyatının da
düştüğünü belirtir. Konu hakkında Fuad Köprülü uzun mütala’alar
yürüterek iddianın yanlışlığını ortaya koymuştur.
Ortaçağ Avrupa ’sına bakıldığında 1348 yılında ortaya çıkan Kara
Veba felaketi nüfusun dörtte birini yok etmiş, nüfusta azalmanın da
etkisiyle üretim ve ticâret hacmi eskisi gibi büyüyememiştir. 1453
yılında İstanbul Türklerin eline geçmekle birlikte 1450’lerden
itibaren Avrupa'da ekonomik toparlanma görülecektir. İstanbul'un
fethi bir kesintiye sebep olsaydı ekonomik toparlanma yerine düşüş
olurdu. 15. yüzyılın önemli bölümünde duraklayan ihracat , 1500
lerde 14. yüzyılda ulaştığı en yüksek noktaya erişecektir. 1433
yılında Otuz Yıl Savaşlarının sona ermesi, Fransa 'yı içerde
toparlanmaya ve Doğu Akdeniz'de olmak üzere dış ticârete yönelmesine
imkan sağlamış, 1485 yılında İki Gül Savaşı'nın sona ermesi
İngiltere 'ye barış getirmiştir. Avrupa'nın hızlanan ticâretinde
Portekiz gemilerinin Hindistan'a ulaşmasından önce geniş bir pazar
haline gelen Anvers'in yanında Lyon, Cenevre, Amsterdam, Lizbon,
Londra ve Bristol da bulunuyordu. Dolayısıyla deniz keşifleri tek
başına bu toparlanmayı izahda yetersizdir ve deniz keşiflerinin
etkileri büyük ölçekli olmayacak kadar yavaş olmuştur. Zira, Afrika,
Doğu ve yeni Dünya ile yapılan ticâret Avrupa içi ticârete göre
sınırlı kalmıştır. 18. yüzyılda bile bölgeler arası ticâret Avrupa
ürünlerine çok ağırlıklı bir şekilde dayanmaktadır. Asıl itici güç
Avrupa'nın içindeki icatlar ve iyileştirmelerden gelmektedir.
Osmanlı ticâret politikalarından ithalatın serbest, ihracatın
gerektiğinde kısıtlanması durumu akla şu soruyu getiriyor; Osmanlı
ödemeler dengesi öyleyse devamlı açık veriyordu. Bu sorunun Doğu
için kısmen doğruluğu vardır. Fransız tarihçi Braudel'in de işaret
ettiği gibi Akdeniz bölgesinin Doğu ile yaptığı ticârette, ödeme
açığı verdiği ve bu açığı Sudan ve Fas yoluyla Afrika'dan sağlanan
altın ihracıyla finanse ettiği bilinmektedir. Osmanlılar Doğu ile
olan ticâretlerinde açık vermemek için çeşitli tedbirlere baş
vuruyordu. Bu tedbirlerden biri Osmanlı ülkesine mal ile gelen
tüccarın ülkesine yine mal ile dönmesi ilkesi idi. Bu ilkenin
korunmasına dikkat edilmiştir. Mühimme defterlerinde Doğu'dan gelen
tüccarın bu ilkeye uymayarak para ile dönmek istediği, ancak buna
müsaade edilmediğine dair bol örnekler bulunmaktadır. Ancak
Osmanlının Batı ile olan ticâretlerinde uzun süre açık vermediğini
biliyoruz. The Levant Company'nin kayıtlarına bakılırsa kumpanyanın
ilk yıllarında Osmanlı ile ticârette denge sağlanmış, fakat bazan
açık verilmiş ve bu açıklar nakdi olarak ödemek zorunda kalınmış
idi. 17.yüzyılın ortalarında durum değişmiş, Osmanlı dış ticâret
rakamları kumpanya lehine açık vermiştir. Ancak genel itibariyle 18.
yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı dış ticâreti fazla vermeye devam
etmiştir.
Hatta Osmanlı sanayisine bakılırsa 18. yüzyılın sonuna gelinceye
kadar iç pazar ihtiyacının ötesinde yabancı ülkelere ihracat
yapabilecek derecede idi. Mesela bu tarihte ülkenin ihtiyaç duyduğu
başlıca pamuklu ve ipekli mamulat kendi üretimiyle temin edildiği
gibi, bu maddelerden bir hayli ihracat da yapılıyordu. Bu konuda
Fransa ile Osmanlı dış ticâret rakamları bizi aydınlatmaktadır.
Masson'a göre 1788 yılında Fransa Osmanlı'dan 2.3 milyon livre
kıymetinde pamuklu bez, pek ağır gümrük vergilerine rağmen 1789'da
187.000 livreye ulaşan ipekli mensucat ithal etmiştir. Aynı yıllarda
Osmanlı'ya ihraç edilen pamuklu bezin kıymeti senede 42.000 livreyi
aşmamıştır.
Osmanlının değiştirmeye çalıştığı bir uzun dönemli trendden (eğilim)
söz etmek gerekir. Osmanlının kuruluş yılları bu trendin Müslüman
Yakın Doğu ile Batı arasında oluşmaya başladığı döneme tekabül eder.
13 ve 14. yüzyıllarda mübadelenin yapısında, mal bileşimi ve
vasıtalarında ortaya çıkan değişme bariz bir şekilde görülür. Hatta
bu değişme 12. Yüzyı la kadar indirilebilir.
Avrupa bu döneme kadar İslâm dünyasının talep edebileceği çok az
şeye sahipti. Avrupa'nın Doğu'ya ihracatı köle ve kıymetli
madenlerden ibaretti. Doğu Akdeniz ise Avrupa'nın yüksek
sınıflarının talep ettiği mamul malları ihraç ediyordu. Batı
dünyasının Müslüman Yakındoğu'dan ve diğer Doğu dünyasından iktibas
ettiği teknoloji ve organizasyon şekilleri sayesinde bu yapı
değişime uğrar. Daha önce esir, kereste, demir vb. ham maddeler
karşılığında Yakındoğu'dan satın aldığı madeni eşya, dokuma, cam,
sabun, kağıt gibi sınai malları artık kendisi imal etmeye ve
Yakındoğu'ya satmaya, karşılığında hammadde almaya başlar. Avrupa
artık satmak için yeni mallara sahipti. Batı'nın ihracatı zamanla
işlenmiş, ya da mamul mallardan ibaret olmaya başlarken, İslâm
dünyası Avrupa'ya ipek ve baharat yanında Anadolu 'dan ham şap ile
Kuzey Afrika 'dan ham yün ve hububat sağlıyordu.
Sektörel ve bölgesel farklılıklar görülse de uzun süreden beri devam
eden bu değişme trendi Osmanlı Devleti’nin doğduğu yıllarda oldukça
netleşmiş idi. Osmanlı kendisini böyle bir trendin içinde buldu.
Osmanlılar bu trendi pasif bir şekilde kabul etme yerine değiştirmek
için mücadele ettiler ve tedrici bir surette değiştirmeye
başladılar. Rumeli ve Anadolu 'da açık pazar politikalarına son
vererek daha faal ve korumacı bir politika izlediler. Bizans 'dan
alınan bölgelerde İtalyan-Latin nüfuzunu kırdılar, imtiyazlarını
ortadan kaldırdılar. Galata ve Kefe 'de Ceneviz hâkimiyetine son
verdiler. Karadeniz'i açık pazar olmaktan çıkararak Osmanlı iç
pazarı haline getirdiler. İthal edilen mallarda vergi yükü artırılan
mallar dışında serbestiyi bozmadılar, iç pazar ihtiyacı
karşılanmadan ihracata izin vermediler. Bu durum yerli sanayiin
gelişimine hammadde bolluğu meydana getirerek katkıda bulunmuştur.
Dış ticârette vergilendirmede Müslüman tebaa lehine düzenlemelere
gidilerek, yabancılara % 5-7, yerli gayri müslimlere %3-4,
Müslümanlara ise %2-3 gibi düşük gümrük tarifeleri uygulanmıştır.
Osmanlılar Batı ile Doğu arasında oluşan bu trendi değiştirmek için
gayret göstermelerine rağmen buna muvaffak olamadılar. 18. yüzyılın
ortalarına kadar meydana gelen değişmeler karşısında direnen
Osmanlı, daha sonra Batıdaki hızlı gelişmelere karşı direnci
zayıflamış, ancak Batı'nın sömürgeleştirme ve sömürge tipi ticâret
politikalarına alet olmamıştır[1].
--------------------------------------------------------------------------------
[1] BA, DBŞM, 36806, sh. 660-663; BA, Mühimme
Defteri, nr. 23, hüküm nr. 605; BA, Mühimme Defteri, nr. 24, sh.
209, hüküm 550; Âşıkpaşa-zâde , Tarih, sh. 142-143; Evliya Çelebi,
Seyahatname, sadeleştiren; Tevfik Temelkuran-Necati Aktaş, İstanbul
1980, c. 3-4, sh. 835, 852, 985, 1036, 1037; c. 7, sh. 432; BA,
İstanbul Ahkâm Defterleri, nr. 8, sh. 332, hk. 1088'den aktaran
Ahmed Tabakoğlu ve diğerleri; İstanbul Ticâret Tarihi 1, sh.
293-294; Tabakoğlu, Ahmed, Türk İktisat Tarihi, sh.238-260; Yalçın,
Aydın , Türkiye İktisat Tarihi, sh. 272-307; Heaton, Herbert, Avrupa
İktisat Tarihi, Çev. Mehmed Ali Kılıçbay-Osman Aydoğuş, Ankara 1985,
c. 1, sh. 223- 226, 233, 234, 296; Güran, Tevfik, İktisat Tarihi,
İstanbul 1993, sh. 72-80; Uzunçarşılı , Osmanlı Tarihi, c. 2, sh.
681-691; c. 3, 2. kısım, sh. 576, 580; Muhammed b. Ahmed b. İyas
el-Hanefi, Bedayi‘üz-Zühur Fi Vakâyi‘ed-Duhur I-III, Bulak 1312, c.
3, sh. 147-149; Ergin, Osman, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, c.
3-4, sh. 1131-1135; Barkan/Ayverdi, İstanbul Vakıfları, sh. XIII-XIV;
Barthold, W.- Köprülü, M. Fuad, İslâm Medeniyeti Tarihi, 5. Baskı
Ankara ts, sh. 225-232; Genç, Mehmed, “XV ve XVI. Yüzyıllarda
Osmanlı Devleti'nde İç ve Dış Ticâret “, XV ve XVI. Asırları Türk
Asrı Yapan Değerler, İstanbul 1997, sh. 395-401; Sarç, Ömer Celâl,
“Tanzîmât ve Sanayiimiz”, Tanzîmât I, İstanbul 1940, sh. 423; Mardin
, Şerif, “Türkiye'de Orta Sınıfların Üç Devri”, Makaleler 4- Türk
Modernleşmesi, 5. Baskı, İstanbul 1997. sh. 337-342; Mardin, Şerif,
“Tabakalaşmanın Tarihsel Belirleyicileri: Türkiye'de Toplumsal Sınıf
ve Sınıf Bilinci”, Çev. Nuran Yavuz , Türkiye'de Toplum ve Siyâset
Makaleler 1, 2. Baskı, İstanbul 1991, sh. 82; Akdağ; Türkiyenin
İktisadi ve İçtimai Tarihi, c. 2. sh. 181-182, 191; Turan,
Şerafettin, “Venedik ’te Türk Ticâret Merkezi (Fondaco dei Turchi)”,
Belleten, cilt XXXII, sayı 126, sh. 247-283, N.A., Kuznetzova, “XVI.
Yüzyılda Rus -İran Ticâreti ve Osmanlı Devleti”, sh.246-256; Mantran,
Robert, XVII. Yüzyılın İkinci Yarısında Doğu Akdeniz'de Ticâret,
Deniz Korsanlığı ve Gemiler Kafileleri”, Belleten, c. LII, sayı
203(1988), sh. 686-695; Beydilli, Kemal, “Karadeniz'in Kapalılığı
Karşısında Avrupa Küçük Devletleri ve “Mîrî Ticâret” Teşebbüsü”, sh.
687-755. |