|
Doç. Dr. Nazif Öztürk
Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti ilan edildiğinde küçük bir kasaba
durumunda olan Ankara şehri, zengin bir tarihî geçmişe sahiptir.
Galatlarca''Aneyra'' denen şehrin adı günümüze dek ''Ankara'',
Angur'', ''Engürü'' ''Angora'' biçimlerinden geçerek bugün
''Ankara'' olmuştur. Ankara'da ilk uygar topluluğun, Anadolu'da
istikrarı sağlayan Hititler olduğu anlaşılmaktadır.
Hititlerin ardından Frigyalıların yerleştiği şehir daha sonraları
sırayla Lidyalılar, Kimerler, Persler ve Makedonyalıların
egemenliklerinde yaşamış, Büyük İskender'in ölümüyle Galatların az
sonra da Romalıların eline geçmiştir. Galatlılar tarafından
yaptırıldığı sanılan Ankara Kalesi, Romalılar ve özellikle
Selçuklular Devri'nde onarılmıştır. Ankara, ortaçağda
Hıristiyanlığın Anadolu'daki bel1i başlı merkezlerinden biri
olmuştur. VII. yy. da İranlıların hemen ardından da Arapların
saldırılarına uğrayan Ankara,1073 yılında Türklerin eline geçmiştir.
Şehir bir ara Haçlı Ordularının istilâsına uğramışsa da 1127
yılında Selçukluların, 1354 yılında da Osmanlıların egemenliğine
girmiştir. 1402 Ankara Savaşı'nda Yıldırım Bayezid'in
yenilmesinden sonra şehirde bazı ayaklanmalar meydana gelmiştir.
Fakat daha sonra istikrar sağlanmış ve Fatih devrine kadar, Anadolu
Beylerbeyliği'nin merkezi olmuştur.
Ünlü seyyahların seyahatnamelerinden edindiğimiz bilgilere göre
Ankara, Orta Anadolu'da önemli bir kalenin eteğinde kurulan ve
Osmanlı Devri'nde genişleyen büyük bir ticaret ve sanayi şehridir.
Şehir17. ve 18. yy. larda oldukça zengin ve devrine göre mâmurdur.
Halkın büyük ekseriyeti Türktür ve burada ayrıca pekçok da Avrupalı
tüccar yaşamaktadır.
18. yy. ın başlarında nüfusu 100. 000'e yükselen Ankara, bu yüzyılın
sonları ile 19. yy. ın başlarında bir düşüş sürecine girmiştir. Bu
düşüş bir bakıma şehrin ''velinimeti'' olan tiftik keçilerinin
başka ülkelerde üretiminin başlamasına paraleldir. 187 4-75
yıllarında hüküm süren kıtlık bu gerilemeyi hızlandırmıştır. Orta
Anadolu 'yu kasıp kavuran, insanların ölümüne, çoğunun hicretine yol
açan bu korkunç kıtlık sebebiyle Türk unsuru önem ve zenginliğini
kaybetmiş, ticaret azınlıkların eline geçmiştir.
Bu gelişmelerin sonucu, Ankara büyük şehirlikten bir kasaba
durumuna düşmüştür. 1917 yılı yangını ve I. Dünya Savaşı, Osmanlı
Dönemi Ankara 'sının sonu olmuştur. 1923'de Türkiye Cumhuriyeti'nin
resmen başkenti ilan edilmesi, Ankara için yeni bir devri
başlatmıştır.
Başkent olmanın gerekli kıldığı hemen hiçbir fizikî ve sosyal
altyapıya sahip olmayan ve yukarıda sıralanan sebeblerle bozkır
üzerinde harabe bir Anadolu kasabası görünümüne dönüşen Ankara'yı
ele alarak; o'nun, evkâfın engin zenginlikleri ile desteklenerek
nasıl Başkent Ankara haline getirildiğini anlatmaya çalışacağız.
Bu noktada bir nebze de vakıf kavramı üzerinde duralım.
Vakıf, insanlıkla birlikte var olan, ancak İslâmla birlikte
yaygınlaşan iyilik, şefkat ve dayanışma duygularının teşkilatçılık
rûhuyla bütünleşmesi sonucu, şaha kalkan bir hukuk âbidesidir.
Vakıf esprisi ve uygulaması, Selçuklular ve Osmanlılar dönemi
kültürünün her sektöründe yaşatıcı, koruyucu ve geliştirici bir rol
oynamıştır. Gerçekten İslam-Türk toplumunda vakıf, coğrafyayı
vatanlaştıran; serveti hizmete dönüştürerek vatanı iktisadî,
içtimaî ve kültürel müesseselerle donatan; insanları sevgi, sosyal
dayanışma ve yardımlaşma ağlarıyla birbirine bağlayarak
bütünleştiren; mazi, hal ve istikbâl arasında köprü kurarak tarih
şuurunu canlı tutan bir medeniyet unsuru olmuştur.
Memleketimizde mevcut, dünya çapında kıymete haiz eski eser ve
abidelerin büyük bir kısmı vakıf yoluyla yapılmıştır. Bu eserler
millî kültürümüzün ve tarihimizin tapu senetleridir.
Uygarlık tarihimizin temel bölümlerinden birini kapsayan ve sosyal
adaletin gerçekleştirilmesinde önemli bir yer işgal eden vakıf
müessesesi, hiçbir millette Türk toplumundaki kadar büyük ve
anlamlı olmamıştır.
İslâmiyet'in zuhuru ile toplumun güçsüzlerini korumak, yolcu ve
misafirleri ağırlamak, zamanın toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak
üzere ortaya çıkan vakıfların, zaman süreci içerisinde, tesis
edildiği milletlerin ihtiyaç ve karakterine göre hizmet alanı
genişlemiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nda devletin iç ve dış
siyaseti, ekonomik yapısı, ulaşım, sosyal ve kültürel hizmetleri
ile vakıflar iç içedir. O devirde, bugün devletin ve kamu
kuruluşlarının üzerine aldığı, kamu hizmetlerinin birçoğu vakıflar
tarafından yürütülmüştür.
Zengin vakıf gelirleri ile kurulan ve çok yönlü fonksiyonları
bulunan ''külliye''ler, 13. yy. ın başından itibaren çeşitli Anadolu
şehirlerinde kendini göstermeye başlamıştır. Gerek başka dinlerden
İslâm'a girenler ve gerekse Türkler arasında, dînî inanış ve farklı
medeniyet anlayışına sahip bulunan grupların bir ideal etrafında
toplanmasında vakıf külliyelerinin çok büyük rolü olmuştur.
Külliyeler, insanların şehir hayatına geçmesi için gerekli olan
ihtiyaçları karşılayacak yapı özelliğine sahiptiler.
Ortada büyük bir câmi etrafında medrese, sıbyan mektebi, kütüphane,
hastahane, aşhane, han, hamam, kervansaray, kalenderhane (zaviye
dergah), muvakkithane, türbe, kapalı çarşı, su bentleri, şadırvan
ve umûma açık tuvaletlerden oluşan külliyeler; o günün şartlarına
göre asgariden altyapı ihtiyaçlarını karşılayacak niteliktedir.
Vakıf külliyelerinin tesis edildiği yerlerde ulaşım sağlanmış,
temizlik, eğitim, ibâdet, barınma, beslenme ihtiyaçları
karşılanmış, sağlık sorunları çözümlenmiş olmaktadır.
Selçuklu ve Osmanlı külliyeleri toplumsal kaynaşmayı teşvik eden,
modern anlamda bir sosyal merkez karakterine sahiptir. Bunlar sadece
ibadet yeri, öğretim merkezi ya da fakir mutfağı oldukları için
değil, fakat çevrelerinde başka toplantı yerlerinin gelişmesine ön
ayak oldukları için sosyal katalizör rolü oynamışlardır.
Vakıflar, tesis ettiği mektep ve medreselerle gençleri; cami ve
dergahlarla yetişkinleri eğitmiştir. Bu müessese sayesinde, dul ve
kimsesizler yiyecek gıda, giyecek elbise; öksüzler okuyacak okul;
hastalar tedavi olacak hastahane; ölüler yatacak mezar
bulmuşlardır. Bu durum zengini yoksula karşı merhametli, yoksulu da
zengine karşı saygılı yapmıştır. Yardımın şahıslar eliyle değil de,
müesseseler kanalı ile yapılması yoksulun şahsiyetini korumuş, onu
kişilere minnet duygusundan kurtarmıştır. Fiziksel çevre ve kişisel
noksanlıklar sebebiyle bazen dayanılmaz hale gelen hayatın yalçın ve
sertlikleri yumuşatılarak dünya yaşanır hale getirilmiştir.
Vakıflar, geliştirdiği sosyal yardım müesseseleri ile sadece İnsan
şahsiyetinin korunmasıyla yetinmemiş, toplum devlet bütünlüğünü de
sağlamıştır.
Toplumun ihtiyaç duyduğu bu hizmetler, millet fertlerinin alın teri
ile kazandıkları mallarından bir bölümünü, Allah'ın rızası için,
kamunun hizmetine sunmaları sonucu gerçekleşmiştir.
Vakıf müesseselerinden her birinin kuruluş ve işleyişi hususunda;
bizzat vakıf kurucusu tarafından düzenlenen ve kadı tarafından
onaylanan hukukî belgeye ''vakfiye'' denilmektedir. Bugün sosyal ve
ekonomik tarihimizin en önemli kaynaklarından birini, hiç şüphesiz
bu vakfiyeler meydana getirmektedir.
Vakıfların külliye sistemini veya muhtelif yapılaşmalarla Osmanlı
şehirlerinde hissedilen olumlu gelişmesini, Ankara'da da görmek
mümkündür.
Yerli ve yabancı seyyahlar, şehrin vakıf eserlerle imar edildiğini
görerek, eski Ankara'yı bir vakıf şehir olarak anlatmışlardır.
Seyyahların yaptığı Ankara gravürlerinde en belirgin üç eser
vakıfdır. Bunlar Hacı Bayram Camîi, bugün Anadolu Medeniyetleri
Müzesi olarak kullanılan Mahmud Paşa Bedesteni ve Cenabı Ahmed Paşa
Camîi'dir. Bunlara Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce restore edilmek
suretiyle fonksiyone edilen Sulu Han'ı da ilave etmek lazımdır.
Aşağı yukarı 1640 yılında Ankara’yı gören Evliya Çelebi; ''Ankara
Kalesi, yüksek bir dağın doruğunda, dört kat beyaz taştan
yapılmıştır. Katları birbirinden yüksektir. Her tabakasının arası
300'er adımdır. Duvarların yüksekliği 60 arşın, genişliği 10 Mekke
zirâ'sıdır. Garip bir mühendislikle yapılmıştır. İçerisinde 360
mahalle, bahçesiz 600 ev bulunmaktadır. Tamamı vakıf olan 76 Camii,
200 hamamı, 170 çeşmesi, bütün öğrencileri burslu 9 medresesi, 3
dar'ulhadisi, 180 sıbyan mektebi (ilkokul), 18 dergahı, 2000
dükkanı, sanat niteliği yüksek bedesteni ve çarşıları mevcuttur.''
dedikten sonra kadınlarının rengarenk sof feraca giydiklerinden ve
gayet edepli gezdiklerinden bahseder.
1739-1740' da Ankara 'ya gelen İngiliz seyyah Richard Poekoche,
12'si minareli olmak üzere şehirde 100 kadar camîin varlığından
bahseder. İngiliz seyyaha göre, Ankara'nın nüfusu 100.000 kadardır.
Nüfusun 1000 kadarı kale muhafızı olmak üzere 90.000'ni Türktür.
1500'ü Rum ve geri kalanı Ermeni olmak üzere 10.000'kadar
Hıristiyan mevcuttur. Bu seyyaha göre Ankara'da ayrıca çok fakir
40 Yahudi aile de bulunmaktadır.
Bütün seyyahlar Ankara'nın tiftik keçilerinden ve bu hayvanların
tüylerinden elde edilen ''sof'' ticaretinden uzun uzun bahsederler.
O dönemde Ankara'da Avrupalı tüccarlar oturmakta ve her yıl Fransa,
İngiltere ve Hollanda'ya 500-600 deve yükü sof gitmektedir.
Ticaretin iyi işlediği dönemlerde insanlar zengin, Ankara şehri
mâmurdur. Bağımsız dükkanların yanında, büyük paralar sarf
edilerek yaptırılan 13 adet vakıf han ve bedesten bulunmaktadır.
Fakat maalesef , bugün bunlardan sadece Sulu Han ve Mahmud Paşa
Bedesteni günümüze kadar ulaşabilmiştir.
Diğer Osmanlı şehirlerinde olduğu gibi Ankara' da da mahalleler, bir
dînî yapının veya bir arada olmayı arzu eden meslek gruplarının
vakıf yoluyla tesis ettikleri bir zaviyenin etrafında oluşmuştur.
İslâm şehir tipinin üç temel öğesi, cami -mescid, pazar-çarşı, hamam
ve sudur. İstisnasız şehirlerin bu üç temel öğesini asırlardır
vakıflar üstlenmiştir. Vakıf olmayan bir cami, medrese, mektep,
kütüphane göstermek mümkün değildir. 1911'lerde devlete ait tek
kütüphane vardı, o da seviye olarak, vakıf kütüphanelerinin en
gerilerinde olan Ragıp Paşa Kütüphanesi'ne bile denk değildi.
Kanunî Dönemi'nde kale içerisindeki Müslümanlara ait mahallelerin
tamamının ismi bir mescide izafe edilmiştir Güzeloğlu Mescidi
Mahallesi, Dudisan Mescidi Mahallesi, Aşağıkapı Mescidi Mahallesi
gibi. Hisar dışında da durum bundan farklı değildir. İslâm şehir
düzeninde mahallenin mescid çekirdeği etrafında oluşması kuralı,
Ankara'da da çok açık bir şekilde görülmektedir.
Buraya kadar anlattıklarımızla, mazisi çok eskilere uzanan
Ankara'nın I.Cihan Savaşı, yangın ve kıtlıklarla 100.000'lik bir
şehirden Anadolu bozkırının ortasında kale surları içerisinden
tren istasyonuna kadar uzanan 20 bin nüfuslu küçük bir kasaba
görünümüne dönüştüğü; vakıfların ise din, dil ve ırk ayırımı
yapmaksızın şefkat kollarını tüm insanlığa açan, fizikî ve sosyal
altyapısını tamamlayarak kurduğu külliyelerle, boş ve ıssız yerleri
iskâna açan, çağlar boyunca sürdürdüğü yapılaşma hareketi ile
şehirleri İslâm mimarisi ölçüleri içerisinde imâr ve ihya eden bir
müessese olduğu anlaşılmıştır.
Biz bu noktada bir Anadolu kasabası görünümündeki Ankara’nın vakıf
eliyle nasıl başkent Ankara olduğunu anlatmaya ça1ışalım:
1920'den itibaren yeni kurulan hükümetin merkezi olan
Ankara,Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 13 Ekim 1923 tarihinde kabul
ettiği bir kanunla Türkiye Devleti'nin başkenti ilan edilmiştir.
Mecliste alınan bu kararla. hukukî formalite tamamlanmış, Cumhuriyet
kurulmuş ve bu yeni devletin merkezi Ankara olmuştur. Ancak herşey
bu kararla bitmemektedir.
Yeni devletin, Türkiye Büyük Millet Meclisi binaları başta olmak
üzere idari yapılara, otele, hamama, okula, yola, suya ihtiyacı
vardır. Bu noktada vakıfları devrede görmekteyiz.
İmâr çok yönlü çalışmayı gerektiren çaplı bir iştir. Herşeyden önce
paranız, kalifiye teknik elemanınız, üzerinde imar planları
yapacağınız arazi ve arsalarınız olması gerekmektedir. Yeni kurulan
Cumhuriyet Hükûmeti'nde bunlardan hemen hiç birisi yoktur.
Köklü bir maziye sahip olan Evkaf İdaresi, Mimar Kemaleddin Bey'in
başkanlığında iyi bir teknik kadroya sahipti. Vakıflara ait olsun
olmasın, Ankara'nın ilk yapılarında bu ekibin imzası
bulunmaktadır. Ankara Palas'tan Merkez Bankası'na kadar Ulus ve
çevresindeki benzer yapılar, bu söylediğimizin canlı şahitleridir.
Yeni hükümetle birlikte diplomasi yönünden Anadolu'nun ortasında bir
hareketlilik gözlenmektedir. Fakat, Ankara yabancı misyon şeflerini
ağırlayacak bir otele sahip değildir. İş bununla da bitmemektedir.
Ankara iklimi sert bir şehirdir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne
seçilen üyelerin oturabileceği kaloriferli sıcak sulu evlere,
hükümet merkezine gelen yerli ve yabancı misafirlerin kalabileceği
otele, sinema, tiyatro, klüp v. s. gibi dinlenme ve eğlenme
yerlerine, gençlerin okuyacağı okullara, yetişkinlerin eğitileceği
konferans salonlarına, temizlik için hamama, yiyecek maddelerinin
temini için sebze ve meyve haline, bu gıda maddelerini taşıyan
hayvanların barındırılacağı hana, hastaların tedavisi için
hastahaneye, aklımıza gelen ve gelmeyen insanın gereksinme duyacağı
bir yığın fiziki ve sosyal altyapıya ihtiyaç duyulmaktadır.
Yukarıda işaret etmeye çalıştığımız noksanlıkların hemen tamamını
vakıflar bir plan dahilinde gerçekleştirmiştir.
Vakıflara ait arsaların belediyelere takdir edilecek bedellerle
satılmasına ilişkin 1926 tarih ve 748 sayılı kanundan sonra, 1928
tarih ve 1351 sayılı kanunun 9. maddesi ile imar planında gerekli
görülen tüm vakıf arazi ve arsalarının karşılıksız olarak Ankara
İmar Müdürlüğü'ne devri kararlaştırılmıştır. İmar planlarında yola,
yeşil sahaya ve diğer kamu hizmetlerine ayrılan vakıf yerler
üzerinde bina varsa, Belediyeler sembolik mahiyette sadece bu
binaların enkaz bedellerini ödemek durumundadır, o kadar.
Böylece, İmar Planı içerisinde kalan bütün vakıf arsa, arazi ve
binalar Ankara İmar Müdürlüğü' nün emrine tevdi edilerek,
masrafsız bir Ankara Şehri imâr Plânı çizilmesine zemin
hazırlanmıştır.
Cumhuriyetin ilk yılları ile birlikte, Vakıflar eliyle Ankara'da
büyük bir imar hareketine girişilmiştir.
İlk defa Türkiye Büyük Millet Meclisi binası yapılması için Kızılbey
Vakfı'ndan arsa verilmiştir. Bugün Ulus Heykeli, eski Meclis Binası,
Ankara Palas, Stad Oteli, II. Vakıf Apartmanı (Toprak ve Tarım Genel
Müdürlüğü), Osmanlı Bankası ve Merkez Bankası kompleksinden meydana
gelen ada tamamen Vakıflar İdaresi'nce imâr edilmiştir,
Yabancı misyon şeflerinin ağırlanması için Ankara Palas Oteli,
bugün maalesef yerinde göremediğimiz ve halen Merkez Bankası ek
inşaatı yapılan yerde bulunan ve bekâr parlementerler ile diğer
yerli ve yabancı misafirlerin kalması için dört katlı Belvü Palas
(I. Vakıf Apartmanı) Oteli, yine aynı yerde Anadolu Kulübü, halen
Toprak ve Tarım Reformu Genel Müdürlüğünün kirasında olan ortasında
tiyatro-sineması (Küçük Tiyatro) bulunan dört kapılı, dört
asansörlü ve dört blok halinde evli parlementerlerin oturması için
II. Vakıf Apartmanı, bu binanın hemen yanında ve bugün Devlet Balesi
ve Operasının oturduğu III. Vakıf Apartmanı, arkasındaki işyeri
binaları ve bunların arasına uygun planlarla biblo gibi lojmanlar
yapılmıştır.
Elimizdeki kayıtlara göre, aynı ada içerisinde Ankara Palas'dan
başlamak üzere, Belvü Palas, beş vakıf apartman ve evler için o
günün parası ile 2.435.486,60 lira sarfedilmiştir. Bugünün bütçesi
ile bu rakam insana çok küçük gelebilir. Oysa bu rakam Vakıflar
Genel Müdürlüğü'nün 1925 yılı bütçesine denktir. Zira Genel
Müdürlüğün 1925 yılı bütçesi 2.511.500 TL. dır. Cumhuriyetin ilk
yıllarında 1 Türk Lirası 1 Reşat altınına eşitti. Bugün 1 Reşat
100.000 TL. dır ( 21.06.2002 tarihinde 1 adet Reşat 90.000.000 TL ).
Buna göre yapılan harcama 243.548.660.000 (21.01.2002 tarihinde ise
219.193.794.000.000) liradır ki, bir ada üzerine dağılan bu yapılar
kompleksini ancak bu kadar bir harcama ile yapmak mümkün olabilir.
Vakıflar konut yapımı konusunda bunlarla yetinmemiştir. Halen Büyük
Doğumevi Hastahanesi'nin bulunduğu Hamamönü ve Dumlupınar
Caddesi'nde vakıf personelinin oturması için birçok lojman
yaptırmıştır. Bu lojmanlardan bir kısmında vakıf personeli kalmış,
diğer bir bölümünde de devlet erkânı, hatta Bakanlar oturmuştur.
Ne yazık ki, bu binaların büyük ekseriyeti bugün mevcut değildir.
Eski mektep ve medreselerin tamamı Maarif'e devredildikten başka,
Mithatpaşa'daki Mimar Kemaleddin İlkokulu'nu 100.295.00 TL
harcayarak Vakıflar Genel Müdürlüğü yaptırmış ve öğretime açmıştır.
Bilindiği gibi Atatürk'ün emriyle Ankara'da ilk açılan Fakültelerden
biri Hukuk Fakültesi'dir. Çankırı Caddesi üzerinde bulunan ve halen
Ankara Müftülüğü'nün kirasında olan İtfaiye Meydanı’ndaki bina,
140.384,64 lira harcanarak Vakıflar tarafından Hukuk Fakültesi
olarak yaptırılmıştır.
İlmî toplantıların yapıldığı ve yetişkinlerin eğitildiği bir merkez
olarak kullanılan Türk Ocağı kompleksinin yapımına 102.000.00 lira
ile iştirak edilmiştir. Bu miktar tüm bina maliyetine yakındır.
Ankara'nın ilk yataklı tedavi merkezi olan Numune Hastanesi ana
binası yine 675.000.00 lira ile Vakıflar tarafından finanse
edilmiştir.
İstiklal Savaşı'nda şehit olan vatandaşlar ile diğer dar gelirli
vatandaşlarımızın çocuklarını karşılıksız okutmak üzere
Etimesgut'da bir yatılı okul yaptırılmış, öğretmen lojmanlarına
kaçlar bütün sosyal tesislere bu yapıda yer verilmiştir. Okul
kompleksi 25 dönüm arazi üzerine oturmakta ve hâlen Etimesgut
Yetiştirme Yurdu olarak kullanılmaktadır. Bu kompleks için
327.900.00 lira harcanmıştır.
Yine Etimesgut'da askerî birliklerin banyo ihtiyaçlarını karşılamak
üzere bir hamam, hal ve işyerleri ile birlikte bugün PTT'nin depo
olarak kullandığı han binaları bir külliye halinde Vakıflar
tarafından tesis edilmiştir.
Bu imar hareketinden başka Darül-Funun, Darüş-Şafaka, Himâye-i
Etfâl ve Himâye-i Eşcâr Cemiyetleri ile Türk Ocakları, Muallimler
Birliği, Ankara Belediyesi ve spor kulüpleri gibi sosyal ve kültürel
faaliyet gösteren Cemiyetlere de 1.967.886 TL yardım yapılmıştır.
Ankara'da vakıfların yaptığı hizmet bunlarla bitmemektedir. Bir
taraftan tarihî işyerleri restore edilirken bir taraftan da
Anafartalar Caddesi üzerinde dükkanlar ve iş hanları yapılmıştır.
Ulus Perakende Hali'nin arkasındaki Kuyumcular Çarşısı ve iş hanı
bunun tipik bir örneğidir.
Türkiye genelinde olduğu gibi, 831 Sayılı Sular Kanunu ve 1580
Sayılı Belediyeler Kanunu'nun 160. maddesi ile de bu amaca meşrut
tüm taşınır-taşınmaz mal varlığı ile birlikte vakıf sular ve
mezarlıklar Belediye'ye devredilmiştir.
Genel bir ifade ile1924-1932 yılları arasında 8.604.737 TL
Ankara'nın imârına, 1.967.886 TL. da kültürel faaliyet gösteren
cemiyetlere olmak üzere Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce toplam
10.572.623 TL. harcama yapılmıştır.
Bir şehirde Meclis Binası'nın yerinden oteline, sinemasına,
konferans salonuna, okuluna, hastahanesine, parlementerlerinin
oturacağı apartmanına, çarşı ve pazarına kadar herşey vakıf parası
harcanarak yapılmışsa, tüm inşaat projeleri vakıf teknik heyetince
çizilmişse bu şehir vakıflar eliyle imâr edilmiş olmaz mı?
Kaynak: Vakıflar Dergisi, sayı 20, Ankara 1988.
|