|
Doç. Dr.
Said ÖZTÜRK
Çağdaş dünyamızda en ideal bir yönetim biçimi telakki edilen
demokrasi, farklı anlayış, kültür ve yapılara müsamaha ve tahammül
gösteren, örgütlenme hakkı veren bir sistem olarak görülmektedir.
Müsamaha demokrasinin temel bir esasıdır. Zira müsamahanın olmadığı
yerde demokrasilerden bahsetmek mümkün değildir.
Osmanlı yönetim anlayışı çağdaş demokrasilerin temel bir esas olarak
belirlediği müsamahanın tüm sınırlarını zorlayacak bir yönetim
anlayışını tesis etmişlerdir. Bu anlayış salt Osmanlı yönetim
geleneğinin bir ürünü olmaktan çok İslâm’ın belirlediği ilkelerden
kaynaklanmakta ve hicri birinci asırdaki uygulamalara dayanmaktadır.
Zira Osmanlı hoşgörüsünün temelinde gönülden bağlı oldukları dinin
böyle bir davranış biçimini emretmesi geliyordu.
Kur’anın bu konuda getirdiği ilkeler din ve vicdan hürriyetini esas
tutmakta ve zor kullanarak insanları kendi şemsiyesi altında
toplamayı kabul etmemektedir; “Dinde zorlama yoktur”, Bakara suresi
256. “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman
ederlerdi. O halde inanmaları için insanları zorlayacakmısın”. Yunus
Suresi 99. Hz. Peygamber’in uygulamaları da bütün insanların Allah’a
iman etmelerini arzu ettiği halde hoşgörü esası üzerine kurulmuştur;
Medine sözleşmesinin 25. Maddesinde “Yahudilerin dinleri
kendilerine, Mü'minlerin dinleri kendilerinedir”. Necran
Hristiyanları ile yapılan sözleşmede de; "Onların mallarına,
canlarına, dini hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına
bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine, az olsun çok olsun
onların mülkiyetinde bulunan her şeye şâmil olmak üzere, Allah'ın
himayesi ve Resulullah Muhammed'in zimmet'i Necranlı'lar ve onlara
bağlı etraftakiler üzerine bir haktır. Hiç bir piskopos kendi dini
vazife mahalli dışına, hiç bir papaz kendi papazlık vazifesini
gördüğü kilisenin dışına, hiç bir rahip içinde yaşadığı manastırın
dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir". Hz. Peygamber'in
Necranlı'lara gönderdiği bir diğer mektub şöyledi; "... Ne olursa
olsun, az olsun çok olsun, ellerinde ne bulunduruyorlarsa kiliseleri
ve manastırları kendilerine aittir. Allah'ın ve Resulunün zimmeti
onlar üzerinedir. Hiç bir piskopos, piskoposluk vazifesini gördüğü
yerden, hiç bir rahip kendi manastırından ve hiç bir papaz kendi
kilisesinden alınıp bir başka yere gönderilmeyecektir. Onların ne
hak ve hukuku ve ne de onların alışageldikleri hiç bir şey bir
değişikliğe tabi tutulacaktır. Onlar samimiyetle hareket edip,
üzerlerine düşen vazifeleri hakkıyla ifa ettikleri müddetçe,
Allah'ın ve Resulunün zimmeti bunlar üzerine olacaktır. onlar ne bir
zulme uğrayacaklar ve ne de kendileri başkalarına zulmedeceklerdir".
Hz. Peygamber’den sonraki uygulamalar da istisnaların dışında bu
temel anlayış üzerine bina edilmiştir. Hz. Ömer’in Medain
Hristiyanlar’ına verdiği taahhüdde “Hristiyan dini üzere olanlardan
hiç bir kimse istemeyerek müslüman yapılmaya zorlanmaz” ilkesi yer
alıyordu. Huzeyfe b. El-Yeman’ın Mah Dinar ahalisine verdiği emanda
“bu emanı onların canları, malları, toprakları için vermiştir.
Onların dinleri zorla değiştirilmez, kendileriyle şeriatları arasına
girilmez”.
Bu uygulama tarzı bütün İslâm tarihi boyunca yönetimlerin en fazla
dikkat ettikleri bir husus olmuştur. Osmanlı yöneticileri de bu
anlayışı devam ettirmekte tereddüd etmemişler, kuruluşundan
yıkılışına kadar bu ilkelere sadık kalmışlardır. Zira Osmanlı farklı
uygulamalara yönelmiş olsaydı bu gün var olan kültürel ve etnik
yapıların pek çoğu Osmanlı kimliğinin geniş potası içinde erimesi
kaçınılmazdı.
Osmanlılar fethettikleri topraklarda yaşayan farklı dinlere mensup
insanların İslâm dinine girmeleri yönünde baskı uygulama bir tarafa
bu insanların inanç ve vicdan hürriyetlerini koruma altına
almışlardır. Üstelik birinin diğerine baskısına da müsamaha
etmemiştir. Bu konuda Kudüs’de dini konular yüzünden çıkan gayr-ı
Müslimler arasındaki anlaşmazlıkta devletin hakem rolünü
üstlendiğini bir örnek olarak zikredebiliriz. Osmanlı Devleti’nde
uygulamaya konulan millet sistemi gereği olarak Gayr-ı Müslim
Osmanlı vatandaşlarının dini işlerine hiç bir zaman müdahale
edilmemiş ve bu sebeple din ve milliyetlerini korumaları mümkün
olmuştur.
Daha Osman Bey zamanında bile gayr-ı Müslimlerin hak ve hukukları
koruma altında idi. Bir Cuma günü Germiyan Türk Beyi Alişir’in
tebasından bir Müslüman ile Bilecik Rum liderine bağlı bir Hristiyan
arasında vukubulan anlaşmazlıkta Osman Bey Hristiyan lehine hüküm
vermiş idi. Daha sonraki tarihler için de buna benzer yüzlerce örnek
bulmak mümkündür. Günümüze kadar intikal eden Şer’iye Sicilleri ve
diğer arşiv kaynakları buna şehadet etmektedir. Hiç bir gayr-ı
Müslim dini yüzünden haksızlığa uğramamış, kanun önünde eşit statüsü
korunmuştur. İdarecilerin de gayr-ı Müslim tebaya yönelik
haksızlıkları ilgili merciler tarafından anında ber taraf
edilmiştir. Bosna ruhbanlarına ve Galata Cenevizlilerine verilen
emannameler de Osmanlı Devleti’nde din ve ırk farklılığından dolayı
temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmaya gidilmediğinin en bariz
örnekleridir. Semt pazarlarının günü bile bu kesimin dini günlerine
gelmemesine çalışılarak mağdur olmaları önleniyordu. Bilecik’de semt
pazarının günü mahalli idare tarafından Pazartesi’nden Pazar gününe
alındığında dini günlerine rast geldiğinden gayr-i Müslimlerin vaki
şikayeti üzerine tekrar merkezi idare tarafından Pazar gününe
alınmıştır. Benzer bir hadise 1817’de Adapazarı’nda vukubulmuştur.
Kurulan semt pazarı reayanın tatil ve dini günü Pazar gününe
geldiğinden bunun Cumartesi gününe alınması için merkezi hükümet
mahalli idarecilere talimat gönderiyordu.
Osmanlı gerek din, gerek etnik açıdan mozaik bir yapıya sahiptir.
Ülkenin egemenlik sahası içerisinde müslümanların dışında
katoliklerden; Latinler, Katolik Ermeniler, Katolik Gürcüler,
Katolik Süryaniler, Kildaniler, Maruniler, Kıptiler, Katolik Rumlar,
katolik olmayanlardan Ortodokslar, Gregoryenler, Nasturiler,
Yakubiler, Melkitler, Mandeiler, Musevilerden ; Rabbaniler,
Karailer, Samiriler ve ayrıca Sabiiler bulunuyordu.
Gayr-ı Müslimlerin etnik olarak dağılımı ise şöyledir; Rumlar,
Yunanlılar, Bulgarlar, Pomaklar, Sırplar, Hırvatlar, Karadağlılar,
Bosnalılar, Arnavutlar, Macarlar, Polonyalılar, Çingeneler,
Ermeniler, Gürcüler, Süryaniler, Kildaniler, Araplar (Maruni, Melkit
vs), Yahudiler, Romenler, Türkler (Gagavuzlar), Kıptiler, Habeşler.
Ulaşım ve iletişim teknolojisinin günümüzün sınırlarına bile
ulaşmadığı çağlarda bu kadar etnik ve dini farklılıklara sahip
gayr-ı Müslim toplulukların idaresi Osmanlı yönetiminin hoşgörüsü ve
müsamahası ile mümkün olmuştur.
Osmanlı hoşgörüsü konusuna değinen Gibbons; “Yahudiler’in toptan
öldürüldüğü ve Engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtığı bir devirde
Osmanlılar, idareleri altında bulunan çeşitli dinlere bağlı
kimseleri barış ve ahenk içerisinde yaşatıyorlardı. Onların
müsamahakarlığı, ister siyaset, ister halis insaniyet duygusu
isterse lakaydi neticesi meydana gelmiş olsun, şu vak’aya itiraz
edilemezki, Osmanlılar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis
ederken dini hürriyet umdesini temel taşı olmak üzere vaz etmiş ilk
millettir. Ardı arkası kesilmeyen Yahudi ta’zibatı ve Engizisyona
resmen resmen yardım mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında
Hristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve
barış içinde yaşıyorlardı” der.
Batılı pek çok seyyah ve tarihçinin kaleminden Osmanlı hoşgörüsüne
dair yazılan daha pek çok örnek bulmak mümkündür. Hatırı sayılır bir
ilim adamı olan Brockelman Osmanlı hoşgörüsüne dair şöyle diyor;
Müslüman Türkler, fetihler esnasında isteselerdi Hristiyanları
tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna
müsaade etmez. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, nasıl ki daha önceleri
dedeleri kendi kilise teşkilatında serbest bırakmak suretiyle,
Bulgarları rahatsız etmedilerse o da dini eski gelenekle tanınmış
İslâmi devlet görüşüne de tamamıyla uygun olarak Ortokos Rum ruhani
sınıfının silsile-i meratibini bütün selahiyetleriyle tanıdı. Hatta
o, Hristiyanlar üzerindeki medeni hukuk alanında kaza hakkını
tanımak suretiyle kilisenin nüfuzunu artırdı bile”.
Kemahlı Rahib Grigor 1595-1640 yıllarını kapsayan kronolojisinde
Sultan I. Ahmed'den şöyle bahsetmektedir; "Sultan Ahmed sulhsever,
şefkatli, dindar ve Hristiyanlara karşı muhabbetli bir padişah idi.
Vezirlerden biri, Ermenileri kürek akçesi vergisine tabi kıldığı
vakit, cami inşaatında çalışmakta olan Ermeniler, padişaha şikayet
ettiler. Alınan para padişah iradesiyle geri verildikten maada sözü
geçen vezirin kellesinin uçurulmasına ramak kaldı. Padişah papazları
çağırarak ne kadar para alındığına dair makbuzları sordu ve
vergilerin geri verilmesini irade etti. Padişah emri ifa edilerek
verilen para son puluna kadar geri alındı".
II. Mahmud’un 1837 yılında Şumnu’da yaptığı bir konuşma Osmanlı
sultanlarının gayr-ı Müslim topluluklara bakışlarını ve takındıkları
hoşgörülü tavrı yansıtan iyi bir örnektir;
“Siz Rumlar, siz Ermeniler ve siz Yahudiler hepiniz Müslümanlar gibi
Allah’ın kulu ve benim teba’amsınız. Dinleriniz başka başkadır.
Fakat hepiniz devlet kanunlarının ve irade-i şahanemin
himayesindesiniz. Size tarh edilen vergileri ödeyin. Bunların
kullanılacakları maksatlar sizin emniyetiniz ve refahınızdır”.
Bu konuşma metninden de anlaşıldığı üzere Osmanlı’nın siyasi
hakimiyet sahası içerisinde bulunan tebanın güvenliği ve hukukunun
korunması esastır. Her iki ilkenin gerçekleşmesi bir tarafta barışı
mümkün kılıyor, diğer tarafta hoşgörülü davranmayı sağlıyordu.
KAYNAKLAR
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cevdet Belediye, nr. 1592; 1310 Tarihli
Hüdavendigar Salnamesi, sh. 373; C. Boreckelman, İslâm Milletleri ve
Devletleri Tarihi, trc. Neşet Çağatay, Ankara 1964, c. 1, sh. 258;
Hammer, Ata Bey tercümesi, c. 1, sh. 103-104; Gibbons, Herbert
Adams, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi,
İstanbul 1328, sh. 63; Andresyan, Hrand D., "Bir ErmeniKkaynağına
Göre Celali İsyanları", Tarih Dergisi, sayı 17-18, 29; Erdoğru,
Mehmet Akif, "Ertuğrul Gazi'nin Bilecik'teki Vakıfları", Vakıflar
Dergisi, İstanbul 1990, c. XXI, sh. 109; Muhammed Hamidullah, İslâm
Peygamberi I-II, trc. Salih Tuğ, İstanbul 1980, c. 1, sh. 214,
672-4; Öztürk, Said, Tanzimat Döneminde Bir Anadolu Şehri Bilecik,
İstanbul 1996, sh. 30; Yavuz Ercan, "Türkiye'de XV ve XVI.
Yüzyıllarda Gayr-ı Müslimlerin Hukuki, İçtimai ve İktisadi Durumu”,
sh. 1127 vd.; Kazıcı, Ziya, “Osmanlı Devleti’nde Dini Hoş Görü”,
Köprü Dergisi, sayı 65, İstanbul 1999, sh. 75 vd.; Eryılmaz, Bilal,
Osmanlı Devleti’nde Gayrımüslim Teb‘anın Yönetimi, İstanbul 1990;
Cin, Halil- Akgündüz, Ahmet, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 1996, c. 2,
sh. 337 vd.; Çubukçu, İbrahim Agâh, “Kültür Tarihimizde Din”, sh.
772-803.
|