|
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı
A-Genel Olarak
Vakıf mu‘âmelesinin sahih olabilmesi için, konusunu teşkil edecek
mal ın, mahiyeti icabı vakıf olabilecek nitelikte bulunması gerekir.
Özellikle “te’bîd ” şartı açısından bu şartın gerçekleşmesi istenir.
Vakıf konusu mal ın, geliri veya intifâ ‘ı devamlılık vasfı taşıyan
bir mal olması gerekir. Bu duruma göre, zamanla eskimesi ve hatta
tamamen yok olması ihtimali bulunan kitabın vakfı da aynı şartlar
altında değerlendirilecektir.
Vakıf olabilecek nitelikte bulunan şeylerin tesbitinde, Hanefîler,
vakfın konusunu çok dar bir sahaya inhisar ettirirken, diğer
hukukçular, bu sahayı çok geniş tutmuşlardır. Hanefî mezhebini esas
alan Osmanlı Devleti tatbikatı ve diğer İslâm ülkelerindeki
uygulamalar, iktisadî ve içtimaî bazı değişmeler sebebiyle,
Hanefîlerin dar tuttuğu bu sahayı, fiilen genişletmişler ve diğer
hukukçularla hem fikir olarak yürümeye başlamışlardır. Bu
mezheplerarası görüş naklini, daha önceki İslâmî yasakların bir iki
asır sonra, tamamiyle ruhsat verilmiş fiiller haline dönüşerek
yasaklılık vasıflarını kaybetmesi şeklinde değerlendirmek[1]
mezheplerarası mukayeseli hukuku bilmemek olur. İşte mezkûr
sebeplerle bu konuyu, hem diğer İslâm hukuku mezhepleri, hem de
Hanefî mezhebi ve Osmanlı tatbikatı açısından ayrı ayrı
inceleyeceğiz. Mukayese imkânı verebilmek için, evvela diğer
mezhepleri tetkik edeceğiz.
B-Diğer İslâm Hukukçularına Göre
Mâlikî, Şâfi‘î, Hanbelî, Ca‘ferî ve Zeydî hukukçulara göre, mahiyeti
icabı vakfın konusu olabilecek nitelikteki mal kapsamına,
gayrimenkul ler girdiği gibi, menkul mallar da girer. Vakfın
muvakkat da olabileceğini kabul eden Mâlikî ve Ca‘ferîler açısından
bu hükmün izahı kolaydır. Ancak vakıf da te’bîd şartını koşan diğer
hukukçuların bu hükmün izahını nasıl yaptıklarını araştırmak
gerekir.
Ayrıca Mâlikî hukukçular, menkul ve gayrimenkul malların yanısıra
menfaatlerin ve hakların da vakfın konusunu teşkil edebileceklerini
söylemektedirler. Zikredilen gerekçelerdeki farklılıklar ve bazı
görüş ayrılıklarından dolayı, konuyu her mezhebe göre ayrı ayrı
inceleyelim[2].
a) Mâlikî hukukçular, vakıf mu‘âmelesinin kurulması için te’bîd
şartını koşmadıkları ve vakfın muvakkat da olabileceğini kabul
ettiklerinden dolayı, vakıf konusu mal ın, devamlılık vasfı taşıyan
bir şey olmasını şart koşmamışlardır. Buna göre gayrimenkul olsun,
menkul olsun, hatta isterse intifâ hakkı ve diğer sınırlı aynî hak
lar olsun, hepsinin de vakfın konusunu teşkil edebileceğini kabul
etmişlerdir. Mâlikî mezhebinde mutemet olan görüşe göre, nakit para,
gıda maddeleri, kitap, elbise ve benzeri menkul malların vakfı
câizdir. Menkul mallar, “te’bîd” şartı ile vakfedildiği taktirde,
bunun da çaresi, hükmen vakfın konusu olan malın devamı demek olan
istibdal yoludur[3].
Bazı Mâlikî hukukçular, gayr-ı mislî olan yani kendisiyle intifâ ‘
edildiğinde ayn ı baki kalabilen (kitap gibi) menkul malların
vakfında tereddüt etmemiş ise de, mislî olan menkul malların yani
intifâ‘ı ile tüketilen malların vakfını câiz görmemişlerdir. Ancak
yine de mutemet görüşün, daha önce zikrettiğimiz görüş olduğunu
söyleyebiliriz[4]. Burada gayrımenkul kavramını Mâlikî hukukçuların,
diğer İslâm hukukçularından farklı izah ettiklerini de kaydedelim.
Bunlar, gayrimenkul ü (akar ı), bir yerden bir yere nakli mümkün
olmayan veya nakledilebilmesi için, sabit bir temele sahip
olduğundan, mevcut halini değiştirmek icabeden mallar diye
tanımlamaktadırlar. Arazi birinci şıkkın misalini teşkil ederken,
bina ve ağaçlar da ikinci şıkkın misalini teşkil ederler. Diğer
İslâm hukukçuları ise, sadece birinci şıkkı akar (gayrimenkul) kabul
ederler. Günümüzdeki gayrimenkul tarifinin Mâlikîlerin görüşüne
uyduğunu da belirtelim[5].
b) Vakıf da te’bîd şartını koşan Şâfi‘îler, menkul malların vakfını
da gayr-ı menkul gibi câiz görmektedirler. Te’bîd şartı ile bu görüş
arasını ise, şu şekilde bağdaştırmaktadırlar: Evvela, te’bîd şartı
nisbî bir şarttır. Her ayn ’a göre değişir. Tam anlamıyla te’bîd
şartı gerçekleşmeyen mallarda te’bîdden kasıt, o mal ın ömrü kadar
olan süredir. Mühim olan belli bir süre de olsa, intifâ ‘ının
devamlı olmasıdır. İkinci olarak, vakıf konusu olan menkulün telef
olmasıyla vakıf sona ermez. Telef olmaya bırakılmadan istibdal
yoluyla devamı sağlanır. Tercih edilen görüşe göre, satılarak yerine
bir başkası alınır. Satım mümkün olmazsa vakıf o zaman sona erer ve
vâkıfın mülküne döner[6].
O halde Şafiîler menkulün vakfında, devamlı intifâ ‘ın mümkün
olmasını şart koşmaktadırlar. Devamlı bir şekilde kendisiyle intifâ‘
mümkün olan ve intifâ‘ ile ayn ’ı tüketilmeyen kitap, silah, hayvan,
ev eşyası ve benzeri menkul malların vakfını câiz görürken, gıda
maddeleri gibi kendisinden devamlı olarak yararlanmak mümkün olmayan
ve intifâ‘ ile ayn’ı da tüketilen şeylerin vakfedilemiyeceğini
belirtilmektedirler. Nakit para vakfı nda ise, aralarında görüş
ayrılığı mevcuttur. Paranın kira akdine konu olabileceğini kabul
edenler câizdir derken, diğerleri buna karşı çıkmaktadırlar[7].
c) Hanbelî hukukçulara gelince, bunlar menkul vakfı ile te’bîd
şartını, vakıf mal ın aslının hükmen devamı demek olan istibdal ile
te’lif eylemişlerdir. Yani vakıfda amacın devamını önemli görmüşler
ve amaç kendisinde gerçekleşecek olan ayn ın değişmesi demek olan
istibdal ile meseleyi gerekçelendirmişlerdir. İbn-i Kudame şöyle
diyor: “İntifâ’ ancak tüketilmesi ile mümkün olan nakit para ve gıda
madddeleri gibi şeylerin vakfı câiz değildir. Ayn’ı baki kalarak
intifâ ‘ı mümkün olan ev, dükkân[8], hayvan, ev eşyası, kitap ve
benzeri menkul malların vakfı ise câizdir. Nakit para vakfı nı câiz
gören hukukçular da mevcuttur”[9].
d) Ca‘ferîlerin muvakkat vakıf demek olan habsi câiz gördüklerinden
bu konudaki görüşleri Mâlikîlere, Zeydîlerin görüşleri ise
Hanbelîlere benzemektedir[10].
Hanefîlerin dışındaki bütün hukukçular, Osmanlı döneminde
karışıklığa ve fikir ayrılığına sebep olan bina ve ağacın araziden
ayrı olarak vakfedilmesini, zikredilen gerekçelerle câiz
görmektedirler. Hanefîlerin bu konudaki şartlarını daha sonra
inceleyeceğiz[11].
19. ve 20. asırda yapılan İslâm alemindeki hukukî düzenlemelerde, bu
konuda Hanefîlerin dışındaki mezheplerin görüşlerinin tercih
edildiğini görüyoruz[12].
G-Hanefî Mezhebi Ve Osmanlı Tatbikatı
Hanefî mezhebi ve Osmanlı vakıf hukukunun belki de en ihtilaflı
meselelerinden birine başlıyoruz. Konuyla ilgili olarak ondan fazla
monografik yazma ve basma eserler mevcuttur. Bunları özetlemek,
günümüz hukukunun üslubuyla anlatmak ve mevcut görüşleri doğru
olarak aktarmak, cidden zor bir iştir. Bize bu konuda yardımcı olan
en önemli bilgiler, merhum Osmanlı hukukçuları Muhammed Hamdi Yazır
ve Ebül-Ula Mardin ’in kitaplarında mevcuttur. Bize bu eserler büyük
ölçüde rehberlik etmişlerdir.
a) Genel Kaide: Mevkufun Akar Olması Şarttır
Hanefî hukukçularına göre, vakıf konusu olacak şeyin ayn olması
gerektiğini görmüştük. Aynın ise akar ve menkul olarak ikiye
ayrıldığını ve menkulün de hayvan, urûz (ticarı eşya) ve nakit
parayı kapsamına aldığını biliyororuz. İşte bu şart ile Hanefî
hukukçular, vakıf, “bir aynın aslını ebediyyen habsetmek” demek
olduğundan, te’bîd şartına en uygun aynın akar olduğunu ve akar
vakfının kıyas a yani genel hukuk prensiplerine uyduğunu belirtmek
istemişlerdir. Menkul malların vakfı ise, bu gerekçe karşısında
kıyasa uygun değildir; menkul mallar vakfın konusunu teşkil
edemezler. Genel kaide budur. Ancak bu genel kaidenin istisnaları da
mevcuttur[13]. Biz genel kaidenin istisnalarını zikretmeden önce,
akarı tarif edelim.
Hanefî hukukçularına göre, akar , bir yerden bir yere nakledilmesi
mümkün olmayan şeylerdir. Arazi ve arsalardan ibarettir. Aslında
akar, gayrimenkul demek ise de, günümüz hukuku ve Osmanlı
Devletindeki örfün anladığı manada gayrimenkul değildir. Örf ve
bugünkü hukukun anladığı manada gayrimenkul olarak akarı tarif eden,
sadece Mâlikî hukukçulardır. O halde Hanefî hukukçularına göre,
arsasına tabi olarak geyrimenkul (akar) sayılan bina ve ağaçlar, tek
başına geyrimenkul sayılmamaktadırlar. Vakıf hukukunda da
gayrimenkul veya akar tabirinden kasıt, Hanefî hukukçuların anladığı
manada olduğundan bina ve ağaçların müstakil olarak vakfı münakaşa
edilmiştir[14]. Mecelle’nin yaptığı tarif, Hanefî mezhebine değil,
Mâlikî mezhebine uygun bir tarifdir[15].
Kısaca, Hanefî hukukunda Ebu Hanife’nin de katıldığı ittifak edilen
görüş, vakfın konusunun “akar ” olmasıdır. Bundan sonra
zikredeceğimiz istisnaî görüşler ise, İmam Muhammed veya Ebu Yusuf’
a aittir. “Akar”la beraber onun mütemmim cüz leri ve teferruatı ile
ilgili hükümleri daha sonra zikredeceğiz[16].
b) İstisnalar
Hanefî hukukunda genel kaide vakfın konusunun “akar ” olması ise de,
bu kaidenin önemli ve zamanla tatbikatın zorlamalarıyla diğer
mezheplerin görüşlerine yaklaştırıcı istisnaları mevcuttur. Yani
kıyas denilen genel kaide mevkufun “akar” olmasını gerektirmekte ise
de, kıyas deliline tercih edilebilen istihsân ve örf adet kâideleri
gibi islam hukukundaki tâlî ve içtihadî hukuk kaynaklarıyla önemli
bir kısım menkul malların da vakfın konusu olabileceği kabul
edilmiştir. Bu kabulü, İslâm hukukundan ayrı saymak ve değişik
yorumlara girişmek yerinde değildir[17]. Biz bu konudaki özellikle
doğu bilimcileri denilen müsteşrik lerin yaptığı tetkiklerin
çoğunlukla sathî olduğunu, yaptığımız araştırmalar sonucu tespit
etmiş bulunuyoruz. Bu sebeple istisnaları ve hukukî gerekçelerini
ayrıntılı olarak vermeye çalışacağız[18].
aa) Hakkında Nass Bulunan Menkuller (Vakfına Zaruri İhtiyaç Bulunan
Menkuller)
“Mevkufun akar olması gerekir” genel kaidesinin birinci istisnası ve
diğer bir ifadeyle Ebu Yusuf’ un görüşüne göre olan istisnası,
vakfedilmesinin câiz olduğu hususunda nass yani hadis bulunan menkul
mallardır. Bu çeşit menkul malların vakfının câiz olması şeklindeki
hükmün kaynağı, tâlî ve içtihadî bir kaynak olan istihsan
delilidir[19]. İstihsan , naklî bir delil, zaruret vaya muteber bir
örf âdet kaidesinden dolayı, açık kıyas ı bırakıp kapalı bir kıyası
tercih etmek veya genel bir hukuk kaidesini (kıyası) terkedip
istisnaî bir hükmü kabul eylemektir. Açık kıyası veya genel bir
hukuk kaidesini terke vesile olan naklî delil (eser), zaruret hali
veya örf âdet kaidesine istihsanın senedi yahut vechi denir[20].
İşte ister Ebu Yusuf , isterse İmam Muhammed olsun, her ikisi de,
istihsan deliline dayanarak menkulün vakfını câiz görmüşlerdir.
Ancak istihsanın senedi (vechi) ve dolayısıyla nev’i değişiktir.
İstihsan ın senedi veya vechi, nass, örf, zaruret, maslahat (kamu
yararı) ve gizli bir kıyas olabilir.
Ebu Yusuf’ un dayandığı istihsan delilinin senedi, fıkıh
kitaplarında nakledildiğine göre, Hz. Peygamber’den nakledilen
hadislerdir. Mevcut kıyasa (genel kaideye) muhalif olarak, bazı
menkul malların vakfını tecviz eden şer‘î nasslar mevcuttur. Halid
b. Velid zırhlarını ve silahını Allah yolunda vakfetmiş ve Hz.
Peygamber de bunu tasvip etmiştir[21]. Hz. Hafsa’nın da Kur’an
vakfettiği nakledilmektedir[22]. Ebu Yusuf, kıyasa aykırı olan bu
nasslara dayanarak, cihad için silah, at ve deve vakfını câiz görmüş
ve yine bir kısım hukukçuların yorumuna göre, bu hükmü, nassda
zikredilen menkul mallara hasretmiştir. Zira “kıyasa aykırı olarak
sabit olan bir hüküm, başka bir hükme esas (makîsünaleyh )
olamaz”[23].
Diğer bir kısım hukukçulara göre, Ebu Yusuf’ un menkul malların
vakfını dayandırdığı istihsan delilinin senedi (vechi), sadece nass
değil, nassa dayanarak ortaya koyduğu kapalı bir kıyas (kıyas-ı
hafi)[24]dır. O da istisnaen vakfı nass ile tecviz edilen harp
aletlerine, aralarındaki ortak illetten dolayı, diğer bazı
menkullerin de kıyaslanmasıdır. Kıyasa aykırı olarak sabit olan bir
şeye, açık kıyas ile başka bir şey kıyaslanamaz ise de, kapalı kıyas
ile yani istihsan yoluyla kıyaslanabilir ve mevcut olan bu nassların
delâletiyle bazı hükümler çıkarılabilir. İllet itibariyle harp
aletlerine benzeyen menkul mallara ait bu hükmün illeti (menât
ı=ratio legis i), harp için asr-ı saadette silah ve ata olan zarurî
ihtiyaçtır. Herhangi bir menkul mal ın vakfedilmesine zarurî ihtiyaç
duyulursa, onun da vakfının câiz olması gerekir. Ebu Yusuf, kendi
zamanında diğer menkullerin vakfına zarurî ihtiyaç görmediği ve o
asırda da silah ve atın vakfına ihtiyaç devam ettiği için, cevazı
bunlara hasretmiştir. Yoksa ihtiyaç tahakkuk edince, başka
menkullerin vakfının da câiz olacağına dair bir engelleyici görüş
nakledilmemiştir. Hanefî mezhebine göre, ihtiyaç ve örf , nass
bulunmasa da hukukun kaynağıdır. Hatta denilebilir ki, İmam Muhammed
’in dahi biraz sonra göreceğimiz gibi, örfü senet olarak kabul
etmesi de buna dayanmaktadır. Vakfedilmesi câiz olmadığı halde, bir
menkulün örf ve adetin sevkiyle vakfedilmeye başlanması, insanların
ihtiyacının delilidir[25]. Ebu Yusuf’un “vakıf tan amaç kurbet yani
A1lah’a yaklaşmaktır. Gayrimenkullerde bu amacın olduğuna delil
mescit lerdir. Menkullerde ise, fakire temlik ile kurbet kasdı
gerçekleşir” demesi ve örf cari olduğu takdirde menkulün vakfının da
câiz olacağına dair kendisinden İmam Muhammed’in bir görüş
nakletmesi, bu ikinci görüş sahiplerini destekler mahiyettedir.
O zaman teârüf ve teâmül olmasa bile, ihtiyaç sebebiyle bazı menkul
malların vakfına câiz denilebilecektir[26]. Osmanlı tatbikatı nda
birinci gurup hukuçuların izahı esas alındığından, Ebu Yusuf’ un
görüşü değil, İmam Muhammed ’in görüşü tercih edilmiştir[27].
Birinci gurup hukukçulara göre, anlaşılan şudur: Hakkında nass vârid
olan menkul malların müstakillen vakfedilmesi sahihdir. Biz ikinci
görüşü tercih ettiğimizden başlığa parantez içinde bir başka başlık
ekledik. Zaten birinci gurubun kabul ettiği manada menkul malların
vakfı İmam Muhammed taraf ından da kabul edilmektedir[28].
bb) Örfen Vakfı Câiz Görülen Menkuller
Genel kâidenin ikinci istisnasını, hakkında nass bulunmadığı halde,
vakfedilmesi teâmül haline gelen menkuller teşkil etmektedir.
Bu görüş, İmam Muhammed ’e aittir. Osmanlı uygulamasında da bu görüş
hâkim olduğundan meseleyi İslâm hukuku açısından inceleyelim.
İmam Muhammed , menkul malların vakfı konusunda, genel kâideyi
(kıyas ı) örfden dolayı terketmiş ve menkul malların vakfının
meşrûiyetini, senedi örf ve adet temeline inilirse insanların
ihtiyaç ve zarureti olan istihsan deliline dayandırmıştır. Menkul
malların vakfı, insanların teâmülü olunca, sahih kabul edilecektir.
Bu çeşit istihsan ile şer‘î hükmün sabit olduğuna en büyük delil
istisna’ yani eser sözleşmesidir[29]. O halde bir menkul mal ın
vakfedilmesi hakkında bir beldede örf ve adet cereyan etmiş ise, o
beldede o çeşit menkuller vakfedilebilecektir[30]. İmam Muhammed’in
saydığı menkul mallar arasında silah, zırh, kitap, ev, köle, balta
ve mutfak eşyası bulunmaktadır[31].
Teâmül ve teârüf nedir? İmam Muhammed ’in maksadı nasıl bir
teârüfdür? Teârüf, hukuçuların çoğunluğunun (cumhur-u fukahanın)
herhangi bir şeyde ittifakları ve bunu hukukî mu‘âmele lerinde
kullanmak üzere anlaşmalarıdır. Bunu bir fiilin çokça vukuu diye
tarif edenler, işi baştan ele almışlardır[32]. Zira başlangıçta
üzerinde ittifak edilmeyen bir fiil, gayr-i meşrû olmamak şartıyla,
sonradan zikrettiğimiz manada teâmül haline gelir[33]. Çoğunluğa
göre, bundan mutlak bir teâmül kasdedilmelidir. Yani belli bir
zamanla kayıtlı değildir. Örf ne zaman teessüs ederse o zaman kıymet
i hâiz olabilir. Bazıları her zaman için geçerlidir.
İstisna’ akdi bunun misalidir. Özel örf ve genel örf ayrımının da
bir tesiri yoktur. Belli bir beldenin örfü kendisine kâfidir. Bütün
beldelerde ayn ı teâmül bulunması şart değildir[34]. Örf, hakkında
nass bulunmayan bir hukukî meseleyi isbat için hakem addedilir.
İnsanların teâmülü öyle bir hüccettir ki, onunla amel olunabilir.
Örf ile sabit olan şey nass ile sabit olan gibidir. Örf ile tayin de
nass ile tayin gibidir[35]. Bir zamanda vakfı adet olan bir menkul,
sonradan vakfedilemez hale gelebilir[36]. Bir zamanlar balta, kılıç,
zırh ve benzeri şeyler vakfedilmiş; bugün bu adet olmayabilir[37].
Nakit para, fakir çiftçiler için tohumluk buğday ve benzeri hububât,
at, mektep ve medreselere sofra takımı, zenginlerle fakirler
arasındaki zinet farkını azaltmak amacıyla gelinlik, süs eşyaları,
sütünden fakirlerin yararlanması için süt hayvanları ve benzeri
menkul malların vakfı, hep bu esasa göre meşru’ sayılmıştır[38].
İmam Muhammed ’in teâmül ve teârüf ün bulunması şartıyla menkul mal
ın vakfını câiz görmesini kayıtlayan en önemli kayıt, kurbet
kaydıdır. Yani “menkul olan her mal ki, onu vakfetmede kurbet yani
ibadet ve sevap ola, onun vakfı sahihdir”[39]. Hatta bazı
hukukçular, örfe gerek olmadan “kurbet” bulunan her vakfın câiz
olacağını İmam Muhammed’den naklen söylemektedirler ve haksız da
değildirler[40]. Ayrıca Serahsi, menkul malların vakfında daha da
ileri giderek, İmam Muhammed’e göre insanların teâmülü bulunsun
bulunmasın, menkul vakfının câiz olacağını ondan naklen
zikretmektedir ki, önemli ve enteresan bir nakildir[41].
Kitap vakfı ve ağaç-bina vakfı bu esasa göre mi câizdir? Câiz olursa
hukukî sonucu ne olur? Bunu sonraya bırakalım.
Bu değerlendirmeye göre gemi, araba, hisse senedi ve şirket
paylarının vakfı da örf bulunduğu taktirde sahih olacaktır. Yoksa
câiz olmayacaktır[42]
Osmanlı tatbikatı na gelince, yukarıdaki izahlar, zaten Osmanlı
hukukçularının da izahlarıydı. Ancak burada şunu belirtelim ki, İmam
Muhemmed’in görüşü İslâm hukukçularının tercih ettiği, Osmanlı
şeyhülislamlarının kendisiyle fetvâ verdiği bir görüştür. Ebüssuud
“bütün hukukçular bununla amel etmektedirler”[43] demektedir ve
haklıdır[44]. Osmanlı fetvâ mecmualarında[45], vakfiyye- lerde[46],
şer‘iye mahkemesi kararlarında[47] ve karar örneklerinde[48] bu
doğrultuda beyanlara her an rastlanabilir[49]. Bu görüş
doğrultusunda Osmanlı tatbikatında nakit paranın, geminin, hayvan
derilerinin, sandalın ve benzeri şeylerin vakfedildiğini
görüyoruz[50]. Kitap vakfı ve nakit para vakfı üzerinde ayrıca
duracağız.
cc) Akar ’a Tabi Olan Menkuller
Hem Ebu Yusuf , Hem de İmam Muhammed ’e göre, vakfı teâmül haline
gelmiş olmasa bile, menkul malların akar ’a tabi olarak vakfedilmesi
câizdir. Arsa ile beraber binanın, arazi ile beraber öküz ve ziraî
aletlerin ve “ribat ” ile beraber orada çalışan kölelerın
vakfedilmesini, İslâm hukukçuları örnek olarak
zikretmektedirler[51]. Kısmen kazuistik olan bu hükümleri mücerret
hale getirecek olursak, bir akar vakfedilirken zikredilen ismi örfen
neyi kapsamına alıyorsa hepsi vakıf ta dahil olduğu gibi, vakfedilen
mal ın mütemmim cüzleri (tevâbi-i muttasıla-i müstakırre si),
teferruatı ve o akar ile ilgili irtifak hakları (yol
irtifakı=tarik-i has , hakk-ı şirb -kaynak irtifakı ve hakk-ı mesil
=geçit irtifakı gibi) da vakıfda dâhil olur ve bunların vakfiyye ti
akara tabi olarak câiz olur[52]. Özellikle irtifak hakları gibi
hakların vakfını müstakillen câiz görmeyen Hanefîler, istihsan
deliline dayanarak, bunların akara tabi olduğu taktirde vakfın
konusunu teşkil edebileceğini kabul etmişlerdir. Zira “bizzat tecviz
olunamayan şeyler, tebeî olarak tecviz olunabilir” bir hukuk
kâidesidir[53].
İslâm hukukçuları, bir şeyin parçalarını ikiye ayırmışlardır:
Birincisi, hakikî parçalar, ikincisi ise hükmî parçalar ıdır. Bir
şeye ittisâl-i karar ile bitişik olan cüzler onun hakiki parçalar
ıdır. İttisâl-i karar ise, sonradan insanlar tarafından ayrılmak
üzere konulmuş olmayan şeylerin bağlanmasıdır. Ağacın ve binanın
araziye olan bağlılığı gibi ki, bu, günümüzdeki mütemmim cüz
anlamındadır (ekinlerin araziye, meyvelerin ağaca bağlılığı böyle
değildir). Bu çeşit parçalar hukukî açıdan asıllarına tabidirler.
Öyle ise bunlar zikredilmeden de vakıf ta dahil olurlar[54]. İrtifak
hakları gibi, birşeyden tam olarak intifâ ‘ edebilmenin şartları
olan, ama o şeyin cüzleri olmayan hükmî parçalara gelince, bunların
asıllarının hukukî durumlarına tabi olmaları, aslın konusu olduğu
akde göre değişir.
Mesela amaç sadece ayndan intifâ‘ olan kira akdinde bu tip haklar
kiralananın hükmüne tabidir. Aksi takdirde kira akdinin manası
kalmaz. Satım akdinde ise, amaç ticâretse, bu haklar akdin amacını
zedelemeyeceğinden durum farklıdır. Vakıf mu‘âmelesini ise, her ne
kadar mülkiyetin vâkıf tan iskat ı sözkonusu olduğu için, ilk etapta
satım akdine kıyas lamak makul görünse de, amacın “mevkuf ayn ”dan
intifâ‘ olduğu düşünülünce, kira akdine kıyaslanması ve bu çeşit
parçaların da aynın vakfıyla vakıf sayılması daha yerindedir. İşte
istihsan delilinin özü budur[55].
Akara tabi olarak vakfı kabul edilen menkuller, her meselede
asıllarına uymak zorundadırlar. Asaleten vakfedilenlerde ise, böyle
bir şey sözkonusu değildir. Bunun neticesini kitap vakfı nda
göreceğiz. Vakfında teâmül bulunan her şey, akara tabi olarak
vakfedilebilir, ama akara tâbi olarak vakfedilen herşey müstakillen
ve asaleten vakfedilemez[56].
dd) Hakk-ı Kararlı Menkuller (Ağaç Ve Bina Vakfı)
Genel kâidenin dördüncü istisnası da hakk-ı karar lı menkullerdir.
Bu ne demektir? Ayrı bir istisna mıdır? Değilse üç şıktan hangisine
dahildir? sorularının cevabını vermek gerekir. Önce tarihî gelişimi
görelim:
Hanefî hukukçuları bir arazi üzerindeki bina ve ağaçları, arsadan
ayrı düşünüldüğü takdirde menkul mal olarak kabul ettiklerinden,
bunların vakfı üzerinde de ihtilaf etmişlerdir. Ağaç ve binanın
araziye tâbi olarak vakfının câiz olduğunda şüphe yoktur. Ancak
müstakil olarak arsasız bir binanın vakfı konusunda, değişik
görüşler mevcuttur. Bazılarına göre mülk bir arsa üzerindeki binanın
araziden ayrı olarak vakfı câiz değildir[57]. Bir vakıf arsa
üzerindeki binanın ise, ayn˝ cihete tahsis edilmek şartıyla
vakfedilebileceğini ve rakabe si devlete ait arazilerdeki bina ve
ağaçların da ayni hükme tabi olduklarını yine Hanefî fıkıh
kitaplarından okuyoruz[58]. Vakıf arsa üzerindeki bina başka bir
cihete vakfedildiği taktirde vakfın cevazında ihtilaf edildiğini de
görüyoruz[59].
Bu ihtilaflar karşısında ne yapılacaktır? Bina ve ağaçları menkul
mallar hükmüne tabi tutup zikrettiğimiz üç şıktan biri ile vakfının
cevazı yoluna mı gidilecek[60]? Yoksa İmam-ı A’zam binadan başka
birşey olmayan köprü vakfını müstakil ve ayrı olarak vakfetmeyi câiz
gördüğüne göre[61], bina ve ağaçların vakfedilmesinin cevazı,
gayrımenkul ile menkul arasında hususî bir kâideye mi tabi
tutulacaktır?
Ebüssuud Efendi, her iki yolu da kullanmış bulunmaktadır. Ancak
menkul vakfına tabi tutarken kıyas delilini kullanmaktadır.
Ebüssuud’a göre, arsa ve bina vâkıf ın mülkü olduğu yahut arsa bir
vakfın, bina ise mülk olup arsa vakfına yani ayni cihete
vakfedildiği taktirde, bu çeşit vakıf lar, akara tebean menkulün
vakfı kabîlinden câizdir. Bunda ittifak vardır. Arsa ile bina ayrı
ayrı yerlere vakfedildiği taktirde ise, bu durumda, bina vakfının
câiz olmadığını söyleyenlerin görüşü rivayet açısından da kuvvetli
bir görüştür. Fakat câiz görenlerin görüşü hukuk mantığı açısından
(dirayeten) daha kuvvetlidir. Zira menkulün akara tebeiyetinden
kasıt, onlardan amaçlanan gayede ittihaddır. Vakıf ta amaç ise
“kurbet-i müebbede ”dir. Cihetin değişmesi, bu amacı ortadan
kaldırmaz[62]. O halde bina ve arsa ayrı ayrı cihetlere tahsis
edilse bile, amaçları olan kurbette ittihadlarından dolayı, tabilik
manası devam eder. Senelerce Osmanlı tatbikatı nda uygulanan bu
görüşün şer‘iye ilamlar˝ndaki ifadesiyle “vakfedilen arsa üzerinde
olan ebniye cihet-i uhra ya vakfolunsa ikisinin dahi mutlak hayırda
ittihadına nazar edip cevazına sâhip olmuşlardır ve onların re’y-i
şerifleri üzere sahih ve câizdir”[63].
cc) Kitap Vakfı
Kitap vakfı da, istisnâî olarak vakfına cevaz verilen
menkullerdendir. Ancak zikredilen istisnalardan hangisine dahil
olduğunu tesbit etmek gerekir. Yani kütüphanelerdeki kitaplar, vakfı
konusunda teâmül bulunduğundan asaleten mi vakfedilmiştir? Yoksa
kütüphane binasına ve dolayısıyla arsasına tebeiyyetle mi
vakfedilmiştir? Eğer ikinci görüş tercih edilirse; teâmül şartı
aranmayacaktır. Ama tabi oldukları kütüphanelerden ayrılmayacak,
bina yıkılmadıkça o kitaplar oradan çıkarılamayacaktır. Eğer birinci
görüş tercih edilirse, gerçi kitap vakfı için teâmül şartı
aranacaktır ki, mevcuttur[64], ama bu durumda karşımıza üç ihtimal
çıkacaktır:
Birincisi; vâkıf kitapları bir yere kor, vakfeder. Hariçte
okunmasını mevzubahs etmez. Bu durumda kitaplar dışarıya
çıkarılabilir. Çünkü amaç, o kitapların okunmasıdır.
İkincisi; koyduğu kütüphane veya başka bir bina dahilinde okunmasını
ister; ancak hariçten okunmasın da demez. Bu ifade, ilerde
göreceğimiz gibi vâkıf ın şartıdır. Vâkıfların şartları nda mefhum-u
muhalif =karşıt anlam prensibi geçerli olmadığına göre[65], kitaplar
hukuken ve ilmen dışarı çıkabilecektir. Vakfın gayesi de bunu
gerektirir.
Üçüncüsü ise; vâkıf ın belli bir bina dahilinde mütalaa olunmasını
ve başka bir tarafa asla nakledilmemesini şart koşması ihtimalidir.
Burada “vâkıfın şartı şâriin nassı gibidir” denilerek şarta riayet
edilecek, ama vakfa zarar verdiği takdirde, hâkim kararı ile bu
şarta da muhalefet edilebilecektir[66].
Kütüphanelerden asıl maksat kitaplar olduğuna; kitaplar bina için
değil, bina kitaplar için yapıldığına göre, kitabı bir “menkul-ı
müteâref ” kabul ederek asaleten vakfını tercih etmek daha doğru
olacaktır ve Osmanlı tatbikatı da bu yöndedir[67]. Özellikle bugün
tatbikatta karşılaşılan bir problem de, bu esası kabullenmekle
çözümlenebilecektir. O da, eski ve muhtelif kütüphanelerdeki
kitapları korumak amacıyla Süleymaniye Kütüphanesinde yapıldığı
gibi, bir merkezî kütüphanede toplama işidir. Kitapların asaleten
vakfı kabul edilince, vâkıf ların şartları incelenmek ve her çeşit
tedbiri almak şartıyla bunun câiz olabileceğini, bazı Osmanlı
hukukçuları mütalaa şeklinde ileri sürmüşlerdir[68]. Bizim de
kanaatimiz ayni yöndedir[69].
Kitap vakfı nın asaleten mi yoksa kütüphaneye tabi olarak mı
şeklindeki münakaşayı, kitaba ve ilme karşı takınılan tavır şeklinde
yorumlamak, meseleyi bilmemek ve peşin fikirlilikten başka bir şey
değildir[70].
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Linant de Bellefonds (Y.), Traite de Droit musulman comparÈ,
Paris-La Haye, 1965, I/201-202'den naklen; Yediyıldız, Bahaaddin,
XVII, Asır Türk Vakıf larının İktisadî Boyutu, Vakıflar Dergisi, Sy.
XVIII, sh. 5 vd.
[2] Ebu Zehra , Muhâdrât Fil-Vakf, 98 vd.; El-Kübeysî ,
Ahkâm’ül-Vakf, I/378; Şa'ban/El-Gandur, 496 vd.
[3] Düsûki, 4/75-77; Derdîr, 4/75-77
[4] Ebu Zehra , 99; El-Kübeysî , I/379-380
[5] Şa'ban/El-Gandur, 496; El-Kubeysî, I/380-381; Krş: Elmalı, İA,
62-63
[6] Şirazi, I/440-445; Şirbinî, 2/378; Remeli, 5/360 vd.
[7] Remeli, 5/360-364; Şirazî, I/440
[8] Hanbeliler de gayrimenkul ü araziye tahsis etmektedirler.
[9] İbni-i Kudame, 6/34-36; El-Makdisi, 6/243
[10] Ebu Zehra , 99; El-Kübeysî , I/384
[11] Remeli, 5/362; El-Kübeysî , I/384; Krş: Elmalı, İA, 71 vd.
[12] 1946 tarih ve 48 sayılı Mısır Vakıf lar Kanunu, md. 8; Lübnan
Vakıflar Kanunu, md. 15; Kuveyt Vakıflar Kanunu, md. 7; Ebu Zehra ,
100-101
[13] İbnül-Hümam, 5/48; Trablusi, 15-16; Ebüssuud , Risale Fî
Vakfıl-Menkul Ven-Nükûd, Bağdatlı Vehbi, No: 477/2, Vrk: 1-2; Risale
Fî Badi Ahkâmil-Vakf, Esat Efendi, No: 1152, Vrk: 157/A; Elmalı, İA,
62, md. 22; Ömer Hilmi, AE, m. 58; Ali Haydar, Ts, md. 212; Mardin,
AE, 77 vd.; Mecelle, md. 128-131; Kadri Paşa, Kanunül-Adl, md. 48
[14] Fenarizade, Muhyiddin Pir Muhammed Efendi (954/1548),
Çivizade'ye Cevaz-ı Vakf-ı Nükud Hakkında Bir Mektup, Sül. Kütp.
Şeyhülislam Esat Efendi No: 188, Vrk: 55/A; Elmalı, İA, 62-63;
Şaban/El-Gandur, 496; İbn-i Abidin, 4/361
[15] Mecelle, md. 128-129,1019; Ali Haydar, Dürer, I/229-230; Kadri
Paşa, Mürşidül-Hayran, md. 2-3
[16] Ebüssuud , Risale Fi Vakfil-Menkul, Vrk: 1-2; İbnül-Hümam,
5/48-49; Kadri Paşa, Kanunül-Adl, md. 49
[17] Krş: Yediyıldız, VD. Sy. XVIII, sh. 5 vd.: Ebüssuud , Vakf-ı
Menkul, Vrk: 1-2 ve daha sonraki açıklamalar
[18] Tesbitimizin doğruluğu için Ebüssuud 'un Vakf-i Menkul
Risalesinin mütalaası, hem bu zatın hukuka vukufu hem de konunun
aydınlanması için yeterlidir kanaatindeyiz. Bağdatlı Vehbi, No:
477/2, Vrk: 1-8; Yeni Cami, No: 376, Vrk: 156-165
[19] Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 1-2; İbnül-Hümam, 5/49-50; İbn-i
Abidin, 4/363
[20] Teftezani, 2/81 vd.; Zeydan, 193-197
[21] İbnül-Hümam, 5/50; Zeylaî, Nasbur-Râye, 3/478; Başka bir
rivayette "Ben ölürsem atımı ve silahımı Allah yolunda vakfediniz"
vasiyet i mevcuttur.
[22] Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, Mısır 1972, 5/2104
[23] Ebüssuud , Vakfı Menkul, Vrk: 1-2; Ribale Fi Badi Ahkâmil-Vakf,
Vrk: 157; İbnül-Hümam, 5/49-50; Elmalı, İA, 63; El-Kübeysî ,
I/369-370; Mecelle, md. 15; Kadri Paşa, Kanunül-Adl, md. 59 vd.
[24] Kıyas iki kısma ayrılır: Birincisi; illeti (ratio legis i) çok
açık olan kıyas dır ki, buna kıyas-ı celî denir. Şaraba sarhoşluk
illetinden dolayı rakının kıyaslaması gibi. İkincisi ise; illeti ilk
etapta zihne çarpmayan ve kapalı olan kıyasdır ki, buna kıyas-ı hafî
denir. Kapalı bir kıyası, açık bir kıyasa tercih etmek de, biraz
önce gördüğümüz gibi, istihsanın bir çeşidir. Bkz: Teftezani,
2/81-82; Bazıları gizli kıyasa zaruretle yapılan istihsan da
demektedirler; Zeydan, 197.
[25] Elmalı, İA, 65-67; Mardin, AE, 79
[26] Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, 5/2083, 2104; Fenarîzade,
Çivizadeye Mektup, Vrk: 54/B 56/A
[27] Ebüssuud , Vakfı Menkul, Vrk: 1-2; Fenerîzade, Vrk: 54-56;
Elmalı, İA, 65
[28] Ebüssuud Risale Fi Badi Ahkâmil-Vakf, Vrk: 157/A; Serahsî,
Şerhus-Siyeril Kebir, 5/2083 vd.
[29] Normalde eser sözleşmesinin caiz olmaması gerekir. Zira akdin
süresi ve işgücü kesin belli değildir. Hz. Peygamberin hadiseleriyle
buna cevaz verildiğinden, kaynağı istihsan delilidir denmiştir. Zira
hadisle kıyas (genel kaide) terkedilmiştir.
[30] Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, 5/2083-2087; İbnül-Hümam, 5/50;
Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 1-2, 9 vd. ; Fenarizade, Vrk: 54-55;
İbn-i Abidin, 4/363-364.; Kadri Paşa, Kanunül-Adl, md. 57 vd.
[31] Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, 5/2083; Krş: İbn-i Abidin,
4/363-364
[32] Ali Haydar, TS, md. 230
[33] Elmalı, İA, 64
[34] Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 8-9; Mardin, AE, 84-85; Elmalı,
İA, 63-64; İbn-i Abidin, 4/364-365; "İnek vakfı müteâref olmayan bir
belde ahalisinden Zeyd bir ineğini bir cihete vakfettikten sonra
Zeyd fevt olsa, veresesi ol ineği miras a idhala kadir olurlar mı?
El-Cevap: Olurlar". Mentesşîzade, I/396
[35] Mecelle, md. 36-45; Ali Haydar, Dürer, 1/92-111
[36] İbn-i Abidin, 4/364-365; El-Kübeysî , I/372
[37] Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, 5/2103; El-Kubeysî, I/372-373
[38] Mardin, AE, 77-78; Serahsî, Şerhus-Siyeril-Kebir, 5/2103; İbn-i
Abidin, 4/372
[39] Fenarizade, Vrk: 55
[40] Fenarizade, Vrk: 55/B, Krş: Serahsî, Şerhus-Siyerıl-Kebir,
5/2083; Burada İmam Muhammed , menkul vakfının cevazına illet olarak
"kurbet "i zikretmektedir. Krş: Ali Haydar, TS, 231
[41] Serahsî, Şerhus-Siyer, 5/2083; Fenarizade, bunu nakit para
vakfı nın cevazına delil olarak ileri sürmektedir. Bkz: Çivizade'ye
Mektup, Vrk: 55; İbn-i Abidin, 4/365
[42] İbn-i Abidin. 4/364365; Ali Haydar, TS, md. 226, "gemi ve
kışlık elbise vakfı teâmül olursa caizdir"; Kadri Paşa, Kanunül
:Adl, md. 57-62.
[43] Ebüssuud , Vakf-ı Menkul Vrk: 1 Tapulu yerlerde kışlayıp
yaylayan koyunlann ve sığırların vakfolması caiz olur mu? El-Cevap:
Menkul-i müteârefin asâleten vakfı sahihdir. Koyun ve sığır ol
makuledendir. Akara tebeiyetle vakfolunmağa muhtaç öküzdür.
Hırâsetten gayrı vechile intifa olunmaz". Fetâva, Vrk: 115/A; Burada
çok önemli bir noktaya temas etmektedir. Başka bir cevabında daha
açık olarak "ebniyede sakin olan mevâşi hırâsetten gayrı menfaati
olmayıcak tarlalara tebeiyetle vakıf olur. Südü ve sair menfaati
olıcak asâletle vakıf olur" demektedir.
[44] Molla Hüsrev , 2/136-137; Şürünbülalî, Gunye, 2/136; Damad,
I/746-747; El-Haskefi, I/746; İbn-i Abidin, 4/365
[45] Menteşîzade, I/394-397; Fetâvay-ı Yahya Efendi, Vrk: 52/A-54/A
[46] VGM, Defter No: 593, sh. 182, I. Mahmud Vakfyesi, 1150/1740,
Kasa No: 47, sh. 113
[47] İMŞSA, İstanbul Kadılığı, Sicil No: 10, sh. 56 ve benzeri
ilamlar
[48] "Kanevât dahi menkulât kabilinden olduğu...lâkin menkul-ü
müteâref olup ve menkul-ü müteârefin vakfiyeti İmam Muhammed katında
sahih ve elyevm amel ve fetva İmam-ı müşarünileyhin kavilleri üzere
olduğundan..." Dürrîzade Arif Efendi, I/158, 164
[49] Ömer Hilmi, AE, m. 58; Ali Haydar, TS, md. 212-223; Elmalı, İA,
64
[50] Yediyıldız, VD, XVIII, 15 vd.
[51] Trablusi 15-16; İbnül-Hümam, 5/48; İbn-i Abidin, 4/361;
Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 1; Ömer Hilmi, AE, m. 59; Ali Haydar,
TS, md. 216; Kadri Paşa, KA, md. 49
[52] Elmalı, İA, 93 vd.' Ömer Hilmi, m. 94-98; Kadri Paşa, KA, md;
Fetâv‚y-˝ Hindiye, 2/363 vd.
[53] Mecelle, md. 54; İbn-i Abidin, 4/361; Ali Haydar, TS, md. 216
[54] Elmalı, İA, 94; Mecelle, md. 232; İbnül-Hümam, 5/48; Ömer
Hilmi, AE, m. 94-96
[55] Zeydan, 194-195; Elmalı, İA, 94-96; Ömer Hilmi, AE, m. 91, 94;
Kadri Paşa, KA, md. 52
[56] Ebüssuud , Fetâvâ, Vrk: 115/A
[57] Kadihan, 3/294; Hilâlür-Re'y, 17; El-Hassâf, 34; İbn-i Nüceym,
El-Bahr, 5/218-219; El-Kübeysi, I/375; İbn-i Kutlubğa, Zeynüddin
Kasım (879/1474), Risale Fi Vakfil-Bina DûnEl-Arz, Esat Efendi No:
52, Vrk: 95-96
[58] Trablusi, 18; El-Hassâf, Ahkâm’ül-Evkaf, 34-35; Ebüssuud ,
Fetâvâ, Vrk; 113/A; Risale Fi Ba’di Mesâilil-Vakf, Vrk: 157
[59] Ebüssuud , Risale Fî Badî Ahkâmil-Vakf, Vrk: 157.
[60] Ali Haydar Efendi eserinin bir maddesinde örf kaidesine
bağlamaktadır: TS, md. 213; Halbuki müteâkip maddelerde hakk-ı karar
esasına bağlamaktadır; md. 214-215
[61] İbnül-Hümam, 5/51; Elmalı, İA, 73-74
[62] Ebüssuud , Risale Fi Ba’di Ahkâmil-Vakf, Vrk: 157; Ömer Hilmi,
AE, m. 85
[63] İMŞSA, İstanbul Kadılığı, Sicil No: 10, sh. 56
[64] Ebüssuud , Vakf ı Menkul Vrk: 3; Ali Haydar TS md. 227;
Fetâvây-ı Tatarhaniye , I, Vrk: 365/A; Fetâvây-ı Hindiye, 2/361-362;
Kadri Paşa, K.A, md. 62
[65] Ali Haydar, TS, md. 8; Mardin, AE, 87
[66] Elmalı, İA, 68-69; Mardin, AE, 85-88; Ali Haydar, TS, md. 228
[67] İbn-i Abidin 4/365-366; Ömer Hilmi, AE, m. 58; Ali Haydar TS,
md. 227; Elmalı, İA, 69; Mardin, AE, 88; Serahsî, Şerhus-Siyer,
5/2103; Ebüssuud , Vakf-ı Menkul, Vrk: 3; Kadri Paşa, KA, md. 62
[68] Elmalı, İA, 70
[69] Konu ile ilgili bir teklif için bkz: Hammadezade, Evkaf
Hakkında Lâyiha, 36-38; Osmanlı Devletinin sahip olduğu nadir
eserlerin kıymet inin bilinmesine dikkat çekmekte; maarife
devredilen kütüphanelerin evkafa iadesini istemekte ve tarihî
eserlerin merkezî bir kütüphanede modern bir sistemle toparlanmasını
tavsiye etmektedir.
[70] Adıvar, A. Adnan, Osmanlı Türkleri’nde İlim, İstanbul 1982, sh.
159 |