|
Doç. Dr. Said ÖZTÜRK
600 yıl geniş bir coğrafyada ve çok farklı etnik grupları sulh ve
sükun ikliminde idare eden bir devletin ve tarihin altın
sahifelerine adını kaydeden ulu bir çınarın hatıralarına muhtaç
olduğumuz her gün biraz daha iyi anlaşılmaktadır. Onun mirası
üzerinde bu gün oynanan oyunları gördükçe Türk toplumunun tarihiyle
barışık olmasının zaruretini daha iyi anlıyoruz. Günümüzde, Osmanlı
Devleti’ne cephe alan mihrakların ve karanlık güçlerin saldın ve
oyununa gelmeden 600 yıllık Osmanlı çınarının tecrübe birikimlerine
eğilmemiz gerekmektedir. Bu geriye dönüş hareketi değil tarihi
birikimlerimizden istifade etmektir. Tarihi doğru anlamaya yönelik
bir faaliyettir.
Osmanlı tarihine salt iyilerin veya kötülerin tarihi olarak bakma
yanılgısı bizi bir yere götürmez. Her ikisi de taassuptur.
Osmanlı’yı doğru anlamanın yolu duygusallıktan ve taassuptan âri bir
şekilde tarihe bakmakla mümkündür. Girilen Osmanlı bahçesinde sadece
çirkinlikleri görmek doğru olmadığı gibi sadece çiçekleri görmek de
doğru değildir. Makam mevki için fetva veren Turşucu-zadeleri
zikrederken Kanuni gibi bir cihan sultanına çekinmeden “Padişah
emriyle nâ-meşrû olan nesne meşrû olmaz” diyerek haykıran Ebussuud’u
görmezden gelmek mümkün değildir. Körü körüne ilmi gelişmelere karşı
gelen istisnaları iki de bir zikrederken Lagari Hasan Çelebi ve
İsmail Gelenbevi’yi dikkate almayan bir bakış art niyetten başka bir
şey değildir.
Bu günün çağdaş dünyasına Osmanlı’nın mesajı ne olabilir? Şunu hemen
ifade edelim ki devletin en başında bulunan insandan sivil bir
vatandaşa kadar herkesin Osmanlı’dan alacağı pek çok mesaj
bulunmaktadır.
Osmanlı devletinde yöneten yönetilen arasındaki ilişki bir tahakküm
değil bir sorumluluk ilişkisi şeklinde belirmiştir. Zira hepiniz
çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz diyen Hz. Peygamber
teb’a ile yönetici ilişkilerinin düzeyini de belirtiyordu.
Dolayısıyla toplumda yönetici olanları yönettiklerinden sorumlu
tutan bir anlayış hakim oluyordu. Yönetimin en başındaki sultan
“teb’aanın refahlarından şahsen sorumlu olduğu” kanaatini taşıyor ve
tebaasını kendisine “Cenab-ı Hakkın bir vediası” yani emaneti olarak
değerlendiriyordu.
Diğer taraftan Osmanlı Devleti’nde bir asiller sınıfı ve
aristokratlar doğmamıştır. Devlet kapitalistleşmeye karşı olduğu
gibi, tahakküme dayalı sınıflaşmaya da karşı idi. Osmanlı yönetim
geleneğinde soy asaletinin bir önemi bulunmuyordu. Kişinin ehliyeti
her şeyin üzerinde kabul görüyordu. Kanuni dönemini inceleyen Albert
Howe Lybyer adlı bir Amerikalı araştırmacı haklı olarak, belki de
yeryüzünde Osmanlı yönetim kurumu kadar büyük çaplı ve cüretkar bir
başka deneme yapılmadığını, koyun sürülerine çobanlık eden ve
karasabanın ardında koşan çocukları alıp, onları saraya erkan ve
prenslere eş yaptığını söylüyor.
Osmanlı Devleti’nde yükselme kesinlikle bir rastlantı eseri veya
otomatik değildi. Her aşamada büyük bir titizlik ve akıllılıkla
yönlendirilip gerçekleştirilirdi. Albert Howe Lybyer, tarihin hiç
bir döneminde Osmanlı yönetim kurumu gibi, böylesine uzun süre salt
aklın egemenliğinde olan ve bu nedenle de orijinal planından ve
amacından sapmayan bir başka siyasi kurum olmadığına inanmak gerekir
diyor. Lybyer devamla, Osmanlı yönetim anlayışı ile diğerlerini bir
karşılaştırmaya gidiyor ve diyor ki; “Atina demokrasisi yönetiminde
olağan üstü zeka, olağanüstü eğitim imkanı bulmak yerine
kösteklenmişti. Bugünkü özgür demokrasiler de yetenekli bireylere
yükselme imkanı tanır, ama yükselme yolunda kimi zaman aşılmaz
engellerle savaşma zorunluluğu da vardır. Salt bireyin yetkinliğine,
engellenmeyen imkanlara ve kesin ödüllendirmeye bakarak
değerlendirilecek olursa Atina demokrasisi de bu günkü demokrasiler
de Osmanlı yönetim kurumuyla karşılaştırılamayacak kadar elverişsiz,
işlerliği olmayan ve körü körüne sistemlerdir”.
Dünya coğrafyasına kısa bir göz gezdirdiğimizde acaba barış sözcüğü
lugatlerde mi kaldı diye sorası geliyor insanın. Salt İslam dünyası
olduğu kadar diğer pek çok toplum ve devletlerde akan kan ve
dinmeyen gözyaşlarını içimiz burkularak izliyoruz.
Osmanlının dünya barışına katkısından söz etmek istiyorum.
Batı literatürüne Pax Ottomana olarak geçen kavram ile Osmanlı
Devleti’nin hükümferma olduğu çağlarda dünya barışına olan katkısı
anlatılmak istenir. Devrinin süper gücü olduğu halde bu gücü dünya
barışının sağlanmasında kullanan Osmanlı’nın geniş bir coğrafyada
tesis ettiği barışın ne anlama geldiği gün geçtikçe daha iyi
anlaşılmaktadır. Zira Balkanlar, Karadeniz sahilleri, Ortadoğu ve
Kuzey Afrika coğrafyası bu gün siyasal dengelerin ve uluslararası
barışın giderek bozulduğu mekanlar haline geldi.
Balkanlardan çekilen Osmanlının boşluğu doldurulamamıştır. Bu bölge
iyice balkanlaşmıştır maalesef. Yani bölünmüş, parçalanmış ve siyasi
kaosu içine yuvarlanmıştır. Balkanlaşma terimi bütün anlamını
Osmanlının bölgeden çekilmesi ile ifade edecektir.
Geniş Arap dünyası Osmanlı bayrağı altında yaşadığı huzurlu
günlerini hiç bir zaman tekrar yakalayamamıştır. Arap toplumuna
batının İsrail’i hediyesi Osmanlının zafiyete düşmesi ve bölgeden
çekilmesinden sonraya rastlar. Osmanlı Medine fukarasına Anadolu
içlerinden ve Mısır’dan vakıflar kanalıyla yardım akıtırken,
surreler gönderirken son yüzyıl içerisinde çöreklenen batının tek
gayesi vardı bölgede: sömürü ve petrol. Osmanlının çekilmesinden
sonra geniş Arap coğrafyası cetvelle taksim edilerek batı
emperyalizminin sömürüsünü kolaylaştıracak siyasi haritalar
oluşturuldu. Barış da Osmanlı ile beraber tarihe karıştı.
Osmanlı, Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bir denge unsuruydu.
Pek çok etnik yapıları ve dinleri farklı toplum kesimlerinin
taleplerinin buluştuğu ortak bir noktaydı. Kilise ile camiinin yan
yana durduğu bir üst kültürü tesis etmiş idi Osmanlı. Bu üst
kültürün tesisi “İlahi Mesuliyet”e dayanıyordu. Fetihlerin zaten
temel felsefeleri de bu ilahi mesuliyete dayanan bir zihin
dünyasının ürünü idi. Devletler fethetmek, yeni topraklar kazanmak,
güçlü bir devlet kurmak, geniş halklara hükmetmek gibi seküler
dünyanın temel ideali olarak görülen hedefler Osmanlı yöneticisi
için bir araç olmaktan öteye gitmiyordu. Zira bütün İslam
toplumlarında hakim zihniyet dünyalık elde etme esası üzerine değil
“i’lay-ı kelimetullah” gibi üst bir ideal etrafında şekillenmişti.
En azından teorik olarak böyleydi. Temel hedef İslam’ın yücelmesi,
korunması ve İslam nimetinden bütün insanlığın istifadesi idi. Güçlü
bir devlete, fetihlere de bunun için ihtiyaç vardı.
Osmanlı yöneticileri hakimiyetleri altında bulunan hiç bir etnik
azınlığa tahakküm etmeyerek kendi inançları doğrultusunda
yaşamalarını temin etmiştir. Zira bu tutum İslam’ın temel bir ilkesi
idi ve İslam Hukukunun ehl-i zimmete tanıdığı haklar içerisinde yer
alıyordu. Bunun dışına çıkılamazdı. Zaten Müslüman ecdadımız, her
meselede olduğu gibi, Osmanlı Devleti’ne ait topraklarda yaşayan
gayr-ı Müslimler hususunda, hukukun çizdiği sınırlar çerçevesinde
hareket etmişlerdir. Renk, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine
aynı şekilde ve “şer’-i şerif’ ne diyorsa öyle muamele yapılıyordu.
Osmanlı tarihinden bu inanç hürriyetine ilişkin pek çok örnek bulmak
mümkündür. 1463 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedilerek
Osmanlı topraklarına katı1an Bosna Hersek’de Osmanlının adil ve
hoşgörülü idaresi sayesinde bu bölge insanları hiçbir baskı altında
kalmadan İslam’ı seçmişler ve Osmanlı Devleti’ne ve onun temsil
ettiği ideallere bağlı kalmışlardır. Büyük Fatih, Bosna’yı
fethettiği zaman bölge halkına dini hürriyet tanımış, mal ve can
güvenliği sağlamıştır. Fatih buradaki Latin papazlarına gönderdiği
bir fermanda bölge halkına tanınan mal ve can güvenliği, dini
serbestiyet ve sağlanan hürriyet ortamı açıkça şöyle ifade
edilmektedir;
“Ben ki Sultan Mehmed Hanım. Cümle avâm ve havâssa ma’lûm ola ki,
işbu dârendegân-ı fermân-ı hümâyûn Bosna ruhbânlarına mezîd-i
inâyetim zuhûra gelip buyurdum ki, mezbûrlara ve kiliselerine kimse
mâni’ ve müzâhim olmayıp ihtiyâtsız memleketimde duralar. Ve kaçup
gidenler dahi emn ü emânda olalar.
Gelüp bizim hâssa memleketimizde havfsız (korkusuz) sâkin olup
kiliselerine mütemekkin olalar. Ve yüce hazretimden ve vezîrlerimden
ve kullarımdan ve reâyalarımdan ve cemî’-i memleketim halkından
kimse mezbûrelere dahl ve ta’arruz edip incitmeyeler, kendülere ve
cânlarına ve mallarına ve kiliselerine ve dahi yabandan hâssa
memleketimize âdem gelirler ise yemîn-i mugallaza ederim ki yeri,
göğü yaratan Perverdigâr hakkıçün ve Mushaf hakkıçün ve ulu
Peygamberimiz hakkıçün ve yüz yirmi dört bin peygamberler hakkıçün
ve kuşandığım kılıç hakkıçün bu yazılanlara hiçbir ferd muhâlefet
etmeye. Mâdâm ki bunlar benim emrime mutî ve münkâd olalar. Şöyle
bilesiz”.
Fatih’in fermanında ifadesini bulan temel hak ve hürriyetlerin
güvence altına alınarak ve şefkatli ve adil bir idare sayesinde
Balkanlarda asırlardır devam eden Balkan feodal beylerinin zulüm ve
baskı1arı sona ermiştir. Osmanlının bu topraklardan elini çekmesi
ile ne yazık ki burada kargaşa ve zulüm tekrar başlamıştır. Osmanlı
Devleti’nin adil idaresi altında hayatlarını devam ettiren gayri
müslim tebaa devletin son dönemindeki otorite boşluğundan ve bu
arada dış mihrakların tahrikleri neticesi, küllenmiş kin ve
düşmanlıklardan doğan baskı ve zulümleri tekrar sahneleyecekler ve
maalesef bugünkü Bosna ve Kosova trajedisinin gerçekleşmesine giden
yolu açacaklardır.
Bu gün Kosovalıları etnik temizliğe tabi tutan Sırp fanatizmi bundan
beş yüz elli sene önce Osmanlının şefkatli ellerine sığındığını
çoktan unutmuştur. Fatih Sultan Mehmed, Rumeli’deki fetihlerini
genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında
kalan Sırplar, Macaristan ile Osmanlı Devleti’nden birisini tercih
etmek mecburiyetinde kalmışlardır. O dönemde Sırplar Ortodoks,
Macarlar ise Katolik idiler ve Romalılar ile Latinler arasında
anlaşmazlık bulunduğu gibi, bunlar da birbirlerini hiç sevmezlerdi.
Macaristan Kralı Jan Hunyad, Sırbistan’ı ele geçirmek istiyordu.
Sırbistan Kralı George Brankoviç, kendisini Osmanlı Devleti’ne karşı
isyan etmeye teşvik eden Macaristan Kralı nezdine bir heyet gönderir
ve sorar:
“Macarlar Türklere galip gelirse, Sırplıların mezhepleri olan
Ortodoksluk hakkında ne gibi müsaadelerde bulunacaksınız?”.
Jan Hunyad’ın cevabı, insana ve onun hak ve hürriyetlerine olan
saygı1arının derecesini yansıtması açısından çok ilgi çekicidir:
“Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim.
Ortodoks kiliselerini yıkacağım”. Aynı soruyu sormak üzere bir
heyeti de Fatih Sultan Mehmed’e göndermiş ve Fatih’in verdiği cevap
ise şöyle olmuştur: “Her caminin yanında bir kilise inşa edilecek”.
Bu cevabı alan Sırbistan Kralı, Hıristiyan olan Macaristan’a değil,
Müslüman olan Osmanlı Devleti’ne itaat etmiştir.
Fatih’in İstanbul’u fethettiği zaman Galata Cenevizlilerine verdiği
Ahidname de gayri müslim tebaanın temel hak ve hürriyetlerinin
korunması ve toplum barışının tesis edilmesini ifade eden
tarihimizin önemli vesikalarından biridir. Osmanlı idaresi zulme
değil adalet ilkelerine dayanmıyordu. Dolayısıyla insan hak ve
hürriyetleri çağının en geniş anlamı içerisinde Osmanlı’da
uygulanıyordu. Din ve ırk ayrılığı bu haklara mani değildi. Hatta
XVI. yüzyıl ortalarında Türkler Protestanların ümidi olarak telakki
edilecek ve Osmanlı topraklarındaki Protestanların serbestçe dini
icraatlarını yapmaları imparatorluk topraklarında yaşayanlar için
bir ideal olarak görülecektir. “Türklerin eline düşmek Frenklerin
eline düşmekten daha iyidir” diyorlardı (Ducas, s. 291, Bonn).
Cemil Meriç, Osmanlı’da niçin bir Bodin, bir Makyavel, bir Hobbes
yetişmediği sualine verdiği cevap şöyledir; “Niçin yetişsin?
Mutlakiyetin bu yavuz nazariyecileri Osmanlı mülkünde yaşasalar
Zat-ı Şahane’nin destancısı olurdu. Ülkelerinde gerçekleştiğini
görmedikleri adil ve kerim devlet rüyasını yalnız Osmanlı
gerçekleştirmiştir”.
Osmanlılar dünya siyasi arenasında bir denge unsuru olma yönünde
politikalar geliştirmişlerdir. Batıda ve Doğuda askeri zaferler ile
sağlanan bu denge unsuru misyonu yükselme döneminde tam anlamıyla
gerçekleşecektir. 16. yüzyılda Akdeniz ve Karadeniz Türk’ün
hakimiyetine kapanıyor, Balkanlarda sulh ve sükun hali sürüyor,
Kuzey Afrika, Arabistan yarımadası bu güçlü devletin hakimiyet
sahasına girerek barış ve güvenlik kuşağının içerisinde yer
alıyordu. Osmanlı, Balkan toplumları üzerinde barışı, hoşgörüyü ve
hürriyet ortamını sağlarken, diğer Avrupa ülkelerinin ilk dikkate
alacakları ülke durumuna geliyordu. Avrupa ülkeleri kendi
aralarındaki ilişkilerde bile Osmanlı’nın ne söyleyeceğine
bakıyorlardı. Dolayısıyla Osmanlı’yı göz ardı eden ve Osmanlı’dan
bağımsız bir politika izleyemiyorlardı. Zira, Osmanlılar Avrupa’yı
seyreden pasif bir seyirci değil, muktedir bir oyuncu idi. Şu
söylenebilir; yıkılırken bile uluslararası güçlerin dikkatle
izlediği bir ülke durumundaydı Osmanlı Devleti.
Doğuda ise Sünnî İslam dünyasının koruyuculuğunu ve en önde gelen
temsilciliğini üstlenerek Şii tehlikesini bertaraf etmişlerdir.
Müslüman ahali üzerindeki Şii zulmünü defetmeyi farz-ı ayn telakki
etmişlerdir.
Kanuni dönemi, Osmanlı barışı teriminin yüklendiği anlamın tezahür
ettiği parlak bir dönem idi. Zira bu dönemde sağlam bir hukuk
anlayışını hakim kılma çabaları, adalet prensibinin ön plana
çıkarılması, Sünni dünyanın liderliğinin ve koruyuculuğunun, doğuda
Safeviler’e batıda Hıristiyan alemine karşı “ilahi misyon”un
üstlenilmesi, XVI. yüzyılı Kanuni çağı haline getirecektir. Bu dönem
daha sonra hep idealize edilecektir.
Sokollu Mehmed Paşa’nın günün şartları içerisinde gerçekleşmesi güç
olan projeleri hep bu üst idealin eseriydi; Süveyş kanalının
açılarak bölgede ve Hint denizinde daha etkin bir politika izleme,
Orta Asya’dan batıya uzanan tarihi ticaret ve hac yollarını kontrolü
altına almaya çalışan Moskova knezliğini engelleyerek Orta Asya’nın
Sünni dünyası ile irtibatı artırma, Hazar denizine ulaşmak için Don
Volga Kanalım açma ve Endülüs Müslümanlarını daha ciddi bir şekilde
desteklemeyi hedefleyen projeler idi.
Osmanlı devleti çağdaşları ile kıyaslandığında sanayi ve teknolojik
gelişimi de önemli oranda takip ettiği görülmektedir. Zira, sınai
gelişme olmadan altı yüz yıl hükmetmiş büyük bir devletin ayakta
durabilmesi ve varlığını devam ettirebilmesi nasıl mümkün
olabilirdi? Devrinde dünyanın süper güçlerine karşı koyabilen
Osmanlı yükselme çağlarında ileri bir teknolojiye ve gelişmiş bir
sınai sektöre sahipti. Top döküm teknolojisindeki üstünlük bunun en
bariz misalidir.
Osmanlı sanayiinin gelişimini iki farklı döneme ayırmak gerekir.
çünkü, Osmanlı sanayisi, geleneksel sınai üretim tarzının hakim
olduğu dönem ile, sanayi inkılabının tesirleriyle geleneksel
sanayilerin gerilediği, değişim ve yenileşme fikirleriyle de batılı
sanayilerin faaliyet biçimlerinin esas alındığı 19 .yüzyıl ve
sonrasında farklı yapısal özelliklere sahip olmuştur .
Lonca bünyesinde faaliyet gösteren küçük iş yerleri genellikle
mahalli ihtiyacı karşılarken, ordu ihtiyacını karşılayan veya
ihracat için üretim yapan büyük tesisler lonca sistemi dışında
meydana gelmiştir. Mesela 1390 yılında Gelibolu’da zamanın büyük
tersanelerinden biri kurularak donanmanın ihtiyacı olan savaş ve
nakliye gemileri inşaa edilmiştir .Bu çalışmalar Fatih, II. Beyazıt
ve Yavuz devirlerinde de sürdürülmüştür. Nitekim Yavuz devrinde
Kasım Paşa tersanesi kuruldu. Harp sanayiinin önemli kuruluşlarından
baruthaneler İstanbul, İzmir, Gelibolu, Selanik ve Temeşvar’da
bulunuyordu.
19 .yüzyılda Osmanlı sanayi geleneksel yapıların dışında bir gelişme
seyri izler. Batının model alındığı bu yüzyılda devlet büyük sanayii
tesisleri kurma politikasına hız vermiştir. 1840’lı yıllarda toplam
bütçe gelirlerinin 1/8’i sanayi alanına, fabrikaların inşaa ve
üretimine ayrılmıştır. Bu oran 1847-8’de 1/8’den 1/6’ya
yükselmiştir. 1999 Türkiyesi’nde mevcut bütçe imkanlarının borç
faizlerine ve maaş ödemelerini ancak karşılayabildiğini hatırlatmak
isterim.
Osmanlı yöneticileri bu yıllarda Avrupa’dan en son teknoloji
kullanan makineler ithal ederek devlet mülkiyetinde bir dizi fabrika
tesis ettiler. Tanzimat dönemine girildiğinde bu tür büyük tesis
kurma politikası aynen devam ettirilmiş ve “Fabrika-ı Hümâyûn”
olarak nitelenen çok sayıda devlet fabrikası kurulmuştur. Bu dönemde
çoğu devlet eliyle 160 civarında fabrika tesis edilmiştir.
Aynı dönemde sanayii faaliyetleri içerisinde diğer bir gelişme ise
bir çok üretim biriminden oluşan bugünkü sanayii sitelerine benzer
kuruluşların yer almasıydı. Bunlardan ikisi Zeytinburnu ve Bakırköy
sanayi kompleksleri idi.
Bütün bu gelişmelere rağmen şu soru devamlı zihinlerde kalmaktadır;
Neden Osmanlı Devleti son yüzyılda sınai gelişmelere ayak uyduramadı
? Yöneticilerin bu konuda gayretleri yok muydu ?
Hemen belirtelim ki Osmanlı Devleti’nde sanayileşmenin farkında
olmayan devlet adamı yoktur denebilir. Bu sebeple çok bilinçli bir
sanayileşme faaliyeti ve politikaları uygulanıyordu. Mesela III.
Selim’in ülkenin sanayii problemi ile yakından alakadar olduğu
görülür. Milli sanayiinin geliştirilmesini can u gönülden arzu
etmektedir. Topkapı sarayında Kubbealtı’nın mefruşatı Sadrazam Halil
Halit Paşa tarafından İstanbulkârî kumaşlarla yenilenmiş, Sadrazam
durumu bildiren arizasında İstanbul mensucatçılarına daha ziyade
itibar olunsa bunların türlü türlü “matbu ve nevzuhur akmişe
nescedebileceklerini” ve bu suretle “Frengistan akmişesi
istimalinden istiğna-yı külli” hasıl olacağını söylüyordu ve; “Benim
vezirim itibar olunsa İstanbul’da herşeyi âlâ yapacaklarında şüphe
yoktur. Ben İstanbulkârî kumaşı severim ve ekser İstanbulkârî
giyerim, keşke halk ta giyseler” diyordu.
Sultan Abdülaziz de yerli metaaya itibar ediyor, meşhur Trabzon
bezinden hilali gömlek giyiyordu. Vefat ettiği zaman üzerinden
çıkarılan gömlek Trabzon bezindendi.
Yerli sanayii tekrar hakim kılma gayretleri daha erken tarihlere
yani 18. yüzyılın başına kadar uzanmaktadır. Rami Mehmet Paşa’nın
1703-4’te çuha ve ipekli sanayiindeki atılımları, Damat İbrahim
Paşa’nın teşebbüsleri dikkate değerdir. Rami Mehmet Paşa,
Selanik’ten Yahudileri Edirne’ye getirerek burada çuha üretilmesini
teşvik etmiş ve Bursa’da Avrupa kalitesinde kumaş imal edilmesi için
emir vermiştir. Kısaca yöneticiler, ülke kalkınmasında ekonominin
önemini kavramışlar ve gerekli teşebbüslerde bulunmuşlardır.
Hülasa, Osmanlı sınai tecrübesi Cumhuriyet yönetimince kesintiye
uğratılmadan devralınmıştır. Çünkü bir çok Osmanlı fabrikası ve
bunların makineleri ve memurları Türkiye Cumhuriyeti’nce miras
alınarak öncülük ve tecrübenin çekirdeğini oluşturmuştur. Osmanlı
Sanayi Devrimi adlı makalenin yazarı Clark’ın ifadesiyle Cumhuriyet
Türkiye’si’nde uygulanan devletçiliğin önemli yönleri, kaynağını
1840’ların sanayileşme çabalarında bulmaktadır.
Karşımızda çağını yakalayan bir Osmanlı bulunduğunu görmemiz
gerekir.
Tarihte devamlılık esastır. Cumhuriyet yönetimini değerlendirirken
bu esas ilkeye riayet lazımdır. Kendimizi hiç bir zaman Osmanlı
mirasından soyutlayamayız. Uluslararası arenada Türkiye Osmanlı’nın
en büyük varisi olarak değerlendirildiğini takdir edersiniz. Dininin
ne olduğuna dair soru yöneten gazeteciye “Elhamdulillah Türk’üm”
diyen Kosovalı masumun zihin dünyasını dikkate almamak mümkün
değildir.
Soylu bir mirasın varisçileri olmanın gururunu yaşamalıyız.
|