|
Abdulhamid Bilici
a.bilici@aksiyon.com.tr
Soğuk Savaş'tan sonra Osmanlı'nın ruhu sık sık modern Türkiye'yi
yoklamaya başladı. Onun tek acısı, her ziyaretinde evladını
kendisine bir yön bulamamış ve emanet ettiği mirası takdir etmekten
uzak bulmak. İslam dünyasını ve Avrupa'yı İstanbul'da buluşturan
Türkiye, o ruhu biraz olsun mutlu edecek mi?
Ortadoğu Teknik Üniversitesi ile Gazi Üniversitesi öğrencileri
arasında yapılan 'Osmanlı İmajı' konulu araştırmadan birçokları için
şaşırtıcı sonuçlar çıktı. Bir dönem solun kalesi olan ODTÜ'deki
öğrencilerin yüzde 83'ü ile Gazi Üniversitesi'ndekilerin yüzde 78'i,
'Osmanlı Devleti'nin siyasal ve kültürel etkileriyle birlikte tarihe
gömüldüğü görüşüne' katılmıyordu. 'Osmanlı tarihe gömüldü'
diyenlerin oranı, sadece yüzde 10'du. Öğrencilerin yüzde 75'i,
Osmanlı Devleti'nin her dönemde dünyanın siyasal güçlerinden biri
olduğunu kaydediyordu.
Eski Cumhurbaşkanı Demirel'in Uluslararası Ortadoğu Komisyonu üyesi
olarak İsrail'e yaptığı ziyarette İsrail'in sabık başbakanı Ehud
Barak, tek pırpırlı bir Osmanlı onbaşısının 20 kişilik askeri
gücüyle, kendilerinin içinden çıkamadığı işlerin üstesinden
geldiğini, Filistin'i huzur içinde yönettiğini itiraf ediyordu.
Dışişleri Bakanı İsmail Cem, 'Yeni Yüzyılda Türkiye' adlı kitabında
Türkiye Cumhuriyeti'nin geleneksel, yerleşik dış siyasetinin ülkenin
Osmanlı geçmişine hürmetsizlik ettiğini belirtiyor ve onun
coğrafyasından kendini soyutlamasını yadırgıyor. Türk dış
politikasına tarihi ve kültürel bir boyut kazandırmayı hedeflediğini
söyleyen Cem, çok kültürlü, çok kıtalı, çok dinli Osmanlı
tecrübesine dayanarak İslamcı—laik, Avrupalı—Asyalı, Doğulu—Batılı
gibi ayrımların Türkiye için geçersizliğini savunuyordu.
Bu anekdotlar Türkiye'nin hızla tarihi mirası tarafından kuşatılmaya
başladığının yakın dönemdeki işaretleri. Fikir babalığını İsmail
Cem'in yaptığı, Türkiye'nin girişimiyle tarihte ilk kez İslam
Konferansı Teşkilatı (İKT) ile Avrupa Birliği'ni dışişleri bakanları
seviyesinde (aday ülkeler dahil) 12—13 Şubat tarihlerinde
İstanbul'da bir araya getirecek toplantı da aslında bu olumlu
işaretlere ilave edilmesi gereken bir gelişme.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir kuralı burada da geçerli. Dikkat
çeken ilginç ayrıntılar da yok değil. Türkiye, İKT ve AB nezdinde
böyle üst düzey sayılacak bir girişimde bulunuyor. Ama 1969'da
kurulan ve 57 İslam devletini çatısı altında toplayan İKT'nin ana
sözleşmesini hâlâ onaylamış değil. AB ile ilişkilerin de ne kadar
sancılı olduğunu hepimiz görüyoruz. Her şeye rağmen Türkiye'nin
tarihi mirası ve İslam dünyasıyla ilişkileri ile, bunun dengeli,
tutarlı bir siyasete dönüşmesi için yapılması gerekenleri
tartışacağımız bu dosyaya vesile olan hadise de bu tarihi toplantı.
Türkiye, Osmanlı Devleti'nin 700'üncü yılını resmen kutladık. Milli
sınırlarımız dışında kalan bir Osmanlı hatırasının yıkılmasına
resmen tepki gösterdik. Ama Suudlular'dan da Osmanlı mirasına sahip
çıkan en son ülkenin Türkiye olacağı cevabını aldık. İçinde
bulunduğumuz çelişkilerden kurtulmadan Osmanlı mirasının olumlu
yönlerinden yararlanmamızın imkansızlığını bir daha anladık. Çünkü
girişte aktardığımız olumlu notlara rağmen Türkiye'nin kökleriyle
ilişkisi hayli sorunlu. Şayet D. Mehmet Doğan'ın Batılılaşma İhaneti
ya da Ahmet Kabaklı'nın Temellerin Duruşması'nı okuduysanız, bu
kadar kopuştan sonra tarihle barışın sancısız olmayacağını siz de
kabul edersiniz.
Çünkü bu ülkede yeniyi yüceltme adına uzun yıllar eski olan herşeye
karşı, bu kadar büyük şaheserler meydana getirmiş hiçbir milletin
tarihinde görülmemiş tarzda muamele edildi. Milli sanatlar yasak
landı, tarihi değerler açıkça tahkir edildi, arşiv belgeleri tren
vagonlarıyla komşu ülkelere kağıt fiyatına satıldı, din eğitimi
düzeyinde bile İslam'la bağlar zedelendi, eski devlet büyüklerimize
düşmanlarının layık gördüğü sıfatlar kullanıldı. Bahsi uzatmaya
gerek yok. Ancak tarihin imbiğinden geçerek yüzlerce yılda terkibini
bulan milli kumaş üzerinde yapılan bu tahribatın restorasyonu, bile
birkaç nesil alacak uğraş gerektiyor.
Bu arada tarih ve olayların bu sürece yardımcı olacak şekilde
geliştiğini de ikrar etmek gerekiyor. Soğuk Savaş sonrasında
Türkiye'nin, tabii hinterlandı olan Balkanlar, Kafkasya ve Türkistan
ile buluşması bu yeni sürecin ilk kıvılcımlarını ateşlemişti.
Özellikle hemen bu yıllara rastlayan Bosna trajedisi Türkiye'yi çok
yeni bir mecraya sürükledi. Çünkü Müslüman Boşnaklar, 'Bizi Müslüman
olduğumuz için yok etmeye çalışıyorlar. Müslümanlığımızın sebebi de
Osmanlı, yani sizsiniz'diyorlardı. Türkiye'de de tarihin
derinliklerinden gelen bu haykırışa, yine tarihin derinliklerinden
cevap verecek siyaset adamlarının olması tarihi bir talihti.
Taksim'deki Bosna mitingine katılan rahmetli Turgut Özal, derin
tarih şuuru kokan şu sözleri söylüyordu: "Bosna'nın ikinci Endülüs
olmasına izin vermeyeceğiz." Türkiye, kendisine köklerini, ecdadını
hatırlatan Bosna'da birşeyler yapabilmek, orada akan kanı
durdurabilmek için her çareye başvurdu. Doğal olarak büyük oranda
tarihle barışık olanlar ipi göğüsledi, ama bu seferberliğe toplumun
herkesimi katıldı. Özal'ın o dönemde danışmanı olan Cengiz Çandar,
Özal'ın koltuğuna yeni oturmuş ABD Başkanı Clinton'la yaptığı
yaklaşık bir saatlik görüşmenin 40 dakikasını Bosna'ya ayırdığını
hatırlıyor.
Kaderin cilvesi bu ya... Bosna'daki kan ve gözyaşı, adeta Türkiye'de
aslını unutmuş, gözleri Batı hayranlığından başka birşey göremez
hale gelmiş insanların gerçeklere ve kendilerine dönmesi için
akıyordu. Türkiye, yalnız üyesi olduğu Batı kurumlarını değil,
İKT'yi de devreye sokuyordu. Bu çerçevede bir Temas Grubu kuruldu ve
bunun en aktif üyesi oldu.
Esas konumuz değil, ama Bosna Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı bu
tarihi kavşakta 1974'teki Kıbrıs harekatı kadar sembolik yeri olduğu
için büyük önem arz ediyor. Türkiye, Boşnaklar'a 'tarihi ve İslami'
kimliklerinin saldırı konusu olması nedeniyle sahip çıkıyordu.
Dolayısıyla Bosna'ya sahip çıkılırken, bir yerde devlet eliyle
geçmişte bu iki temel değere karşı takınılan olumsuz tavrın
yanlışllığını itiraf ediyordu.
Türkiye'nin kendi kimliğiyle buluşmasına Bosna kadar yardımcı olan
ikinci faktör, 1980'li yılların ortasından 1990'lı yılların ortasına
kadar esen özgürlük rüzgarıydı. Meşhur 141, 142 ve 163'ler
kaldırılmış, bugün iyice hayatımıza girmiş olan Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'ne ferdi başvuru kabul edilmiş, özgürlüğü ve gelişen
ekonomisiyle İslam dünyası ve bölgesinde Türkiye adeta parlayan bir
yıldız olmuştu. Türkiye, bağımsızlığını kazanan Kafkas ve Orta
Asya'daki devletleri ilk tanıyan ülke oluyor, yüzlerce sivil—askeri
öğrenci bu ülkelerden Türkiye'ye getiriliyor, o ülkelerde yüzlerce
okul açılıyordu.
Beklendiği gibi önce sağda başlayan bu köklerle buluşma heyecanı
sola da sıçradı. Bülent Ecevit, Atatürk'ün Türk dünyasına yönelik
tarihi tavsiyelerini arşivlerden çıkarıyor, tarihle kavga noktasında
önemli bir sorumluluğu taşıyan CHP'nin lideri Deniz Baykal, Şeyh
Edebali'nin vasiyetine duyduğu hayranlık nedeniyle günlerce
konuşuluyordu. Orta Asya denkleminde Batı'nın da İran ve S.
Arabistan'a karşı desteklediği Türkiye'nin bu yükselişi ve tarihi
mirasla kucaklaşma dönemi sürdürülemedi. Dış politikada
Adriyatik'ten Çin Seddi'ne sözleriyle sembolleşen ileri adımlar,
özellikle dışarıda Rusya'nın toparlaması ve içeride bölücü terörün
gemi azıya almasıyla yerini Sevr paranoyasına bıraktı. O kadar ki
Türkiye'yi ziyaret eden bir Kırgız bakan 3—5 yıl öncesiyle
Türkiye'nin o anki hali karşısında gözyaşlarını tutamayıp ağladı.
2—3 yıllık ekonomik kriz bütün bunların üzerine tuz biber oldu.
Türkiye'nin tarihi mirasıyla barış ve İslam dünyasıyla iyi
ilişkilerinin önüne en büyük darbeyi birbirine bağlantılı biri
içeride, diğeri dışarıda yaşanan iki gelişme indirdi. 28 Şubat
süreci, Türkiye'nin Bosna'dan Çeçenistan'a, Karabağ'dan Filistin'e
korumaya çalıştığı dini ve kültürel kimliğe karşı devlet eliyle
takınılmış olumsuz bir tutumu sergiliyordu. İslam dünyasının
parlayan yıldızı, bir anda üniversitelerdeki başörtüsüyle, Kur'an
kurslarıyla, İmam Hatipler'le uğraşmaya başlayınca sanki kara deliğe
dönmüştü. İslam dünyasının gözünde umut haline gelen Türkiye, Soğuk
Savaş'ın alışıldık, kendi kimliğiyle kavgalı bir ülkesi oluvermişti.
İkinci olumsuz gelişme ise, Türkiye'nin İsrail'le girdiği stratejik
askeri ilişkilerdi. Barış süreci fiilen ortadan kalktıkça bu ilişki
güç kazandı ve Türkiye'yi tarihi misyonunun çok uzağındaki sahillere
sürükledi. Çünkü 1990'ların başında Boşnak Müslümanları koruma
güdüsüyle Sırplar'a karşı askeri harekat yapılmasını temine çalışan
Türkiye, Filistinliler'i katleden İsrail'le derin ilişkilere
giriyordu.
İçe kapanma eğrisinin dip noktasına geldiğimiz bir anda patlayan 11
Eylül hadisesi, yol açtığı onca nahoş duruma rağmen Türkiye için
sanki umut oldu. 1990'larda Türk dünyası için model olarak önerilen
Türkiye, bu defa bütün İslam dünyası için model olarak sunulmaya
başlandı. Bu olay sayesinde ekonomi Arjantin'in durumuna düşmekten
kurtuldu. 1990'ların başında Irak karşıtı cephede yer alarak süper
güç ABD ile iyi ilişkiler geliştirmiştik, şimdi Afganistan
operasyonuna 'moral' katkımızla benzer bir konum yakaladık.
Yeni süreçte altı çizilen en önemli unsur Türkiye'nin Müslüman
kimliğiydi. Kültürel kimliğimiz, sürekli vurgulanan jeo—politik
konumuzun önüne geçmişti. Yaptığımız tek şeyse 'Müslüman' bir ülke
olarak Afgan operasyonunda ABD'nin yanında yer alarak, olayın din
savaşı görünümünü boşa çıkarmaktan ibaretti. Cumhuriyet'ten Cüneyt
Arcayürek bile, bu olayda bizi önemli kılan tek unsurun
Müslümanlığımız olduğunu yazıyordu. Bütün olumsuz iç faktörlere
rağmen Türkiye'nin AB ile İKT'yi bir araya getirebilmesi de aynı
sürecin bir ürünüydü.
Arap dünyasını en iyi bilen diplomatlarımızdan emekli büyükelçi
Yaşar Yakış, Türkiye'nin AB ve İKT ile ilişkilerinin birbirinin
alternatifi değil, birbirini güçlendiren niteliğine dikkat çekiyor.
Ona göre Türkiye, AB ilişkilerini sıkı tutarsa İslam ülkelerinde,
İslam dünyasıyla ilişkilerini sağlam tutarsa Avrupa'da konumunu
sağlamlaştırır. Tersi yaklaşımı, yani biriyle yakınlaşıldığında
diğerine sırt dönüleceği anlayışını yanlış bulan Yakış, 'Bu durumda
iki tarafı da kaybetme riski vardır' diyor ve AB standartlarında,
halkıyla barışık laiklik anlayışı Türkiye'yi İslam dünyasına model
haline getireceğini vurguluyor.
Geçmiş 10 yılda yaşanan hayal kırıklığını göz ardı etmeden yeni
dönemde nelere dikkat etmek gerekiyordu? Konjonktürün ve şartların
adeta Türkiye'ye dayattığı tarihi miras nasıl değerlendirilecekti?
Türkiye'nin iç ve dış politikada ihtiyaç duyduğu İslam siyaseti
formülü neleri ihtiva edecekti? Türkiye'nin Batı ile İslam dünyası
arasında inandırıcı bir rol oynayabilmesi hangi adımların atılmasını
gerekli kılıyordu?
Bu soruların biraz daha küresel düzeyde verilecek cevaplarını, İKT—AB
Forumu'na katılacak devlet adamları ve Bernard Lewis, Hassan Hanafi,
İlber Ortaylı ve Edward Said gibi aydınlardan dinleyeceğiz. Ancak
burada biraz da bu etkinliğin Türkiye'yi ilgilendiren boyutunu Prof.
Ahmet Davutoğlu, Prof. Kemal Karpat, Cengiz Çandar, 3 Müslüman
ülkenin Ankara'daki elçileri, Avrupalı bilim ve siyaset adamlarıyla
ele almaya çalışacağız. İlk üç önemli isimle yaptığımız kapsamlı
röportajların can alıcı noktalarını sizinle paylaşacağız.
Davutoğlu: Doğu'da Batılı, Batı'da Doğulu
Dış politikada birçok başka unsurun önüne geçen kültürel ve tarihi
boyut ele alındığında akla gelen ilk isim, bu unsurların dış
siyasette değerlendirilmesi üzerine önemli düşünceler geliştiren
Prof. Dr. Davutoğlu.
Konuya felsefi açıdan yaklaşan Davutoğlu, Fukuyama'nın aksine
tarihin sona ermediğini, ivme kazandığını, modernitenin tarihin
dışına ittiğini sandığı değerlerin tarihe geri döndüğünü;
Huntington'ın aksine ise farklı medeniyetlerin tarih sahnesine
çıkmasının olumsuz bir durum olmadığını düşünüyor. Toynbee'nin
Medeniyetler Tarihi'nde öngürdüğü gibi mevcut 9 medeniyetin Batı
tarafından tasfiye edileceği öngörüsü gibi tarihçi Williams'ın
1970'te 'Dünyada teknoloji medeniyetinden başka bir medeniyet
kalmamıştır' kehanetinin de boşa çıktığını belirten Davutoğlu,
yalnız Türkiye'nin değil Çin, Japonya, Hind ve Rusya'nın tarihi
değerleriyle buluşma sürecine girdiğini hatıratıyor.
Tarihin sanki I. Dünya Savaşı öncesine geri döndüğünü savunan Prof.
Davutoğlu'na göre, Türkiye ancak bu savaşa giren büyük güçlerle
karşılaştırılabilir. Bu büyük ülkelerin hepsi, yeni dönemde
imparatorluk geçmişleriyle yüzleşiyor. O, tarihiyle yüzleşmek
zorunda kalan ülkeleri 3 gruba ayırıyor: Almanya ve Çin gibi
tarihiyle yüzleşme fırsatını onu değerlendirebilecek bir güçle
birlikte yakalayanlar; Türkiye ve Rusya gibi güçsüzlüklerine rağmen
tarihi mirası ve sorumlulukları üstlenmek zorunda olanlar ve
Avusturya—Macaristan gibi bu tarihi iddialardan mümkün olduğu kadar
uzak durması gerekenler.
Türkiye, Soğuk Savaş sonrasında Karlofça'dan bu yana en geniş, hatta
Türkistan'ı da eklersek Osmanlı'yı da geçen bir hareket alanı buldu.
Ancak ekonomik gücü, stratejik vizyonu bu açılıma hazırlıksız, eliti
böyle bir misyonu üstlenecek tarih bilincinden uzaktı. Davutoğlu,
bunlara rağmen Türkiye'nin bu sorumluluğu üstlenmek zorunda
kaldığını, fakat bu durumun Türkiye'yi bir gel—gite soktuğunu kabul
ediyor. Adriyatik'ten Çin Seddine sözü slogan mıydı?
Gerek Soğuk Savaş ve gerek 11 Eylül sonrası fırsatların
değerlendirilmesi, Türkiye'nin tarihi mirasının temel unsuru
İslam'la yüzleşmesini zorunlu kılıyor. Gerçekten de Boşnaklar'la,
Arnavutlar'la, Çeçenler'le tarih ve İslam dışında ilişkilerimizin
bir temeli yok. Uluslararası alanda Batı ve diğerleri; Batı ve İslam
gibi gerilimlerden söz edildiği bir ortamda Türkiye'nin İslam
dünyasıyla ilişkilerinin önemi artıyor. Ancak Davutoğlu önemli bir
probleme parmak basıyor: Türkiye, Batı'dan bakıldığında Doğulu,
Doğu'dan bakıldığında Batılı, Kuzey'den Güneyli, Güney'den Kuzeyli
görünüyor. Özgüven ve esnek bir politikaya her zeminde bulunmak için
fırsatlar sunan bu durum, hiçbir yerde zemin bulamama riskini de
taşıyor.
Diplomasinin büyük sorumluluğu
Türkiye'nin İKT ile AB'yi biraraya getirmesini çok olumlu bulan,
hatta Soğuk Savaş sonrasının en doğru adımlarından biri olarak gören
Davutoğlu, bu misyonu üstlenirken dikkat edilmesi gereken şu noktaya
işaret ediyor: "Önyargılardan kurtulmak gerekir. İki taraf nezdinde
de kredisi olmayan bir ülkenin kimseye model olma şansı da, bu
misyonu başarıyla götürme şansı da yoktur. Başarının formülü,
Türkiye'nin Batı'dan bakıldığında o dünyanın insan hakları,
demokrasi ve ekonomik standartlarına uyan, Doğu'dan bakıldığında da
dini, milli kimliğini aşağılık kompleksi taşımadan Batı'ya taşıyan
bir ülke olmak."
Peki Türkiye tarihiyle buluşurken karşılaştığı güç açığını AB
üyeliğiyle mi, ABD ile stratejik ilişkilerle mi ya da başka bir
yolla mı telafi edecek? Güç parametrelerine göre Türkiye'nin askeri
gücünün öne çıktığını, dünyanın 6'ncı büyük ordusuna, ama ilk 20'ye
giremeyen ekonomik güce sahip olduğunu belirtiyor Davutoğlu. Bu
askeri gücün, başta diplomasi olmak üzere ekonomi ve kültürle
desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Türkiye'nin askeri gücü ile
ABD'nin askeri çıkarları arasında bölgesel çıkarlara dayalı bir
ilişki kurmak ya da AB perspektifinde Ortadoğu ile Avrupa arasında
ekonomik bir köprü olarak, askeri gücünü Avrupa Ordusu'nun bir
destek unsuru olarak görmek eksik stratejiler. Türkiye'nin, askeri
gücünü besleyecek ekonomik yapıya, içerideki kültürel gerilimleri
dış politika zaafı haline getirmeyecek bir milli özgüvene ihtiyacı
var. Bunları gerçekleştirmenin en birinci yolu, AB'yi, ABD'yi ve
bütün faktörleri esnek şekilde değerlendirebilen bir diplomasi.
Böylece hem zaman kazanır, bu zaman zarfında ekonomisini
güçlendirir, kültürel gerilimini aşar ve özgüvenini tazeler. Bu
noktaya gelince herhangi bir gücün eksiğini giderme gibi bir
misyonla sınırlı değil, bölgede barışı ve düzeni sağlayan aktif bir
güç haline gelir. O zaman bütün ülkeler Türkiye'nin desteğini arar.
Domuz eti yemekle Batılı olunmaz
Konunun tarihi ve siyasi yönünü ele almak için en uygun isimlerden
biri kuşkusuz Prof. Dr. Kemal Karpat'tı. Dobruca'daki Mecidiye
Medresesi'nden imam ve öğretmenlik diploması aldıktan sonra
Amerika'da Wisconsin Üniversitesi'nin en saygın profesörlerinden
biri olan Prof. Karpat, hem Osmanlı, hem Cumhuriyet vatandaşı
olmanın zenginliği ve hem de Batı ilim çevrelerinde itibar gören bir
siyasi tarihçi olarak acı gerçekleri de ihtiva eden çok önemli
değerlendirmeler yaptı.
Prof. Karpat, AB—İKT toplantısını dış görünüş itibariyle olumlu
bulduğunu söyledikten sonra eleştirilerini sıralıyor. Prof. Karpat
da Davutoğlu gibi Türkiye'nin kimliğindeki belirsizliğin bu misyonun
önündeki en büyük engel olduğunu belirtiyor: "Türkiye'nin tam
anlamıyla ne Avrupa'da, ne de İslam dünyasında iyi bir yere sahip
olduğunu söyleyemeyiz. Gerçi İKT'nin üyesidir, ama oradaki havaya ve
oranın ruhuna Türkiye ne dereceye kadar uydu ya da uymak istedi
hayli tartışılır. İslam ülkelerinin çoğu Türkiye'yi özünden
uzaklaşmış bir toplum olarak görüyorlar. Bazı kurumların içinde olsa
da Avrupa da tam olarak Türkiye'yi kabul etmiş değil. Belki şeklen
öyle, ama ruhen değil."
O halde iki tarafta da ruhen yer alamayan bir ülke, böyle bir rolü
nasıl yerine getirecek? Prof. Karpat'a göre, Batı'nın Türkiye'ye
ilgisi stratejik konumu ve Müslüman kimliğinden kaynaklanıyor. İslam
dünyası ile Batı arasında bir rol oynayabileceği düşünülüyor. Orta
Asya'da da benzer bir beklenti vardı. Bu, gerektiği gibi olmadı.
İslam dünyasıyla ilişkiler de aynı şekilde. "Sözde Müslümanız ama
adeta İslam'la ilgisi olmayan bir Müslüman gibi davranıyoruz" diyor
ve bu duruma örnek olarak bir hatırasını anlatıyor: "Avrupa'da bir
Türk sefaretinde Cumhuriyet bayramı dolayısıyla bir resepsiyona
gittim. Orada Anadolu'dan gelmiş bir kadın servis yapıyordu ve ikram
ettikleri mezeler arasında domuz vardı. Bu nedir diye sorunca domuz
dedi. Müslüman Türk elçiliğinde bu nasıl olur deyince, 'Biz laikiz'
dedi. Laik olduğunu göstermek için dinin temel meselelerinden birine
karşı mı gelmek lazım."
Bu tavrın Türkiye'yi Doğu'da da, Batı'da da maskara yaptığını, çünkü
geleneğine, geçmişine ve halkının temel inançlarına hürmet etmeyen
bir devleti gören Avrupalıların asla ona saygı duymayacağını
kaydediyor, Karpat. Batı'nın kendi değerlerine bağlı olduğunu, orada
kendi değerlerine bağlı olana saygı duyulduğunu ekliyor.
Türkiye'nin 700 yıllık mirasından yararlanabilmesi için 75 yılda
yaptıklarını kritiğe tabi tutması gerektiğini öneren Prof. Karpat,
Türkiye'nin saltanattan İslam'ın özüne daha uygun olan cumhuriyete
geçmesini yerinde ve anlamlı buluyor. Ama devletle halk arasındaki
birlikteliğin Cumhuriyet döneminde Osmanlı'dan daha kötü bir noktaya
gittiğine dikkat çekiyor: "11'inci yüzyılda çıkan saltanat idareleri
esasta halka ve topluma dayanan bir din olan İslam'la devlet
arasında ahenk kurmayı becerdiler. Osmanlı da teokrat değildi.
Yalnız İslam'a değil tüm dinlere hürmetliydi. Cumhuriyet döneminde
siyasi, kültürel açıdan halk ile bir uzaklaşma yaşandı. İdare
edenler tabakasıyla, idare edilenler olarak ikiye bölündü Türkiye.
Bu bir yere kadar Osmanlı'da da böyleydi ama kültür, inanç, his,
bakımından aradaki irtibatlar sağlamdı."
Osmanlı mirasından yararlanmak bir yana uzunca bir dönem Osmanlı
olan ne varsa karşı çıkıldığını hatırlatan Prof. Karpat, Türkiye ile
Osmanlı'yı ayrı görmenin büyük bir hata olduğunu şöyle anlatıyor:
"Osmanlı olmasaydı, Türkiye olmazdı. Bugünkü Türkiye'nin temelleri
Osmanlı tarihinin ikinci evresinde atılmıştır. Edebiyattan sanata,
Yahya Kemal'den Ömer Seyfettin'e, hatta Atatürk'e kadar bütün kadro
Osmanlı'da yetişmiştir. Ama bu tarihi devamlılığın modern bir şekle
girmesi, yani dünyaya ve mevcut medeniyete ayak uydurmamız Osmanlı
tarafından başlatılmış ve bu bilhassa Abdülhamit devrinde olmuştur.
Onun yanlış anlaşılmasının nedeni, halifeliği güçlendirerek
saltanatı güçlendirmek istemesidir. Milli benliği koruyarak
modernleşmeden yanaydı."
Gökalp'in olumsuz etkisi
Peki bu kopuş kimin eseri? Prof. Karpat, Türkiye'ye milliyetçiliği
öğretmeye çalışan Ziya Gökalp gibilerin etkisinin altını çiziyor.
Gökalp'in gözünde tarihin hiçbir önemi yoktu, sosyoloji herşeydi.
Osmanlı'da halk Türk'tü, idareci Osmanlı'ydı. Ona göre Osmanlı,
Türkler'e hakim olmuş adeta yabancı bir kitleydi. Halbuki 19. ve 20.
yüzyılda Osmanlı idarecilerinin çoğu halktan gelir. Dinen yobaz
olanların, kullandıkları teknoloji ürünlerinin arkasındaki Batı
kafasını fark edememeleri gibi, çağdaş yobazların da Türkiye'nin
arkasındaki Osmanlı gerçeğini inkar etmelerinden yakınıyor Prof.
Karpat ve geçmişini inkar eden toplumların başkaları tarafından
asimile edildiği, esamisinin bile kalmadığı acı gerçeğini
hatırlatıyor.
Karpat'a göre, içeride ve dışarıda Türkiye'nin önünü açacak İslam
siyaseti formülü için uzaklara gitmeye gerek yok. Bugün toplum
içinde yaşayan kültürü ve bu kültürün dinle ilişkisini objektif
olarak ele alarak bunun makul, meşru bir şey olduğunu devletin kabul
etmesi yeterli. Devletin "Kültürümüz, kişiliğimiz tarihte Osmanlı
olarak İslam'la yoğrulup gelişti. Biz bu kültüre mensubuz" demesi
lazım. Halk ile elitleri yaklaştıracak böyle bir formül yerine, en
küçük İslami tutumun yobazlık diye nitelenmesi yanlış.
"İslam'a karşı bu kadar olumsuz tavır takınanlar Amerika'da 11
Eylül'den sonra yaşananlara ne diyecekler?" diye soruyor Hoca. Bu
olaydan sonra bile Batı, İslam'ı terörist din olarak değil, 1
milyardan fazla insanı kendine bağlayan bir kuvvet olarak görüyor ve
bu kuvveti anlamak istiyor. Amerikan üniversitelerine İslam dersleri
konduğunu, kendi üniversitesinin de 2 İslam uzmanını işe alacağını
haber veriyor ve Türkiye'nin din adamları, aydınlar, ordu
mensuplarıyla bu meseleyi oturup tartışmasını öneriyor.
Yeşil Kuşak'ın aslı yok
Engin mesleki tecrübesi, pervasız fikirleri, Özal'ın danışmanlığı ve
süpergüç Amerika'yı tanıma avantajıyla dikkat çeken Cengiz Çandar'la
ise ağırlıklı olarak Amerika'nın ne tür bir İslam siyaseti
izleyeceğini konuştuk. O, ABD'yi dünyanın her noktasında, herşeyi
planlayan bir komplo merkezi olarak gören anlayışa karşı çıkıyor,
Amerikan pragmatizminin altını çiziyor. 'Türk modeli' sözünün Baba
Bush'un Körfez Savaşı sonrasında sarfettiği Yeni Dünya Düzeni kadar
içeriksiz, hazırlıksız ve sakil bir söz olduğunu, 11 Eylül'den sonra
'Nasıl bir İslam?' sorusuna kendisinin de cevap aradığını
vurguluyor. Yer yer yanlışlara da düşüyor. Müslümanlar'ın hiç
tanımadığı el—Ezher Şeyhi'ne yanlışlıkla böyle bir rol atfettiği
görülüyor.
ABD'nin Soğuk Savaş dönemi İslam siyasetini ifade etmek için
kullanılan Yeşil Kuşak kavramının da aslı olmadığını söyleyen Çandar,
Amerika'nın nasıl bir İslam istemediğine dönük bazı ipuçları
olduğunu söylüyor. Buna göre Amerika şiddete açık köktenci bir İslam
istemiyor. Köktenci doktrinlere dayanmayan, ılımlı İslam'ı arıyor.
Bilindiği gibi Amerika'nın işaret ettiği Türk modeliyle, kimilerince
Kemalizm, kimilerince Türkiye'nin demokratik laik Müslüman
potansiyeli kastediliyor. Cengiz Çandar bu tavırdan kimsenin kendine
pay biçmemesini öneriyor: "Çünkü Türkiye dendiğinde ortalama bir
Amerikan yöneticisine, önce ittifak ilişkimiz, sonra Türkiye'nin
Müslüman kimliği, ardından laikliği akla gelir. Bu söz diğer
Müslüman ülkeler de Türkiye gibi olsun ve son tahlilde bizimle
beraber olsun demektir. Bunun teorisini yapmak, kavgasını yapmak
bize düşüyor. Ortalama Amerikalı'ya, Türkiye Kemalizm sayesinde
böyle deseniz, o zaman bu iyi bir şey der."
Özal'ın dış politikada Osmanlı mirasını etkin olarak kullanma
çabalarına bizzat şahit olduğunu, onun döneminde Köşk'ün Arnavut,
Kürt, Makedon parti temsilcileri ve liderlerle dolup taştığını,
Dudavey'in neredeyse hergün Türkiye'de olduğunu belirten Çandar,
sonraki dönemlerde bu dinamizmin terk edildiğini ancak başta TSK
olmak üzere Ankara'da aynı çizgi üzerinde kıpırdanma belirtileri
gördüğünü, askerlerin Türkiye'nin güvenlik duvarlarını Kafkasya'dan
Balkanlar'a geniş bir alanda kurmaya çalıştıklarını ve bu anlamda
Türkiye'nin önünde gittiklerini kaydediyor ve eksikliklerin altını
çiziyor: Özal toptan bir bakış açısına sahipti. Cumhurbaşkanı olarak
Soğuk Savaş'ın sona erdiği dünyada, Türkiye'nin Osmanlı mirasını
fütuhat anlayışıyla değil ama uluslararası rol ve ağırlık anlamında
ihya etme düşüncesindeydi. İmkanı kullanmaya doğru Türkiye'yi
yönlendirmeyi tasarladı. Kürt meselesine ve Irak Kürtleri'ne bakışı
da bu çerçevededir. Türkiye milli devlet formatında bir ülkedir,
ancak küreselleşmeye gidilen ve Soğuk Savaş'ın sona erdiği, eski
blok sınırlarının ortadan kalktığı bir zamanda tek süper güç ABD'nin
de yardımıyla Osmanlı mirası devreye sokulabilir, tayin edici bir
bölge gücü olunabilirdi. Ama bunu bir tarih felsefesinin ürünü
olarak yerli yerine oturtamazsanız, çelişkili olur. Bir yandan
dindar insanlarla uğraşırken, Kürtçe'yi problem haline getirirken bu
olmaz. Şu anki durum kaotik. İyi şeyler de var, kötü şeyler de."
Cengiz Çandar: İslamcı değil Müslüman kimlik
Ahmet Davutoğlu gibi 28 Şubat ve o ekibin geliştirdiği İsrail
siyasetinin Türkiye'nin Osmanlı perspektifine indirilmiş bir darbe
olduğunu söyleyen Çandar, Türk entelijensiyası ve birçok kurumunun
Osmanlı vizyonuyla dünyaya bakamayacak şekilde enfekte durumda
olduğunu belirterek, paradigma değişimi için 28 Şubat'ın yol açtığı
enfeksiyonun temizlenmesini şart görüyor.
Peki bu yeni paradigmanın dinle ilişkisi nasıl olacak ya da hangi
temele oturacak? Ona göre Türkiye'nin bu dönüşümü yapabilmesi için
İslami kimlikle barışması şart. Çandar, bu dönüşümde 'İslamcı'
kimliğe şans tanımıyor. Prof. Karpat'ın dediği gibi toplumun mevcut
din anlayışının kabulüyle ortaya çıkacak 'Müslüman' kimliğe vurgu
yapıyor. İslamcılık'ın ideolojik referansla bir siyasi iktidar
mücadelesini ifade ettiğini, böylece 5 milyarlık dünyada tebliğin
önünü kestiği gibi, Müslüman toplumları da bölen bir unsur olduğunu
vurguluyor.
ABD ve AB perspektifini aynı anda savunan, ikincisinin küresel eksen
değişmelerine karşı daha garantili olduğunu, bunları birbiriyle
çelişkili görenlerin 19'uncu yüzyıl kalıplarıyla düşündüklerini
söyleyen Çandar'a göre, AB üyeliği Türkiye'nin Osmanlı ve tarih
perspektifini kapatmaz. Çünkü orada en az Osmanlı kadar tarihte
güçlü olmuş büyük devletler var. AB'nin tek mahsurlu tarafının
Hıristiyan kulübü görüntüsü olabileceğini, ama Helsinki'de Müslüman
bir ülkeye adaylık perpektifi vermesiyle bu handikapın da aşıldığını
kabul ediyor.
AB—İKT toplantısını İsmail Cem'in önemli bir entellektüel girişimi
olarak gören Çandar, "Türkiye'nin en önemli avantajı Müslüman
olması. Müslüman bir kimlikle AB içinde yer alan Türkiye, Avrupa
Müslümanları'nın, Bosna'nın, 15 milyon AB vatandaşı Müslümanın
hamisi olacak" diyor.
Ankara Polis Akademisi'nden Yrd. Doç. Dr. İdris Bal, Türk dünyası
özelinde Türk modeli (Bu konu 361. sayısımızda işlenmişti) üzerine
İngiltere'de doktora yapmış uluslararası ilişkiler uzmanı. Soğuk
Savaş sonrası şartların Türkiye'yi zorunlu bir değişim istikametine
yönelttiğini, siyaset ve aydınlar arasında tarihin daha adil bir
şekilde anlaşılması yönünde önemli gelişmeler olduğunu söyleyen Bal,
700 yıllık birikimle, 75 yıllık tecrübenin meczedilebileceğine
inanıyor. Çandar'ın aksine AB ve ABD perspektiflerinin birbiriyle
çeliştiğini düşünen Bal'a göre Türkiye terörden Orta Asya'ya birçok
konuda ABD ile daha yakın bakış açılarına sahip. Batı açısından Türk
modelinin; Müslüman bir toplumda laik bir idareyi, çok partili
sistemi ve Batı ile işbirliğini temsil ettiğini vurgulayan Bal'a
göre bu model Orta Asya'nın dikkatinin Çin ve İran yerine Türkiye'ye
yönelmesinde işe yaradı ve sonra Batı tarafından terk edildi.
Türkiye başkalarının senaryolarında figüran olmaktan çıkıp, iç
barışı sağlayarak kendi potansiyelini geliştirip global aktör olmayı
hedeflemeli.
Prof. Dr. Osman Turan'ın Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi ya da Türk
Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları adlı eserinin
yalnız isminde bu milletin milli karakterinin birinci vasfı olarak
İslam sayılıyor. Sırtımızı dönsek de insanlık tarihindeki mûtena
yeri dolayısıyla ebediyyen anılacak olan Osmanlı Düzeni'nin (Pax—Ottomana)
sırrını anlasak sorunların çoğunu çözeceğiz gibi görünüyor. Galiba
gelişmeler ve tarih de zaten bizi o mecburi istikamete sürüklüyor.
E—Posta: a.bilici@aksiyon.com.tr
KATKIDA BULUNANLAR:
Selçuk Gültaşlı (Brüksel), Ali Aslan Kılıç
(New York), Salih Boztaş (Ankara)
Ozan Ceyhun (Avrupa Parlamentosu üyesi): Türkiye'nin köprü rolü
"Türkiye'nin bu toplantıya aracılık yapması sevindirici. Cumhuriyet
Türkiye'si İslam âlemine model olma imkanına sahip, bunu
değerlendirebilirse İslam âlemi için de bir şans. Özellikle 11 Eylül
olaylarının ardından Türkiye İslam âlemiyle Batı arasında bir köprü
olabilir. İnsan hakları, ifade özgürlüğü gibi sorunlarına rağmen,
Türkiye İslam âleminin önünde. Mevcutlar arasında ben sadece
Türkiye'nin model olabileceğini düşünüyorum."
Josy Dubie (Belçika Senatosu Adalet Komisyonu Başkanı)
Demokrasiyi sevmek yetmiyor
"Türkiye tabii ki bir ölçüde İslam dünyasına model olabilir. Ama
öncelikle demokrasi sorunlarını çözmesi gerekiyor. Batılı değerleri
sevmek yetmiyor, onları uygulamak gerekiyor. Türk yetkililerinin
bunları sevdiklerini biliyorum ama henüz uyguladıklarını görmedim.
Demokrasilerde kimse kimseye ne düşüneceğini ya da söyleyeceğini
dikte edemez. Demokrasilerde İslami, Hıristiyan, Marksist partiler
de olabilir. Türkiye'nin gerçek bir demokrasi olması için mesafe
katetmesi gerekir. Ayrıca Kürtlere yeteri kadar kültürel haklar
verilmiyor. Bu tür uygulamaları anlamamız mümkün değil. Ankara
vatandaşından korkmamalı. Demokratik kurumlarını güçlendirmiş
Türkiye'nin modellik şansı yüksek.
Doç. Dr. Dirk Rochtus (Anvers Üniversitesi—Belçika)
Çözüm vatandaşla barışmakta
"İslam asil bir din ancak Taliban rejiminin icraatleri ve
köktendinci yorumlar Batılıları İslam'la ilgili yanlış kanaatlere
sevketmekte.
Bazılarıysa "Medeniyetler Çatışması" şeklinde kalıplaştırmak
istemekteler. Ancak Türkiye örneği, İslam ile Aydınlanma'nın
birbirlerini nakzetmediklerini gösteriyor. Fakat Türkiye zaman zaman
din ile devlet ayrımını Batı ülkelerinden bile daha katı
uygulamakta. Örneğin Belçika'da çoğu orta öğrenim kurumları ve
üniversiteler Katolik bir sisteme bağlıdır (devlet bu okulları
destekler). Buna rağmen Belçika bir teokrasi değil, demokrasi.
Türkiye de Batılı anlamda ideal devlet tipine yaklaşıyor, zira o bir
teokrasi değil, Müslümanların yaşadığı bir demokrasi. Bu gelişmelere
rağmen Türkiye din, kültür ve dil konularında kendi vatandaşlarına
daha hoşgörülü davranmayı öğrenmelidir. Bunu yapmadığı takdirde hem
kendi insanlarını daha da yabancılaştıracak hem de Türkiye'nin güçlü
demokrasisi ile medeniyetler arasında köprü olmasını isteyen Batı
dünyasını küstürecektir."
Yaşar Yakış (Ak Parti Gen. Bşk. Yrd. Emekli Büyükelçi):Batı ve İslam
dünyası birbirinin alternatifi değil
İKT'nin temsil ettiği 1 milyardan fazla Müslüman nüfusla bir
bölümünü AB'nin temsil ettiği Hıristiyan Batı arasında 11 Eylül'den
sonra karşılıklı tereddüt dönemi yaşandı. Batı, İslam âlemini
karşısına alacak sert tepkiler gösterdi. Sonra sorumlu insanlar
eleştirilerinde ileri gittiklerini anladı ve ince ayar yaptılar.
Şüphe döneminin sürdüğü bir ortamda bu toplantı, iki dünyanın
birbirini anlaması için bir adım olabilir.
Bu denklemde Türkiye'nin oynayacağı olumlu rol var. Laik başka
Müslüman ülkeler de var ancak hiçbirinin nüfusu yüzde 98—99 gibi
Müslüman değil. Bu özellikleriye Türkiye'nin önayak olması ve örnek
olması doğal gibi görünüyor. Fakat Türkiye'nin eksileri de var;
mesela, laikliğin toplum genelinin mutabakatı içinde uygulanmıyor
olması. Yine de Türkiye'ye bakarak eksilerini ve fazlalarını görerek
örnek alabilir, benzer hatalardan kaçınabilirler. Herkes Türkiye'yi
örnek alacak diye bir beklentiye dönüştürmemek lazım. Bu girişim
sayesinde Türkiye, İslam ülkeleriyle sağlıklı ilişkiler
başlatabilir. Çünkü komşularımızla bile ticaretimiz çok sınırlı.
İmparatorluktan küçülerek bu noktaya gelmenin, sık sık hükümet
değiştirmenin, yerine göre taviz verip, taviz alma esnekliğinin
gösterilememesinin sorunların birikmesinde etkisi var.
Fuad Yasin (Filistin Büyükelçisi): Cesaretli bir adım
Medeniyetler arasında oluşmaya başlayan uçurumun önlenmesi için iyi
bir adım. Genel anlamda umutluyum. Herşeyden önce diyaloğun ve fikir
alışverişinin önünü açıyor. Katılımcılar arasında siyasilerin
yanısıra aydınların da yeralması toplantının siyasi boyutundan çok
medyaya yansıyacak boyutunu ön plana çıkartıyor. Ben bu projelerin
siyasaldan çok toplumsal olması durumunda başarılı olacağına
inanıyorum. Bu bir ilk, her türlü farklı görüşlerin aynı noktada
toplanması beklenmemeli. Önemli ve cesaretli bir adım. Türkiye, AB
adayı ve aynı zamanda İslami kimliğe sahip bir ülke. Bu da pekçok
sorunda Türkiye'ye özel bir görev yüklüyor. Ben Türkiye'nin iyi
niyetli hareket ettiğini düşünüyorum. Yakınlaştırıcı bir rol oynuyor
ve bunu sürdürmeli.
Dr. Musa Braizat (Ürdün Büyükelçisi):
Batı'da da, Doğu'da da demokrasi olmalı
Çok önemli bir toplantı. Toplantı kadar toplantıya katılanlar da
önemli. Bunu Türkiye'nin düzenlemesi de ayrı bir güzellik. Çıkacak
sonucu önceden bilemeyiz ama umarım beklediğimiz düzeyde güzel
sonuçlara vesile olur. Burada İslam devletleri kendilerini en güzel
şekilde ifade edebilme imkanı bulacaklar. Tabii bu toplantının
ileriye dönük sonuçlarının olması için gerçekten bir demokratik
anlayışa da sahip olunması gerekiyor. Batı'da da, Doğu'da da gerçek
demokrasi uygulanmaz ve fikir özgürlüğüne, insan haklarına saygı
olmazsa istenilen sonuçlar elde edilemez.
Muhammed Fathi El Şazlı (Mısır Büyükelçisi):
Türkiye Avrupalı ve Müslüman tek ülke
Medeniyetler çatışması eskilere dayanan ve bizce gerçek dışı bir
kavram. Ancak pekçok kişi ve kuruluş bu konuda farklı tezler ortaya
koydu. 11 Eylül saldırılarından sonra Batı'da İslamı suçlayan
talihsiz açıklamalar yapıldı. İstanbul'daki Medeniyetler Uyumu
toplantısına pekçok siyasetçi ve pekçok aydının katılması aslında
ortada böyle bir uyumsuzluğun olmadığını gösteriyor. Yüksek düzeyde
katılımı sağlayabilme de büyük bir başarı. Bütün eski dünyayı
biraraya getiren bir toplantı olacak. Sonucundan çok büyük katılımı
önemsiyorum.
Türkiye bir İslam devleti. İslam tarihi içerisinde önemli rol
oynamış, bir dönem Müslümanların hamiliğini üstlenmiş bir devlet.
Aynı Türkiye AB'ye üye olacak ülke konumunda. Türkiye'nin dışında
hem İslam kimliğini taşıyan, hem Avrupalı bir diğer ülke yok. Bu
açıdan Türkiye'nin böyle bir konuda öncülük etmesi hem doğal, hem de
önemli.
Aksiyon 9 Şubat 2002 / Sayı: 375
|