|
NEJAT GÖYÜNÇ
Zaman zaman yurdumuzun yer-altı ve yer-üstü servetlerinden söz
edilir, bunların değerlendirilmesi yapılarak, kah işletemediğimiz,
onaramadığımız için üzüntü duyulur, kah Allah'ın yurdumuza bahş
ettiği bu lutuf ve bereketten doğan kıvanç ve öğünç paylaşılır.
Lakin, aslında yer-yüzünde olmakla beraber, zenginliği, ehemmiyeti,
toplumumuza maddi ve manevi sahada sağlayabileceği faydaları
çoğunluğun meçhulü olduğu, bazan sandıklar içinde, bazan rutubetli
yerlerde bizlere, insan yüzüne, temiz havaya, güneşe hasret
kaldıkları için, saklı, gizli, gözlerden ırak bir hazinemiz daha
vardır :
Türkiye Arşivleri ve içerisindeki bakım bekleyen, tozdan, nemden
sahifelerini bazan dantela gibi işleyen kurtlardan arınmaya muhtaç,
ancak bir kısmının sayısı hakkında tahminler yürütülebilen bir yığın
evrak, tam deyimi ile ''yükte hafif, bahada ağır'' bir sürü kağıt
parçası. Onları bir yandan küçük kitap böcekleri kemirir,
karınlarını doyururken, diğer taraftan bir kısım dostları onların
açlığı, özlemi içerisindedirler; bu zararsız yaratıklar onları
deşememe, değerlendirememenin çâresizliği içerisinde yanar,
tutuşurlar. Belgeler ve okuyucuları, engin sessizlik ve sabırla
bekleyişleri içerisinde maksat bakımından biribirlerine zıt iki
kutup teşkil ediyor gibi görünürler. Halbuki, onları, aslında
biribirlerinin gönüllerinde yatan, kavuşacakları günü, ânı bekleyen
bahtsız sevgililere benzetmek daha doğru olur.
Arşivlerimiz hem kemiyet, hem keyfiyet bakımından çok zengindirler.
Her iki yönü ile de, bunların haşmetlisi olan İstanbul’da
Başbakanlık Arşivi’ nde mevcut belgelerin çekirdeğini sadârete, yani
Divan-ı Humâyun'a ve Bâb-ı Âsafî'ye ait bulunanlar meydana getirir.
1945'den sonra Maliye, Vakıflar, Bâb-ı Âlî ile muhtelif bakanlıklara
ait bir kısım evrak da buraya devr olunmuş, sonraki sekiz yıl
içerisinde miktarları 23 milyonu aşmıştır. Başbakanlık Arşivi'ndeki
münferit belgelerin miktarı, bizzat onun kıymetli Genel Müdürü
Mithat Sertoğlu tarafından 50 milyon civarında kadar tahmin
edilmiştir. Türkiye'nin bu en büyük, ismi ansiklopedilere girmiş
arşivinin dışında, yine İstanbul'da Deniz ve Topkapı Sarayı Müzesi,
Defterdarlığın alt katındaki Hariciye, Süleymaniye'deki Müftülük
Arşivleri'nin, Ankara'da Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Vakıflar
Genel Müdürlüğü, Kızılay Genel Müdürlüğü, bir kısım Bakanlık
Arşivlerinin yanı sıra, İstanbul'da Belediye Kitaplığı'nda Muallim
Cevdet yazmaları arasında, Anadolu'nun çeşitli şehirlerindeki
müzelerde, tekke ve zaviyelerde, kilise ve manastırlarda, bazı özel
ellerde sayıları henüz tahmin bile edilemeyen pek çok evrak ve
defter bulunduğunu belirtmek gerekir.
Bu belgelerin Osmanlı İmparatorluğu'nun Fas'tan İran'a,
Habeşistan'dan Budin'e ve Rusya'ya kadar uzanan geniş toprakları
üzerindeki bir çok milletlerin tarih ve kültürlerini ilgilendirmesi,
onların mahiyet bakımından da kıymetlerini, şüphe bırakmayacak
şekilde, ortaya koyar. Bu sebeple, arşivlerimizde sık-sık yabancı
devlet uyruklularının müsaade alarak çalıştıkları, yine
arşivlerimizin öneminin bir çok yabancı dilde yayınlanmış ilmi
makalelere konu olduğu görülür . Bu belgeler içerisinde Osmanlı Türk
Tarihi'ni olduğu kadar, bilhassa sosyal ve kültürel hayat
bakımlarından Anadolu'nun Osmanlı Türklerinden önceki devrelerini de
aydınlatanlarının bulunması pek tabiidir. Kültürü, bir toplumun
sosyal ve ekonomik yaşayışına hakim olan ihtiyaç, inanç ve
düşüncelerin, yine ilkinin teminine, son ikisinin ise, ifade
olunmasına imkan veren dil, sanat, mimarlık ve benzeri alanlarda
meydana getirdiği eserlerin, başarıların bir bütünü olarak tarif
etmek hoş görülürse, konunun da çerçevesi kendiliğinden ortaya
çıkar.
Arşiv belgelerimizin dil bakımından öneminin Türk Dil Kurumu'muz
tarafından benimsendiğine hiç şüphe yoktur. Kurum'un, Halk Ağzından
Söz Derleme Dergisi gibi seri yayınlarından ve pek değerlilerinden
biri olan Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü 'nde faydalanılan eserler
arasında Ankara, Bursa, Kayseri ve Edirne Şer'iyye Sicilleri'nden
bazılarının da bulunması, bu hususta en büyük kanıtları teşkil
ederler. Lakin, gerek bu tür defterler, gerekse diğer arşiv
belgeleri o kadar engindir ki, Türk Dili ve gelişmesi yönünden başlı
başına pek çok araştırmaların. konularına gebe bulunduklarını
hatırlatmak yerinde olur. Bu hususta bir-iki örnek verelim :
Kızılırmak'ın eski isminin Alis (Halys) olduğu malûmdur. Bu ad
Dânişmend-nâme'de geçtiği gibi, XIII. yüzyıla ait bazı vakfiyelerde,
yine XIII. ve XIV. yüzyıllara ait vekâyi-nâmelerde ve belgelerde
Âb-ı Sivas (Sivas suyu) denildiği, Kızıl-ırmak adını bu nehre göçebe
Türkmenlerin verdikleri, bu ismin Dulkadir-oğulları'na ait
vakfiyelerde de geçtiği Osman Turan Bey tarafından belirtilmektedir.
İstanbul'da Başbakanlık Arşivi'nde Divân-ı Humâyûn Ruûs Kalemi
Defterleri 'nden birisinde rastlanan ''Tevliyyet-i vakfı cisr-i
Gürcü, der ırmağ-ı Sivas. Sivas'ta vâki Nehr-i Alis ve elsine-i
nâsda Kızıl-ırmak dimekle meşhûr nehrin üzerinde merhûm Gürcü
Hüseyin binâ eylediği cisr. . . '' ibaresi Alis isminin 1718 (1131)
tarihlerinde yaşadığını bize gösterdiği gibi, ''Âb-ı Sivas''
deyimindeki Farsça ''âb'' kelimesinin de yine aynı devirde atılarak,
yerine Türkçe'si ''ırmak'' kelimesinin konulduğunu göstermektedir.
Zaten bu dönemde, belgelerde, terkipler henüz muhafaza edilmekle
beraber, zaman zaman yabancı kelimelerin yerini Türkçe'lerinin
aldığına tanıklık eden başkaları da vardır : ''mizân-ı galle''
yerine ''ölçücülük-i buğday '' deyiminin kullanılması gibi.
Belgelerde bazan bir deyimin açıklandığı da görülür : “ züvvârcılık
ta'bir olunan şa'ir ve dakiki furuhtu (arpa ve unu satışı) ”
açıklanmasındaki gibi. Bu arada şunu da belirtmekte büyük fayda
vardır, kanunnamelerde, bilhassa arazi gümrük ve iskeleler ile
ilgili olanlarında yığınla terim geçmekte ve bunların, da açıklaması
yapılmaktadır. Tarama Sözlüğü'nde Fatih kanu-nâmesi ile Tevkii
Abdurrahman Paşa kanun-nâmesi'nin tarandığı gibi, diğerlerinin de
üzerinde durmak gerekir.
Arşiv malzemelerinin kullanılması, ayrıca bazı kelimelerin bilinen
manalarına yeni ilaveler yapmak imkanını da sağlamaktadır. Bu
hususta, yine Tarama Sözlüğü'nden bir örnek alalım : Burada
''oturak'' kelimesine , XIV. ve XIX. yüzyıllar arasında yazılmış
bazı edebi ve tarihi eserlerden yararlanarak “1, sabit. sakin,
mukim, 2. oturacak yer, 3. mütekait, emekli” karşılıkları bulunmuş,
''oturak eylemek, oturak etmek'' deyimlerinin de ''konaklamak,
ikamet etmek'' anlamlarına geldiği belirtilmiştir. Tabii olarak,
oturak kelimesinden türeyen terkipler de Sözlük'te yer almaktadır.
Kelime, XVI. yüzyılda “. . . yevmî yüz ellişer akçe tekaüd vazifesi
tayin olunmak bııyuruldu ”, “. . . Ayasofya zevâidinden kanun üzere
oturak vazifesi tayin olunup. . . ” “hekimbaşı Mustafa Çelebi
ulûfesiyle oturak olmak yetmiş akçe ile hassa harcından buyuruldu ”,
“. . . İskender Bey pir olup oturak ihtiyar etmekte. . . ”, “ Özer
sancağı beyi olan Mehmed Bey bazı marazz ârız olmuştur, deyu oturak
rica etmeğin, kanunları üzere oturak verilmek buyuruldu ”
cümlelerinden de anlaşılacağı gibi, sade “mütekait, emekli” değil,
''tekaüd, tekaüdlük, emeklilik'', hatta ''tekaüd vazifesi'', yani
''emekli aylığı'' karşılıklarında da kullanılmaktadır.
Ayrıca, ''oturak'' XVI. yüzyıl belgelerinde ''konaklama'', yahut
''konak'' karşılığını da ifade etmektedir. Bu cihetle, Tarama
Sözlüğü'nde, Âşık-Paşa-zâde'den alınmış olan parçadaki ''üç gün
andan oturak oldular'' cümlesindeki ''olurak olmak'' deyimini
''sakin oldular'' şeklinde değil, ''konakladılar'' tarzında anlamak
daha doğru olur, kanısındayız.
Arşiv belgelerinden, yalnız kelime ve lugat bakımlarından değil,
ifade yönünden de faydalanılabilir Çünkü, bir çok hükümlerde, kısa
da olsa, vak'a tekrarlanmaktadır. Mesela, Antep Şer'iyye
Sicilleri'nden aldığımız şu iki kayıtta olduğu gibi : “. . . kassâb-ağası
Mustafa Beşe, eğer bir dahi kassâb-ağası olursam, mahkeme tamirine
elli guruş nezrim olsun, dedikte eğer ol vakitte kangı kadı
bulunursa, benden elli guruş nezrim almazsa, kıyâmet gününde iki
elim yakasındadır '', ''. . . mekûr Hüseyin meclis-i şer'e gelüp,
şöyle ikrâr idüp, didi ki, Eyne bint-i Şah Ali bana 'gel'' didi. Ben
dahi gice ile vardım. Kız ile musahabet etdüm, diyu sebt-i sicill
olundu . 1531 senesinin Eylûl'ü ortalarında cereyan eden bu son
vak'ada kızın ifadesine müracaat olunduğunda, “nkar ile cevap virü”
“yemin-i bi'llah” ettiğini tahmin etmekte güçlük yoktur, sanırım .
Arşivlerimizde bulunan defterlerin hazan iç kapaklarında veya
sonlarında katiplerin bir kısım marifetlerine de rastlanır. Lala
Mustafa Paşa'nın Doğu serdarlığı zamanında, 9 Ağustos 1578 tarihinde
vuku bulan Çıldır muharebesini anlatan ve :
“Anlar ol hâletile” kuskuna kuvvet diyecek,
Didiler kacduği tarihine “hey hey Kara Han”
beyiti ile sona eren tarih manzûmesi ile, ertesi sene kazanılan bir
zafere işaret eden :
''Çıkup arşa bırakdı kur'a âhum,
Aradı, gökleri dûd-ı siyâhım
Yazılmış kur'ada tarihi bu kim
Acem Şâhın sen aldun Pâdişâhum ''
dörtlüğü, aynı zamanda tarih manzumesi, bu tip edebi türlere iyi
birer örnek teşkil ederler.
Vaktiyle Ahmet Refik (Altunay) Bey'in yayınlamış olduğu XVl. -XlX.
yüzyıllar arasında İstanbul hayatı ile ilgili belge derlemelerinde
ve bir kaç sene önce Belgelerle Türk Tarihi Dergisi’ndeki bir
makaledeki bir kaç belgede Osmanlı başşehrinin çeşitli sosyal
yönleriyle beraber, kadın-erkek ilişkilerini de az-çok aks
ettirenler vardı. Lakin, Osmanlı İmparatorluğu'nda taşra
şehirlerinde de yukarıda sunulan türde kayıtlara pek az
rastlanmaması, kız evlada arazi intikal etmeyeceği hususunda pek çok
ve kesin hükümler varken, yine de 1528 tarihli Aydın
kanunnamesi'ndeki ''bir hatun kişi bir timarda yer tasarruf edüp;
boz komayup, tasarrııf eylediği yerün hakkından gelüp, öşrün ve
rüsumun sâhib-i timara edâ eylese, sonra gelen sipahi ‘ hatun kişiye
yer yoktur’ deyü elinden alamaz '' ibaresi, kadınların kadılara borç
para ve eşya vermeleri, bunların ödenmemeleri halinde mahkemelere
düşmeleri , yine kadınlara ait pek çok evkafın bulunuşu, Osmanlı
İmparatorluğu'nda kadınların Tanzimat Devri Edebiyatı'nda bazı
tiyatro ve romanlara konu olduğu gibi, her türlü sosyal
faaliyetlerden yoksun, kadın-erkek ilişkilerinin de çok dar ölçüde
olduğu kanaatinin pek yerinde olmadığını gösterse, gerektir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda devlet adamlarının teb'a arasında din ve
dil farkı gözetmediklerini , Müslümanlara tanınan muafiyetlerin,
Hıristiyan ahali ile meskun mahallelerde ve köylerde oturanlara da
aynen tanındığını biliyoruz. XVIII. yüzyıl başlarında Yugoslavya'da
Mostar'da ''dersle meşgul iken bi-emri Hudâ, iki gözleri âmâ'' olan
ve baston ile gezmeğe mecbur kalan bir öğrencinin, kimsesizliğini ve
geçimini teminde güçlük çektiğini bildirmesi üzerine, kendisine
Bosna hazinesinden maaş bağlanması, devletin o devirdeki sosyal
yardım anlayışının bir başka kanıtıdır.
Bir başka belge de, bir kısım sosyal hizmetlerin Osmanlı
İmparatorluğu'nda nasıl fî-sebîli'llah (Allah yolunda) yapıldığını,
devletin sonradan böyle karşılıksız hizmette bulunanları, kendi
talepleri üzerine koruduğunu göstermektedir. Örnek olay Karadeniz
Ereğlisi'nde geçer. Liman ağzında, Tekke (Hacı-Baba Tekkesi) denilen
yüksek bir yerde Kapudân Ali Paşa tarafından 1705 sıralarında bir
fener yaptırılır; fakat Ali Paşa, bu fenere yağ ve fenerci temini
için vakıf yapamadan vefat eder. Tekkedeki dervişler, yerde odun
yakarak, ışığından civardan geçen gemilerin faydalanmasını sağlamağa
çalışırlar. Buna rağmen, bir kaç gemi karaya vurur; çünkü odun
alevi, reislerin yön tayinine yetecek aydınlığı temin edememiştir.
Dervişler Divan'a müracaat ederler, Ereğli limanı gümrüğünden günde
on beş akçe yağ bedeli, sekiz akçe de fenerci hakkı almağa muvaffak
olurlar . Arşiv belgelerinin Türk süsleme sanatları yönünden önemine
rahmetli Rıfkı Melûl Meriç “Türk Nakış,Sanatı Tarihi Araştırmaları ”
adlı yayınının giriş kısmında işaret etmişti. Şeh-nâme, Hüner-nâme,
Neseb-nâme, Zübdetü't-tevârîh gibi minyatürleri ile meşhur XVI.
yüzyıl sonlarının büyük eserlerinin sahibi şehnâmeci Seyyid
Lokman'ın, eserlerini hükümdara sunuşu vesilesiyle, kendisine
verilen ihsanlar ile, bu tanınmış şahsiyetin kendisi ve ailesi
mensupları hakkındaki kayıtlara arşiv belgeleri arasında tesadüf
olunduğuna evvelce işaret olunmuştu . Bu münasebetle, onun
eserlerini meydana getirirken, hizmetleri geçen bütün nakkaşların,
hattatların, müeellid (ciltçi)'lerin isimlerini kapsayan listelerin
de bulunduğunu belirtmek yerinde olur . Bu listelerden Hacettepe
Üniversitesi Sanat Tarihi Öğretim Görevlilerinden Dr. Günsel Renda
tarafından, “Üç Zübdet-üt Tevârih yazmasının incelenmesi'' (1969)
adlı doktora tezinde faydalanılmıştır.
Arşiv malzemesi, bilhassa, halen Rumeli-hisarı müdürü sayın Muzaffer
Erdoğan'ın bir kaç makalesinde de temas ettiği gibi, Türk Mimari
Tarihi bakımından da son derecede ehemmiyetlidir . Bugün gerek
Anadolu'da, gerek Osmanlı İmparatorluğu'nun hakimiyeti altında
vaktiyle bulunmuş sahalarda eski Türk eserlerinin ancak izleri,
bakıyyeleri kalmıştır. Balkanlarda, yabancı ellere düşmek
bahtsızlığına uğrayanların kasdi tahribini kısmen anlayabilmekle
beraber , Türkiye'de eski devirlerden kalma, Anadolu'da Türk
hakimiyetinin meyveleri olan sanat eserlerinin ne türlü cehalet
içerisinde yıktırıldıklarını veya tahrip edildiklerini
anlayabilmenin imkanı, olmasa gerektir. Erzincan'da Ulu-caminin
avlusunda, içlerinde Mengücük-oğulları'ndan Fahreddin Behramşah
(1162-1225) a, XIV. yüzyılın sonlarına doğru bu şehre hakim olan
Emir Mutahharten ’e ait olanlarının da bulunduğu altı medresenin ,
1924-30 arasında nasıl yıktırıldığını, 1931'de bu ilimizde vali olan
Ali Kemalî Aksüt yana yakıla anlatır . Bu sebeple, 1939'daki
zelzeleye o kadar fazla iş kalmamış olmaktadır.
Yine, Bursa'nın Yenişehir kazasında, Osmanlıların bu ilk
başşehrinde, Süleyman Paşa tarafından XIV. yüzyıl ortalarında
yaptırılmış olan külliyeye ait imaret, medrese ve kütüp-hânenin
1950'lerde belediye reisi olan bir zat tarafından yıktırılarak,
yerine ufak bir park yaptırıldığı, mahallinde anlatılmaktadır. Bu
külliyeden de, her nasılsa, sadece Süleyman Paşa'nın makam türbesi
ayakta kalabilmiştir.
Bu itibarla, arşiv kaynakları Anadolu'da ve diğer yerlerde Osmanlı
devri yapılarının tam bir sayısını tesbit bakımından ve bu yapıların
o zamanlar uğradıkları değişiklikleri anlamak yönünden son derecede
ehemmiyetlidirler. XVI. yüzyıla ait Tapu-Tahrir Defterleri'nde
yer-yer cami, mescid, medrese, hamam, kervansaray, köprü gibi
eserlerin miktarlarını gösteren listelere rastlanabildiği gibi,
bunlara ait münferit vesika ve kayıtlar da bol miktarda mevcuttur.
Bir örnek olmak üzere, 1526 senesinde kuzeyde Bingöl çevrelerinden
güneyde Musul'a kadar geniş bir sahayı kaplayan 15 sancaklı
Diyarbekir Beylerbeyiliği'nde 32 cami, 162 mescid, 20 medrese, 57
Zâviye, 15 muallim-hâne (Kur'an okulu), 14 kervansaray ve 45 hamam
bulunduğunu belirtelim . Bugün aynı çevrede bu eserlerden en
büyüklerini bile, yukarıdaki sayıda tesbit etmek, aceba, mümkün
müdür?
Bir başka misal olarak da IV. Murat devrinin vezir-i azamlarından
Bayram Paşa ile ilgili olanların verelim : Bu zatın, Develi-Karahisarı
(şimdiki adı : Yeşilhisar) ve Adana'da Çakıt-suyu kenarında birer
han yaptırdığı öğrenilmektedir. Bu eserlerden bugün pek bahs
edildiği işitilmemektedir . Bu hanların bakımı ve onarımı için birer
''han ağalığı'' teşkilatı kurulduğuna ve Anadolu'daki eski Selçuklu
hanlarından olup, zamanla harabiye yüz tutmuş ve bakımsız kalmış
olanlarının yeniden canlandırılması ve hizmete açılması için,
civarlarına köy kurularak bu mahallerin şenletilmesine de
çalışıldığına, bu münasebetle işaret, etmenin yerinde olacağını
sanırız.
Mimari Tarihi ile ilgili bir kısım belgeler de doğrudan doğruya uzun
yıllar içerisinde kah bakımsızlıktan, kah bir yangın neticesinde
harap olan, tamir edilen veya yeniden yapılan eserleri haber
vermektedirler. Nitekim, 1763 senesi sonlarına ait bir belgede “,. .
. medıne-i yenişehir-i Bursa kasabası vasatında (ortasında)
hüdâvendigar-ı esbak Gazi Sultan Orhan. . . hazretlerinin cidâr-ı
erbaası ( dört duvarı ) kargir ve sakafı kiremit puşîde (örtülmüş)
ile bina buyurdukları cami-i şerîfin müstakillen vakfı ve
mütevellisi ve kimesnenin nezaretinde olmayup, bi-kazâi' llahi teâlâ
muhterik olmağla (yanmakla). . . tamir ve ihyâ olunmak bâbında. . .
'' kısmı okunmaktadır. Sayın Ekrem Hakkı Ayverdi'nin, hakikaten çok
büyük bir çalışma ve emek mahsulü olan çok nefis baskılı Osmanlı
Mimarisinin ilk Devri adlı eserinde, 1923 senesinde yeniden
yapıldığını söylediği Yenişehir'deki Orhan Gazi camiinin daha eski
devrelerine ait resimler , bu ilk devir Osmanlı mimari eserinin
kaçıncı baharını yansıtmaktadırlar? XVIII. yüzyıldaki inşaat, bu
camiin kaçıncı şekil değiştirmesini ifade etmektedir? Bu cami, o
zamandan 1923'e kadar geçen 260 sene içerisinde, daha kaç defa kalıp
değiştirmiş veya tamir görmüştür, şimdilik bilgimizin dışında,
meçhulümüzdür.
Yine Orhan Gazi devri eserlerinden, İznik'teki camii, etrafı tahta
dükkanlarla çevrili olduğu için, 1559'da yanmış, yerine yenisi
yapılmıştır . Sayın Ayverdi'nin bu eser hakkındaki mütalaaları,
Sayın Aslanapa'nın mahallinde yaptığı kazının sonuçları hangi Orhan
camiinin kalıntıları hakkında fikir vermiştir, ***kesin bir kanaat
izhar etmek, mümkün olmasa gerektir .
Arşivlerimizdeki bir kısım belgeler de yapılan veya tamir edilen
eserleri bütün ayrıntıları ile, ölçüleri ile tanıtmaktadır. Bunlar,
doğrudan doğruya, inşaata ve tamire ait keşif raporlarıdır. 1637'de
inşaatı biten, Eski Malatya'daki Silahdar Mustafa Paşa Hanı'nın,
aynı tarihteki bir keşif sureti, bize halen iç-han kısmı ile,
cephesindeki, kendisine aidiyeti bile zor fark edilebilen bir kaç
dükkanı ile çok harap portali kalmış bu eserin, mahiyeti hakkında
sağlam bir fikir vermiş, hatta 1932'de bu hanı ziyaret ederek, pek
kıymetli bir planını yapmış olan ünlü Fransız Sanat Tarihçisi Albert
Gabriel 'in planının da tashihine imkan sağlamıştır .
Diyarbakır'daki meşhur Ulu-cami'nin 1712'de yandığına" Maktul-zâde
Ali Paşa tarafından tamir ettirildiğine dair 28 beyitlik bir tarih
manzumesini ihtiva eden bir kitabenin caminin harim kısmı içinde,
orta sahnda, mihrabın üzerinde olduğu bilinmektedir . Bu tamire ait,
gayet ayrıntılı bir keşif, yine Başbakanlık Arşivindeki bir defterin
içinde bulunmaktadır . Bu belge, muhtemelen caminin tamirinden
önceki durumunun aydınlatılmasına vesile olacaktır.
Yine, böyle bir keşif, hâlen Çakıt-suyu kenarında çok harap bir
şekilde duran Bayram Paşa Hanı 'na aittir. 1729'da buradaki handa
bir cami, iki vezir odası, arpa ve saman ambarları, bir fırın ve bir
minarenin mevcut olduğunu haber vermektedir . Antakya-Belen
arasındaki Karamort Hanı da, yine 1792'deki tamiri vesilesi ile,
bütün ayrıntıları ile gözler önüne serilebilmektedir. Bu han 1704'de
vezir-i azam Damat Hasan Paşa tarafından, mahallinin şenlendirilmesi
maksadı ile yaptırılmıştı.
Bu gibi tamirle ilgili belgelerden kazanılan bir başka husus da,
bazı ölçü birimlerinin bugün kullanılan metrik sisteme göre
hesaplanmasında sağladığı fayda olmaktadır. Silahdar Mustafa Paşa 'nın
Eski Malatya 'da yaptırdığı hana ait keşiften bir ''zırâ''nın 68,5
santimetre olduğu hesaplanabilmiştir ki Walther Hinz tarafından
verilen bilgiye tıpa-tıp uymaktadır, onun eşsiz ilmi dakikliğinin
bir örneğini vermekte, onun münakaşa götürmez bir delili olmaktadır.
Anadolu'da XVI. ve XVII. yüzyıllarda, yol uğrağı olan yerlerde ve
kavşaklarda, gelen-geçenlerin emniyetini sağlamak maksadı ile, çevre
halkının buralara yerleştirilerek, orayı şenletmeleri arzu edilir,
bu gayeye de halkın bir kısım vergilerden muaf tutulması
karşılığında erişilirdi . Bu metodun XVIII. yüzyıl başlarında da
uygulandığı, Damat İbrahim Paşa tarafından, Akşehir-Ilgın arasında
Arkıd-hanı mevkiinde cami, mektep, han, çarşı, medrese, çeşme ve
kuyu yaptırılarak burada bir şehir kurdurulduğu, yarımşar saat
mesafede bulunan Arkıt, Kuyumcu, Kekeç ve Şekerli köylerinin halkı
getirtilerek, buraya yerleştirildiği bilinir . Bu husustaki
belgeler, o devirdeki devlet yönetimi ile ilgili ayrı birer sosyal
ve ekonomik yönü bize aksettirmektedirler. Bugün ancak iktisaden
ileri gitmiş memleketlerde, geri kalmış bölgelerin kalkındırılması
için uygulanan tedbirlerin, Osmanlı İmparatorluğu'nda çok daha
önceki yüzyıllarda yürürlükte olduğunu göstermesi bakımından
ilginçtirler.
Arşiv kayıtlarından Anadolu'nun Osmanlı öncesi devirlerine ışık
tutabilenlerine de rastlanmaktadır. (Eski) Malatya'daki Ulu-cami
(''câmi-i kebîr'') mahallesinde Atabeg tarafından yaptırılmış olan
bir bîmar-hâne (hastane), yine aynı zatın eseri Küçük mescid, şehrin
dışında Meşak-kapusı civarında Altun-apa hamamı Anadolu Selçukluları
devrini hatırlatmaktadır. Yine Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri'nde
(Eski) Malatya'daki üç kervansaraydan bahs olunmaktadır ki, 1530
tarihinde harap durumda olan bu kervansaraylar Sultan Alaeddin
evkafı arasında gösterilmektedir . Ankara-Kırşehir arasında Çaşnıgir-köprüsü
mevkiinde ''Sultan Alaeddin zamanından kalmış bir harâbe han'' 1581
tarihine ait bir belgede zikr olunmaktadır. Gerçekten de burada bir
Selçuklu hanının mevcudiyeti bilinmekle beraber ,hakkında pek fazla
malumatımız da yoktur. 1718-19 senelerine ait bir kaç belgede de
''Ürgüp kazasına tâbi Avanos nam kalede vâki Sultan Alaeddin vakfı''
bir medreseden söz edilmekte, ismini, okuyabildiğimiz kadarı ile, ''sellâb-sâlâr'',
''sarây-sâlâr'',''şarâb-sâlâr'' şekillerinde tesbit etmek mümkün
olmaktadır , Aynı zamanda bir zâviye (''Zâviye-i şarâb-sâlâr'', ''
şarâb-sâlâriyye zâviyesi'' ) olan ve geçen yüzyılın ilk çeyreğinde
henüz faaliyet halinde bulunan bu bina kimin eseridir? Bu zâviye ve
medresenin isminin ''şarâb-sâ'' şeklinde yazıldığınada
rastlanmaktadır, Şarâb-sâlâr Anadolu Selçuklu Devleti'nde mühim bir
saray memurunun unvanıdır . Bu deyim, ister-istemez, hatıra hem
Avanos'taki Sarı-Han 'ı, hem de Antalya-Alanya yolunda II,
Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından yaptırılan bir başka hanı
getirmektedir : ''Şeref-sa'' kelimesinin bozulmasından meydana
geldiği söylenen ''Şarap-sa'' ismini taşıyan Han, Aceba, medrese ile
han, '' Şarâb-sâlâr '' ile ''şarâb-sâ''arasın da bir ilişki
kurulabilir mi? Kestiremiyorum.
Osmanlı Türklerinin Balkanlarda feth ettikleri yerleri de birer
Türk-yurdu olarak benimsedikleri, daha XIV. yüzyıl ortalarından
itibaren Anadolu'dan Rumeli'ye pek çok göçler olduğu, oralarda
camiler, tekkeler, okullar yaptıkları, köprüler kurdukları, Rumeli
Türklerinden pek çok kimsenin de Osmanlı idaresinde mühim
hizmetlerde bulundukları bilinmektedir. O kadar ki, Balkanları
Osmanlı Türklerinin yurt olarak benimsemeleri, kanaatimizce, bugün
Anadolu'nun Osmanlı idaresi zamanında -eğer doğru ise- üvey evlat
muamelesi görmesinin de bir bakıma sebebi olmuştur, denebilir.
Buralarda yapılan Türk eserleri, bir çok yerli ve yabancı
araştırmalara konu teşkil etmişlerdir . Lakin, halen mevcut binalara
ve seyahatnamelere (Evliya Çelebi de dahil) dayanılarak yapılan hu
incelemeler yetersiz olmaktadır. Bir örnek olarak Mora'yı alalım.
Mora'dan muhtelif tarihlerde pek çok büyük devlet adamı yetişmiştir.
Karamort Hanı'nı yaptıran Damat Hasan Paşa, XIX. yüzyılın
sadrazamlarından Derviş Mehmet Paşa, ilk Paris ve Londra ikamet
elçilerimiz Es-seyyid Ali ve Âgâh Efendiler Moralı'dır . Bugün
Mora'ya gidenler Türk devrinden kalma Anabolu (Nauplion)'da iki
cami, Korint (Gördüs)'te bir harap Gülşenî tekkesi, bir iki de Türk
kalesi görebilirler. Halbuki Mora 'da arşiv belgelerinden
anlaşılabildiğine göre, 16 şehirde vaktiyle yapılmış Türk mimari
eserlerinin isimlerini, mahiyetlerini tesbit etmek mümkün olmaktadır
. Bu bakımdan arşivlerimizdeki belgeler, terk edilen ülkelerdeki
faaliyetlerimizi saptamak yönünden de önemlidirler.
Arşivlerimizde, XVIII. yüzyılda Anadolu'daki medreselerden bir kısım
müderrislerin İstanbul'a gelerek vazife aldıklarına, fakat bunların
eski, başka şehirlerdeki görevlerini de uhdelerinde
bulundurduklarına, bu durumda olanların yerlerine iadesi için devlet
adamlarının nasıl çaba harcadıklarına dair belgeler de vardır.
Bunları okudukça, Osmanlı İmparatorluğu'nda devlet adamlarının
merkeziyetçi bir sistem uygulamaları nedeni ile, Anadolu'daki
medreseleri söndürdükleri yolundaki, belgelerden habersiz,
gerçeklerden uzak kanaatler hatıra gelmektedir.
Yukarıda, ancak pek azı hakkında bazı örnekler verebildiğimiz arşiv
belgeleri, Türk toplumunun engin tarihi içerisindeki yaşantısı,
sosyal, sanat ve iktisadî hayatı hakkındaki kanılarımızı
değiştirebilecek niteliktedir. Bugün faydalanılabilen belgeler hem
okuyucuya sunulanların çok azını teşkil ederler, hem de onların
bütünü, var olanların çok azıdırlar. Pek çok belgeler sandıklar
içerisinde, depolarda, beton zemin üzerinde, tozunu çamurlaştıran,
çatıdan damlayan yağmur tanecikleri altında görücüye çıkacakları
günü beklemektedirler. Bakımları ve ihtimamları, az sayıdaki fedakar
arşiv memurlarının insan-üstü güçlerine, kendilerine karşı
besledikleri hudutsuz bağlılık ve sevgiye kalmıştır. Türk siyasi
hayatını olduğu kadar, Türk Kültür Tarihi'ni de aydınlatacak olan bu
belgelerin daha fazla istifade edilebilir hale getirilebilmelerinin
tek yolu, günlük gaileler arasında bunalan yöneticilerimize,
arşivlerle ilgili meselelerin önemini anlatabilmenin imkanlarını
yaratabilmek, onların da bu sorunlarımıza eğilebilmelerini
sağlayabilmektedir. Yoksa; bir yandan bir mirasyedinin paranın
değerini bilememesi örneğinde olduğu gibi, herkesi hayretlere
düşürmüş olacağız, diğer taraftan da, XVIII. yüzyılda Karadeniz
Ereğlisi'ndeki gibi, bir çok meşhur reislerin ( tarihçiler veya
tarihle ilgilenenler) fikir gemileri, yalnız hayırsever, feragatkâr
dervişlerin yakabilecekleri odun ateşinin titrek, zayıf alevinde,
karanlıklar engininde yollarını iyi tayin edemeyerek, karaya
oturmakta devam edeceklerdir.
Belleten, sayı 147, 1973. |