|
ABDULLAH AYMAZ
Bugün Avrupa ülkelerinde küçümsenmeyecek bir Müslüman nüfus var.
20–25 sene içinde tahminlere göre bu sayı 25 ila 65 milyon arasında
değişecektir. “İslam ve Avrupa, İnanç Ayrılığı–Hayat Birliği”
kitabının yazarı İsveçli Ortadoğu uzmanı diplomat İngmar Karlsson,
Müslümanları dışlamanın yerine İslamiyet’i ve Müslümanları anlayarak
Avrupa’da Elhamra modeline benzer bir toplum yapısı oluşturmayı
teklif etmektedir.
11 Eylül 2001’den sonra Amerika ve Avrupa’da Müslümanlara karşı yeni
yeni tavırlar ortaya çıktı. Çok küçük bir azınlığın yanlışlarının
faturası bütün Müslümanlara çıkarılmaya çalışıldı. Uçağa girdikten
sonra geri çağrılıp sadece Müslüman ismi taşıdığımız için her
şeyimizin didik didik aranılması herhalde hiç hoş olmasa gerek.
1,5 saat sorgulandıktan ve tekrar tekrar özür dilendikten sonra uçuş
kartınızdaki yerinize değil de güçlü kuvvetli iki Amerikalının
arasına oturtulmak nasıl bir histir düşünmek lazım...
İşte bu olumsuzlukların önlenmesi hususunda 1994’te İngmar
Karlsson’un yaptığı tahlilleri ve teklifleri mutlaka göz önüne
alınmalıdır.
1992’den beri İsveç Dışişleri Bakanlığı’nda Fikir Üretme Dairesi
Başkanlığı görevini yürüten İngmar Karlsson diyor ki:
“Sürekli Hıristiyanların baskısı altında yaşayan Museviler, Arapları
kurtarıcı olarak gördüler. Müslümanlar işgal ettikleri yerlerde
haçlı seferlerini yapanlar gibi kendinden önceki dinlerin kökünü
zalimce kazımadılar. Musevi ve Hıristiyanlar dünyanın bu bölümünde
hâlâ varlıklarını koruyabildikleri için Müslümanlara teşekkür
borçludurlar. (...) Müslümanlar yayıldıkları yerde o devre göre
dikkat çekici bir hoşgörü göstermenin yanı sıra Amu Derya Nehri’nden
Atlas Okyanusu’na kadar uzanan bu yayılma dört kıtaya yerleşirken
hayatın bütün alanlarında hakimiyetleri altındaki Hıristiyan ve
Museviler dışında Hint, Pers, Helenleşmiş Mısırlıların
kültürlerinden de kendi kültürlerine öğeler katıyorlardı. (...)
İslam kültürü peşin hükümlerimizde, klişelerimizde gösterildiği
kadar bize yabancı bir kültür değildir. (...) Arap ve Berberi
Müslümanlar, Cebel–i Tarık Boğazı’nı geçerek İspanya’ya ulaştıktan
kısa bir süre sonra Vizigotlara karşı kazandıkları zaferle burada
Endülüs Emevileri denilen yepyeni bir İslam devleti kurdular. Fetih
biraz da parçalanmış yerli halkın yardımı ile gerçekleşti. Yerli
halk yabancı aristokratların, Musevi halk da kilisenin baskısına
dayanamıyordu. Bu sebeple Toledo şehri Musevi halkın desteği ile
işgalcilerin eline savunmasız geçerken Kurtuba da bir İspanyol
çobanın devlet surlarındaki bir yarığı göstermesiyle zaptedilmişti.
Sevilla’nın da 716’da Müslümanların eline geçmesi ile işgal
tamamlanarak İspanya’da tam 800 yıl yaşayacak parlak ve çok kültürlü
bir toplumun temelleri atılmış oldu. Müslümanlar ne sonradan görme
ne de barbar olarak algılandılar. Onlar tersine bu insanları
kibarlıkları ve zarif hayat tarzları ile etkilediler. (...) Daha
zarif bir hayat tarzı için gösterilen bu çabaların izlerini bugün
Avrupa dillerinde Arapçadan alınan kelimelerde görmekteyiz.
Gala prömiyerine veya gala gecesine gidenler ve arkasından gala
yemeği yiyenler bu deyimlerin Arapçadan geldiğini bilmezler. (...)
Okullardan bu üç din tarafından ortaklaşa yararlanıldı. (...) Günlük
hayatta 5 dil kullanılmaktaydı. Bunlardan ikisi; Endülüs Arapçası
ile Roma Lehçesi ki bu lehçe daha sonra İspanyolcaya dönüşmüştür,
konuşma diliydi. Diğer üçü ise daha çok yazılı dilde kullanılan
klasik Arapça, İbranice ve Latinceydi. (...) 900’lü yıllarda Kurtuba
altın çağını yaşayarak Avrupa’nın en büyük bilim ve sanat merkezi
haline geldi. Bu tarihlerde Orta Avrupa’daki şehirler tahta
kulübelerden oluşurken, 500 bin nüfuslu Kurtuba’da halk
kanalizasyona, sokaklarında ışıklandırma sistemine ve kamu
hizmetinde 300 hamama sahipti. (...) Gırnata, dünyanın bu en güzel
şehri, İspanya’daki Hıristiyan işgalinden kaçanların ve sürgündeki
Hıristiyan ve Musevilerin sığındığı bir şehir oldu. Elhamra şehri
Hıristiyan, Musevi ve Müslümanların birlikte yaşayabileceğini
gösteren bir sembol oldu. Endülüs’te ırk ve din farklılığına
bakılmaksızın halklar arasında bir uyum söz konusuydu. İngiliz
şarkiyatçı William Montgomery Watt, bu durumu ortak hayat ve
birleşme kavramları ile tarif eder. İslam’ın yeşil rengi ve İslam
öğesi olmayan bir Avrupa Birliği düşünmek artık mümkün değildir. Bu
sebeple Avrupa’nın önündeki problem iç piyasanın işlemesinden veya
bir Avrupa Merkez Bankası kurulmasından çok Avrupa’da Elhamra
modeline benzer bir toplum yapısı oluşturabilmesidir.”
İngmar Karlsson’un tespitleri çok isabetli. Aslında Osmanlı
döneminde Ortadoğu ve Balkanlarda çeşitli ırkların ve dinlerin bir
arada huzurla yaşadığı zaman dilimi çok çeşitli kesitlerden alınıp
incelendiğinde de Elhamra modelinin çok daha parlak emsalleri
görünecektir. Dünyanın artık bu gerçeklere eğilmesi ve bunların
ışığında doğru kararlar vermesi gerekmektedir...
02.03.2002
Yazarımızın E-Postası: a.aymaz@zaman.com.
|