|
Doç. Dr. Said Öztürk *
Taaddüd-i zevcaat konusu, Müslümanlara yöneltilen eleştiriler
içerisinde yer alır. Art niyetli oryantalist bakış bir tarafa
Müslümanlar da Kuran’da geçen taaddüd-i zevcaat ayetine farklı
yaklaşımlar sergilemektedir[1]. Bu çalışmada taaddüd-i zevcaat
ayetinin yorumlanmasını ve işin fıkhi cephesini Kuran yorumcularına
ve fukahaya bırakarak Osmanlı toplumunda taaddüd-i zevcaat konusu
üzerinde durulacaktır.
Osmanlı aile hukuku İslam aile hukukunun vaz ettiği ilkeler
çerçevesinde oluşmuş olup[2], bu ilkelere ters düşmeyen bazı örf ve
adetten kaynaklanan uygulamalara müsaade edilmiştir[3]. Bir erkeğin
aynı anda evli bulunabileceği eş sayısını da bu ilkeler
belirlemiştir. İslam dini toplumda ancak dörde kadar evliliğe
müsaade ederek sınırlama getirmiş ve bu müsaadeyi de bazı şartlara
bağlamıştır[4]. Nisa Suresi, Ayet 3’de;
"Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara
haksızlık yapmaktan korkarsanız onlarla değil hoşunuza giden başka
kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şayet aralarında
adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip
olduğunuz ile yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu
budur".
Çok evlilik sadece zaruret halinde müsaade edilen bir çıkış yolu
olmuş, bu müsaade de kadınlar arasında adalet etme şartına
bağlanmıştır. Ancak diğer bir ayet ise eşler arasında adil
davranılamayacağını belirterek tek eşle hayatın sürdürülmesini
kuvvetle tavsiye etmektedir[5]. Adalet meselesinin önemi Hz.
Peygamber’in bir hadisinde şu ifadelerle yer almaktadır;
“Bir erkeğin nikahında iki kadın bulunur da aralarında adalet
gözetmezse, Kıyamet Günü’nde bir tarafı felçli olarak dirilir.”[6].
Bu evrensel ilkelerin nazil olduğu ve ifade edildiği toplumun İslam
ile şereflenmeden önceki durumuna bakarsak bir erkeğin istediği
kadar kadın ile evlenme hakkına sahip olduğu görülür. Nikahın Arap
toplumunda fazla bir değeri yok idi. Zira evlilik ve nikah bir
cinsel birleşmeden öte anlam taşımıyordu. Kadın hor ve hakir
görülüyordu. Erkek serveti ve kudreti nisbetinde istediği kadar karı
alıyordu. Kız için kim münasip fiyat verirse ona satılması bilhassa
riayet edilen bir kaide idi. İslam geldiği zaman diğer pek çok
toplumlarda da görülen bu sınırsız sayıda kadın ile evliliği
sınırlamış ve şarta bağlamıştır. En fazla dörde kadar müsaade etmiş,
bazı hallerde toplumun huzur ve selameti için birden fazla kadınla
evlenme kapısını açık tutmuştur[7]. İslam’ın ilk yıllarında savaşlar
sebebiyle bir çok kadının dul ve korunmaya muhtaç kaldığı gözden
uzak tutulmamalıdır.
Ne varki, Medeniyet-i İslamiye Tarihi adlı eserin Lübnanlı
gayrımüslim müellifi Corci Zeydan’ın tesbitlerinde de görüldüğü
üzere birden fazla evliliğin oranı bütün müslüman toplumlarda %5'i
geçmemektedir[8]. Muasır bazı araştırma sonuçlarına bakılırsa
Mısır’da 1947’de % 3.4, Irak’da 1957’de % 7.5, Suriye’de 1960’da %
4.3 olduğu görülmektedir[9]. Hindli müslümanlarda ise 1960 ve 1974
yılına ait raporlara göre 1000 şehirli evli erkekde bu oran %
8.6’dır[10]. Bir başka araştırmaya göre Arap ülkelerinde çok kadınla
evlenme oranı % 2 ile % 8 arasındadır[11]. Son zamanlarda yapılan
bazı çalışmalar Irak, İran, Mısır ve Hindistan gibi ülkelerde çok
evliliğe bakışın son derece olumsuz olduğunu belirtiyor[12].
İlgili ayette geçen şartlı izne bağlı olarak diğer müslüman
toplumlarda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da birden fazla
evliliklere rastlanılmaktadır. Ancak çok evlilik açısından Osmanlıya
baktığımızda bu tür evliliğin yaygın olmadığı, belirli oranlarda
kaldığı görülmektedir. Yabancı seyyahlar da bu durumu teyid edici
açıklamalarda bulunmuşlardır. XVI. yüzyıl sonunda Türkiye ile ilgili
gözlemlerini anlatan Alman protestan papazı Salomon Schweigger:
“Türkler dünyaya, karıları da onlara hükmeder. Türk kadını kadar
gezen, eğleneni yoktur. Çok karılık yoktur. Her halde bu işi
denemiş, det ve masrafa neden olduğunu anlayıp vazgeçmişler. Boşanma
pek görülmüyor. Çünkü boşanırken erkek para ve eşya veriyor ve kız
çocuk anaya kalıyor” diyor[13]. XVI. asırda başka bir batılı seyyah,
"Türklerde çokeşliliğe karşı bir tiksinmeyle birlikte temiz bir
aile yaşamı"ndan söz etmektedir[14].
1908’de Osmanlı devletinde seyahat eden bir Amerikalı seyyah da
değerlendirmelerinde “..Türkiye’de çok eşlilik genel olarak
sanılandan çok daha az yaygın. Kur’an erkeklerle dört kadın alma
izni veriyor... ancak çok eşlilik pahalı bir kurum.. bir Türk erkeği
ancak çocuk sahibi olma isteği çok güçlüyse bu masrafa girişecek ve
evinin huzurunu tehlikeye atacaktır”[15]. diyor. M.A.Ubicini de
eserinde Türkiye’de çok kadınla evliliğin son derece nâdir olduğunu
belirtir[16].
Osmanlı’da çok evliliğe değinen yerli veya yabancı hiçbir yazar veya
seyyah bunun yaygın bir uygulama olduğunu söylemiyor. Burada kesin
bir görüş birliği vardır. Ama ne var ki özellikle batılı seyyah,
araştırmacı, politikacı için taaddüd-i zevcât heyecan verici bir
konu olarak görülüyor. Her seyyahın notlarında buna atıflar yapılır,
açıklamalar bulunur. Ancak bu atıflar ve açıklamalar Cem Behar-Alan
Duben'in dediği gibi, Türkiye’deki gerçekliğin tasvirinden çok
Batı’daki Şarkiyatçı geleneğin taleplerini tatmine yönelikti.
Toplumda istisnai özellik de taşısa çok eşliliğin gerek yabancı
Osmanlı gözlemciler gerekse Osmanlılar açısından sembolik anlamı
büyüktü[17].
Batılı için taaddüd-i zevcat ne anlama geliyordu? 1316’da basılan
Taaddüd-i Zevcaat adlı eserde Mahmud Esad bu konuda şöyle diyordu;
Taaddüd-i zevcaat onların nazarında cürmdür, cinayetdir, hem de
a’zam cinayetdendir..ecânib nezdinde taaddüd-i zevcât İslamiyet içün
bir kusurdur...”[18].
Taaddüd-i zevcât konusunda tartışmalar son döneme aittir. Zira on
dokuzuncu asrın ilk yarısına gelinceye kadar, taaddüd-i zevcat
toplumda önemli bir problem olarak da görülmüyordu. On dokuzuncu
yüzyılın sonlarında çok eşliliğe karşı uyanan tepki ise, Batılı bir
hayat yönünde verilen ideolojik mücadelenin bir parçası idi.
Osmanlı toplumunda çok evliliğin sebepleri
Osmanlı toplumu içerisinde kişileri çok evliliğe iten sebepler
kadını istismar üzerine kurulu gayrı ahlakî gerekçelere
dayanmıyordu. Sebep ve gerekçeler bir bakıma şu şekilde
sıralanabilir;
1-En başta nesebin devamlılığını sağlama ve çocuk sahibi olma isteği
kişileri ikinci evliliğe iten sebeplerdendir[19]. Mesela son
yüzyılın paşalarından Hüseyin Galip Paşa çocuk sahibi olmak için
ikinci bir hanımla evlenmişti. Mithat Paşa da aynı sebeplerle ikinci
evliliğini yapmıştı[20]. Muasır bazı çalışmalar, mesela Hindli
müslümanlarda çok evliliğin sebebleri olarak çocuk sahibi olma ya da
erkek evlat sahibi olma arzusunu belirtmektedir[21].
2-Osmanlı tıbbı muasırlarına göre oldukça gelişmiş olduğunu tıp
tarihi araştırmaları göstermekle birlikte çağdaş dünyamızın gelişmiş
sağlık sektörünün varlığından yoksun çağlarda ailelerin çocuk sahibi
olmalarını engelleyen kadından veya erkekten kaynaklanan hastalık ve
rahatsızlıkların önüne de geçildiği söylenemez. Dolayısıyla bu gün
kadın veya erkekten kaynaklanan hastalıklara tıbbi müdahaleler
yapılarak aileler çocuk sahibi yapılırken Osmanlı çağlarında çocuk
sahibi olmak isteyen bir erkeğin bir çıkış yolu olması itibariyle
ikinci evliliğe müracaat ettiği söylenebilir.
3-Üretimin kol gücüne bağlı olarak yapıldığı dönemlerde fazla
nüfusun üretim artışına katkıda bulunacağı düşüncesini de etkileyici
faktör olarak görmek gerekir. Özellikle zirai üretim gibi emek yoğun
faaliyet alanlarında fazla nüfusa duyulan ihtiyaç açıktır.
4-Yine bu gerekçeler arasında erkek çocuğa sahip olma isteğinden söz
edilebilir. Bilindiği gibi, sanayi öncesi ekonomilerde iktisadi
faaliyetlerin hakim niteliği emek yoğun özellikler taşımasıdır.
Osmanlı ekonomisi dediğimiz zaman da böyle bir özellik karşımıza
çıkıyor. İşte emek yoğun iktisadi faaliyetlerin sürdürülmesinde
daima artı emeğe ihtiyaç vardır. Bir debbağ ustasının atölyesinde
çalıştıracak erkek çocuğu yoksa mutlaka dışardan emek satın
alacaktır. Manifaktür düzeyinde işletmelerin yoğun olduğu Osmanlı
iktisadi hayatında işletmecilerin, kazandıkları cüzi kârların emek
satın almak suretiyle dışarıya akmasını mümkün olduğunca önleme
arzuları ön plana çıkacağı tahmin edilebilir.
Böyle bir durum kuşkusuz şehir toplumlarında görülür. Ancak Osmanlı
kırsalında bu temayülün daha da yoğunlaştığından söz etmek lazımdır.
Günümüz Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde görülen çok
evliliklerin taşıdığı gerekçeleri Osmanlı asırları için de pekâla
düşünebiliriz.
Erkek çocuk sahibi olma arzusunu sadece iş ve zenaat ehlinin
talepleri arasında görmemek gerek. Mesela İşkodralı Mustafa Paşa’nın
iki kızı ve bir oğlu bulunuyordu. Oğlu vefat edince evlenmek isteyen
paşaya hanımı karşı çıkar. Bunun üzerine paşa cariye alır ve bu
cariyeden iki erkek çocuğu doğar. Mithat Paşa’nın da 20 yıldır evli
karısı Fatma Naime’den bir kızı bulunuyordu. Fakat paşa erkek çocuk
istiyordu. Üstelik kendi Bağdad Valisi olması dolayısıyla Bağdad’da,
karısı İstanbul’da bulunuyordu. Paşa Çerkes bir hanımla ikinci
evliliğini yapar ve bu evlilikten 1 oğlu iki kızı dünyaya gelir[22].
5-Özellikle devletin kuruluş döneminde gazaların ortaya çıkardığı
diğer bir olgudan da söz etmek lazımdır. Mağlup ettikleri
Bizanslılar’ın geride kalan dullları ve kızları muzaffer Osmanlı
askerleri için sadece ikinci bir eş değil aynı zamanda mamur bir
evin sahibi olmak anlamı da taşıyordu. Bu durumu Aşıkpaşazâde Orhan
Gazi’nin İznik’e girişini anlattığı kısımda “hazır ev ve kadın ola,
kim kabul etmeye” diye açıklıyordu. Aşıkpaşazâde’nin açıklamaları
şöyle;
(Gazilerin şehre girişlerinde) kâfirler karşıladılar. Sanki
padişahları ölmüş de oğlıınıı tahta geçirir gibi oldılar. Bilhassa
kadınlar çok geldiler. Orhan Gazi: "Bıınların erkekleri hani?" diye
sordıı. "Kırıldılar, kimi savaştan kimi açlıktan" diye cevap
verdiler. Aralarında (pek güzel olanları çoktu. Orhan Gazi bıınları
gazilere paylaştırdı. Emretti: "Bıı dul kadınları nikâh edin alın"
dedi. Öyle yaptılar. Şehrin mamur evleri vardı. Evlenen gazilere
verdiler: Hazır ev ve kadın ola, kim kabul etmeye[23].
6- Evlilik yaşında kadın nüfusun fazlalığı. Geleneksel hayat
tarzının evliliği teşvik ettiği, bekarlığı ise uygun bulmaması
nedeniyle özellikle dulların evlenmesi öngörülüyordu.
7- Kadının gebelik, doğum ve doğumdan sonra çocuğun sütten
kesilmesine kadar erkeğin karısından çekinmek zorunda kalması erkeği
birden fazla kadınla evliliğe ittiği söylenebilir.
8- Kadınların erkeğe göre daha genç yaşta evlenmesi, doğum, çocuk
büyütme ve geleneksel aile yükünün ağırlığı gibi nedenlerle
güzelliklerini kaybetmeleri, zevcelik vazifesini yerine
getirememeleri.
Osmanlı aydınları ne düşünüyordu ?
Batı dünyası ile etkileşimin en üst düzeye eriştiği 19. yüzyılın
sonlarında genelde İslam toplumları, özelde Osmanlı toplumu üzerinde
eleştirilerini yoğunlaştıran batılıların da etkisiyle çok evlilik
konusu tartışılmaya başlar. Bu tartışmalar klasik İslam alimlerinin
Kuran’da geçen taaddüd-i zevcât ayetlerini yorum tarzlarından farklı
bir düzeyde yapılıyordu. Taaddüd-i zevcâtı reddedenler, müdafaaa
edenler ve objektif değerlendirmelerde bulunanlar bu tartışmada yer
alıyordu. Tartışmaların genel çerçevesi Kuran mantalitesinin dışına
taşmıyor, tek eşle evlilik üzerinde konsensüs oluşuyordu. Fatma
Aliye hanım Taaddüd-i zevcât konusunda Mahmud Esad’a cevab
mahiyetinde yazdığı makalenin başında şöyle diyordu;
“Biliyorsunuz ki bu mebâhis ile ecânib çok iştiğal ediyor, Buna dair
çok şeyler yazılub söyleniyor. Pek çok i’tirazlar oluyor sualler
irad ediliyor. O derece ki susmak sükutla mukabele etmek etmek imkan
haricinde kalub suallere cevab mecburiyet hükmüne giriyor. ..”[24].
Şeyhülislam Musa Kazım 1324 /1908’de Sırat-ı Müstakim’de yayınladığı
Hürriyet-Müsavat adlı makalesinde “...şeriat- Ahmediye’nin emir
buyurduğu tesettür-i nisvan, ta’addüd-i zevcat ve talak gibi
meselelerine karşı ötedenberi Avrupa mehafil-i edebiye ve
felsefiyesinde gösterilen hücumlara ve bu babda aleyhimizde edilen
muahezelere ve hatta bu üç meseleden dolayı biz müslümanları bütün
alem-i medeniyete karşı ‘vahşi bir kavim, zalim bir millet’ diye
tenıtmak üzere sarfedilen gayretleri, yazılan sözleri müdafaa
etmek..”[25].
Mahmud Esad “.. taaddüd-i zevcaat İslamiyet’de en mühim mesâil-i
ictimaiyeden, pek yanlış anlaşılan mebahisdendir” diyor[26]. Mahmud
Esad bu konuda kaleme aldığı eserin “Taaddüd-i zevcaat aleyhinde
bulunan Avrupalıların ef’ali ve akvâlini cerh etdiğini hakikat-i
halde ve fiiliyatda anların dahi taaddüd-ü zevcaat erbabından
olduklarını kâbil-i inkar olmayacak derecede vek’ayi’ ile isbat”
ettiğini söylüyor[27].
Türkçü görüşleriyle bilinen Şemseddin Sami (1850-1904), “Kadınlar”
isimli eserinde tek eşle yetinmenin gerekçeleri üzerinde durur.
Şemseddin Sami sevgi, saygı ve aşk bağlamında konuya yaklaşarak
tekeşle yetinmenin daha hayırlı olacağını, ancak özel durumlarda çok
evliliğe müracaat edileceğini söyler. Kadın eşlik vazifesini ifaaya
güç yetiremiyorsa erkeğin taşkınlığa ve gayrımeşru yollara
düşmesinin önüne geçmek için ruhsat verilmiştir. Ona göre bu bir
ruhsattır tavsiye değildir[28].
1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi komisyonuna başkanlık yapan
Mahmııd Es'ad (1855-1918) ile Cevdet Paşa'nın kızı Fatma Aliye Hanım
(1862-1936) arasında geçen poligami tartışmasında Mahmud Esad, bu
tür evliliğin fuhşu önleyen iki özelliği üzerinde durur. Bunlardan
birincisi kadınların, erken yaşlarda menopoza (son âdet kanaması)
girerek fonksiyonlarının bir kısmını yitirmesi, kocalarını başka
kadınlarla nikâhsız yaşamalarına yol açabilir. İkincisi, kadınların
erkeklerden genellikle daha erken yaşlarda ergenliğe ulaşması
nedeniyle evlilik çağındaki kadın adedinin erkeklerden fazlalığı
dengesizlik oluşturmaktadır. Bu da, müellife göre çokeşliliğin
geçersiz olduğu toplumlarda fuhuşu artırmaktadır[29].
Taaddüd-i zevcaat konusunun tartışıldığı dönemlerde bu konuda geniş
tahlillere giren Mahmud Esad’a göre;
“..her dürlü iktidarı kendinde görmeyenler bir zevce ile iktifa
etsünler, lakin esbab-ı ma’kule ve meşru’aya mebni kendüsünde
ihtiyaç ve zaruret his etmekle beraber iktidar-ı bedeni ve malisini
kafi addeden kimse de alem-i fuhş ve sefahatde imrar-ı vakt
edeceğine varsun suret-i meşru’ada bir zevce daha alsun kemal-i
saadet ve iffet ile imrar-ı hayat eylesün..”[30] .
Mahmud Esad’a göre taaddüd-i zevcaat tabii, cibillî, fıtridir. Hem
hal u vahşet ve bidayetde hem medeniyetde zaruri velâbüd(gerekli) ve
cârîdir[31].
Mahmud Esad’ın görüşlerine karşı, Fatma Aliye, "İslâmiyette taaddüd-i
zevcât emr olmayub mesağ gösterildiği cihetle bu müsaadenin ne gibi
mecburiyetlerde işe yaradığı ibraz olunmalı. Buna alem-i medeniyetde
dahi ne suretlerde lüzumı bulındığı isbat olınmalı" diyordu[32].
Fatma Aliye makalesinde Hz. Ömer'in çok eşliliği yasaklayıcı bir
uygulamasını anlatır;
“İslâm ordusuyla Akka taraflarında bulunan Ebu Ubeyde'nin izin
mektubuna cevaben Hz. Ömer “Asâkir-i İslâmiye'den bazılarının Rum
kızlarıyla tezevvüc etmek istediklerini söylüyorsun. Hicazda haremi
(eşi) olmayanlara bunun için müsaade edebilirsin. Hicazda haremi
bulunanların odalık almalarına gayret etmelisin diye
yazmıştı”[33].
Fatma Aliye bu misalden sonra seçkin şahsiyetlerin çok evliliklerine
dair düşüncelerini şöyle dile getirir:
“Hz.Ömer'in birkaç zevcesi vardı, zira o halife idi. Herkes onun
gibi olamazdı. Kadınlar kendileri, o kadar büyük bir şerefi yalnız
bir kadına çok görürlerdi. Onlar kendi hüsn-ü rızalarıyla o hususda
taaddüd-ü zevcatı arzu ederlerdi. Hz.Peygamber gibi o da kimseyi
zor ile almadı. Hazret-i Resııl, gençliğini bir zevce ile imrar
eyleyüb sonra dokuz haremi bulınması, ezvacı mutahharanın o şerefe
nail edilmeleri için değil midir. Şayân-ı mükâfat olan o muhedderât-ı
İslâm'ı (İslâm'ın temiz kadınlarını) nail-i mükâfat içün oldığından
elbet şüphe yoktıır, Hz. Fatıma'nın üzerine Hz. Ali'ye kız vermeye
kalkışdıklarında Cenab-ı Resul'ün, “Fatıma benden bir lâhm-ı
paredir. Onu gücendiren beni gücendirir” diye buyurması, Hazret-i
Ali'nin, Hazret-i Fatıma hayatta iken hiçbir kadın almayub onun
vefatından sonra birkaç haremler alması da Hazret-i Fatıma’nın
Peygamber kızı bulunduğu ve sair kadınlara kıyas olınamayacağı için
değil midir? Hazret-i Ömer'in o kadar haremi varken pek küçük sinde
(yaşta) bulınan Hazret-i Fatıma'nın kerimesi Hazret-i Zeyneb'i,
Hazret-i Ali’den istediğinde, “pek küçükdür ya Ömer” cevabına karşı:
“maksadım Beyt-i Resûl'e karışmakdır ya Ali” diyerek Hazret-i
Zeyneb'i tezevvüç eylemesi gibi şeyler hep o dürlü büyüklere mahsus
olan şeylerdendir ki herkes bunlarla bir olamaz. Bunlarda, taaddüd-i
zevcatdan maksad başkadır.”[34].
Fatma Aliye, çokeşliliği kabullenmiş görünüyor ancak “İslâmiyette
taaddüd-i zevcata karşı talak da bulunduğundan taaddüd-i zevcâtın
kadınlara cebri bir zulüm olamayacağını ve kadın ortak istemediği
halde oturmayıp diğer biriyle tezevvüç edebileceğini” ileri sürerek
kadınların isteği üzerine gerçekleştirilen muhalâaya atıfta
bulunuyor[35]. Fatma Aliye hanım bu zamanda tek eşliliğin lüzumuna
değiniyor;
“İslamiyetde vahdet-i zevce usûlü haram olmadığı ve idare
edilemeyeceği halde bir zevce ile iktifa kılınmak hakkındaki ayet-i
kerime işte bu alem-i medeniyet için pek muvafık bulundığını söyler
isek hak kazanabilürüz. Zira bu alem-i medeniyetde bir zevceden
ziyadesini idare ne kadar müşkül ve belki de gayr-ı mümkün oldığı
görülüyor[36].
Taaddüd-i zevcaat ile ilgili tartışmaların yaşandığı dönemin
şahitlerinden bir olan Bediüzzaman da batı medeniyetinin çok
evliliğe bakış açısını şu şekilde tahlil ediyor. Bu tahliller
taaddüd-i zevcaat müdafilerinin görüşlerine mümasil görüşlerdir;
“Medeniyet, taaddüd-ü ezvacı kabul etmiyor. Kur'anın o hükmünü,
kendine muhalif-i hikmet ve maslahat-ı beşeriyeye münafî telakki
eder. Evet eğer izdivacdaki hikmet, yalnız kaza-yı şehvet olsa,
taaddüd bilakis olmalı. Halbuki, hattâ bütün hayvanatın şehadetiyle
ve izdivac eden nebatatın tasdikiyle sabittir ki; izdivacın hikmeti
ve gayesi, tenasüldür. Kaza-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi
gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyedir.
Madem hikmeten, hakikaten, izdivac nesil içindir, nev'in bekası
içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kabil ve ayın
yalnız yarısında kabil-i telakkuh olan ve elli senede ye'se düşen
bir kadın, ekseri vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkîh bir
erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pek çok fahişehaneleri kabul
etmeye mecburdur.
Batılı fıkirlere sahip Celal Nuri (1570-1918) tarafından 1331/1915
yılında kaleme alınan Kadınlarımız'da İslâmiyetin tekeşli aile
yapısını önerdiğini ileri sürer. Çokeşliliği kıyasıya eleştiren
Celâl Nuri yine de gerçek ihtiyaç durumunda bir başka kadın almaya
izin verilmesi konusunda açık kapı bırakır. Ona göre bir kimse
karısından memnun olur, ama bu kadın zevcelik görevini yerine
getiremezse, o zaman onun hatırı kırılmamak ve kocanın da haklarını
korumak için izin verilebilir[37].
Hukuk-ı Aile Kararnamesi'nin düzenlenmesinden önce, İslâmcılar,
Batıcılar ve Türkçüler arasında konuyla ilgili yoğun tartışmalar
geçmiştir. Komisyonda yer alan Türkçülerden Mansurizade Said
sultanın poligamiyi yasaklamasının veya birinci hanımın rızasına
bağlamak gibi bazı kayıtlarla sınırlamasının mümkün olduğunu ileri
sürüyordu. Sonuçta, Mahmud Esad, ve Ahmed Naim'in ısrarıyla taaddüd-i
zevcat yasaklanmıyor ama önemli ölçüde sınırlandırılıyordu. 1917
tarihli Kararnamesi, poligamiye makul bir sınır getirebilmek
gayesiyle, Hanbeli mezhebinin kabul ettiği bir imkândan
yararlanarak kadının, nikâh akdi esnasında kocasının evlilik
boyunca tek eşli kalması şartını ileri sürebileceğini benimsemiştir;
“üzerine evlenmek ve evlendiği suretde kendisi veya ikinci kadın boş
olmak şartıyla bir kadını tezevvüc ve şart muteberdir. Madde 38”.
Böyle bir şart Hanefılere göre geçerli sayılmadığı halde,
Hanbelilerde bağlayıcı kabul edilmektedir.
Bu tip bir akit yapan ilk çift Halide Edip Adıvar ve Salih Zeki
Bey’dir. Salih Zeki Bey gül üstüne gül koklayınca yani ikinci
evliliğin yapınca Halide Edip hanım boşanma hakkını
kullanmıştır[38]. Muhammed Hamidullah bu görüşün, tüm Müslümanlar
için bağlayıcı olduğunu belirtir[39].
Bu maddenin kabulünde her ne kadar kamuoyu baskısının etkisi olmuşsa
da İslam hukukunun çerçevesi içerisinde kalınmış ve çok evliliğe
engeller oluşturma yönünde atılan bir adım sayılmıştır. Sosyolog
Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu bu kanuni engelin doğrudan yasaklama ile
aynı etkiyi yapmak üzere tasarlandığı kanaatini taşır.
Çok evliliğe karşı kamuoyu baskısı giderek artıyordu. Nitekim bu
kanun çok az bir zaman yürürlükte kalabildi. Cumhuriyet’in ilk
yıllarında yapılan düzenlemede 1924-1925’de çok kadınla evlenmek
için hakimden özel izin alınması gerekiyordu. Medeni Kanunun
1926’daki değişikliğinde çok kadınla evlenmek yasaklanmıştı[40].
1925’de Vakit Gazetesi’nin bir anketi toplumun çok evlilik
konusundaki eğilimlerini bize aktarıyor. Gazete şu soruları
sormuştu:
Çok eşlilik yasaklanmalı mı ?
İlk eşin çocuk sahibi olamama durumunda çok eşliliğe izin verilmeli
mi ?
Çok eşlilik nüfusun artışı için bir yol olarak değerlendirilebilir
mi ?
İstanbul ve taşrada çok eşlilik konusunda farklı hukuk sistemlerine
tabi kılınabilir mi ?
Bu ankete verilen cevaplarda son iki soruya olumsuz cevap
verilmişti. İlk soruya verilen cevapların ekserisi çok eşliliğe
karşıydı. İkinci soruya verilen cevaplarda ise üçte birinden azı çok
evlilik konusunda istisna kabul etmiyordu. Üçte ikisinden fazlası
kadını kısır olduğu tıbbi muayene ile tesbit edildiğinde ikinci
kadınla evlenmeyi kabulleniyordu[41].
Osmanlı aile araştırmaları için mühim bir kaynak: Tereke defterleri
Osmanlı aile yapısının niceliğine yani, Osmanlı ailesinde birden
fazla evliliğin oranı, çocuk sayısı, kız-erkek çocuk sayısı oranı,
mirasçıların durumu ve birden fazla evliliğin hangi amaçlarla
yapıldığına dair suallere cevap veren önemli bir kaynak, özellikle
Osmanlı mahkemelerinde kadıların tuttuğu ve adına "Kadı Sicilleri"
denilen defter kolleksiyonları içinde bulunan "Tereke Defterleri"dir[42].
Tereke Defterleri Osmanlı aile yapısı ile ilgili en önemli ve
güvenilir kaynağı oluşturmaktadır. Çünkü bu defterlerde aile nüfusu,
ailenin niteliği ve niceliği konularında bilginin verilmesinde
hukuki zorunluluk vardır. Ancak Tereke Defterleri’nde yaşayan
çocukların yer aldığını, vefat eden çocukların yer almadığını
belirtelim. Dolayısıyla bu defterlerden aile büyüklüğünü çıkarmak
her zaman mümkün olamaz[43]. Ne var ki bu konularda en mühim bir
kaynaktır. Demografik yapının nicelik ve niteliğinin analizine ışık
tutan Tereke Defterleri’nden -bu eksikliğine rağmen- elde edilen
verilerle Osmanlı aile yapısı bulunduğu dönem çerçevesinde izaha
kavuşmaktadır.
Osmanlı toplumunda çok evlilik rakamları
Onyedinci yüzyıl İstanbul'una ait 20 şeriye sicili üzerinde
yaptığımız araştırmada 2670 kişiden 1728 'inin vefatları anında evli
olduklarını tesbit ediyoruz. Bunlardan 486'sını kadınlar, 1242'sini
erkekler oluşturmaktadır. Erkekler içerisinde 1147 kişinin 1'er, 84
kişinin 2'şer, 7 kişinin 3'er, 4 kişinin ise 4 eşi bulunmaktadır.
1147 kişinin (%92.35) birer eş sahibi olması, askeri sınıf (kısa bir
tanımla ile bütün kamu kesimi için kullanılan bir terim) içinde tek
evliliğin hakim bir durumda olduğunu gösteriyor.
Ö.L.Barkan'ın benzer kaynaklar üzerinde yaptığı incelemelerde de
aynı sonuçlara ulaşılmıştır; 1516 erkekten 1407 (%92,8)'sinin tek
kadınla evli olduğu tesbit edilmiştir. Aynı incelemede 103 erkeğin
2'şer, sadece 6'sının 3'er eşle evli oldukları görülmektedir[44].
Bursa, Ankara ve Anadolu'nun muhtelif şehirlerine ait tereke
kayıtları incelenerek varılan sonuçlar da birbirine yakındır[45].
Şer’iye sicilleri kullanılarak yapılan bir araştırmada 16. yüzyılda
Bursa’da 939 evli erkekten 22 kişi (%2.3) iki evli, 2 kişi (%0.2) üç
kadınla evlidir. Dört kadınla evli yoktur. Dolayısıyla geriye kalan
915 kişi 1 kadınla evlidir (%97.5)[46]. 17 yüzyılda ise bu oran yine
Bursa için şöyledir; 1092 evli erkekten 49’u 2 evli (%4.4), 2’si 3
evli (%0.1)[47]. H. Gerber Bursa Şer’iye sicillerinde 2000’in
üzerinde erkeğin mirasçıları üzerinde yapılan bir araştırmasında ise
17. yüzyılda Bursa’da iki veya daha fazla kadınla evlilik yapan 20
kişiyi tesbit etmiştir. Çok evlilik oranı % 1’dir[48]. Daniel
Bates’in tesbitlerine göre Güneydoğu Türkmen aşiretlerinde bu oran %
3’dür[49].
Adana, Amasya, Ankara, Antep, Diyarbakır, Edirne, Kayseri, Konya,
Manisa, Sivas, Trabzon tereke defterleri üzerinde sondaj usulü ile
yapılan bir araştırmaya göre 883 kişiden 789’u tek eşlidir(%89.35).
Bunlardan 84’ü 2 kadınla (% 9.51), 10’u 3 kadınla (% 1.13) aynı anda
evlilik yapmıştır. Aynı araştırma sonuçlarına göre şehirlerde birden
fazla evlilik oranı % 9.27, köylerde ise bu oran % 0.3’dür. Aynı
kaynak gurubunda 10.000 üzerinde incelenen tereke kayıtlarında
sadece iki terekede aynı anda 4 kadınla evli kişilere
rastlanılmıştır[50]. 18. yüzyılın başlarında Kayseri’de ailelerin
durumu ile alakalı bir incelemede 115 müslüman erkeğin sadece 10’u
birden fazla evli olup, bunlar içerisinde bir kişi 3, diğerleri ise
2 eşle evlidir. Bu durumda birden fazla evliliğin oranı %
8.7’dir[51]. 19. yüzyılda Kayseri’de birden fazla eşle evliliğin
oranı yine aynı seviyelerde kalmıştır[52]. Tokat’ta ise aile nüfusu
ile alakalı kısmi bir çalışmada (18 tereke üzerinde) birden fazla
eşle evlilik oranı yüksek gösterilmiştir[53].
İstanbul ve Edirne'de bulunan askeri sınıf mensupları arasında tek
eşliliğin aynı oranlarda olduğu görülürken, Ankara ve Anadolu'nun
bir kısım şehirlerinde tek eşlilik daha düşük oranda seyretmiştir.
Dolayısıyla Anadolu'da çok evliliğe daha fazla meyledildiği
söylenebilir. Bursa'da ise çoğunluğu halk kesimine ait tereke
defterlerine göre tek eşliliğin oranı oldukça yüksektir.
Benzer özellikler Arap nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgeler için
de geçerli olduğu söylenebilir. Zira, XIX. yüzyıl Şam ve Halep
tereke defterleri incelenerek varılan sonuçlar, Şam şehir toplumu
içinde monogaminin % 90 olduğunu göstermektedir[54].
Osmanlı demografi araştırmalarından tanıdığımız Cem Behar ile Alan
Duben'in 1880-1940 yıllarını kapsayan çalışmalarında bu istisnai
özelliğin devam ettiği görülmektedir. Bu araştırma sonuçlarına göre
İstanbul’da 1885’de çok evlilik oranı %.2.51, 1907’de % 2.16’dır.
Enterasandır bu oran Eminönü ve Fatih’de % 1.4 iken, Beşiktaş
semtinde % 3.4’e çıkmaktadır[55]. Cem Behar’ın İstanbul’a ait diğer
bir çalışmasında 1860-1930 tarihleri arasında muhtelif senelere ait
verilerden kullandığı 3291 evli kişinin 3183’ü (% 96.72) tek evli,
108’i (%3.28) birden fazla kadınla evlidir[56].
Tanzimat dönemini kapsayan Bursa ve civarına ait bir araştırmada
birden fazla kadınla evlilik yapanların oranının önceki dönemlerden
pek farklı olmadığına işaret edilmektedir.1839-1864 yılları arasında
Bursa'da ölen 361 evli erkeğin mirasçıları üzerinde yapılan bu
araştırma sonucuna göre; 361 evli erkekten 353'ü tek (%97,8), 7'si 2
(%0,5); bir tanesi de 4 eşli evlilik gerçekleştirmiştir. Bu
araştırmaya göre poligam oranı oldukça düşüktür (%2,2)[57].
Osmanlılarda çok kadınla evliliğin nadir olduğunu Tanzimat yazarları
da ifade etmektedir. Bu tür evliliği bir bakıma savunan Ahmet Midhat,
Osmanlı ailelerinin % 95'inin tek eşli, iki eşlilerin nadir ve daha
çok evlilik yapanların büsbütün ender olduğunu yazar. Fatma Aliye
de Nisvan-ı İslam adlı eserinde ortağı olan kadın sayısının “parmak
ile gösterilecek kadar az” olduğunu belirtir[58]. Mahmud Esad
“İstanbul’da evvelkine nisbetle mükerrer olan ekall-ü kalildir.
Hatta ta’dâd bile mümkündür[59]. En büyük şehirlerimizde bile
mükerrer olanlara nâdir tesadüf” edildiğini söylüyor[60].
Tablo: Şehirlere Göre Eş Sayısının Dağılımı

Tabloyu büyültmek için üzerine tıklayınız.
Tek eşlilik oranı neden düşüktür ?
Osmanlı toplumunda çok eşliliğin düşük oranlarda gerçekleşmesinin
sebepleri üzerinde durabiliriz. Öncelikle İslam’ın aileye ilişkin
düzenlemeleri çok eşliliği sınırlamıştır. Kuran-ı Kerim’de eşler
arasında adalet sağlanması, yoksa tek kadınla aile hayatının
sürdürülmesi tavsiye edilmektedir. Nafaka mükellefiyetinin erkeğe
ait olması erkeği sınırlayan bir başka husustur. M.A.Ubicini bu
konuya şöyle değinmektedir;
“Bir yandan Kuran-ı Kerim’in açık tavsiyeleri, diğer yandan kanunun
kadınlara iyi muamele etmesi ve onların geçimini tek başına
sağlaması konusunda kocaya yüklediği mecburiyet müslüman ferdler
arasında çok kadınla evlenme vakalarının oldukça ender görünmesine
büyük katkıda bulunmaktadırlar”[61].
Toplumda çok eşliliğin hoş karşılanmaması kişilerin tek kadınla aile
hayatlarını sürmelerinde etkili olmuştur. Çok eşlilik Osmanlı
toplumunda saygıyla karşılanmıyordu. Kabul edilen bir yaşam biçim
değildi. Zira Osmanlı’da toplumun esas unsuru olarak kadının
algılanması söz konusuydu[62]. Şemseddin Sami Kadınlar’da “kadın
cemiyet-i beşeriyenin esasıdır” diyor[63]. Üstelik ikinci evliliğin
de kolay gerçekleşmediğini belirtelim. Zengin kadınlar üzerlerine
kuma getirilmesine şiddetle karşı çıkarken, genç kızların da “bir
avreti daha vardur, kuma üzerine varmazam”diye evli erkeklerle
evlenmeyi hiç düşünmediklerini de belirtmek gerekir. Anne babalar da
mümkün olduğunca kızlarını evli erkeklere evlendirme konusunda titiz
davranıyorlardı.
Diğer taraftan ailenin huzur ve saadetini zedeleme korkusu kişileri
ikinci evlilik konusunda daha dikkatli davranmalarını gerekli
kılıyordu. 17. yüzyıl şairi Nabi bu durumu şöyle dile getirir;
“Rahat bulur mu avret alan avret üstüne”. Ahlak bilgini Kınalızâde
“çok evlenmeye atılan kimselerin evlerinde mücadele, husumet, kötü
yaşayış ve düzensizlik mevcuttur” der[64]. Kınalızâde’nin
etkilendiği Nasireddin Tûsî Ahlak-ı Nasırî adlı eserinde “erkek evde
bedendeki kalbe benzer. Nasıl ki, iki bedene bir kalp hayat
vermezse, iki evin düzenini de bir erkek sağlayamaz”[65].
1908’de Osmanlı ülkesini gezen Amerikalı seyyah değerlendirmelerinde
“...bir Türk erkeği ancak çocuk sahibi olma isteği çok güçlüyse bu
masrafa girişecek ve evinin huzurunu tehlikeye atacaktır”[66].
diyordu.
Çocuksuz ailelerin geçici evlatlık ve icar-ı sağir ile çocuk
edinmelerinin mümkün olması dolayısıyla ikinci evliliğe gidilmediği
söylenebilir.
Demografik açıdan bakıldığında çok eşli evliliğin bozulma tehlikesi
tek eşli olanlara göre daha yüksektir. Ortalama olarak tek eşli
evlilikler çok eşli olanlardan daha uzun sürmektedirler. Cem Behar-Alan
Duben’in araştırma sonuçlarına göre çok eşli evliliklerin çoğu her
iki kadının çocuk sahibi olma dönemi bitiminden önce şekil
değiştiriyordu. Yani çok evlilik sona eriyordu[67].
Çok eşli kişilerin çocukları
İncelediğimiz çok eşli 95 kişiyi çocuk sayısı açısından
değerlendirdiğimizde genel oranın altında kaldığı görülmektedir.
Toplam 115 erkek ve kız çocukları bulunmaktadır. Kişi başına düşen
çocuk sayısı ise 1.2'dir. Yukarda kaydettiğimiz gibi çok eşliliğe
kişileri iten en büyük saikin çocuk sahibi olma isteği gelmektedir.
Çok evlilerde kişinin ya hiç çocuğu veya erkek çocuğu
bulunmamaktadır. Eşin kısır olabileceği düşüncesi erkeği ikinci ve
üçüncü evliliğe itmektedir.
Çok eşli kişilerin statüleri
Çok eşli kişileri cemiyet içerisindeki statü, ünvan ve görevleri
açısından değerlendirdiğimizde; 95 kişi içerisinde on altısının İbn-i
Abdullah yani köle menşeli kişilerden oluştuklarını tesbit ediyoruz.
Bunlar içerisinde en fazla sırasıyla el-hac, ağa, efendi, çavuş,
beşe, çelebi, bey ünvan sahipleri yer almaktadır. Meslek olarak
altıncı, sandalcı, kaldırımcı, aşçı, sabuncu sarraç, çizmeci,
çörekçi, simkeş gibi zenatkarlar yanında zabit, katip, imam, kadı,
çorbacı, pazarbaşı, odabaşı, kapucu, kapucubaşı, kethuda gibi resmî
görevliler bulunmaktadır.
Üç ve dört evliler incelendiğinde toplam 1242 evli erkekten sadece
on birinin bu tür evlilik yaptığı tesbit edilmektedir. Sırasıyla 4
el-Hac, 2 Çavuş, 1 Ağa, 1 Çelebi, 1 Paşa, 1 Çorbacı, 1 Pazarbaşı
bulunmaktadır. Ekonomik durumlarına baktığımızda, çok yüksek
meblağlarda servet bırakanların yanında düşük seviyede servet
bırakanlar da bulunmaktadır. Çocuk sayısı oranı açısından
bakıldığında bu oranın yüksek olduğu görülmektedir. Kişi başına 5
çocuk düşmektedir. Ancak bunlar içerisinde bir kişinin bir kızı,
diğer bir kişinin de hiç çocuğu olmadığı görülmektedir.
Gerek bu çalışmamızda, gerekse belgelere dayalı olarak yapılan diğer
çalışmalarda Osmanlı toplumunun seçkin zümresi sayılabilecek bir
konumda olan askeri sınıf içinde bile poligaminin tercih edilen bir
durum olmadığı, ancak istisnai olarak birden fazla evliliğin
toplumun değişik kesimlerinde görüldüğü, ekonomik durum ve sosyal
statü ile direkt irtibatlı olmadığı, özellikle ikinci evliliği
yapanlarda çocuklarının ya hiç olmadığı veya erkek çocuklarının
olmadığı açığa kavuşmaktadır[68].
Osmanlı ailesi üzerine yapılan pek çok çalışmada çok eşliler ile
ilgili analizlerde, belirli statü ve unvanlara sahip varlıklı
kimselerde, toplumun üst kesimlerinde birden fazla evliliğin
diğerlerine göre daha fazla olduğu, refah seviyesi yüksek kesimlerde
bu eğilimin arttığı daima vurgulanır. Burada şu izahı yapmak
lazımdır; gerek statü, gerekse refah seviyesinin yüksekliği çok
evlilik için bir araç değildir. Bu her iki durum çok evlilik için
lazım şartları içinde barındırdığı için bu kesimlerde diğerlerine
göre bir fazlalıktan söz edilebilir. Yoksa birden fazla evliliklere
toplumun muhtelif kesimlerinde ve muhtelif gelir ve servet
gruplarında rastlanıldığını gözden uzak tutmamak gereklidir. II.
Abdulhamid dönemini inceleyen Sir Edwin Pears poligaminin alt gelir
gurupları arasında da görüldüğünü belirtir[69]. Yine Osmanlı
toplumunda çok evliliği hacı, efendi, seyyid, şerif, ağa, gibi
sosyal zümrelerin, nüfuz sahiplerinin, bürokratların, zengin
kişilerin bir melabagahı (eğlence alanı) olarak tasavvur etme
hatasına düşmemelidir. Özellikle Osmanlı İstanbul’unda taaddüd-i
zevcâta iten sebepler salt olarak ne refah ne de dindir. Ne de
Osmanlı sultanlarını taklit kaygısıdır[70].
Uzun yıllar üzerinde durduğumuz bir araştırmanın aile yapımıza
ilişkin bölümünün sadece eş sayısı ile ilgili sonuçlarını vermeye
çalıştık. Görülüyor ki, tarihimiz belgelere bağlı olarak gerçekten
araştırıldığında bu gün bize empoze edilen görüş ve düşüncelerin
yanlış olduğu açığa çıkmaktadır. Osmanlı arşivinde araştırmalarımız
sırasında zaman zaman karşılaştığımız M. Kiel adındaki batılı bir
tarihçiye de tesbitlerimi aktardığımda; "doğru doğru, bu konu hep
yanlış biliniyor, bu tesbitler doğru" demiş idi.
Yukardaki rakamlar bize Osmanlı toplumunda poligaminin (çok
evliliğin) yaygın olduğu şeklindeki kanaat ve düşüncenin ne kadar
isabetsiz ve kasıtlı olduğunu göstermektedir. Bugün, Osmanlı
insanının ve yöneticilerinin zevkü sefa peşinde koşan, kadını bir
zevk ve eğlence metaı olarak kullanan hedonist insanlar olarak lanse
edilmesini şaşkınlıkla karşılıyoruz. Maalesef Osmanlı haremiyle
ilgili yazılan pek çok makalenin ve eserin muhtevası, Osmanlı
saraylarında on yıl boyunca "Muallime-i Selâtîn" olarak görev yapmış
rahmetli Safiye Ünüvar'ın da ifadesiyle "hayal mahsulu romantik
maceraları" ihtiva etmektedir[71]. Prof. Dr. Ahmed Akgündüz'ün
yayınladığı ve kısa adıyla Osmanlı'da Harem adlı eserinde de bütün
genişliğiyle gördüğümüz gibi Osmanlı sultanlarının aile hayatlarını
geçirdikleri harem bir zevkü sefa mahalli değil, bir terbiyegahtır,
bir mekteptir. Aynı şekilde vezirlerin, paşaların ve diğer rical-i
devlet'in konakları da birer küçük harem mesabesinde benzer
fonksiyonları görmektedir.
Şu gerçeği önemle belirtmek gerekir ki, Osmanlı aile yapısı İslam
aile yapısının bir yansıması olarak tarihe mal olmuştur. Kadını bir
zevk aracı, meta olarak değil, cennetin kendileri vasıtasıyla
kazanılacağı üstün değerler olarak görmüştür. Kadın toplumun esası
olarak kabul görmüştür. İnsanlık tarihi boyunca süregelen köleliğin
suistimalden uzak bir şekilde icra edilmesi için esir ticaretiyle
meşgul kimselerin fesad ile müttehem olanlar ihrac olunub salah ü
diyaneti ve nevan gınası ihbar olunan ricalden[72] olması bir kaide
olarak vaz edilmiştir. Değil, resmi olarak fahişelik vesikası
verilmesi, bir mahallede ahlaksızlığı görülen kadın ve erkeğin
mahallenin ahlaki yapısını bozduğu, ahaliyi rencide ettiği için
mahalle halkının talebi veya devlet ricalinin tesbitiyle
bulundukları yerden sürüldükleri, cezaya çarptırıldıklarına ilişkin
pek çok karara "Mühimme Defterleri" adı verilen divan kararlarının
yazıldığı defter koleksiyonlarında rastlamak mümkündür.
Osmanlı ailesi batı ailesinin geçirdiği süreçleri yaşamadığı gibi,
batı ailesinin maruz kaldığı krizleri de hiç bir zaman yaşamamıştır.
Daha 20. yüzyılın başlarında bu konuda kalem oynatan Osmanlı
aydınlarının eserlerinde de ifade edildiği gibi Batı’da fiili bir
ta’addüd-ü zevcat vardı. 19. yüzyılın sonlarında Hans Bart “Le droit
du Croissant” adlı eserinde “garbda üçden ziyade kadınlar ile
münasebetde bulunmayan kim vardır ?” diyor[73]. Mustafa Sabri bir
batılıya atfen “müslümanlar dörde kadar ve kendilerini daha medeni
addeden garblıların istediği kadar kadın istifraş” ettiklerinden söz
etmektedir. Haşim Nahid’in dediği gibi “Bir tek zevceye malik olan
Avrupalıların çoğu gayr-ı meşru surette müteaddid zevcelere
maliktir”[74].
Batıda evlilik dışı doğan çocukların oranına ilişkin aşağıda
vereceğimiz rakamlar hiç bir zaman ve hiç bir İslam toplumu
içerisinde görülmemiş rakamlardır. Newsweek dergisinin yaptığı bir
araştırma bu konuda batının ne denli bir çıkmaz ve çöküş ile karşı
karşıya olduğunu göstermektedir. Evlilik dışı çocukların oranı
İsveç'te % 50, Danimarka'da % 47, Norveç'de % 46, Fransa'da % 35,
İngiltere'de % 32, Avusturya'da % 27. Bu rakamlar sadece çocukların
oranını vermektedir. Evlilik dışı yaşayanların oranı bundan daha
yüksektir. Şu acı tablo batıda evliliğin bir bakıma rafa
kaldırıldığının bir resmidir[75].
Bundan yüz yıl öncesinin beyanlarında da görüldüğü üzere Batı’da
fiili bir taaddüd-i zevcaat var. Meşruiyyet şemsiyesi dışındaki bu
fiili durum ailenin çöküşünü hızlandırmıştır. Bu çöküşe dur diyenler
de yok değil şüphesiz. Modern dünyada aileye verilen önem de gün
geçtikçe artmaktadır. Zira sağlıklı bir toplumun oluşturulması
yolunda onca çabalar içinde ailenin ihmal edilmiş olması, insanı ve
toplumu ayakta tutan temel dinamiklerden birinin göz ardı
edilmesiyle eş anlamlı olsa gerektir. Bunun farkına varan düşünür,
bilim adamları, kurum ve kuruluşlar gün aşırı değişik platformlarda
ve değişik vesilelerle aile kurumunun önemine işaret etmektedirler.
1995 yılı içerisinde gerçekleştirilen uluslararası verimlilik
kongresine uydu aracılığıyla katılan nobel sahibi bir bilim
adamından iktisadi tahliller beklenirken, verimliliğin
artırılmasında aile müessesesinin ehemmiyetini vurgulamış olması
dikkatlerden kaçmamaktadır.
Amerikan başkanlık seçimlerine Cumhuriyetçi Parti’den başkan
adayları arasında adı geçmiş olan Garry Bauer, Amerika’da bazı
eyaletlerde eşcinsellerin evlenmelerine yol açılınca; “eşcinsel
evliliklerin yasallaşması, toplumumuzun temel taşı olan ahlâka
tarihteki en büyük darbeyi indirir. Hiçbir terörüst saldırı bize
bunun kadar zarar veremez” diyordu[76]. Diğer taraftan aşırı Rus
milliyetçisi Jirinovski çok eşliliğin Rusya’da meşru olması için bir
kanun teklifi vereceği dönemin gazetelerinde yer almıştı[77].
Maalesef bizde de bir kırılmadan söz edilebilir. Hürriyet
gazetesinin 13 Temmuz 1993 tarihli nüshasında "Türkiyede Cinsellik"
adlı bir araştırmanın sonuçları ülkemizde aile yapısının ciddi bir
çözülme ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor. 435 kişinin katıldığı
bu araştırmaya göre; "ilk cinsel deneyim yasal eşle olmadığı gibi,
düzenli cinsel ilişkiyi evli oldukları eşleriyle sürdürenlerin oranı
ise % 23"tür. Bu anket kimlerle yapıldı bilemiyoruz ama, Türk
toplumunun bu kadar da dejenerasyona uğramadığını düşünerek iyimser
bakış açımızı yitirmiyoruz.
Hülasa, bütün İslam toplumlarında olduğu gibi Osmanlı toplumunda da
taaddüd-i zevcât yani birden fazla evlilik, temel gerekçesi
itibariyle kadını istismar üzerine kurulan bir düzenleme değil, bir
çıkış yolu ve bir ruhsattır. Aslolan tek eşle aile hayatının
sürdürülmesidir.
--------------------------------------------------------------------------------
* Osmanlı Araştırmaları Vakfı-İstanbul.
[1] 2001 yılı içerisinde Kanal 7’de yayınlanan İskele Sancak
programında İslam’da taaddüd-i zevcaat konusunda yer alan görüşlere
ilave olarak Dücane Cündioğlu’nun Yeni Şafak’da çıkan yazısı bu
farklı yaklaşımların en canlı örneklerini oluşturmaktadır. Dücane
Cündioğlu, “Kuran çokevliliğe izin vermez, emreder”, Yeni Şafak, 12
Aralık 200 tarihli nüsha.
[2] Genişbilgi için bkz. M. Akif Aydın, İslam Osmanlı Aile Hukuku ,
İstanbul 1985, aynı yazar, "Osmanlılarda Aile Hukukunun Tarihi
Tekamülü ", Sosyo - Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi I-III,
Ankara 1992, c. 2, s. 434 vd.
[3] Geniş bilgi için bkz. İlber Ortaylı, "Osmanlı Aile Hukukunda
Gelenek, Şeriat ve Örf " , Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk
Ailesi , c. 2, s. 456-467.
[4] " Eğer velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle
onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız onlarla değil hoşunuza giden
başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şayet
aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız
veya sahip olduğunuz ile yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız
için en uygunu budur. "Nisa Suresi, Ayet 3, Yaşar Kutluay, Hüseyin
Atay; Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Ankara 1983.
[5] "Nisa Suresi, Ayet 129.
[6] İbn-i Mace, Nikah, 47.
[7] "Arap", DVİA, c.3, s.321; Süleyman Ateş, Yüce Kuran'ın Çağdaş
Tefsiri, c.2, s.198, 200; Şemsettin Günaltay, “İslamdan Önce
Arablarda Kadının Durumu”, Belleten, C. XV, s. 701, 706.
[8] Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi, Terc.; Zeki Megamiz,
Sadeleştiren; Mümin Çevik, c.5, s.145.
[9] Aktaran; Cem Behar - Alan Duben, İstanbul Hâneleri, İstanbul
1996, s. 162.
[10] M.E.Khan, Family Planning Among Muslims in India, Delhi 1979,
s. 34.
[11] W.S.Goode, World Revolution and Family Patterns, New York 1968,
s. 103’den Feridun Merter, Köy Ailesinde Meydana Gelen Değişmeler,
Ankara 1990, s. 47.
[12] Nur Öznel, “ İslam ülkelerinde Aile”, Aile Politikaları, Ankara
1991, s. 252.
[13] Aktaran; İlber Ortaylı, "Anadoluda XVI. Yüzyılda Evlilik
İlişkileri Üzerine Bazı Gözlemler ", Osmanlı Araştırmaları ,
İstanbul 1980, c. 1,s. 37; Aynı Yazar, Osmanlı Toplumunda Aile,
İstanbul 2000, s. 67; Aynı yazar, "Osmanlı Aile Hukuku. . . ", s.
460.
[14] J. Palerne, Peregrinations, Lyon, 1606, s. 96’dan naklen
Caporal, Bernard, Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını
(1919-1970), Ankara 1982, s. 128.
[15] Cem Behar - Alan Duben, İstanbul Hâneleri, İstanbul 1996,
s.169-170.
[16] M.A.Ubicini, Türkiye 1850I-II, Çev. Cemal Karaağaçlı, Tercüman
Yay. c. 2, s. 477.
[17] Cem Behar - Alan Duben, İstanbul Hâneleri, İstanbul 1996, s.
161, 171.
[18] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 27, 69.
[19] Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, 2.Baskı, İstanbul 1994 ,
s. 147, Ömer Demirel, "1700-1730 Tarihlerinde Ankara’da Ailenin
Niceliksel Yapısı", Belleten LIV / 211 s. 951.
[20] Fanny Davis, The Ottoman Lady- A Social History From 1718 to
1918. New York 1986, s. 89.
[21] M.E.Khan, Family Planning Among Muslims in India, Delhi 1979,
s. 34.
[22] Fanny Davis, The Ottoman Lady- A Social History From 1718 to
1918. New York 1986, s. 89-90.
[23] Aşıkpaşazâde, Aşıkpaşaoğlu Tarihi, haz. N.Atsız, İstanbul 1970,
s. 66
[24] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 4-5.
[25] Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi içinde, c. 3,
1045.
[26] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 67.
[27] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 33-34.
[28] Aktaran Abdurrahman Kurt, , “Osmanlı Toplumunda Poligami”,Yeni
Türkiye Dergisi, Osmanlılar Özel Sayısı, c. 5, s. 398.
[29] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 63-64; Abdurrahman Kurt, , “Osmanlı Toplumunda
Poligami”,Yeni Türkiye Dergisi, Osmanlılar Özel Sayısı, c. 5, s.
398-399.
[30] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 51-52.
[31] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 57.
[32] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 10.
[33] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 11.
[34] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 11-13.
[35] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 19.
[36] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 16.
[37] Aktaran Abdurrahman Kurt, , “Osmanlı Toplumunda Poligami”,Yeni
Türkiye Dergisi, Osmanlılar Özel Sayısı, c. 5, s. 399.
[38] İlber Ortaylı, Osmanlı Toplumunda Aile, s. 155.
[39] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, c. 2, s. 719-720.
[40] Aktaran; Cem Behar - Alan Duben, İstanbul Hâneleri, İstanbul
1996, s. 163.
[41] Cem Behar - Alan Duben, İstanbul Hâneleri, İstanbul 1996, s.
163-164.
[42] Adı geçen kaynak ile ilgili olarak "Askeri Kassama Ait
Onyedinci Asır İstanbul Tereke Defterleri (Sosyo-Ekonomik Tahlil)"
adlı eserimize bakılabilir.
[43] İlber Ortaylı, Osmanlı Toplumunda Aile, s. 83.
[44] Ö.L.Barkan; "Edirne Askeri Kassamına Ait Tereke Defterleri
(1545-1659)", TTK- Belgeler Serisi, III/5-6, s. 13.
[45] Hüseyin Özdeğer, 1463-1640 Yılları Bursa Şehri Tereke
Defterleri, İstanbul 1988, s. 50; Ömer Demirel, agm. s. 950, Ömer
Demirel, Muhiddin Tuş, Adnan Gürbüz, "Osmanlılarda Ailenin
Demografik Yapısı" , Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi I-III,
c.1, s. 102.
[46] Klaus Liebe- Harkort aus Hagen; "Beitrage zur sozialen und
wirtschaftlichen Lage Bursas am Anfang des 16. Jahrhunderts"
(Hamburg, 1970), s. 303.
[47] Hüseyin Özdeğer, 1463-1640 Yılları Bursa Şehri Tereke
Defterleri, İstanbul 1988, s. 50.
[48] Abdurrahman Kurt, “Osmanlı’da Kadının Sosyo-Ekonomik Durumu”,
Yeni Türkiye Dergisi, Osmanlılar Özel Sayısı, c. 5, s. 446-447.
[49] Nakleden Cem Behar, “Polygyny in Istanbul, 1885-1926”, Middle
Eastern Studies, Volume 27, Number 3, July 1991, s. 479.
[50] Ömer Demirel, Muhiddin Tuş, Adnan Gürbüz, " Osmanlılarda
Ailenin Demografik Yapısı" , Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk
Ailesi I-III, c.1, s. 102-103.
[51] Muhiddin Tuş, “Kayseri Tereke Defterleri Üzerine Bir Araştırma
(1700-1730)”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,
sayı 4, Konya 1999, s. 163-165.
[52] Said Öztürk, “19. Asrın Başlarında Kayseri’de Ailelerin Sosyal
Ve Ekonomik Durumu Üzerine Bazı Gözlemler”, İÜ, Edebiyat Fakültesi
Tarih Dergisi, Prof. Dr. Fikret Işıltan’a Hatıra Sayısı, İstanbul
2000, s. 442-443.
[53] Rıfat Özdemir, “Tokat’ta Ailenin Sosyo-Ekonomik Yapısı
(1771-1810), “Türk Tarihinde ve Türk Kültüründe Tokat Sempozyumu
(2-6 Temmuz 1986), Ankara 1987, s. 106.
[54] Abdul-Karım Rafeq," Registers of Succession (Mukhallafât) and
Their Importance For Socio-Economic History: Two Samples From
Damascus And Aleppo, 1277/ 1861", Cıepo Osmanlı Öncesi Ve Osmanlı
Araştırmaları Uluslararası Komitesi VII. Sempozyumu Bildirileri ,
TTK Yay. Ankara 1994, s.485.
[55] Cem Behar - Alan Duben, İstanbul Hâneleri, İstanbul 1996, s.
161, 162, 169.
[56] Cem Behar, “Polygyny in Istanbul, 1885-1926”, Middle Eastern
Studies, Volume 27, Number 3, July 1991, s. 480.
[57] Abdurrahman Kurt, Bursa Sicillerine Göre Osmanlı Ailesi
(1839-1876), Bursa 1998, s. 87; Aynı yazar, “Osmanlı Toplumunda
Poligami”,Yeni Türkiye Dergisi, Osmanlılar Özel Sayısı, c. 5, s.
400.
[58] Fatma Aliye Hanım, Nisvan-ı İslam, Yay. Haz. Mübeccel Kızıltan,
Ankara 84, s. 88; Abdurrahman Kurt, Age, s. 87.
[59] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 60.
[60] Fatıma Aliye- Mahmud Es’ad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye
1316, s. 71.
[61] M.A.Ubicini, age, s. 479.
[62] İlber Ortaylı, Osmanlı Toplumunda Aile, s. 87, 93, 154.
[63] Şemseddin Sami, Kadınlar, İstanbul 1311, s. 2; Sosyo-Kültürel
Değişme Sürecinde Türk Ailesi , c. 3, s. 1027.
[64] Kınalızâde Ali Efendi, Devlet ve Aile Ahlakı, Hazırlayan Ahmet
Kahraman, Tercüman yay. s. 48; Hüseyin Öztürk, Kınalızâde Ali
Çelebi’de Aile, Ankara 1990, s. 156.
[65] Hüseyin Öztürk, age, s. 157.
[66] Cem Behar - Alan Duben, İstanbul Hâneleri, İstanbul 1996,
s.169-170.
[67] Cem Behar - Alan Duben, İstanbul Hâneleri, İstanbul 1996, s.
167.
[68] Bu veriler çerçevesinde; Osmanlı yönetici tabakasında çok
evliliğin revaçta olduğu, sayısız köle,cariye,odalık ve büyük
servetleriyle saray hayatını taklit ettikleri şeklindeki iddianın
birden fazla evliliğin revaçta olduğu yönü geçersiz kalmaktadır.
İddia ile ilgili bkz. Hasan Yüksel," Vakfiyelere Göre Osmanlı
Toplumunda Aile", Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi I-III,
Ankara 1992, c 2, s. 489. Diğer taraftan Tabakoğlu ise klasik
dönemde padişah saraylarında bile şatafat ve lükse kaçılmadığını,
paşaların basit konaklarda hayat sürerek insan-eşya ilişkileri
değil, insan-insan ilişkileri ön planda tutulduğunu kaydeder. Bkz.
Tabakoğlu, age, s.141. Tabakoğlu’nun fikirlerine mutbakat eden İlber
Ortaylı da Osmanlı Toplumunda Aile kitabında Osmanlı ülkesinin
mütevazi bir memleket olduğunu, İstanbul’a gösterişci zenginliği
Mısır’ın Hidiv hanedanının getirdiğini söyler, Ortaylı devamla,
mevcut binaların son derece mütevazi hayatın yaşandığı küçük
konaklar olduğunu belirtir. Age, s. 125.
[69] Fanny Davis, The Ottoman Lady- A Social History From 1718 to
1918. New York 1986, s. 87.
[70] Bazı değerlendirmeler için bkz. Feriha Karadeniz, “XVI ve XVII.
Yüzyıllarda Farklı Sınıflardaki Osmanlı Kadınına Genel Bir Bakış”,
Yeni Türkiye Dergisi, Osmanlılar Özel Sayısı, c. 5, s. 454. Yine,
Cem Behar - Alan Duben, İstanbul Hâneleri, İstanbul 1996, s. 169,
170. Fanny Davis, eserinde bir çok batılı yazardan iktibasda
bulunur. Hemen hemen hepsi çok evliliğin toplumun üst kesimlerinde
görüldüğünü belirtir. The Ottoman Lady, s. 87.
[71] Safiye Ünüvar, Saray Hatıralarım, İstanbul 1964, s.3.
[72] Mübahak S. Kütükoğlu, Osmanlılarda Narh Müessesesi ve 1640
Tarihli Narh Defteri, İstanbul 1983, s.257.
[73] Aktaran Mahmud Esad, Taaddüd-i Zevcât, Kostantınıyye 1316, s.
64.
[74] Şeyhülislam Mustafa Sabri, Aile Hayatı, Tesettür Meselesi,
Kadın Hukuku, Yay. Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi , c.
3, s. 1119, 1122.
[75] Ahmet Selim, "Batı Medeniyetinin Son Virajı", 18 Ocak 1997
tarihli Zaman Gazetesi.
[76] 29 Aralık 1999 tarihli Akit Gazetesi.
[77] 8 Ekim 2000 tarihli Akit Gazetesi. |