|
Prof .Dr. Ahmed Akgündüz
I- Gerçeğe Dayanmayan Fikirler
Önemle ifade etmek icab eder ki, Cumhuriyet sonrası, Osmanlı Hukuku
ile alâkalı kaleme alınan eserlerde ve yapılan araştırmalarda, bazı
müsteşrikler ve Türk ilim adamları tarafından ortaya atılan bir
kısım yeni ve garib iddalar gözümüze çarpmaktadır. Hatta bu
iddialar, İslâm hukukundan habersiz hukuk ve kültür çevrelerinde,
sabit ve temel fikirmiş gibi mütâlaa edilmektedir. Dikkat edilirse
biz cumhuriyet sonrası ifadesini kullandık. Zira Cumhuriyet öncesi
ilim adamlarının, müslüman olsun müsteşrik olsun, böyle açık bir
hataya düştükleri görülmemiştir. Bu sakat görüşe göre, Selçuklular
ve Osmanlılarda, idarî ve hukukî mevzuâtın önemli bir kısmını teşkil
eden kanunnâmeler, lâik bir anlayış ve yaklaşım neticesinde vaz'
edilen örfî hukukun meyvesidirler. Dolayısıyla Osmanlı hukukunun
kaynağı tam belli değildir ve Osmanlı Devleti'nin belli bir hukuk
sistemi ve resmi bir hukuk kodu da yoktur[1].
Bu iddianın cevabı, sayısı on binleri bulan şer'iyye sicil
defterleri ve milyonlarca arşiv vesikasıdır. Ancak şunu belirtmekte
yarar vardır: Bu tür iddia sahipleri özellikle Türk olanları sadece
tarihçi veya iktisatçıdırlar. İslâmi ilimler ve hususan fıkıh
alanında ihtisasları yoktur. Kendi alanlarında nadide şahsiyetler
olsalar da İslâm hukuku alanında eksiktirler. Batılı ilim adamları
ise, özellikle Goldziher ve Joseph Schacht gibi peşin fikirli
olanlar, meseleyi bulandırma gayreti içindedirler. Buna, Cumhuriyet
dönemindeki lâik hukuk sisteminin halka şirin gösterilmesi için
Osmanlı Devleti'nin de İslâm hukukunu tatbik etmediği ve kendine has
lâik bir hukuk nizamını uyguladığı yahut hukuk nizamından mahrum
kaldığı şeklindeki yarı resmi görüşler de destek verince, meseleye
vâkıf olmayan Türk ve yabancı ilim adamları, Osmanlı hukuku hakkında
yanlış bilgilendirilmişlerdir. Biz bu iddianın çürütülmesini
"Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukuki Tahlilleri" adlı eserimize havale
ederek, burada, Osmanlı hukukunun gerçek mâhiyeti ve kaynakları
hakkında kaleme alınan bir lâyihadan bahsedeceğiz.
II- AVRUPALI BİR HUKUKÇU GERÇEĞİ ANLATIYOR
Tanzimat sonrasında yapılanları gören ve kendi tabiriyle bir "Flemenk
Gavuru" olduğu halde, az da olsa İslâm ve Osmanlı hukukunu bilen
Hollanda'lı bir gayr-i müslim hukukçunun Osmanlı hukukunun mahiyeti
ve kaynakları hakkındaki mütâlaasını ibret olsun diye, II.
Abdulhamid'e arzettiği lâyihasından özetleyerek buraya almak
istiyoruz.
"(Osmanlı Devleti, müslüman bir devlettir). Müslümanlara göre
hukuk, ilahî emirlerden ibarettir ve bunlar da dinî ve dünyevî
emirler olarak ikiye ayrılır (İbâdât-muâmelât) . Bunlar birbirinden
ayrılmaz. Kur'ân, müslümanlara göre şüpheden uzak ve ilahî emirleri
muhtevi, mukaddes bir kitapdır. Kur'ân'da mevcut olan hukukî
hükümler, ayrıntılı hükümler veya genel esaslar tarzında hukukun
bütün alanlarını ihtiva eder. Kaynağı ilham değil vahiy olan Kur'ân,
Hz. Muhammed'e indirilmiş ve O'da tebliğ etmiştir. Kur'ân öyle bir
kitabdır ki, her harfi ve her hükmü, bütün zemin ve zamanlarda
geçerlidir. Hristiyanların Kitab-ı Mukaddes'i gibi sadece hukuk
nizamının esaslarını değil, hem esaslarını ve hem de değişmeyen bir
kısım tafsilî hükümlerini de câmi'dir. Sünnet ise, Hz. Peygamber'in
fiil, söz ve hareketleridir. Bunların Kur'ân'dan farkı, vahiy
yoluyla değil, ilhâm yoluyla Allah tarafından kalbine ilkâ edilmiş
olmasıdır. Müslümanlara göre, Hz. Muhammed bir beşerdir; ancak doğru
sözlü ve vazifeli bir nebî ve resuldür. Bütün güzel ahlâkı ve gelmiş
geçmiş ilimleri Allah'ın ihsânıyla zâtında cem'ettiğinden mümtaz bir
insandır. Kur'ân'ın tebliğcisidir. Dinin tamamlayıcısıdır.
Halife veya padişah (imam-ı meşrû') yeryüzünde Allah'ın kanunlarını
tatbik eden, ona karşı sorumlu olan ve Kur'ân ile sünnetin
hükümlerine itaat ile mükellef olan bir zâttır. Bu itaati terk
ettiği an, kendisine de itaat edilmez. Devleti idare ederken devlet
ricalinden mâhir ve muktedir olanlarla meşveret etmesi icab eder.
Halife veya padişahın otoritesi, meşrû' daire ile sınırlıdır.
Dilediği gibi hareket edemez. Padişahın idaresi, ilâhi kanun ile
kayıtlıdır.
Halife veya padişahın teşriî salâhiyeti, yani yasama gücüne gelince;
İslâmiyet diğer dinler gibi sırf akâidden ibaret değildir, belki
kanunlar mecmuası hükmündedir ve bir hukuk nizamı vardır. Maalesef
Avrupalılar ve Avrupa'da tahsil görmüş müslümanlar, bu önemli farkı
bilmemektedirler. Bana kalırsa bu anlayış sakattır; bunu anlamak
için Kur'ân'ı okumak kâfidir. Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği şeri’at,
hiçbir vakit değişken ve sallantıda değildir. "Dünya ahiretin
tarlasıdır" denilmiş ve dünyevî saltanat da ihmal edilmemiştir.
Müctehidleri gayretleri ortadadır. İslâmiyet, şimdiye kadar bulunmuş
olduğu hal ve tarzdan gayrı bir şekil ve renge girecek diyenlere
sorarız: İslâmiyet sadece inanç esaslarından ibaret olsa, bu dinin
artık yaşaması için ümit ve alâmet kalır mı?
Her halde şarktaki ahvâlin ıslahı için körü körüne tedbirler almağa
kalkışmak ahmaklıktır. Kanaatime göre, Osmanlı devletinin resmi dini
İslâm'dır ve Avrupa'nın arzuladığı şey ise, Osmanlı Devleti'ni
gayr-i müslim bir devlet haline getirmek ve Türklerin dinlerini
değiştirmektir. İslâmiyet, din ve devlet olmak üzere iki unsurdan
teşekkül eder. Şeriat, dini devletten ayıramaz. Bu sebeble şer'-i
şerif, hem ibadet ve hem de muamelâtı câmîdir. Padişah devletin hem
hâkim-i mutlakı, hem komutanı ve hem de birinci imamıdır. Hükümet,
şer'î hükümleri icraya ve vergi tarhıyla tahsiline nasıl memur ise,
ibadetlerin icrâsına da öyle memurdur.
Müslümanların şeriata verdikleri mânâ, bu kelimenin bizdeki kanun
mânâsına benzemez. Bunların şeri’at dedikleri şey (Şer'-i şerif),
evvela Kur'ân'dan, sâniyen fıkıh kitablarındaki şekliyle sünnetten;
sâlisen fetvalardan yani fıkıh ilminde mütehassıs olan imam ve
müctehidlerin vermiş oldukları hukukî takrirlerden ibarettir. Gerçi
Kur'ân şeriatın ana temelidir. Ancak bizdeki hâkimler anayasa
hükümlerine ne kadar az müracaat ederlerse, kadılar da Kur'ân'a ve
tefsirlerine o kadar müracaat ederler. Zira Kur'ân ve sünnetteki
hükümler dağınıktır. Osmanlı devletinde temel mevzuât, meşhur
müctehidlerin verdikleri fetvalar ve şer'î hükümleri derleyen fıkıh
kitaplarıdır. Müctehidlerin de birinci tabakası sahabelerdir ve
bunların ittifaklarına da icma' denir. Kur'ân, sünnet ve icma',
bütün hukukî hükümlerin aslı ve esasıdır. Diğer kanunların meşruiyet
dayanağı da bunlardır. İslâm hukukunun dördüncü kaynağı da kıyas'dır.
Bu ameliyeyi, ancak Kur'ân, Sünnet ve İcma' ile aklını tenvir etmiş
ve bunların hükümlerine uymuş olanlar yapabilirler.
İşte asıl İslâm kanunlarını tanzim edenler, büyük müctehid
hukukçulardır. Bunlar Roma devletindeki hukukçulara benzerler. İslâm
müctehidleri, bizde kanun tanzim edenler gibi sadece mânevi
te'sirleri olmayıp ayrıca maddî iktidar ve nüfuzları da o derece
galibdir ki, kadılar bile onların reylerine itaate mecburdurlar.
Ancak kadı'nın onun kadar ilim sahibi olması hali bunun istisnasını
teşkil eder. Bu iktidar ve nüfuzları devlet başkanınca verilmiş bir
şey değildir; İslâm âlimleri indinde kazandıkları haklı şöhretten
ileri gelmektedir. Devlet reisi, bu gibi fakihlerin re'ylerini
resmen kabul ve tasdik etmekden başka bir şey yapamaz ve bunların
re'ylerini hiçbir zaman müzakere ve istişareye getiremez. Osmanlı
devletinde resmen ilk defa böyle bir fıkıh kitabının resmi hukuk
kodu olarak kabulü "Mülteka'l-Ebhur" isimli kitap hakkında 1648 ve
1687 yıllarında vâki olmuştur. 1549'da vefat eden İbrahim Habebî'ye
ait olan bu eser, IV. Mehmed'in emriyle Mevkûfât adıyla Türkçe'ye
tercüme edilmiştir. Mültekâ mecmuası, hukuk, ceza, aile, hacir,
hacz ve devletler arası münasebetlere ait hükümleri şâmildir. Bu
sebeple Osmanlı devletinin asıl kanunlar mecmuasıdır. Burada şu iki
noktanın da bilinmesinde fayda vardır: Ehl-i sünnet müslümanların
kabul ettiği dört amelî mezheb vardır. Osmanlı devleti, resmen
Hanefi mezhebini benimsemiştir. İkinci husus, bir mezhebin
hukukçuları hep aynı derecede nüfuz ve itibar sahibi değillerdir.
Her müctehid, kendisinden büyük bir fakihin re'yine uyar: Bu sebeple
Mültekâ Kitabı'nın resmen kabulünden beri tedvin ve telif olunmuş
fıkıh kitapları, tamamen mezkur eserin şerhi ve izahı ile
mahkemelerde esas alınan fetvalardan ibarettir.
Örf ve âdetler, şer'-i şerifin hükümlerini tamamlayan bir kanun
makamındadır. Buna rağmen kadı, örf ve âdetlere istinaden hüküm
veremez. Meğer ki, fıkıh kitaplarında davâya ait şer'i hüküm
bulunmasın ve örfe müracaat edileceği belirtilmiş olsun.
Padişah da bir kanun yapabilir. Fakat bu kanun, şer-i şerifin
teferruatıdır. Asıl kanun, müctehidlerin ictihadıyla Kur'ân ve
sünnetten alınan fıkıh kitaplarındaki hükümlerdir. Bunâ göre
Osmanlı devletinde şeyhülislâm tarafından veya hâkimler yahut
müftilerden biri tarafından tasdik olunmamış hiçbir kanun, ferman
ve irade-i seniyye düstûr'ul-amel olamaz. Padişah müftülük icazeti
almış bir âlim ise, bu vasıfta bir padişahın tanzim edeceği
nizamlar, ferman ve iradeler fetva alınmadan yürürlüğe girer.
Padişah, arzu ettiği hallerde zorla istediği şekilde fetva
alabilirse de, bu hal, şer'î hükümleri bozmuş olmaz. Avrupalılara
göre, Osmanlı kanunları, padişahın keyfî emirlerinden ibarettir.
Avrupa'da cari olan fikirlere göre, Şeriat-ı Muhammediyye padişah
olan zâta, dilediği şekilde hareket etme ve kanun vaz' etmek üzere
tam yetki vermiştir. Padişah iradeleri kanuna bedeldir veyahut
istediği gibi kanun yapar. Bu fikir, şer-i şerif hakkında büyük bir
bühtandır ve İslâm dininde masiyet ve büyük günahlardan sayılır.
Şer-i şerif, hem devlet ve hem de İslâm Padişahının sıfat ve
iktidarını çok iyi tayin etmiştir. Ancak zaman ve zemine göre
değişebilen idare tarzı ve memleketin sosyal, iktisadî ve idarî
nizamı hakkında pek az çerçeve hükümleri vaz' etmiştir. İşte İslâm
padişahı kendisine tanınan yetki çerçevesinde sınırlı yasama gücünü,
yukarıdaki mânâda kullanabilir. Bunun için Kanuni Sultan Süleyman,
1519 ve 1566 senelerinde mülkî ve askerî meseleler hakkında bir
kanun tanzim buyurmuşlardır ki, bu kanun 1846 senesine kadar
yürürlükte kalmıştır. Sonraları meydana getirilen nizamat ile çoğu
hükümleri tashih ve ta'dil olunmuştur."[2]
III- NETİCE
Netice olarak Osmanlı Devleti bir İslâm devletidir. Hukuk nizamı
da, uygulamadaki ba'zı gayr-ı meşru' durumlara rağmen, İslâm
hukukudur. Ancak Osmanlı hukukundaki mevzuat hükümleri iki kısımdır:
Birincisi, doğrudan doğruya Kur'ân ve sünnete dayanan ve fıkıh
kitaplarında ifadesini bulan hükümlerdir ki, bunlara şer'i hükümler,
şer', şer-i şerif denir. İkincisi ise, şer'i hükümlerin tanıdığı
sınırlı yasama yetkisine veya içtihad esasına dayanılarak,
özellikle mali hukuk, toprak hukuku, tazir cezaları, askeri hukuk ve
idare hukukuna ait hukukî düzenlemeler ve temelini örf-âdet, amme
maslahatı gibi tâli kaynaklar teşkil eden içtihadî hükümlerdir ki,
bunlara da yasa ve benzeri isimler verilir. Bunlar da İslâm'ın
esasları dışına çıkamaz ve İslâm hukukundan ayrı bir hukuk nizamı
imiş gibi takdim edilemez.[3]
Hollandalı Bir Hukukçunun Osmanlı Hukuku İle İlgili Abdülhamid’e
Sunduğu Layihadan Bir Sayfa

--------------------------------------------------------------------------------
[1] Barkan, Ömer Lütfi, Kanunlar, I-XXXIII; R. A. Kern, İA, I/29 vd.
[2] BOA. YEE, 14-1540, Devlet-i Aliyye'deki Islahât-ı Kanuniye, sh.
5 vd.; 26-27.
[3] İbn'ül-Kayyım, İ'lam'ül-Muvakkı’in, IV/372-378; Cin/ Akgündüz,
Türk Hukuk Tarihi, I/140, 157.
|