|
KUTSAL TOPRAKLARA KUTSAL YOLCULUK
Anam Mohamed Osman ELKABASHI
Doktora Öğr.
Tarih boyunca kutsal yerler yani Hicaz bölgesindeki Mekke-i
Mükerreme ve Medine-i Münevvere İslâm dünyasının kutsal yerleri
olmuştur. Bunun en önemli sebebi, Mekke-i Mükerreme’de Kâbe-i
Müşerrefe’nin, Medine-i Münevvere’de ise Hz. Peygamberin türbesinin
bulunmuş olmasıdır. Bu bakımdan tarihi süreç içinde özellikle
Abbasiler döneminden itibaren bu yerlere büyük bir önem verilmiştir.
Bu önem Osmanlı Devleti döneminde daha şümullü ve sistemli bir hale
gelmiştir .
Belirtilen bu husus çerçevesinde İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren
muhtelif İslâm devletleri hem Haremeyn-i Şerifeyn’deki oturanlara
aynî ve maddî yardımlar sunmak hem de Haremeyn-i Muhteremeyni
müdafaa etmek ve korumak için rekabet etmişlerdir. Çünkü Hicaz
bölgesindeki Haremeyn-i Şerifeyn müdafaası erken dönemlerden
itibaren Müslümanların başındaki halifelerin görevlerinden biri
olarak sayılmaktaydı. Hatta halifeliğin şartlarından birinin
Haremeyn-i Şerifeyn’i müdafaa etmek olduğu düşünülmüştür. Kezâ orada
adına hutbe okunan halife Haremeyn’in resmen hakimi sayılırdı .
Ayrıca, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere İslâm’ın en önemli
dini merkezi olduğu için bu yere hakim olan devletin hükümdarı,
bütün Müslümanlardan hem manevî hem de maddî bir destek görüyordu .
Bilindiği gibi XIII. yüzyılın sonlarında Anadolu’da ortaya çıkan
Osmanlı Devleti hem Türk hem de İslâmî bir devletin özelliğini
taşımaktaydı . Altı asır devam eden bu devlet, diğer Türk ve İslâm
devletlerine nazaran en olgun ve en mütekâmil bir devletti. Bu
durumun bir tezahürü olarak Osmanlılar, Haremeyn-i Şerifeyn ve orada
oturanlar ile Hz. Peygamberin soyundan gelen seyyidler ve şerifler
ile diğer sosyal zümrelerden, ileri gelenlerden ve fakirlerden vergi
almayarak, onların geçimlerini sağlamak için surre adı altında
hediyeler ve paralar göndermekteydi . Siyasî bir gayesi de olan bu
surre göndermenin, şüphesiz Osmanlılar’ın Yavuz Sultan Selim
döneminde yürüttükleri güney siyaseti sonucunda daha düzenli ve
sistemli bir hale gelmiştir . Burada dikkati çeken en önemli
hususiyet, gönderilen para ve hediyelerin sadece Osmanlı padişahları
ve devlet adamlarına ait olmayıp, diğer kimselere de ait olmasıydı.
Surre-i Hümayûn adıyla Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’ye
gönderilen para ve hediyeler, uzun bir süre merkezî hazineden, daha
sonra ise Enderun’daki Haremeyn-i Şerifeyn hazinesinden gönderilmeye
başlanmıştır .
Başkenti İstanbul olan Osmanlı Devleti, Haremeyn-i Şerifeyn’e uzak
olmasına rağmen, bu mukaddes yere düzenli olarak surre gönderilme
âdetini muhafaza etmiştir. XVI. yüzyıldan itibaren yani Hicaz
bölgesi Osmanlı idaresine bağlandıktan sonra Osmanlı hükümdarlarının
dinî görevlerinden en önemlisi olarak surre hazırlanması
gelmektedir. Osmanlılar her yıl muntazaman İstanbul’dan yola çıkan
hac kervanı ve beraberindeki surrenin yanı sıra kervanın emniyeti
tertibâtını da sağlamaktaydı. Bu dönemde Osmanlı Devleti genel
olarak bütün Arap Yarımadasını ve özellikle de Hicaz bölgesini,
dönemin deniz imparatorluklarından birisi olan Portekizlilere karşı
korumaya çalışmıştır . Bu sebepten Osmanlı İmparatorluğu İslâm’ın
tek hâmisi olmuş ve Osmanlı hükümdarları da bürokratik yazışmalarda
“sahibü’l-hilafetü’l-kübra” ve “el-imametü’l-Uzmâ” ve
“Halifetü’l-Müslimîn” gibi unvanlar kullanmışlardır .
1- Surre Kelimesi Hakkında
Arapça bir kelime olan “surre”, mana itibarıyla "para çıkını", "akça
kesesi" ve "torba" anlamına gelmektedir. Aynı zamanda "hediye"
manasında da kullanılmaktadır. Kelimenin çoğulu “surer”dir . Bunun
yanı sıra kelime, maliye ile ilgili muamelelerde elli bin akça, yani
yarım yük karşılığı anlamında da kullanılmıştır. Bu anlamlarından
başka surre kelimesi, Osmanlı bürokratik sistemine ait bir terim
olarak hükümdarlar tarafından her yıl hac döneminin hemen
öncesindeki Receb ayında, Haremeyn-i Şerifeyn olarak tabir olunan
Mekke ve Medine’deki şeriflere, seyyidlere, mucavirlere ve ileri
gelenlere gönderilen para ve çeşitli hediyeler anlamına da
kullanılmaktadır .
2- Osmanlılardan Önce Surre
Bilindiği gibi, eskiden beri İslam devletlerinin hükümdarları
Mekke-i Mükerreme’de ve Medine-i Münevvere’de mevcut olan yoksullar,
seyyidler, şerifler, mucavirler ve ileri gelenler ile Haremeyn-i
Şerîfeyn’de hizmet eden imam, müezzin, hâtib, bevvab, ferraş, kâtib
ve saire görevlilere her yıl hac mevsiminden bir süre önce çeşitli
hediyeler ve değişen miktarlarda para göndermekteydi.
Tarihî süreç içinde Haremeyn’e surre gönderilmesi Abbasiler
döneminde başlamıştır. Abbasî halifelerinden el-Muktedir Billâh
tarafından 311/923-924 yılında gönderilen ilk surre, 315.426 filori
altın idi . Aynı zamanda Haremeyn ahalisine her yıl 300.000 dinar da
gönderen el-Muktedir, ayrıca Arefe gününde, 40.000 deve ve inek ile
50.000 koyun da dağıtmaktaydı . Fâtimîler’in Hicaz’ın idaresini ele
geçirdikleri dönemde Mekke ve Medine’ye yılda 120.000 dinar
gönderdikleri görülmektedir . Memlûkler döneminde ise, Haremeyn’e
düzenli olarak surre götüren üç kervanın gönderildiği tespit
edilebilmektedir. Bunlar Mısır, Irak ve Şam’dan hareket ediyorlardı.
Öte yandan bu üç kervan, Osmanlılar’ın Memlûklerin idaresine son
vermesinden sonra iki ana kervan halinde düzene girmiştir. Birincisi
Kahire’den, ikincisi Şam’dan hareket etmekteydi. Haremeyn’e
gönderilen bu surre "Sadaka-i Mısriyye" adı altında her yıl zahire
olarak gönderilmekteydi .
3- Haremeyn’in Osmanlı İdaresine Girmesi ve
Surre Gönderilmesi
Osmanlılar, Haremeyn’in idaresini ele geçirmeden önce "Surre" adı
ile bölgeye altın ve hediyeler göndermişlerdir. Bildiğimiz kadarıyla
Osmanlılar’dan Mekke ve Medine’ye ilk surre gönderen hükümdar Çelebi
Sultan Mehmet’tir . 816/1413 tarihinde gönderilen bu ilk surre
mikdarı, 14.000 altın idi . Surrelerin teberruat ve teberrükat
olarak gönderildiği bu ilk dönemin son padişahı Sultan II.
Bayezid’dir. II. Bayezid, Mekke ve Medine ahalisi arasında yarı
yarıya paylaştırılmak üzere her yıl 14.000 altın göndermekteydi .
Osmanlılar döneminde surrenin gönderilmesi, Mekke ve Medine
bölgesinin Osmanlı idaresine girmesiyle bir düzene ve istikrara
kavuşmuştur. Bahis Konusu bölge Osmanlı hakimiyetine girmeden önce
Memlûk Devleti’nin sınırı Mısır’ın güneyinden itibaren Anadolu’nun
güneyindeki bölgeye kadar uzanmıştı. Osmanlılar’ın Mısır’ı ve buna
bağlı olarak önce Suriye bölgesinin ele geçirmek için attıkları
adım, Dulkadir Beyliği’ni idaresi altına almak olmuştur. Çünkü bu
beylik hâlâ Osmanlılarla Mısır Memlûkleri arasında nüfuz
mücadelelerine sahne olmaktaydı. Bu beyliğin Osmanlı idaresine
girmesinden sonra Yavuz Sultan Selim, 24 Ağustos 1516’da Haleb
yakınındaki Mercidâbık’ta Memlûk Sultanı Kansu Gavri ile karşılaştı.
Yapılan savaşta Osmanlı Ordusunun sağ kolunda Anadolu beylerbeyisi
Zeynel Paşa ve sol kolunda ise Rumeli beylerbeyisi Küçük Sinan Paşa
var idi. Merkez’de padişah ve Kapıkulu kuvvetleriyle topçular
bulunmakta idi. Diğer yandan Memlûk Ordusunun sağ kolunda Haleb
naibü’s-Saltanası Hâyır Bey, sol kolunda ise Şam naibü’s-Saltanası
Sibay Bey ve Merkez’de Sultan Kansû Gavri var idi.
Bu savaşta Osmanlılar Memlûk ordusuna karşı büyük bir zafer
kazandılar. Bu muharebede hayatını kaybedenler arasında Memlûk
Sultanı Kansû Gavri de vardı. Mercidâbık savaşından dört gün sonra
yani 28 Ağustos 1516’da Yavuz Sultan Selim Haleb şehrine girdi.
Burada Haleb büyük Camiinde ilk Cuma namazında hatib, hutbeyi Yavuz
Sultan Selim’in adına okudu.Daha sonra Yavuz Sultan Selim Hama’ya
girdi ve 27 Eylül 1516’da Şam’ı fethetti. Şam’ın fethinden sonra
Yavuz Sultan Selim Mısır’a doğru yöneldi. Bu sırada Mısır’daki
Memlûk Sultanlığının başına Tumanbay geçmişti. Tumanbay, 22 Ocak
1517’de Kahire yakınındaki Ridaniyye’de Yavuz Sultan Selim
komutasındaki Osmanlı ordusu ile karşılaştı. Burada Osmanlılar
Memlûklere karşı büyük bir zafer kazandılar. Bu zaferin neticesinden
biri Osmanlılar’ın Mısır’a egemen olması, diğeri Osmanlı idare
sisteminin orada sağlanması idi. Buna ilaveten bu savaşta Osmanlılar
Memlûk Devleti’ni tamamen ortadan kaldırmışlardı. Diğer yandan
Ridaniyye savaşından sonra Memlûklerin bazı unsurları Sudan’ın
kuzeyine doğru yönelmişlerdi. Bu sebepten Osmanlı kuvvetleri hem
bunları takip etmek için hem de güneydeki Asvan, İbrim ve Halfa’ya
kadar olan yerleri hakimiyeti altına almak için hareket etmişti .
Osmanlılar, Mısır topraklarını idareleri altında aldıktan sonra
kutsal yerler yani Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere ile
Haremeyn-i Muhteremeyn Osmanlı İmparatorluğuna bağlanmıştı. Böylece
Osmanlılar İslam dünyasının yegane temsilcisi oldular. Bu bölgelerin
ele geçirilmesi, Osmanlıların Doğu Akdeniz’i tamamen kontrol altına
almasını ve ekonomik bakımından buralarda bir canlanmanın meydana
gelmesini sağladı. Bu tarihten sonra Osmanlıların halifelik unvanını
aldıkları genel bir kabul görmekle beraber, bundan önceki dönemlerde
de Osmanlı Sultanlarının halife unvanını kullandıkları bilinmektedir
.
Haremeyn’in Osmanlı hakimiyetine girişiyle birlikte, surre olayı
siyasî bir nitelik kazanmaya ve her yıl muntazaman gönderilmeye
başlanmıştır . Bilindiği gibi, Yavuz Sultan Selim’in 1517’de
Memlûkler’e karşı kazandığı zafer, beraberinde yalnız Mısır’ın
fethini getirmemiş, aynı zamanda Hicaz bölgesini de Osmanlı
İmparatorluğu’na katmıştı . Dönemin Mekke Şerifi Berekât da değişen
şartlar dolayısıyla oğlu Ebu-Nümey’i Kahire’deki Yavuz’a göndermiş
ve Kâbe’nin anahtarlarıyla Emânat-ı Mübareke’yi kendisine teslim
etmiştir . Bu olayın akabinde "Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn"
unvanını kazanan Yavuz Sultan Selim, Haremeyn ahalisi için
"Sadakat-ı Rûmiyye" adıyla 200.000 filori göndermiştir .
4- Surre Töreni
Osmanlılar’da surre gönderme işi alalâde bir şekilde yapılmazdı. Her
şeyden önce surre yola çıkarılmadan önce, İstanbul’da, devlet
erkânının da hazır bulunduğu büyük bir tören yapılırdı. Merasimden
bir gün önce Darüssaade Ağası tarafından defterdar, reisülküttab ve
nişancıya haber gönderilirdi. Tören günü davet edilen bütün üst
düzey bürokratlar saraya gelir ve divan odaları dışında bu iş için
hazırlanan sofada beklerlerdi. Sadrazamın önünde padişahın mührü ile
mühürlenen mektubu reisülküttab alır, Darüssaade Ağası’nın odasına
girer ve kapıda ağaya teslim ederdi. Bundan sonra, defterdar,
nişancı, Haremeyn müfettişi, Haremeyn muhasebecisi, maliye baş
müfettişi, maliye tezkirecisi, teşrifatçı, Haremeyn mukataacısı,
Haremeyn muhasebecisi ve mukataası başhalifeleri ve kisedarları
tarafından reisülküttabın eteği öpülürdü. İcra edilen bu etek öpme
merasiminin arkasından davetliler belli bir tertip üzere
otururlardı. Bu tertip şöyleydi. Darüssaade Ağası’nın sağ yanına
defterdar, reisülküttab, nişancı, maliye başmüffetişi ve maliye
tezkirecisi otururlardı. Sol yanında ise, Haremeyn müfettişi,
muhasebecisi ve diğer Haremeyn görevlileri bulunurdu. Yenilen
tatlıların ve içilen kahvelerin ardından Darüssaade Ağası yazıcısı
ile Haremeyn müfettişi tarafından mühürlenen surre defterlerine,
defterdar kuyruklu imzasını atar, nişancı ise tuğra çekerdi.
Kendilerine şerbet ve tütsü ikram edilen davetliler daha sonra
dağılırlardı .
Surrenin çıkarılışının hemen öncesinde icra edilen bu merasimin en
önemli anı, padişahın gelişi idi. Padişah, yemek yendikten sonra
gelir ve orada bulunanlar tarafından karşılanırdı. Padişah yerini
aldıktan sonra nâme-i Hümayun, Kızlar Ağası vasıtasıyla surre
eminine teslim olunur ve böylelikle surre alayı Haremeyn’e doğru
yola çıkardı.
5- Surrenin Gönderilme Yolu
Osmanlı İmparatorluğu’nda yollar, Rumeli ve Anadolu’da üç ana kola
ayrılmakta olup, bunlar sağ, sol ve orta kollar olarak bilinmekte
idi. Bunlardan Anadolu sağ kolu, Üsküdar - Eskişehir - Akşehir -
Konya - Adana - Antakya ve Haleb’e; orta kol, Üsküdar - Gebze -
İznik - Sapanca - Geyve - Hendek - Ayaş -Düzce - Bolu - Hacıhamza –
Merzifon – Amasya – Turhal – Tokat – Sivas - Malatya ve Diyarbekir’e;
sol kol, Üsküdar’dan Merzifon’a kadar orta kolu takip ederek buradan
Karahisar-ı Şarkî - Bayburd - Tercan - Erzurum ve Kars’a
gitmekteydi. Rumeli’de ise sağ kol, İstanbul – Kırklareli – Aydos –
Prevadi – Babadağ – İsakçı - Akkerman ve Özi’ye; orta kol, İstanbul
- Silivri - Çorlu- Edirne – Filibe - Sofya ve Belgrad’a; sol kol,
İstanbul - Silivri - Tekirdağ - Gelibolu - Keşan - Gümülcine -
Selanik - Yenişehir v.s. gitmekteydi” .
Surre, yukarıda verilen ve İstanbul’dan Anadolu’ya çıkan sağ kol
üzerinden kutsal yerlere ulaşmaktaydı. Bu bakımdan bu yola Hac Yolu
da denmekteydi.
Tarih boyunca surreler değişik yollarla, değişik şekillerde
gönderilmiştir. Bu değişiklikler bazen yol, bazen de yol araçlarına
bağlı olarak söz konusu olmuştur. Tanzimattan önce, 1864 yılına
kadar karadan katır ve develerle gönderilmiştir. 1864’ten itibaren
denizden vapurla gönderilmeye başlanmıştır. Hicaz demiryolu
yapıldıktan sonra da trenle yollanmıştır . Geleneksel olarak surre
gönderileceği zamanlarda, Surre emini, Üsküdar’da bir süre kalıp,
yolculuk malzemeleri ile ilgili olarak eksikliklerini tamamladıktan
sonra, padişahın müsaadesiyle Üsküdar’dan hareket ederdi. Ondan
sonra şöyle bir usul takip edilirdi: Önce, "Akşehir sancak beyi,
Surreyi teslim alır, sonra kendisinin sancağı dahilindeki kazaların
kuvvetleriyle emniyet içinde Konya’ya götürüp, Konya valisine veya
mütesellimine teslim ederdi. Bu teslim etme senet ile olurdu. Bu
işlemi takiben, Konya valisi veya mütesellimi de aynı suretle
hareket ederek, muhafaza altında kafileyi Adana’ya götürürdü.
Buradan Adana mütesellimi surreyi kendi hududundan Maraş hududuna
selametle geçirirdi. İşte bu suretle Hama’ya ve Şam’a ulaştırılan
surre alayı, Şam valisine teslim edilirdi. Surrenin Şam’dan itibaren
yolu şöyleydi: Şam’dan Müzeyrib, Müzeyrib’den Belka’ya, Belka’dan
Maan’a ve oradan Zatü’l-Hac ve Tebük, Tebük’ten Medain-i salih ve
ondan sonra Medine-i Münevvere’ye ulaşır ve burada Mekke Emiri veya
gönderdiği vekili tarafından karşılanırdı. Buradan kafile Mekke
Emiri’nin kuvvetlerinin altında Mekke’ye doğru geçerdi.
1864 yılından sonra bir süre vapurla gönderilen surre, bu yolla
gönderildiğinde Beşiktaş, Üsküdar, Beyrut ve Şam güzergahını takip
ederek Haremeyn’e ulaşmakta idi. 1908 yılında bu âdetin terk
edilmesine kadar geçen zaman zarfında ise, tamamlanan Hicaz
Demiryolu sayesinde Haydarpaşa’dan trene yüklenen surre, Konya,
Haleb, Şam hattından Medine ve Mekke’ye gönderilmiştir .
6- Gönderilen Surrenin Miktarı
Daha önce bahsedildiği gibi Osmanlı padişahlarından Haremeyn’e ilk
surre gönderen hükümdar Çelebi Sultan Mehmet’tir. Bu dönemden sonra
bu gelenek devam etmiştir. Meselâ, Sultan II. Murad Hz. Peygamber’in
soyundan gelenlere (yani seyyidlere ve şeriflere) her yıl 1000
filori dağıtmaktaydı. Kezâ, II. Murad Balıkhisar bölgesinde
yaptırdığı köprünün geçiş ücretini de Mekke-i Mükerreme, Medine-i
Münevvere ve Kuds-i Şerif ahalilerine vakfetmiştir. Diğer yandan
Sultan II. Murad’ın oğlu Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden
sonra Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de bulunan seyyidler,
fakirler ve oraya hizmet eden kimseler için 7000 altın tahsis
etmiştir. Sultan II. Bayezid döneminde ise Mekke-i Mükerreme ve
Medine-i Münevvere ahalilerine tayin edilen surrenin mikdarı 14.000
altın idi. Bu surrenin gönderilmesi, 886/1481 tarihinde başlamıştır.
Mekke-i Mükerreme’de özellikle Kâbe-i Müşerrefe’yi ilk tamir ettiren
Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman’dır. Kanunî Sultan
Süleyman’ın Mekke’de yaptırdığı binalardan birisi, İslâm’da bulunan
dört mezhep için yapılan dört medrese idi. Bu dört medreseye,
Osmanlı medrese metoduna göre öğrenci ve muid (Asistan) tayin
edilmiştir. Kezâ, Hz. Peygamber’in zevcesi Hadice’nin evinin üzerine
de bir kubbe yaptırmıştır. Sultan III. Murad zamanında ve özellikle
998/1589 yılında Mekke-i Mükerreme halkına tahsis edilen surrenin
mikdarı 7488 sikkedir. Öte yandan Sultan III. Mehmed devrinde ve
bilhassa 1003/1594 tarihinde Mekke-i Mükerreme’ye gönderilen
surrenin mikdarı 438 sikke, aynı yılda Medine-i Münevvere’ye tahsis
edilen surrenin mikdarı ise 1971 sikke idi.
1047/1637 yılında, Sultan IV. Murad devrinde İstanbul’dan Medine-i
Münevvere ahalisine tayin edilen surrenin mikdarı 1254 sikkedir.
Diğer yandan Sultan IV. Mehmed’in 1061/1650 yılında Mekke-i
Mükerreme ahalisine gönderdiği surrenin mikdarı 14.245 sikke, aynı
zamanda Medine-i Münevvere halkına tahsis edilen surrenin mikdarı
35.603 sikke, kezâ Kuds-i Şerif sakinlerine verilen sikkenin mikdarı
2480 sikkedir. Sultan II. Ahmed döneminde, Mekke-i Mükerreme
yoksullarına, Dergâh-ı Âlî sâbık kapıcılarından Küçük Hüseyin Efendi
ve Voynuk Ahmed Ağa vakıflarından 340 guruş tahsis edilmiştir. Aynı
meblâğ (yani 340 guruş) 1132/1719 yılında Sultan III. Ahmed devrinde
Mekke-i Mükerreme’ye gönderilmiştir. 1150/1737 tarihinde yani Sultan
I. Mahmud zamanında İstanbul’dan Medine-i Münevvere ahalisine tayin
edilen surrenin mikdarı 86.094 guruştu. Sultan II. Mahmud’un
1236/1820 yılında İstanbul’dan Mekke-i Mükerreme’ye gönderdiği
surrenin mikdarı 1333 sikkedir. 1255/1839 tarihinde Sultan I.
Abdülmecid zamanında Haremeyn-i Şerifeyn ahalisi ve görevlilerine
tayin edilen surrenin miktarı da 168.512 guruştu.
Sultan II. Abdülhamid devrinde, 1297/1879-1880 yılında İstanbul’dan
Şam’a tahsis edilen surrenin mikdarı 43.367, kezâ 1316/1898
tarihinde İstanbul’dan Mekke-i Mükerreme’ye verilmiş olan surrenin
mikdarı 72.926, 1322/1904 senesinde yine İstanbul’dan Medine-i
Münevvere’ye tayin edilen surrenin mikdarı 311.551 guruştu.
Son olarak 1334/1915 yılında yani Sultan V. Mehmed (Mehmed Reşad)
zamanında Mekke-i Mükerreme ahalisine tahsis edilen surrenin mikdarı
24.847 guruş, aynı tarihte Medine-i Münevvere halkına tayin edilen
surrenin mikdarı 35.885 guruştu.
Osmanlı Devleti’nde XV. yüzyılda başlayan Haremeyn’e surre gönderme
âdeti, 1915 yılına kadar devam etmiştir. Bu son tarihte Mekke
emirinin isyanı dolayısıyla 1916’da surre güç şartları içinde sadece
Medine’ye gönderilebilmiştir. Bunu takip eden 1917 ve 1918
yıllarında ancak Şam’a kadar ulaşabilen surre, 1919’da artık
gönderilemez olmuştur. Bununla beraber, 1919-1920 yılları arasında
Sultan Vahdeddîn tarafından Haremeyn fukarasına sadaka
dağıtılmıştır. Padişahlık sıfatını taşımamakla birlikte Osmanlı
hanedanından gelen ve son halife olan Abdülmecid Efendi, 1923-1924
yıllarında bu geleneğe son vermiştir .
--------------------------------------------------------------------------------
[1] İbrahim Ateş, “Osmanlılar Zamanında Mekke ve Medine’ye
Gönderilen Para ve Hediyeler”, Vakıflar Dergisi, XIII, Ankara,
Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 1981, s.116.
[2] Ş.Tufan Buzpınar, Mustafa S. Küçükaşçı, “Haremeyn”, DİA, XVI,
İstanbul, 1997, s.153.
[3] Mustafa Sabri Küçükaşçı, “Hicaz”, DİA, XVII, İstanbul, 1998,
s.437.
[4] Feridun M. Emecen “Kuruluştan Küçük Kaynarca’ya”, Osmanlı
Devleti ve Medeniyeti Tarihi,I, ed. Ekmeleddin İhsanoğlu, IRCICA,
İstanbul, 1994, s.11.
[5] Münir Atalar, Osmanlı Devleti’nde Surre-i Hümayûn ve Surre
Alayları, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1991, s.9.
[6] İbrahim Ateş, a.g.m., s.118.
[7] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri, Ankara,
Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1972, s.35.
[8] Bu konuda daha bilgi için genel olarak bk. Cengiz Orhonlu,
Osmanlı İmparatorluğu’nun Güney Siyaseti Habeş Eyaleti, Ankara, Türk
Tarih Kurumu Basımevi, 1996, s.22-30.
[9] F. M. Emecen, a.g.m., s.32.
[10] Surre kelimesinin anlam ve manası için bk. Şemseddin Sami,
Kamûs-ı Türkî, İstanbul, Çağrı Yayınları, 1996, s.826; Mehmed Zeki
Pakalın, Osmanlı Tarihi Deyimleri ve Terimler Sözlüğü, III,
İstanbul, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1993, s.280; Sir James
Redhouse, Turkish and English Lexicon, İstanbul, Çağrı Yayınları,
1992, s.1175; Midhat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lugati, İstanbul,
Enderun Yayınevi, 1986, s.318; Hans Wehr, A Dictionary of Modern
Written Arabic: Arabic-English, Lebanon,third pirinting, librairie
du liban, 1983, s.510; Ebî Abdurrahman el-Halîl bin Ahmed el-Farâhidî,
Kitabü’l-Ayn, VII, Tahkik Mehdî el-Mehzûmî ve İbrahim es-Samrayî,
Beyrut-Lübnan, el-A‘lamî, h.1308-m.1988, s.82; Ebîl-Fadl Cemâleddîn
Mehmed bin Mekrem ibn Manzûr el-İfrikî el-Mısrî, Lisanü’l-Arab, IV,
Beyrut, Dar Sâdır, ts, s.452; es-Seyyid Mehmed Murtazâ el-Hüseynî
ez-Zebîdi, Taçü’l-Arûs min Cevahiri’l -Kamûs, XII, Tahkik Mustafa
Hicazî Raca‘ahû Abdu’s-Sattar Ahmed Ferraç, h.1393-m.1973,
Beyrut-Lübnan, Dar ihya-it’türasi’l-Arabî, s.302.
[11] M. Z. Pakalın, a.g.e., s.280; M. Sertoğlu, a.g.e., s.318, M.
Atalar, a.g.e., s.2; İ. Ateş, a.g.m., s.116.
[12] M. Z. Pakalın, a.g.e., s.284; M. Atalar, a.g.e., s.3-4; İ.
Ateş, a.g.e., s.116.
[13] Ahmed bin Yusûf el-Karamâni, Ahbarü’d-Düvel ve Asarü’l-Uvel
fi’t-Tarih, II, h.1019-m.1610, Diraset ve Tahkik Ahmed Hatat-Fehmi
Sa‘ad, Beyrut, Âlemü’l-kütüb h.1412-m.1992, s.138.
[14] eş-Şeyh Kutbeddîn en-Nehrevâlî el-Mekkî el-Hanefî, Ahbar
Mekke’l Müşerefe, Revai‘üt-Türasi’l-Arabî, Kitabü’l Âlem bi-Âlâmi
Beytu’l-Lâhi’l-Haram, III, 13 Muharrem 1274, s.160.
[15] M. Z. Pakalın, a.g.e., s.284.
[16] Muhammed Adnan Bahkit, The Ottoman Province of Damascus in the
Sixteenth Century, Lebanon, Librairie du Liban, 1982, s.107.
[17] Suraiya Faroqhi, Hacılar ve Sultanlar: Osmanlı Döneminde Hac
1517-1638, Çev: Gül Çağalı Güven, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt
Yayınları, 1995, s. 36-42.
[18] M. Atalar, a.g.e, s. 4-5.
[19] M. Atalar, a.g.e, s. 14.
[20] Osmanlıların güney siyaseti çerçevesinde yaptıkları bu seferler
hakkında genel olarak bk. Cengiz Orhonlu, Osmanlı İmparatorluğu’nun
Güney Siyaseti Habeş Eyaleti, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
1996, s, 1; S. Faroqhi, a.g.e, s. 30; Seyyid Muhammed es-Seyyid
Mahmud, XVI. Asırda Mısır Eyaleti, İstanbul, Edebiyat Fakültesi
Basımevi, 1990, s. 33-53; Halil İnalcık, The Ottoman Empire - The
Classical Age 1300-1600, Trans. Norman Itzkowitz and Colin Imber,
London, The Trinity press, 1973, s. 33; M. Atalar, a.g.e, 1991,
s.18-19; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi. İstanbul’un
fethinden Kanunî Sultan Süleyman’ın ölümüne kadar, II, Ankara, Türk
Tarih Kurumu Basımevi, 1983, s. 292.
21 Halil İnalcık, “The Ottomans and the Caliphate”, The Cambridge
History of İslam, I. Cambridge, 1970, s. 320-323; Feridun M. Emecen,
“Hicaz’da Osmanlı Hakimiyetinin Tesisi ve Ebu Nümey” Tarih Enstitüsü
Dergisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Basımevi, sayı 14,
1994, s. 87-120.
22 S. Faroqhi, a.g.e, s. 9-10.
[23] Hicaz bölgesinin Osmanlı idaresine girmesi hakkında yapılan son
bir çalışma için bk. F. M. Emecen, a.g.m, s. 87-120. Ayrıca bk. C.
Orhonlu, a.g.e.; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme
Emirleri, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1972.
[24] M. Z. Pakalın, a.g.e., s. 284.
[25] İ. Ateş, a.g.m., s. 118. İsmail Hamî Danişmend, İzahlı Osmanlı
Tarihi Kronolojisi, II, İstanbul, Türkiye yayınları, 1971, s. 43;
Lütfi Paşa, Teravih-i Âl-i Osman, İstanbul, Matbaa-ı Âmire, 1341, s.
264.
26 Cevdet, Tarih, ts, s. 19.
[27] Genel olarak Osmanlılarda yol sistemi hakkında bk. Yusuf
Halaçoğlu, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Menzil Teşkil Hakkında Bazı
Mülahazalar”, Osmanlı Araştırmaları Dergisi, II, İstanbul, Enderun,
Kitabevi, 1981, s.123-132; C. Orhonlu, “Mesleki bir Teşekkül olarak
Kaldırımcılık ve Osmanlı Şehir Yolları Hakkında Bazı Düşünceler,”
Güney Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, I, İstanbul, İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1972, s. 93-138.
[28] Osmanlı döneminde develerin yük taşımacılığındaki fonksiyonu
için bk. Halil İlancık “Arab Camel Drivers in Western Anatolia in
the fifteenth Century”, Essays in Ottoman History, İstanbul, Eren
Yayınları, 1998, s, 393-400.
[29] Bak. Ufuk Gülsoy, Hicaz Demiryolu, İstanbul, Eren Yayınları,
1994.
[30] İ. Ateş, a.g.m., s. 118.
[31] M. Atalar, a.g.e., s. 132, 134-135, 144, 158, 164.
[32] Bu hususta geniş bilgi için bk. M. Atalar, a.g.e., s. 9-50
v.d..
|