|
Doç. Dr. Said Öztürk
Çalışmasını doğru ve güzel yapan işçiyi Allah sever.
Kudsî Hadis.
Aldatan bizden değildir.
Hadis.
|
Tüketici hakları ve tüketicinin korunması ile
ilgili düzenlemeler sadece modern toplumlara ait bir özellik
değildir. Zira adalet temelleri üzerine dayalı Ortadoğu devlet
geleneğinde padişahın adil olması ve adaleti tesis etmesi devletin
ve sultanın gücünü artırmanın önemli bir vasıtası olarak telakki
edilmektedir. İslami anlayış da yönetici-yönetilen arasındaki
ilişkiyi sorumluluk temeline oturtmuştur. Bu sebeple Osmanlı
sultanları tebaya Allah’ın bir emaneti olarak bakmışlardır. Bu
emanet ve sorumluluk anlayışı Osmanlı sultanlarını tebanın her türlü
zulüm ve fenalıkdan, haksızlıkdan korunması ve hakkının teslimi
hususunda titiz davranmalarını gerekli kılmıştır[1].
Osmanlı Devleti'nde tüketicinin korunması, genellikle en üst
makamdan en alt makamlara kadar üzerinde hassasiyetle durulan bir
konu olduğu söylenebilir. Çünkü yönettiklerinden şahsen sorumlu
oldukları telakkisi içerisinde olan Osmanlı sultanları bu sebeple
halkın “terfih-i ahvalleri” yani refah seviyelerinin yükseltilmesi
ve korunması hususunda özen göstermişlerdir.
Osmanlı Devleti'nde tüketiciyi korumaya yönelik olarak muhtelif
mekanizmalar işletilmiş, kurum ve kuruluşlar oluşturulmuş ve pek çok
tedbir alınmıştır. Tüketicinin korunmasında geleneksel
müesseselerden biri olan ihtisab müessesesi Osmanlı Devleti'nde
aynen yürürlükte tutulmuştur. Bu müessesenin başında bulunan
muhtesibin önemli görevlerinden biri tüketiciyi korumak idi.
Temel ihtiyaç maddeleri konusunda tüketiciyi koruma amacıyla alınan
tedbirleri dört ana başlık altında ele alacağız.
A- Kalite Kontrol
Kalite kavramı, bir ürünün tatmin etmeyi amaç edindiği tüketici
ihtiyaçlarına uygunluk derecesi veya kısaca kullanıma uygunluk
anlamına gelmektedir. Kalite kontrolü denildiğinde, bir üretim
sistemi içerisinde kalitenin önceden belirlenmiş hedeflere uygun
olarak gerçekleştirilmesinin sağlanması ve buna yönelik faliyetlere
ilişkin yetki ve sorumluluğun dağıtılarak bu hedefler doğrultusunda
yapılan işler anlaşılmaktadır. Kalite kontrol sisteminin önemi,
kalitesizliği önleme amacından ileri gelir[2].
Kalite kontrolü ile ilgili olarak İslami kaynaklarda bizatihi
Hazreti Peygamber’in söz ve fiillerine yer verilmektedir. İlk
dönemde Hazreti Peygamber ve daha sonra gelen halifeler piyasayı
kontrol altında tutmuşlar ve haksız gelir elde etme yollarını
kapamaya çalışmışlardır. Hz. Peygamber ıslak buğdayı altta saklayan
satıcının bu fiilini engellemiş ve bu ayıbı insanların göreceği
şekilde niye üste getirmediğini sormuş ve akabinde “Bizi aldatan
bizden değildir” ikazında bulunmuştur. Yine “kim afete uğramış
(çürük ve bozuk) meyve satarsa kardeşinin malından bir (karşılık)
şey almasın. Çürük ve bozuk olanları ayırdıktan sonra satsın. Yoksa
neye karşılık herhangi biriniz müslüman kardeşinin malını alacak ?”
diyerek çürük mal satmayı, kaliteli malı kalitesiz malla
karıştırmayı yasaklamıştır. Bu konuda Hazreti Peygamber; “kişinin
malında bir kusur varsa söylemeden satması ona helal olmaz”
sözleriyle satıcının piyasaya arz ettiği malın evsafını müşteriye
tam olarak yansıtması istenmektedir[3].
Kalite kontrole ilişkin bu değinmelerden sonra, Osmanlı Devleti'nde
üreticilerin kaliteli ürün üretmelerini sağlamak ve dolayısıyla
kalite kontrol mekanizmasını işletebilmek amacıyla başvurulan bir
kısım tedbirleri burada incelemek istiyoruz.
1.1- Hammadde Kontrolü
Kalitenin korunması için alınan tedbirlerin ilki, hammadde
kontrolüdür. Kullanıma uygun hammadde ile üretim yapılması,
dolayısıyla üretilen malın kalitesinin korunması için alınan
tedbirler erken dönemlere kadar inmektedir. Osmanlı ihtisap
kanunnâmelerinde ve taşra kadılarına yazılan emirlerde imalatta
kullanılan hammaddelerin kalitelerine dikkat edilmesi gerektiği
daima vurgulanmıştır. İmalat aşamasında sabuna katılacak suyun
niteliği üzerinde bile hassasiyetle durulduğu görülmektedir.
Üretimde kullanılacak suyun temiz su olması ve ölçüsü oranında suyun
katılması istenmektedir.
Bu konuda Yavuz Selim kanunnâmesinde “…ve sabuncular ve mumcular
gözlene, gayet eyü ola, mumları çürük olmaya ve kokar yağdan olmaya
ve berk ola, kalb olmaya...”[4]. Kanunî'nin umumi kanunnâmesinde;
“sabuncular ve mumcular gözlene, gayet eyü edeler, mumlar çürük ve
kokar yağdan olmaya, itidal üzre ola ve sabun dahi eyü olan pişmiş
ola ve yarılu olmaya” denilmektedir[5]. Aydın ve Saruhan kadılarına
yazılan 13 Rebiülahir 1009/ 21 Ekim 1600 tarihli hükümde
sabuncuların sabun imalatında murdar içyağı kullanmamaları tenbih
edilmektedir[6].
Bir mâmûlün sürümünü artırmak için sağlığa zararlı hammadde
katılmaması gerekiyordu. Bu konuda görülen bir suistimale hemen
müdahale ediliyor, yasaklanıyordu[7]. Diğer taraftan, maliyeti aşağı
çekmek için kalitesi düşük hammadde kullanımına da izin
verilmiyordu[8]. Üründe kalite farkı varsa fiyatı buna göre
ayarlanıyordu. 19. yüzyılın başlarında (4 Ramazan 1215/ 19 Ocak
1801), İstanbul'daki sabun imalatçılarının bir kısmı, kalitesi düşük
hammadde kullanmak suretiyle maliyeti düşürerek ve Girit sabunlarını
taklit ederek sabun imal ediyorlardı. Bu durum halka kalitesiz sabun
sattıklarından dolayı sabun imalatçılarının haksız kazanç elde
etmelerine sebep oluyordu. Yapılan inceleme sonucunda İstanbul'da
sabun imalatçılarının kendilerine mahsus damga vurmaları kararı ile
birlikte Kandiye, Resmo, Hanya ve İzmir sabunlarının satış
fiyatlarından düşük olarak halka satmak üzere narh verilmiştir[9].
Bir mâmûl içinde bulunması gerekli hammadde oranlarına dikkat
ediliyor, bu ölçülere uymayan mâmûlün üretimi men ediliyordu. Bir
mâmûlün ana hammaddesi üzerinde ısrarla duruluyordu. Bir mâmûlde
gerekli katkı maddesi eğer belirlenen oranların üzerine çıkarsa
mâmûl “hileli” sayılıyordu[10]. Kalitenin korunması amacıyla
hammadde miktarı / mâmûl mal miktarı dengesinin korunması
isteniyordu. Gerek yurt içinden gelen, gerekse yurt dışından ithal
edilen ürünlerin belirlenen ölçülere uymayanlarına el konularak
geldikleri yere geri gönderilmesi isteniyordu[11]. Yurt içine
sokulan metanın sağlığa zararlı olup olmadığı gümrüklerde kontrolden
geçiyordu. 4 Şubat 1900 tarihli bir belgede, bu tarihde ülke içine
girmesine ancak “mürekkebâtında muzırr-ı sıhhat bir madde olmayan …”
mallara müsaade edileceği kararlaştırılmış idi[12]. Üreticilerin
ithal ürünler ile rekabet edebilmek için gereğinden fazla katkı
maddeleri kattıkları anlaşıldığında velev sağlığa zararlı olmasa
bile, incelemeye alınıyordu.
2.3- İmalatta Uyulacak Esaslar
Halkı zarardan korumak macıyla herhangi bir malın üretiminde
uyulacak esaslar belirlenerek kalb mâmûl üretilmesinin önü
alınıyordu. Bu, hükümetin bir vazifesi olarak telakki ediliyor ve
mümkün olduğunca mamulün “hüsn-i i‘mali” isteniyordu[13].
İmalatta uyulacak esaslara ilişkin 1502 tarihli Edirne İhtisab
Kanunnâmesi’nde ve İstanbul İhtisab Kanunnâmesinde ayrıntılı
bilgiler bulunmaktadır. Mesela ekmekçiler, aşçılar ve sabuncular ile
alakalı kanun metinleri şöyledir:
Etmekçiler, çaşni dutdukların narh üzere pâk işleyeler, eksik ve çiğ
olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let
uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud cerime alalar. Ve
her etmekçinin elinde iki aylık, ekall bir aylık un buluna. Tâ ki,
nâgâh bazara un gelmeyüb Müslümanlara muzâyaka göstermeyeler. Eğer
muhâlefet edecek olurlarsa, siyaset oluna[14].
Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir[15].
Aşçılar ve başçılar ve büryancılar ve börekçiler, fi’l-cümle ta‘âm
bişürüb satanlar, eyü ve pâk bişüreler ve kabların pâk suyla yuyalar
ve pâk bez ile sileler ve bir kerre çanak ve tabak yudukları suyla
tekrar bir çanak ve bir tabak dahi yumayalar. Ve kazanların kalaysız
dutmayalar ve kepçelerini dahi kalaysız dutmayalar, vaktiyle
kalayladalar. Muhâlefet edenleri muhtesib, kadı ma’rifetiyle döğe,
cerime almaya.[16]
Sabunı katı bişüreler çiğ komayalar. Eğer kalb işlerler ise muhtesib
hakkından gele[17].
İmalat aşamasında suiistimal yapan üreticiler için zecri tedbirler
alınıyor ve kanunî yaptırımlara gidiliyordu. Mamulün çaşnisi
tutuluyor, yani bir malın üretim süreci dikkate alınıyor, hileli
üretim görüldüğünde yasaklanıyordu. İmalat aşamasında kesinlikle
kalitesiz hammadde kullanımına ve kalitesiz mal üretimine izin
verilmiyordu[18]. Bu konuda asırlarca hiç taviz verilmemiştir. 13
Rebiulevvel 1009/ 21 Ekim 1600 tarihli Aydın ve Saruhan kadılarına
yazılan hüküm ile 1234/ 1818 tarihli belgede yer alan tedbir ve
önerilerin muhtevası aynı idi[19]. İmalatta suistimali görülen
üreticilerin “şer‘le haklarından gelinmek” emrediliyordu[20].
İzmirli sabun imalatçılarına üretim aşamasında gerekli dikkatin
gösterilmesi tenbih edilmekte ve özellikle sabunların iyi
pişirilmesi ve şu hususlara dikkat etmeleri isteniyordu;
“sabunhanelerinde tabh eyledikleri sabun kemal üzre tabh oldukça nîm
pûhte iken kazgânlarından ifraz ve ihraç ve kaygan edüb der-mahzen
ve ihtikar ve kalp ve nâ matbûh itmeyup mecmû‘ını ber-mu‘tâd-ı kadim
kemâliyle tabh ve def‘aten kalyalarına döküp fakat mâyelik içün beş
altı kantar sabundan ziyâde alıkonulmamak ve bu nizâmın devam ve
istikrarına mürâ‘at ...”[21].
3.4- Üretimin Ehl-i Vukuf ve Müfettiş
Gözetiminde Yapılması
Kalitenin korunması amacıyla zaman zaman üretimi denetleyecek
kişiler görevlendirilmiştir. Bu görevliler ehl-i vukuf, müfettiş,
mubassır ve mümeyyiz sıfatlarını taşıyorlardı[22]. Aydın ve Saruhan
kadılarına yazılan 13 Rebiulahir 1009/ 21 Ekim 1600 tarihli hükümde
bu vilayetlerde üretimde bulunan bazı kişilerin kalitesiz hammadde
kullandıkları ve imalat aşamasında başka hilelere başvurdukları
tesbit edilmesi üzerine üreticiler üzerine bundan böyle bir müfettiş
ve bir mümeyyiz tayin edilmiş idi[23]. İzmir kadısına hitaben
yazılan bir emir ile bundan böyle kalitenin korunmasına dikkat
edilmesi istenmiş ve üreticilerin imalat aşamasında denetlenmesi
için bir ehl-i vukuf ve mubassır kimsenin tayini istenmiştir[24].
4.5- Nümune İmalat
Kalitenin korunmasına yönelik düzenlemelerden biri de nümune
imalattır. Kalitenin eski düzeyinde tutulması amacıyla güvenilir
esnaftan bir kaç kişi tayin edilerek nümune imalat yapılıyor ve
imalatçıların bundan sonra bu nümuneye uymaları tenbih
ediliyordu[25].
5.10- Ustalık Yönetmeliğine Uyulması
Klasik dönemde üretici esnaf belli prensibler dahilinde çalışmak
zorunda idi. Belli bir malın üretimini yapabilmek için kişinin
elinde ustalık belgesinin olması şart idi. Fakat bazı ehil olmayan
kimselerin “akçe kuvveti” ile üretici esnaf arasına karıştıkları
görülmesi üzerine, bu gibi kimselere icazet ve hisse verilmeyerek iş
hayatına atılmalarına müsade edilmiyordu[26]. Mesleğinde ehil
olduğuna dair belge almadan iş hayatına atılarak üretimde bulunan
kimselere rastlanması üzerine, asıl mesleği yürüten esnafın zarardan
korunması ve üretimde kalite sağlanarak tüketici haklarının
korunması için İstanbul kadısına ve İstanbul kaymakamına yazılan bir
yazıda “…hırfet-i merkume ahâlisi beyninde kadimden mer‘i olan
nizama halel vermemek içün” gereğinin icrası isteniyordu[27].
6.8- Standardın Korunması
Sınai ürünlerin standartlara uygunluğu ciddi şekilde izleniyordu.
Tesbit edilen standartlar kadı sicillerine kaydediliyor, ülkenin
uzak bölgelerinde de bu standartlara uyulması isteniyordu[28].
Mesela sabun imal edilirken kalıpların standart ağırlıklara sahip
olması gerekiyordu. Fatih döneminde düzenlenen 24 Cemaziyelevvel
884/ 13 Ağustos 1479 tarihli bir sabunhane hükmünde, her sabun
kalıbının 200 dirhem olması isteniyordu. Aynı sabunhane hükmünde
sabun kalıpları eğer 200 dirhemden aşağı olursa ameldara satılması,
eğer yine de satılmazsa tekrar geldiği yere götürülmesi ve Osmanlı
ülkesinde satılmaması ikaz ediliyordu[29]. Sabun kalıplarında uzun
dönemler içerisinde standart ağırlıkların korunduğunu
söyleyebiliriz.
7.9- Damga Sahtekarlığının Önlenmesi
İmalatçıların satışlarını artırmak amacıyla ürettikleri mamule daha
kaliteli üretilen mamullerin damgasını vurarak piyasaya düşük
kalitede mâmûl sürümü yasaktı. Ürünün imal edildiği yer veya üretici
firmanın isminin yazılması vurgulanıyordu.
Üreticilerinin damga örnekleri kadı defterine tatbik ediliyordu. Bu
nizama uymayan üreticiler imalattan men ediliyordu[30]. Mesela 1826
yılında sadır olan ferman, Girit Kandiye, Girid Hanya, Midilli,
Edremit ve İstanbul'da imal edilen sabunların imal edildikleri yere
ait damga / mühür örneklerinin her yıl kadı defterlerine geçilmesini
talep etmektedir. Bu üretim mahallerinin mühür örnekleri deftere
kaydedilmiştir[31].
8.7- Muayene-i Tıbbiye
İthal malların gerek kalitesi, gerekse sağlığa zararlı olup olmadığı
açısından kontrolü yapılıyordu. Muayene-i sıhhiyeye tâbi olan eşya
hakkındaki nizamnâme neşredilerek özellikle yurt içine giren malın
sağlığa zararlı olup olmadığı denetleniyordu[32]. Ancak 19. yüzyılda
batı mamulleriyle rekabet edebilmek amacıyla sağlık açısından zarar
bahis mevzu olmadan düşük kalitede mamule kısıtlama getirilmiyor,
ancak fiyatların aşağıya çekilmesi isteniyordu[33].
B- Satışın Kontrolü
1.1- Narh Fiyatlarına Uyulması
Zaruri ihtiyaç maddelerinin uygun şekil ve fiyatla halkın eline
geçmesi konusunda Osmanlı devlet adamları, esnaf ve tüccarı devamlı
olarak sıkı bir kontrol altında bulunduruyordu[34]. Yönetim,
kentlerin iaşesini arz ve talep kurallarına, piyasanın işleyişine
bırakma yerine, ticarete müdahale ederek tüccarların devletin
belirlediği fiyatlarla kentlere mal getirmesini sağlamaya
çalışıyordu[35]. Kontrol araçlarından biri olan narh mekanizması
işletilerek fiyatların tavan sınırı devlet denetimi altında
belirleniyordu. Fiyatlar arz ve taleb şartlarına bağlı olarak
belirlense de narhın tesbit ettiği limitlerin dışına çıkamazdı. Şu
var ki narhın limitlerine arz ve talep şartları önemli oranda etki
ederdi. Aynı cins mallar kalitelerine göre fiyatlandırılıyor ve buna
göre satışa çıkarılıyordu[36]. Narh fiyatları genellikle kadı, esnaf
temsilcileri ve şehir ileri gelenlerinden oluşan bir meclisde tesbit
edildiğinden karşılıklı rızaya dayanıyordu.
Tüketicinin korunmasında en önemli mekanizmanın narh uygulaması
olduğunu belirtmek gerekir. Narh uygulaması ile hem kalitenin
kontrol ve muhafazası, hem de arz ve talep şartları göz önünde
tutularak fiyatların kontrol ve belirlenmesi sağlanıyordu.
Fiyatlarda ve kalitede belirlenen düzeyin dışına çıkarak tüketiciyi
aldatan imalatçılar imalattan el çektiriliyor ve özellikle
İstanbul'da imalatta bulunmaları yasaklanıyordu[37].
Çeşitli üretim bölgelerinden İstanbul'a gelen emtiayı ilgili esnaf
ve küfecilerin “narh-ı mu‘ayyen”den yani cari fiyattan bir akçe bile
fazlaya satmaları yasaklanıyordu. Bu yasağa uymayanlara cezai
müeyyide uygulanıyordu. Yine narh fiyatının üzerinde mal alan
kimseler açısından da bazı uygulamalar söz konusu idi. Satın alan
kimse ile mahallesinin muhtar ve imamı ilgili makama haber
vermedikleri zaman “te'dib ve ta‘zire müstehık” oluyorlardı[38].
İhtisab kanunnamelerinde narh ile ilgili bazı hükümler şöyledir:
Taşradan gelen hububat ve bal ve yağ ve sâir me'kûlât kısmında ne
gelürse, muhtesib, kadı ma’rifetiyle kemâ-yenbeğî teftiş eyleye. Tâ
ki, yalan yere şire deyüb ziyâde narh istemeyeler ve getürdüği yere
göre harcı hesâb olunub tamam oldukdan sonra onı on birden nihâyet
on beşe varınca muhtesib kadı ma’rifetiyle narh vere.[39]”
Bakkallar ve attarlar ve bezzâzlar ve takyeciler, onun on bire
satalar, ziyâdeye satmayalar. Ziyâdeye satarlarsa, muhtesib dutub
te'dîb ede. Ammâ bu bâbda ve gayride kadı ma’rifeti bile ola[40].
19 . yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bir uygulamaya göre (1243/
1827) fiyat hususunda câri nizam dışı hareketleri görünen tüccar,
esnaf, küfeciler ve bakkallar suçlarının derecesine göre ilgili
makam tarafından değnek ile dövüleceği, küreğe vaz edileceği veya
nefy cezası tatbik edileceği ve adı geçen esnaf grublarına mensup
kişilerin biri kabahatli bulunduğunda önce tenbih edilecekler, sonra
aynı davranış içerisinde bulunurlar ise falakaya çekilecekler
idi[41].
1817 tarihli bir kararda, bu yıllarda zeytin yağı ve sabun
üretimindeki artış dolayısıyla İstanbul'da bulunan bakkal ve sabuncu
esnafına iki kat tevzi olunması kararlaştırılır. Ancak halkın
ihtiyacına yönelik olarak dağıtılan bu malların spekülasyon saiki
ile stok edilmesi, cari narhın üzerinde satış yapılması veya
dışarıya satış yapılmasının kesinlikle yasak olduğu ve bu gibi
fiillere teşebbüs edenlerin şiddetle cezalandırılacakları (te'dibat-ı
şedide) belirtilmektedir[42].
2.2- Ölçülerin Kontrolü
Tüketicinin korunmasına yönelik olarak alınan tedbirlerden ölçülerin
kontrolü önemli bir tedbir idi. Ölçü ve tartıların damgalattırılması
isteniyordu[43]. Ölçü ve tartıda hile yapan esnaf şiddetle
cezalandırılıyordu.
1769 tarihinde kömürcülük yapan iki yeniçeri narh fiyatlarının
üstünde satış yapmakla kalmayıp, tartılarının da noksan olduğu
tesbit edilince diğerlerine mucib-i ibret olması için Bozcaada'ya
“nefy ü iclâ ve habs” edilmişti[44]. Yine 1767 tarihinde fırıncılık
yapan dört yeniçeri ekmeğin gramajını eksik tuttuklarından dolayı
Seddü'l- bahr kalasında hapis ve kalebendlik cezasına
çarptırılmışlardı[45]. Urla sabuncularına ilişkin olarak İzmir
kadısına gönderilen bir emirde konu üzerinde durulmaktadır; Urla
sabuncularının kantarlarının noksan tarttığı belirtilerek kadının
dikkati çekiliyor. Kadıdan hem sabunun kalitesine, hem de
sabuncuların kantarlarının doğru tartması yönünde sabun
imalatçılarının uyarılması isteniyordu[46].
İhtisab kanunnamelerinde ölçülerle ilgili şu hususlara yer
verilmiştir;
Ve kadı ma’rifetiyle me’kulât ve meşrûbât ve melbûsât ve hubûbât ki;
ehl-i sûk arasında, gözedilüb her hirfet teftiş oluna. Eğer terâzûda
ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib haklarından gele.
Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından
geleler[47].
Un kapanında olan kapan taşlarını, kadı ma’rifetiyle muhtesib dâim
görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs olub un alan ve satan
kimesnelere zarar ve ziyân olmaya[48].
3.3- Tevzi Satışlarda Usûl
Tüketicinin cari narh fiyatıyla ürün almasını sağlamak amacıyla
alınan önlemlerden biri de, tevzii yapılan ürünün satışının belli
kaidelere bağlanması idi. Mesela İstanbul'a gönderilen mallar,
kethuda ve pazarbaşı ve bölükbaşı marifetiyle kefilleri alınmış
esnafa tevzii ediliyor ve bedelleri tahsil edilerek sahiplerine
teslim olunuyordu[49].
Bakkalların ellerinde önceden yüksek fiyatla aldıkları bir mal
bulunduğunu ve tevzii olan malın da bittiğini iddia ile cari narh
fiyatından fazla fiyata mal satmalarının önünü almak için malın
tevziinden önce yeterli müddet verilerek (15 gün), bakkal ve ilgili
esnafın elinde fazla fiyattan almış oldukları malın tükenmesi
sağlanacak, sonra cari narh fiyatından bakkal ve ilgili esnafa
İhtisap Nazırı tarafından tevzii edilecekti[50]. Eğer yine fahiş
fiyatla mal satan bakkal ve esnaf tesbit edilirse, bunların yedi
sene müddetle küreğe vaz edileceği, müşterisi de ikaz edileceği
kararlaştırılmıştır.
Üreticilerin ve tüccarın sattıkları malın bedelini sağlıklı olarak
tahsil etmeleri için de önlemler alınmıştır. Mesela 7 Zilhicce 1216/
12 Nisan 1802 tarihli kararda Kandiyeli sabun tüccarları İstanbul'a
gönderdikleri sabunun tevziinde ihtimam gösterilmediğinden ekseri
müflis eline geçip bedelinin tahsil olunmasının mümkün olmadığını,
bu durumda işletmelerini kapatmak zorunda kalacakları ve üretime
devam edemeyeceklerini belirterek malları telef olması mülahaza
olunur kişilere verilmeyerek “mütemevvil ve ahz u itasına dürüst,
kefile rabt edilmiş bakkal taifesine” verilmesini istiyorlardı[51].
4.4- Esnafın Birbirine Kefaleti
Esnafın suiistimallerini önlemek amacıyla esnaf birbirine kefil
yapılıyordu. Böylece esnafın kendilerini iflasa çıkararak ödemede
güçlük çıkarmaları önleniyordu. Esnafın birbirine kefaleti ile
tüccarların zarar ve ziyana uğramalarından dolayı İstanbul'a mal
getirmekten kaçınmaları önlenmiş oluyordu. Yeterli malın gelmesi ise
nihai noktada tüketiciyi ilgilendiriyordu. 1247/ 1831 tarihinde bazı
tüccarların şikayeti üzerine bazı satıcı esnafı birbirine kefil ve
rapt edilmiştir. Yine bu tür borçluların elinde bulunan emlak ve
emtia kethudaları, pazarbaşı ve yiğitbaşı vasıtasıyla satışa
çıkarılarak borcun ödenmesi cihetine gidilecek, borcun ödenmesine
satılan malı vefa etmez ise sahip olduğu gediği müzayede ile
satılacak, yine borca kafi gelmediğinde kefilleri ve diğer esnafdan
tediyesi yoluna gidilecekti[52].
Yine çarşı ve pazarda satış yapan küfeciler de tüccarın şikayeti
üzerine 7 Receb 1222/ 10 Eylül 1807 tarihli karar ile aynı şekilde
kefile bağlanmış idi. Küfeciler bu kefalet dolayısıyla tüccarın
malının bir habbesini zayi etmemeği taahhüd ediyorlar ve içlerinden
biri iflas içerisinde vefat veya firar ettiğinde tüccara olan
borcunu bütün küfeciler ödemeğe rıza göstermişler idi. Ayrıca
içlerinden yiğitbaşı seçilen kişi de bütün küfecilere kefil ve zamin
olmuştur [53].
5.5- Esnafın Nezre Bağlanması
İstanbul ihtiyacının zamanında ve gerekli miktarda karşılanması
merkezin üzerinde hassasiyetle durduğu bir konu idi. İstanbul'a mal
sevkıyatında aksama olmaması için taşradan İstanbul'a mal gönderen
esnaf nezre bağlanmış idi. Mesela 1223/ 1808 tarihli bir fermanda
İzmir'de bulunan esnafın İstanbul'a göndermekle yükümlü oldukları
sabunları yeterince göndermelerini sağlamak amacıyla 5000 guruş
nezre bağlandıkları anlaşılmaktadır. Sözü edilen sabuncu esnafından
İstanbul'a taahhüd edilen sabun göndermeyenlerden hem nezir
alınacaktı hem de iş yerlerine el konulacaktı[54].
6.6- İddihar, İhtikar ve Spekülatif
Kazançların Men Edilmesi
İddihar, biriktirme, toplayıp saklama, kıtlıkta yüksek fiyatla
satmak üzere zahire toplayıp saklama, ihtikar ise halkın yiyecek ve
içecek gibi zaruri ihtiyaçlarını ucuza toplayıp fırsat bulunca
pahalıya satma, vurgunculuk, madrabazlık anlamlarına gelmektedir.
Her iki hareket de arzın yetersiz oluşundan faydalanarak veya
piyasada suni mal darlığı oluşturarak ellerinde bulunan malı yüksek
fiyatla satma amacına yöneliktir. Piyasada suni darlık oluşturarak
yüksek fiyatla mal satışı ise, halkı sıkıntıya sokmak ve tüketiciyi
aldatmaktır. Bu nedenle her iki yöntem de yasaklanmıştır.
Aslında iddihar ve ihtikar sadece Osmanlı iktisadî tarihinde görülen
bir olgu değildir. Bütün toplumlarda daha kolay yollardan daha fazla
kazanç elde etme heveslileri her zaman var olmuştur ve olmaya devam
edecektir. Muhtekirler ekonomik zaruretlerden ziyade, piyasada suni
darlıklar meydana getirmişler, her fırsattan yararlanmaya
çalışmışlardır. Muhtekir zümresi piyasada önemli rol oynuyor ve
piyasayı etkiliyordu. Hayat pahalılığından yakınan 18. yüzyıl
şairlerinden Osman Zâde Taib (ö.1723) “muhtekirler belasıdır bu
bela” sözleriyle muhtekirlerin etkinliğini anlatmaya
çalışıyordu[55].
İddihar ve ihtikar bütün temel ihtiyaç mallarında görülüyordu.
Ekmek, et, buğday, arpa ve diğer mallarda spekülasyon saikiyle mal
stoklandığı oluyordu. Devlet bu tür fiillerin her zaman karşısında
idi. 15 Receb 1144/ 13 Ocak 1732 tarihli belgede Ekmek, et, buğday,
arpa ve diğer hububatın narhları duruma göre ma‘rifet-i şer‘ ile
tayin edilecek ve gerek askerî gerekse sivil anbar ve mahzen
sahipleri muhtekirlik etmeyip ellerinde bulunan zahireyi tayin
olunan narh üzere satacaklar, eğer bu konuda inad ve muhalefet
ederek muhtekirliğe devam etmek isterlerse gereken cezaya
çarptırılacakları belirtiliyordu[56]. İstanbul'a intikali lazım
gelen peynir, soğan, yumurta, nohud, mercimek vs. zahirenin
gereğince gelmemesi üzerine yapılan tetkiklerde İzmit tarafında
muhtekir taifesi bu malları ucuz fiyatla kapatıyor, yüksek fiyatla
satmak için de stok yapıyordu. Bunun üzerine Evasıt- ı Şaban 1188/
Ekim 1774 tarihinde İzmit naibi ve yeniçeri zabitine gönderilen bir
emirde bu tür spekülasyon amacı ile mal stoklayan kişilerin tesbit
edilerek mahzenlerinde bulunan zahirenin derhal İstanbul'a intikal
ettirilmesi ve sahiplerinin de tutuklanmaları istenmektedir[57].
Aynı bölgeye ait Evahir-i Safer 1195/ Şubat 1781 tarihli diğer bir
kayıtta Odun Kapısı esnafının bu bölgeye adam gönderip ya da
buradaki ortakları vasıtasıyla gizlice yüksek fiyatla mal alıp
stoklayan, ihtikar yapan esnafın dükkanları kapatılacak, kendileri
de esnaflıktan tard edilecekti. Çünkü taşrada bu tür stokların
oluşması, İstanbul'da mal darlığına ve dolayısıyla fiyatların
yükselmesine sebep oluyordu[58].
18. asrın sonlarında (1792) sur dışında dükkanı bulunan dükkan
sahipleri kanun ve nizama aykırı olarak taşradan İstanbul'a gelen
bazı emtianın ekserisini satın alarak iddihar etmekte, sonra
iskelelerde bulunan gemilere stokladıkları malları gece vakti
satmakta idiler. Bu durum İstanbul'da malın kıtlığına ve dolayısıyla
fiyatların yükselmesine ve halkın sıkıntı çekmesine neden olmakta
idi. Söz konusu stokçuluğun önüne geçmek ve halkın sıkıntıya düçar
olmasını engellemek amacıyla sur dışında bazı satıcı esnafa ait
dükkanların tamamı kapatılmış, ancak ruhsat sur içinde dükkan açma
şartına bağlanmış idi. Bu tür bir engellemenin arkasında sadece bir
malın müzayakası ve fiyatlarının yükselmesi yatmamakta diğer emtia
fiyatlarına da yansıma endişesi bulunuyordu [59].
Zeytinyağı İstanbul'a naklolunmak üzere İzmir'e geldiğinde, yağ
kapanına daha teslim edilmeden, sabuncu esnafından bazıları
tarafından satın alarak hem sabuncu esnafını hem de halkı müzayakaya
sokmakta idiler. Bunun üzerine İzmir kadısına yazılan 17 Rebiulevvel
1211/ 19 Eylül 1796 tarihli fermanda İzmir'e gelen zeytinyağı;
“…narh-ı câri ve nizâm-ı kadîmleri üzre kifâyet miktarı sabuncu
esnafına bey‘ vesâir ahâliye dahi lüzumı derece iştira etdirilmek ve
revgan-ı mezkûrı esnaf-ı mezkûre kendülere inhisar dâiyesinde
olmamak ve gerek revgan gerek sabun kimseye iddihar ve ihtikar
ettirilmeyerek peyderpey der-Aliyye'ye sevk…”
ettirmesi isteniyordu. Aynı ferman metninde İstanbul harcı
kalitesindeki zeytinyağının bir vukiyyesi bile ne İzmir'de ne de
diğer mahallerde satışa sunulmayarak doğrudan İstanbul'a sevki talep
ediliyordu[60].
İhtikarda bulunanlara şiddetli cezalar uygulanıyordu. 21 Rebiülahir
1201/ 10 Şubat 1787 tarihli belgede İzmir müftüsünün kardeşi İzmir
müderrislerinden Osman Efendi ihtikarı itiyad eylemesi hasebiyle
sürgün cezasına çarptırılmış idi. Cezasını çekmek üzere Kıbrıs’a
gönderilirken yolda fırtınanın şiddeti nedeniyle Kıbrıs'a
gönderilmekten vazgeçilmiş, İstanköy'de ikamet olunmasına karar
verilmiştir[61].
7- .8- Tekelciliğin Önlenmesi
Üretimde ve satışda “iddi‘a-yı inhisar”, yani tekelci yaklaşımlara
bütün Osmanlı asırlarında müdahale edildiğini görüyoruz. İmalatçı ve
satıcı esnafın, tüccarın ve müstemin taifesinin tekelci
uygulamalarına mümkün olduğunca müsaade edilmiyordu. Bu konuda arşiv
kayıtlarında çok sayıda örneklere ve uygulamalara tanık
oluyoruz[62]. Osmanlı şehir ekonomisinin işleyişinde önemli rolü
bulunan esnaf teşekkülleri ise, serbest rekabeti engelleyen tekelci
bir özelliğe sahip idi. Esnafın bu tekelci özelliği III. Selim'in
dikkatinden kaçmamış, vezirine yazdığı bir Hatt-ı Hümâyûn'da
“eşyanın her cinsini esnaf kendiye inhisar ettirmiş olmağla pahalı
olduğundan” yakınıyor ve halkın zarar görmeyeceği şekilde bu işe bir
düzen verilmesini istiyordu[63].
Mesela İzmirli reaya ve tüccar taifesinden bazı şahısların satmak
üzere getirdikleri yağdan, sabun imalatçıları kendileri kifayet
miktarı almadıkça başkalarına satışına engel olmakta idiler. Yine bu
kesim gelen yağı istedikleri fiyattan tevzi ve taksim etmekte
idiler. Yağ sahibleri yağ bedellerini isteyince, vermemek için türlü
bahane uyduruyorlar ve onlardan habersiz yağ sattıkları bahanesiyle
hakime müracaat ederek cezalandırdıkları bile oluyor idi. İzmir'e
yağ getiren reaya ve tüccar taifesine karşı takınılan bu olumsuz
tavır, hem yağın ve hem de dolayısıyla yağın hammadde olarak
kullanıldığı diğer ürünlerin daralmasına ve fiyatların yükselmesine
sebeb olmakta idi. Alınan tedbirler gereğince, yağı hammadde olarak
kullanan esnafın yağ getiren tüccar ve halka mani olmamaları, narh
fiyatıyla pazarda satışlarının serbestçe yapmaları sağlanır[64].
8.7- İhraç Yasaklarına Uyma
İstanbul'un ihtiyaçlarını karşılamak için alınan başka bir tedbir de
ihraç yasakları idi. İhrac yasakları öteden beri icra edilen bir
yöntem idi. Özellikle stratejik mallara ve temel ihtiyaç maddelerine
ihraç yasakları getiriliyor, “memnu meta” uygulamasına gidiliyordu.
Fakat bu yasağı muhtekir taifesi zaman zaman delmek istemişlerdir.
Mesela, I. Dünya Savaşı içerisinde zeytinyağının ihracı
yasaklanınca, muhtekir taifesi topladıkları zeytinyağlarını sabun
yapma yoluna gitmişler; bunun üzerine İstanbul halkının müzayakaya
duçar olmaması için sabunun ihracına yeniden yasak
getirilmiştir[65].
9.9- Kaçakçılığın Önlenmesi
Stratejik ve temel ihtiyaç mallarının ihracının yasak olması,
kaçakçılık olaylarının gelişmesine sebep olmuştur. Özellikle
kıymetli maden başta olmak üzere, buğday, arpa, deri, ipek,
güherçile ve benzeri mallar kaçakçılık yoluyla Batı'ya
kaçırılmaktaydı. Kaçakçılık iç piyasada mal arzında darlığa sebep
oluyor, dolayısıyla fiatların yükselmesinde aktif rol oynuyordu[66].
Kaçakçılığa konu olan “kâffe-i ibadullahın muhtaç olduğu mevad”,
yani herkesin ihtiyaç duyduğu temel ihtiyaç mallarını, gerek
bazargan ve gerek esnafın izinsiz olarak bölge ve yurt dışına
çıkarması yasaktı. Böyle bir harekete yönelen kişi zabiti
marifetiyle yakalanarak “ıbret-i li's-sâirin” tedip olunuyordu[67].
Kaçakçılığa göz yuman idarecilere sürgüne gönderilme gibi ağır
cezalar tatbik ediliyordu[68].
Kaçakçılığa yola açan sebeplerden biri kuşkusuz dışarıya yüksek
fiyatla mal satma imkanının olması idi. Ancak 1230/ 1814 tarihli bir
hatt-ı humayunda yer alan bilgilere göre bu tür suistimalde bulunan
esnaf tedip edilmiştir[69]. Haksız vergi talepleri de kaçakçılığa
yol açıyordu. İstanbul tertibinden fazla olan emtianın dışarıya
satışı bazı resimler tahsil edilerek gerçekleşirdi. Eğer resim
ödemeden dışarı mal satıldığı vaki olur da yakalanırsa, ilgili
memurlar bu mallara el koyup, raiç bedeli ile satarak bedelini
hazineye teslim edeceklerdi[70]. Fakat zaman zaman haksız olarak
talep edilen vergi sebebiyle emtia özellikle İstanbul yerine
Anadolu, Arabistan ve Frengistan tabir edilen Avrupa ülkelerine
kaçak olarak gidiyordu. Böylesine bir kaçakçılık İstanbul'da
emtianın daralmasına ve fiyatlarının yükselmesine neden oluyordu.
Tedbir olarak imalatçıların hammadde darlığı çekmemeleri için
kazalardan naklolunan mesela zeytinyağından resim alınmamasına karar
verilmiştir[71].
C- İstanbul Tahsislerinin Kontrolü
Tüketiciyi korumaya yönelik dolaylı tedbirlerden biri de İstanbul’un
ihtiyacının sağlıklı bir şekilde karşılanmasıdır. 1815 tarihli bir
hatt-ı hümâyûnda konu üzerinde durularak, İstanbul halkının ihtiyaç
duyduğu emtianın temin edilmesi için gereken bütün tedbirlerin
alınması ve bu konuda bir eksikliğe meydan verilmemesi
isteniyordu[72]. Bu nedenle muhtelif zamanlarda üretim yapılan
bölgelere emir ve fermanlar gönderiliyor, resmi ve gayr-ı resmi
kişilerin bu konuda dikkatli olmaları, her hangi bir suiistimale
girişilmemesi isteniyordu. Ancak bütün bu ikazlara rağmen resmi
görevlilerin zaman zaman suiistimalleri merkeze ulaşıyordu. Mesela
1818 tarihli bir belgede bu tarihte Ayvalık'da imal edilen
sabunların tamamı İstanbul için tahsis edilmiş iken, Ayvalık
gümrükçüsü Şerif Ağa'nın nizama mugayir olarak Beratlı tüccarlara
sabun satışı yaptığı tesbit edilir. Ayvalık gümrükçüsü bu
suiistimalinin bedelini Magosa kalesine sürgün edilmekle
ödemiştir[73].
Merkezi hükümet tarafından İstanbul’da yaşayan halkın ihtiyaçlarını
en güzel bir şekilde karşılamak amacıyla, imalat yapılan bölgelerden
İstanbul için tahsisler yapılıyordu. Tahsis edilen mallar eksiksiz
olarak İstanbul'a intikal etmesine olağanüstü itina gösterilmiştir.
Arşiv belgelerinde konu ile ilgili uzun yazışmalara tanık
olunmaktadır. Ortaya çıkan bir aksaklığın nedeni ve çözüm yolları
için geniş inceleme ve soruşturmalar yapılmakta, taahhüd
sahiplerinin taahhüdlerini yerine getirmesi için sağlam esaslar vaz
edilmektedir. Bu konuda 21 Ramazan 1259/ 5 Ekim 1843 tarihli
inceleme örnek gösterilebilir. 1252, 1253 ve 1254 senelerine ait
tahsisattta görülen aksaklık üzerine yetkili merciler ve konunun
muhatapları arasında uzun müzakere, inceleme ve soruşturmalar
yapılmıştır[74].
Mesela 19. yüzyılın ortalarında İstanbul için tahsis edilen bir
kısım mallar tamamen İstanbul'a gelmeyip bazı muhtekir ve tüccar bu
malları bazen yerinde bazen de yolda başka birilerine satıyorlar
idi. Bu durumda hem İstanbul'da halk müzayaka çekiyor, hem de bu
mallardan tahsili gereken rüsum zayi oluyordu[75]. Yine İstanbul'da
bulunan bazı tüccarlar, İstanbul halkının ihtiyacı olan -mesela- yağ
ve sabunu yüksek fiyatla dışarı satıyorlardı. Bunun önüne geçmek
üzere, 1836 tarihli bir belgeye göre üretimin gerçekleştiği
bölgelerin koca başıları ve diğer ilgililer çağırılarak her kaza
için mürettep olan yağ ve sabunu eksiksiz olarak vermek üzere
taahhüd altına alınması, taahhüd olunan miktar her ay sekizer, onar
bin kantar olmak üzere İstanbul'a intikali kararlaştırılmıştır.
D- Üretici ve Aracı Kişilerin Korunması
1.1- Narhın Yükseltilmesi
Bir kısım suistimallerin önlenmesinin yanında, üretici ve
tüketicinin korunması amacıyla narh fiyatlarının yükseltilmesi gibi
bir tedbirin alındığı oluyordu. 1252/ 1836 tarihli belgede; cari
narh gereğince satış yapmak zorunda bulunan tüccarlar zarar etmekte
idiler. Bu nedenle dışarıya yasak olmasına rağmen zaman zaman satış
yapıyorlardı. Bakkal ve esnaf zümresine mensup kişiler şahıslar
değişik kanallardan aldıkları malları, halka kıyyesini daha yüksek
fiyatla satıyorlar idi. Bu durum ise halkın zarara uğraması anlamına
geliyordu. Bunun önünü almak için çeşitli teklifler öne sürülmüş
nihai olarak narh fiyatlarının yükseltilmesi yoluna gidilmiştir[76].
Hammadde fiyatlarının yükseldiği, ayrıca imalat girdileri ve sair
masraflar ile birlikte maliyetin de yükseldiği bir zamanda narh
fiyatları düşük tutuluyordu. Bu durumda üreticiler imalathanelerini
kapatmakla karşı karşıya geldikleri oluyordu. Üreticilerin narh
fiyatlarının yükseltilerek zarardan korunmaları öneriliyor, narh
fiyatlarının yeniden düzenlenerek üreticilerin mağduriyetlerinin
giderilmesi ve üretime devam etmelerinin mümkün hale gelecek ortamın
hazırlanması talep ediliyordu [77]. Bu durumlarda üretici
maliyetleri dikkate alınarak fiyatlarda yeniden bir ayarlamaya
gidiliyordu. Mesela Girit’te sabun üreticilerinin maliyetleri
yükselince fiyatlarda ayarlama yapılmıştı[78].
Diğer taraftan esnafın, narhın yüseltilmesi taleplerinin incelenmesi
sonucu haklı gerekçelere dayanmadığı tesbit edilerek geri
çevirildiği de oluyordu. 1767 yılında İstanbul'da at nalı çivisi
satan esnafın üretim girdilerinin arttığı iddiasıyla fiyatların
yükseltilmesi talebleri kabul görmemişti. Esnaf demir ve kömür
fiyatlarının arttığını iddia ederek 1762'de tesbit edilmiş olan
narhı kâfi görmeyip fiyatları yükseltmek istemeleri üzerine yapılan
incelemede 1000 çivide 27 pare kâr kâfi görülerek narh fiyatının
yükseltilmesine müsade edilmemiştir[79].
2.2- Narhın Mevsiminde Uygulanması
Bu konuda tesbit ettiğimiz erken tarihli bir belgede, sabun narhı
vermekle yükümlü şehir kethudası ve muhtesibin narh konusundaki bazı
uygulamaları şikayeti mucib olduğu belirtilmektedir. Balıkesir
sabuncuları, şehir kethudası ve muhtesibin narhı mevsimi ile
vermeyip, ziyade narh verip, çaşni tuttuklarında da bazı
zorlamalarda bulunduklarını merkeze şikayet etmişlerdi. Gönderilen
Cemaziyelevvel 953/ Temmuz 1546 tarihli hükümde Balıkesir kadısının
konuya eğilmesi istenmekte, söz konusu görevlilerin narhı mevsimi
mevsimine vermeleri tenbih edilmekte idi[80].
3.3- Yed-i Vahid Usûlünün Devam Ettirme
İsteğinin Önlenmesi
Yed-i Vahid adı verilen alım tekellerinin kaldırıldığı halde zaman
zaman eski usulden alım yapmak isteyenlerin bu talepleri
önlenmiştir. Mesela 1249/ 1833 tarihini taşıyan belgede Kemer
Kazası'nda yed-i vahid tüccarı bulunan Laz oğlu Andon adlı kişi,
hâlâ yed-i vahid usûlünün kaldırılmadığını belirterek halktan zorla
zeytinyağı topladığı, halka türlü zulüm ve fenalıklar yapıldığı
şikayet edilmektedir. Edremit kadısının merkeze ulaşan yazısında adı
geçen kişi hakkında gerekli işlemin yapılması istenmektedir[81].
1250/ 1834 tarihli diğer bir belgede ise aynı konunun tekrar şikayet
edildiği görülmektedir. Edremit ve Kemeredremit kazaları ahâlileri
yed-i vahid tüccarlarının hâlâ eski usûlden zeytinyağı aldıklarını,
istedikleri bahâ ile de sattıklarını, zeytinyağının destisini on
ikişer guruş düşürerek ahâliden satın aldıkları
belirtilmektedir[82].
Benzer bir hadise Selh-i Zilkade 1249/ 10 Nisan 1834 tarihli belgede
anlatılmaktadır. Bölgeye Şevval 1249/ 11 Şubat 1834 ibtidasında
ulaşan yed-i vahid usûlünün kaldırıldığı emri dikkate alınmadan,
yeni tayin olunan görevlinin Edremit'e geliş tarihi olan evahir-i
Zilkade'ye kadar yed-i vahid tüccarları tarafından halkın elindeki
zeytinyağının destisi onikişer guruşa düşürülerek satın alınmıştır.
Yed-i vahid usûlünün kaldırılış tarihi olan Şevval ayı ile
görevlinin Edremit'e geliş tarihi olan Zilkade ayı arasında geçen
iki ay zarfında olan hasılat, Dersaadet irsalatı ve yed-i vahid
tüccarlarının makbuzatı muhasebesi görülmüş ve konu merkeze intikal
ettirilmiştir[83].
4.4- Kanun Dışı Vergilerin Önlenmesi
İhtisap ağaları tarafından ihdas edilen ve kanunsuz olarak esnaftan
alınan bir kısım vergiler bulunmakta idi. 1683 tarihli talimat
gereğince “Defter-i Atik mucebince bir şey yazılmamış bulunan
kimselerden İhtisap Ağaları'nın ihdas ettikleri bid‘at-ı
mekruhiyeleri” ile alınan şeyler ref olunmuştur[84]. 1734 tarihli
belgede Ağriboz, Atina, Kefşe ve Salya iskelelerinden müstemin ve
diğerlerine satılan zeytinyağının resm-i mirisi eda olunduktan
sonra, köy ve kasaba ahalisine satılmak için kara yoluyla naklolunan
zeytinyağından malikane mutasarrıfları resm-i miri taleb ettikleri
şikayet edilerek bunun düzeltilmesi istenmektedir. Bu tür satışlarda
resm-i miri taleb edilmemesi hakkında 1730 yılında bir karar
çıkartıldığı, yine bu karar doğrultusunda malikane mutasarrıflarının
ve voyvodaların haraket etmeleri istenmektedir[85].
5.5- İstanbul Tahsisatı İçin İmalat
Yapanların Hammaddelerinden Vergi Alınmaması
İstanbul tahsisatları için, mesela sabun imalatçılarının sabunun ana
hammaddesi olan zeytinyağını alırken resim ödemeleri gerekmiyordu.
Fakat bu konuda talimatlara uyulmayarak sabun üreticilerinden
zeytinyağı alırken resim alındığı oluyordu. 1766 tarihini taşıyan
bir belgede bu konuda beliren bir suistimal anlatılmaktadır.
İzmir'de bulunan sabuncu esnafı, İstanbul ve bölge ahalisi için imal
ettikleri sabun için lazım gelen zeytinyağını satın alırken resim
alınmaması gerektiği halde, bir kısım görevlilerin müste'min
taifesine uygulanan resmi aynen uyguladıkları, yağın her vukiyyesi
için birer pare resm talep ettikleri, bu nedenle de yağ gelen
bölgelerden özellikle Ödemiş ve Bayındır'dan yağ gelmemeye
başladığını şikayet ediyorlardı. Bu gibi olumsuz gelişmelerin ise
sabunhanelerin üretimlerini durduracağı ve İstanbul'da sabun
fiyatlarını artıracağı belirtilmekte ve sabuncu esnafının yakındığı
İstanbul'a gönderdikleri ve ahalinin kendi ihtiyaçları için satın
aldıkları yağdan “resm-i miri”nin eskiden olduğu gibi alınmaması
yönünde karar çıkarılır. Bu konuda daha önceki karar 22 Zilhicce
1178/ 11 Haziran 1765 tarihlidir[86].
6.6- Resmi Kişilerin Kanun Dışı
Haraketlerinin Önlenmesi
Esnafın “vülat, hükkâm ve mütesellim ve sair ehl-i örf taifesi”
tarafından haksız yere cezalandırılmaları yasaktı. Zira burada hem
bir hakkın ihlali, hem de imalattan el çekmek zorunda kalan üretici
esnafın üretim yetersizliğine sebep oluyordu. Üretim yetersizliği
nedeniyle de İstanbul’un ihtiyacı gereğince karşılanamıyordu. Bu
konudaki bir kararda şöyle denilmektedir ;
“...fimâba‘d kârhâne ashabı gerek Müslim gerek zimmi olsun vülât ve
hükkâm ve zâbıtân ve sâir ehl-i örf tâifesi taraflarından hilaf-ı
şer‘-i şerif tecrim ve tağrim ve rencide ve te‘addi olınmayub hukuka
müte‘allik davaları zuhur eyledikde mukata‘a-ı mezkûre emini ma‘rifetiyle
şer‘ile ...” [87].
Esnaf nizamını ihlal edici davranışlar içerisine giren resmi zevatın
uygulamaları tesbit edildiğinde durduruluyordu. Mesela 1833 yılında
İstanbul'a az sabun gelmesi nedeniyle halkın müzayakadan
kurtarılması için sabun nazırı, herkese ihtiyacı olan sabunun
verilmesi için halka kıyye kıyye satmak üzere tüccara satış izni
vermiş idi. Bu durumda sabuncu esnafı nizam dışına çıkıldığı,
Tersane-i Amireye ve diğer yerlere verilen vergilerini ödemede
zorlandıklarını merkeze şikayet etmişler ve şikayetin etraflıca
incelenmesi sonucunda söz konusu şikayetin haklı olduğu ortaya
çıkmış ve yürürlükteki nizama dönülmüştür[88].
Trabluşam’da valilik yapan El-Hac Mustafa Paşa’nın tekelci
davranışlar içine girmesi orada bulunan üreticilerin şikayetini
mucib olmuştu. 1841 yılında Trablusşam attar ve bakkal esnafının
tepkisi, daha önce vali olan El-Hac Mustafa Paşa’nın sabun imal
etmesi ve diğer vilayetlerden sabun gelmesini önleyici yasaklama
getirerek, kendi imal ettiği sabunları iki kat fiyatına esnafa
satmasıydı[89].
7.7- Ulaşım Güvenliğinin Sağlanması
Ulaşım güvenliğinin sağlanması tüketicilerin talep ettiği emtiayı
piyasadan makul fiyat ve şartlar içerisinde bulmaları açısından önem
arz etmektedir. Bu tür bir önemli gerekçenin de etkisiyle devlet
taşradan İstanbul'a mal getiren tüccarın mal ve can emniyetinin
sağlanmasına çalışmıştır.
Bir keresinde Girit'de Resmo tüccarlarından Mustafa ve Mehmet
İstanbul'a muhtelif emtia getirirken pergendi adı verilen gemileri
Silivri civarında bulunan Ereğli önünde karaya oturmuş, gemi
içerisinde bulunan emtialarına el konulmuştu. Evahir-i Zilhicce
1171/ 26 Ağustos-3 Eylül 1758) tarihli Silivri naibine ve Ereğli
serdarına yazılan bir emirde, tüccarın bu mallarını kimler zabt
ettiyse ellerinden alınıp tüccara teslim edilmesi isteniyordu[90].
Benzer bir olay Evahir-i Şaban 1178/ Şubat 1765 tarihli hükümde yer
almaktadır. İzmirli tüccarlar, İstanbul'a getirmek üzere
yükledikleri muhtelif emtiaya yolda geminin kazaya uğraması sonucu
Ereğli subaşısı tarafından fuzuli el konulmuş, ancak el konulan
malların alınarak sahiplerine verilmesi için Ereğli naibine emir
gönderilmiştir.
Yine benzer bir hadise 1775 tarihinde Hanya iskelesinden 500 sandık
sabun yükleyerek İstanbul'a doğru yola çıkan Fransız kaptan Mikel'in
gemisi, Marmara nahiyesi'nde İğnelik adlı yerde kaza geçirmesi
üzerine geminin yükü karaya çıkarılmış ve bölgede bulunan zabitan ve
köylüler tarafından bu mallara el konulmuştu. Vaki şikayet üzerine
Marmara Nahiyesi naibine ve köylerin subaşılarına verilen emirde, el
konulan sabunların İstanbul'da bulunan sahiplerine verilmek üzere
İstanbul gümrüğü emini tarafınan yasakçı tabir edilen görevli
marifetiyle bulundukları mahalden alınması emrediliyordu. Aynı
emirde gemide bulunan mallara el koyup gizleyenlerin de İstanbul'a
gönderilmesi istenmektedir[91].
Sonuç
Tüketicinin korunması, Osmanlı Devleti’nde ibadullahın terfih-i
ahvallerini gerçekleştirmek için geliştirilen politikaların ve
uygulamaların bir parçası olarak yer almaktadır. Narh sistemi ve
ihtisab müessesesi tüketicinin korunmasında birer araç olarak
kullanılmıştır. Esnafın tabi olduğu ahilik geleneği ve nizamları da
tüketicinin korunmasını sağlayan önemli prensipleri ihtiva ediyordu.
Tüketici hakları ve tüketicinin korunması ile ilgili hazırlanan çok
sayıda kanun metinlerinin olması meselenin en üst derecede ele
alındığını gösterir. Zaten hiç bir Osmanlı sultanı da bu konulara
bigâne kalmayarak yakından alakadar olmuşlardır.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] BA, Mühimme Defteri, nr. 78, s. 897, Halil İnalcık, “Adaletnameler”,
Belgeler, c. II, sayı 3-4, Ankara 1965, s. 49; Aynı yazar, “Şikayet
Hakkı: Arz-ı Hal ve Arz-ı Mahzarlar”, Osmanlı Araştırmaları, sayı
VII-VIII, İstanbul 1988, s. 33, 40
[2] Serdar Tan, Nurettin Peşkircioğlu, Kalitesizliğin Maliyeti,
Ankara 1989, s. 7-15'den Hüseyin Arslan, İslamda Tüketici Hakları,
İstanbul 1994, s. 92-95.
[3] Hüseyin Arslan, age, s. 96.
[4] Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukukî Tahlilleri (I-IX),
İstanbul 1990-1996, (Bundan sonra Kanunnâme), c. 3, s. 115.
[5] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 4, s. 328.
[6] Çağatay Uluçay, 17. Yüzyılda Manisa'da Ziraat, Ticaret ve Esnaf
Teşkilatı, İstanbul 1942, s.127.
[7] BA, İrade Hususi, 16 M 1316-37.
[8] BA, Mühimme Defteri, nr. 71, hüküm nr. 296.
[9] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 148.
[10] BA, Dahiliye Nezareti Hukuk Müşavirliği Kalemi, nr. 10/49.
[11] BA, Şûrâ-yı Devlet, nr. 2708/2; Şûrâ-yı Devlet, nr. 2759/5.
[12] BA, İrade Rüsumat, 4 Şevval 1317.
[13] BA, Ayniyat Defteri, nr. 964/55.
[14] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 292.
[15] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 288.
[16] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 289.
[17] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 394.
[18] BA, Kepeci, nr. 70, s. 351; Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 3, s.
394.
[19] BA, Cevdet İktisat, nr. 1233; Çağatay Uluçay, age, s. 127.
[20] BA, Kepeci, nr. 70, s. 351.
[21] BA, Cevdet İktisat, nr. 934.
[22] BA, Mühimme Defteri, nr. 71, s. 148, hüküm nr. 296; BA, Mühimme
Defteri, nr. 79, s. 299, hüküm nr. 595.
[23] Çağatay Uluçay, age s. 82, 127.
[24] BA, Mühimme Defteri, nr. 71, s. 148, hüküm nr. 296. Aynı konuda
başka bir emir için bkz. BA, Mühimme Defteri, nr. 79, s. 299, hüküm
nr. 595.
[25] BA, Cevdet İktisat, nr. 1233.
[26] BA, Mühimme Defteri, nr. 15, hüküm nr. 2105.
[27] BA, Şikayet Defteri, nr. 25, s. 120, hüküm nr. 465.
[28] Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, İkinci Baskı, İstanbul
1994, s. 209.
[29] Halil İnalcık, “Fatih Sultan Mehmed'in fermanları”, Belleten,
sayı 44, s. 700; Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 1, s. 590, 594.
[30] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 148; İMŞ, İstanbul
Kadılığı, nr. 201, 78.
[31] İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 201, s. 182-183.
[32] BA, Meclis-i Vükelâ Mazbatası, nr. 94, s. 18; BA, Şûrâ-yı
Devlet, nr. 2759/5.
[33] BA, Meclis-i Vükelâ Mazbatası, nr. 75, s. 17.
[34] Esnafın sıkı bir kontrol altında bulundurulmasına İbn-i Haldun
farklı bir bakış açısıyla geniş bir yorum getirmektedir. Bkz. İbn-i
Haldun, Mukaddime, Terc; Zâkir Kadirî Ugan, İstanbul 1970, c. 2, s.
364-365; Ziya Kazıcı, “1093 (1682) yılında çeşitlerine göre
İstanbul'daki dükkanlar”, Tarih Boyunca İstanbul Semineri (29
Mayıs-1 Haziran 1988), Bildiriler, İstanbul 1989, s. 240.
[35] Şevket Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadî Tarihi 1500-1914,
İstanbul 1988, s. 80.
[36] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 148; İMŞ, İstanbul
Kadılığı, nr. 24, s. 25-b, İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 201, s. 78.
[37] İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 201, s. 78.
[38] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 24003-D.
[39] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 289.
[40] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 292.
[41] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 24003-E.
[42] İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 135, s. 51b. 1138 tarihli diğer bir
kayıt için; İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 24, s. 25-b.
[43] Ahmet Tabakoğlu, age, s. 209.
[44] BA, Cevdet Belediye, nr. 531.
[45] BA, Cevdet Belediye, nr. 64.
[46] BA, Mühimme Defteri, nr. 79, s. 160, hüküm nr. 397.
[47] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 294.
[48] Ahmed Akgündüz, Kanunnâme, c. 2, s. 289.
[49] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 171.
[50] BA, Tevziat Defteri, nr. 32, s. 3.
[51] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 171.
[52] BA, Tevziat Defteri, nr. 30, s. 19. Aynı konunun bir başka
kaydı için; BA, Cevdet Belediye, 23, 7598/19.
[53] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 259.
[54] İMŞ, İstanbul Kadılığı, nr. 94, s. 76a.
[55] Sabri F. Ülgener, “Tarihte darlık buhranları ve iktisadi
dengesizlik meselesi”, Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti,
Ankara 1984, s. 96; Mustafa Öztürk, “Osmanlı iktisadında fiyatları
etkileyen unsurlar”, Prof. Dr. Şerafettin Turan Armağanı, Elazığ
1996, s. 233, 234.
[56] BA, Cevdet Belediye, nr. 1936.
[57] BA, Cevdet Belediye, nr. 7399.
[58] BA, Cevdet Belediye, nr. 7131. Ayrıca bkz. BA, Cevdet Belediye,
nr. 2783, 6366.
[59] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 13306; BA, Maliyeden Müdevver, nr.
9975, s. 53.
[60] BA, Cevdet Belediye, nr. 952.
[61] BA, Cevdet Dahiliye, nr. 8722.
[62] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 9975, s. 171; BA, Cevdet İktisat,
nr. 1295; Çağatay Uluçay, age, s. 147.
[63] Mustafa Öztürk, “Osmanlı iktisadında fiyatları etkileyen
unsurlar”, s. 229 vd.
[64] BA, Cevdet İktisat, nr. 934.
[65] BA, DH-İ-UM, E/43-55 (Lef 2).
[66] Mustafa Öztürk, “Osmanlı iktisadında fiyatları etkileyen
unsurlar”, s. 231, 232.
[67] BA, Cevdet Belediye, nr. 422.
[68] BA, Cevdet Maliye, nr. 20841'den aktaran; Ziya Kazıcı,
Osmanlılarda İhtisâb Müessesesi, İstanbul 1987, s. 136.
[69] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 17541.
[70] BA, Cevdet Belediye, nr. 7533.
[71] BA, Cevdet İktisat, nr. 138, 2164.
[72] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 17541.
[73] BA, Cevdet Maliye, nr. 20841.
[74] BA, Maliyeden Müdevver, nr. 12370, s. 160-161.
[75] BA, Tevziat Defteri, nr. 32, s. 16; BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr.
27844.
[76] BA, Tevziat Defteri, nr. 32, s. 2-3.
[77] BA, Cevdet İktisat, nr. 1144.
[78] BA, Cevdet Belediye, nr. 422.
[79] BA, Cevdet Belediye, nr. 471.
[80] BA, A.DVN, nr. 2/27.
[81] BA, Cevdet Maliye, nr. 28240.
[82] BA, Cevdet Maliye, nr. 6115.
[83] BA, Hatt-ı Hümâyûn, nr. 33724-B.
[84] Ziya Kazıcı, İhtisab Müessesesi, s. 149-150.
[85] BA, Cevdet Maliye, nr. 8511.
[86] BA, Cevdet İktisat, nr. 138, 2164.
[87] BA, Cevdet İktisat, nr. 2036.
[88] BA, Tevziat Defteri, nr. 30, s. 21.
[89] BA, Cevdet Maliye, nr. 12556.
[90] BA, İstanbul Ahkâm Defterleri, nr. 5, s. 5, hk. 11'den Ahmet
Tabakoğlu ve diğerleri; İstanbul Ahkâm Defterleri-İstanbul Ticaret
Tarihi 1 (1742-1779), İstanbul 1997, s. 132-133.
[91] BA, İstanbul Ahkâm Defterleri, nr. 5, s. 5, hk. 11'den aktaran
Ahmet Tabakoğlu ve diğerleri; İstanbul Ticaret Tarihi 1, s. 288.
|