English |       
 
Bilinmeyen Osmanlı
 
 
  Dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları
  Yavuz Sultan Selim ve Kürtler
  Ayasofya Medresesi
  Hz. Peygamber'in Filistinde Bir Vakfı
  HATTAT MUSTAFA RÂKIM ve CELÎ SÜLÜS
  Osman Bey
  Fâtih Sultân Mehmed
  Sultan II. Abdülhamid Han
  İstanbul’un Fethi Ve Ayasofya’nın Camiye Çevrilişi
  Bilinmeyen Osmanlı
  Osmanlı'da Harem
  Şekerci Hanı'nın Şeker İnsanları
  Osmanlı Para ve Finansman sisteminin esasları nedir?
  İstanbul'un Fethi ve Avrupa Ticari Faaliyetlerine Etkisi
  Silistre'li Süleyman Hilmi Tunahan Efendi


E-Ticaret

Muhasebe Programı
Bilgisayar Servisi

 

  Hz. Peygamber'in Filistinde Bir Vakfı Ve Osmanlı Devleti'nin Vakıf Ve Tapu-Kadastro Anlayışını Gösteren Bir Belge
  Dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları
  Eski Ve Yeni Hukukumuzda İşçinin Çalışma Süresi-İstirahat-Ta'til Ve İbadet Hakkı
Aramak istediğiniz kelimelerin arasında boşluk bırakınız.
Örn; Osmanlı Sultanları
Sitemizdeki Yeniliklerden Haberdar Olmak İçin Haber Listemize Katılın!

 

 
Yarım Adada Tarihin Uğultusu

 
                                          M.Ali Yeşilbaş

İstanbul’un üzerine kurulduğu tarihi yarımadada ilk yerleşim yeri kurulmadan önce Guehler, Ege’de yayılarak koloniler kurmuşlar Karadeniz’e kadar uzanmışlardı. İstanbul’da ilk yerleşim yeri ise, şimdiki Kadıköy’de tarım amacı ile Kalkedon adıyla kurulan koloni oldu. İsa’nın doğumundan 7 yüz yıl önce kendilerine yeni bir yurt arayan göçebe ve tüccar Meganalılar’ın reisi Bizans, bilge bir kişi olduğuna inandığı Delfi Tapınağı Kahini’ne giderek kendileri için yeni bir yurt olabilecek ve ticaret yapılacak bir yer aradığını söyler. Yeni yerleşim yerinin körler ülkesinin karşısında olduğu cevabını alır.

                    28.jpg (15333 bytes)

Bu söz üzerine yola çıkarlar. Ege’yi, Çanakkale Boğazı’nı ve Marmara Denizi’ni geçip Adaları da arkalarında bırakarak Sarayburnu önlerine gelip demir atalarlar. Karaya çıkan Bizanstion (Bizans) ve adamları tepeye çıkıp etrafa bakınınca Kalkedon’u görürler. Bulundukları yerin azameti, güzelliği ve havasını karşıdaki düzlüklerde tarım amacı ile kurulan yerle karşılaştırınca, Kalkedonluları kahinin ifade ettiği “körler” olarak tabir edip Sarayburnu civarına yerleşmeye karar verirler. Günümüz İstanbulunun ilk çekirdek yerleşimi burada, bu tarihi yarımada da başlar. Burası ilk yerleşim alanı üç tarafı denizlerle çevrili, iki denize açık, iki kıtanın birleştiği yerde olağanüstü bir konumdadır. Şehrin kuruluşu genişledikçe konumu dolayısıyle üçgen şekli bozulmaz daha büyür. Sarayburnu’ndan Eyüp’e oradan Topkapıya, Yedikuleye tekrar Sarayburnu’na dönülerek büyüyen üçgen tamamlanır. İki ulu denizin kavuşup karıştığı yerdeki küçük bir iç deniz olan Haliç’i adeta yavrusunu korumak istercesine boynunu ve gagasını uzatmış ulu bir kartal başı gibidir.

Bahsedilen yerin eski haritalarda ve gravürlerde kartal başına benzediği açıkca görülür. Bizans’ın bayraklarında da bu kartal çift başlı olarak resmedilmiş bir devlet armasıdır. Üç tarafı denizlerle çevrili bu tarihi yarımada, üzerinde üç medeniyetin izlerini taşır. Bunlar Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiyesi’dir. İmparatorluklara başkentlik etmiş İstanbul’un 1500 yıl süren saltanatı 1923’te ilan edilen Cumhuriyetle sona ermiştir. Ama İstanbul ticaretin ve sanayinin ebedi başkenti, bir dünya metropolü oldu. Tarihi yarımada ve İstanbul’un suriçi bölgesi, üç medeniyetin bıraktığı eserlerle doludur. Bizans öncesi harabeler, Osmanlı camileri, türbeler, çeşmeler ve Bizans kiliseleri, anıtları, sütunları, dikili taşları, su kemerleri, saraylar, meydanlar ve o devirden günümüze kalanlarla Osmanlı’nın şehrin özelliğini ve güzelliğini bozmadan ilave ettikleri ile İstanbul adeta bir açıkhava müzesi haline gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453’deki fethinden 1600 yıllarına kadar İstanbul’a deniz yolu ile gelenleri şehrin üç yanını saran sular ve Ayasofya’nın muhteşem kubbesi ve muazzam yapısı karşılardı. 1600 yılların hemenbaşlarında inşaatına başlanan İslam aleminin tek altı minareli camisi olan Sultanahmet Camisi tamamlanınca, Ayasofya’dan daha yüksek kubbesi, sanatsal güzelliği ve zerafeti ile İstanbul ve tarihi yarımada üzerine adeta altından bir taç gibi oturup Ayasofya’yı bile gölgede bırakmıştır.

 Deniz yolu ile İstanbula gelen Fransız seyyahı Lamartin’in gemisi 1833’de İstanbul’a ulaşır. Adaları arkasına alan gemi limana yaklaşınca şehri seyreden Lamartin adeta şehre aşık olur. Marmara Denizi’nin İstanbul Boğazı ve Haliç’le kesiştiği bu yer, insanın yeryüzünde görebileceği en olağanüstü manzarayı sunuyordu ona. “Dünyada gördüğüm bütün güzellikleri unuttum ve hafızamdan sildim. Herhangi bir yeri bu muhteşem yerle kıyaslamak yaratana ihanet olur”. İstanbul’u bu sözlerle anlatan diğer bir Fransız gezginine göre de sarayların, kiliselerin, camilerin; bilhassa Ayasofya’nın azametini ve zenginliğini anlatmayı şöyle sürdürür: “Sanki bütün dünyanın altını gümüşü burada toplanmıştır.”

 Fatih Sultan Mehmet şehri alıp Ayasofya’nın olduğu yere gelipde etrafına bakınca tarihin ve coğrafyanın olağanüstü bir kavşağında bulunduğunu görür. Fetihten sonrada Sultan’ül Berreyn ve Hakan’ül Bahreyn (iki karanın sultanı, iki denizin hakanı) ünvanını benimsemesi, bunun bir göstergesidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun başşehri İstanbul, padişahın oturduğu Topkapı Sarayı ve sadaret makamı da Babıali’de idi. Devlet fermanları ve diğer bilgilerin halka ulaşımı için ilk gazeteler ve matbaalar Babıali, Nuruosmaniye ve Sultanahmet civarında kuruldu. Tasvir-i Efkar, İkdam, Akşam, Cumhuriyet gibi gazeteler burada basın hayatına başladı. Devlet damga matbaası, askeri matba gibi resmi kuruluşlar da aynı yerlerde işe başladılar. Serveti Finun, Hüsnü Tabiat, Kral matbaası gibi sivil matbaalar ve yan yardımcı kuruluşları ile Babıali ve civarı basın mesleğinin mekanı oldu. Bu mekanlar bir yandan Sirkeci’ye, Sultanahmet’e, Çemberlitaş’a, Cağaloğlu’na hatta Cankurtaran’a kadar yayıldı.

 Tarihi yarımadanın tamamı Eminönü Belediyesinin hizmet alanı içinde olup çarşıları, hanları ve küçük sanayi birimleri ile gündüzleri yoğun bir insan akınına uğrar. Bu gündüz nüfusu ve kalabalığıda hizmet ister ve bura büyük masrafları gerektirir. Bunun için Eminönü, Sirkeci ve Mahmutpaşa civarındaki işyerlerine yeni mekanlar bularak, bilhassa tarihi yerlerin etrafını açıp daha rahat bir ulaşım ve görünüm sağlanmalıdır. Buralarını İstanbul’un vitrini haline getirip Türk ve dünya turizmine açmamız gerekir. Bir de harap durumda olan camilerin, türbe ve çeşmelerin restorasyonu; yerleri kaybolmuş camilerin yerlerinin tespit edilerek yeniden ihya edilip ibadete açılması bütün din kardeşlerimden ve bilhassa yetkililerden beklediğim bir şeydir. Ahmet Muhip Dıranasın deyişiyle: “Bir tanrı ve tarih güzeli tabu Güneş ve sular mucizesi bir giz Her zaman sonsuz elbet İstanbul bu Körelen belki de biziz bizim kalbimiz”

İstanbul Büyükşehir Belediyesi İnternet Sitesi

Muallim Cevdet

İkdamcı Cevdet

Osmanlı'yı Kim Batırdı?

İstanbul'un Fethinin Kazandırdıkları ve İkinci Fethe Hazırlık

İstanbul'un Fethi ve Avrupa Ticari Faaliyetlerine Etkisi

Ermeni Meselesinin Milletlerarası Boyutu

Osmanlı Devleti'ndeki Ermeniler Hakkında

Son Osmanlı Ermenileri

Vakıf Ve Vatan Savunması

Ankara'nın Kuruluşunda Vakıfların Rolü

Ortaçağ Anadolusu’nda Bir Kadın Teşkilâtı : Bâcıyân-ı Rûm