|
M.Ali Yeşilbaş
İstanbul’un üzerine kurulduğu tarihi yarımadada ilk yerleşim yeri
kurulmadan önce Guehler, Ege’de yayılarak koloniler kurmuşlar
Karadeniz’e kadar uzanmışlardı. İstanbul’da ilk yerleşim yeri ise,
şimdiki Kadıköy’de tarım amacı ile Kalkedon adıyla kurulan koloni
oldu. İsa’nın doğumundan 7 yüz yıl önce kendilerine yeni bir yurt
arayan göçebe ve tüccar Meganalılar’ın reisi Bizans, bilge bir kişi
olduğuna inandığı Delfi Tapınağı Kahini’ne giderek kendileri için
yeni bir yurt olabilecek ve ticaret yapılacak bir yer aradığını
söyler. Yeni yerleşim yerinin körler ülkesinin karşısında olduğu
cevabını alır.

Bu söz üzerine yola çıkarlar. Ege’yi, Çanakkale Boğazı’nı ve Marmara
Denizi’ni geçip Adaları da arkalarında bırakarak Sarayburnu önlerine
gelip demir atalarlar. Karaya çıkan Bizanstion (Bizans) ve adamları
tepeye çıkıp etrafa bakınınca Kalkedon’u görürler. Bulundukları
yerin azameti, güzelliği ve havasını karşıdaki düzlüklerde tarım
amacı ile kurulan yerle karşılaştırınca, Kalkedonluları kahinin
ifade ettiği “körler” olarak tabir edip Sarayburnu civarına
yerleşmeye karar verirler. Günümüz İstanbulunun ilk çekirdek
yerleşimi burada, bu tarihi yarımada da başlar. Burası ilk yerleşim
alanı üç tarafı denizlerle çevrili, iki denize açık, iki kıtanın
birleştiği yerde olağanüstü bir konumdadır. Şehrin kuruluşu
genişledikçe konumu dolayısıyle üçgen şekli bozulmaz daha büyür.
Sarayburnu’ndan Eyüp’e oradan Topkapıya, Yedikuleye tekrar
Sarayburnu’na dönülerek büyüyen üçgen tamamlanır. İki ulu denizin
kavuşup karıştığı yerdeki küçük bir iç deniz olan Haliç’i adeta
yavrusunu korumak istercesine boynunu ve gagasını uzatmış ulu bir
kartal başı gibidir.
Bahsedilen yerin eski haritalarda ve gravürlerde kartal başına
benzediği açıkca görülür. Bizans’ın bayraklarında da bu kartal çift
başlı olarak resmedilmiş bir devlet armasıdır. Üç tarafı denizlerle
çevrili bu tarihi yarımada, üzerinde üç medeniyetin izlerini taşır.
Bunlar Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiyesi’dir. İmparatorluklara
başkentlik etmiş İstanbul’un 1500 yıl süren saltanatı 1923’te ilan
edilen Cumhuriyetle sona ermiştir. Ama İstanbul ticaretin ve
sanayinin ebedi başkenti, bir dünya metropolü oldu. Tarihi yarımada
ve İstanbul’un suriçi bölgesi, üç medeniyetin bıraktığı eserlerle
doludur. Bizans öncesi harabeler, Osmanlı camileri, türbeler,
çeşmeler ve Bizans kiliseleri, anıtları, sütunları, dikili taşları,
su kemerleri, saraylar, meydanlar ve o devirden günümüze kalanlarla
Osmanlı’nın şehrin özelliğini ve güzelliğini bozmadan ilave
ettikleri ile İstanbul adeta bir açıkhava müzesi haline gelmiştir.
Fatih Sultan Mehmet tarafından 1453’deki fethinden 1600 yıllarına
kadar İstanbul’a deniz yolu ile gelenleri şehrin üç yanını saran
sular ve Ayasofya’nın muhteşem kubbesi ve muazzam yapısı karşılardı.
1600 yılların hemenbaşlarında inşaatına başlanan İslam aleminin tek
altı minareli camisi olan Sultanahmet Camisi tamamlanınca,
Ayasofya’dan daha yüksek kubbesi, sanatsal güzelliği ve zerafeti ile
İstanbul ve tarihi yarımada üzerine adeta altından bir taç gibi
oturup Ayasofya’yı bile gölgede bırakmıştır.
Deniz yolu ile İstanbula gelen Fransız seyyahı Lamartin’in gemisi 1833’de
İstanbul’a ulaşır. Adaları arkasına alan gemi limana yaklaşınca
şehri seyreden Lamartin adeta şehre aşık olur. Marmara Denizi’nin
İstanbul Boğazı ve Haliç’le kesiştiği bu yer, insanın yeryüzünde
görebileceği en olağanüstü manzarayı sunuyordu ona. “Dünyada
gördüğüm bütün güzellikleri unuttum ve hafızamdan sildim. Herhangi
bir yeri bu muhteşem yerle kıyaslamak yaratana ihanet olur”.
İstanbul’u bu sözlerle anlatan diğer bir Fransız gezginine göre de
sarayların, kiliselerin, camilerin; bilhassa Ayasofya’nın azametini
ve zenginliğini anlatmayı şöyle sürdürür: “Sanki bütün dünyanın
altını gümüşü burada toplanmıştır.”
Fatih Sultan Mehmet şehri alıp Ayasofya’nın olduğu yere gelipde etrafına
bakınca tarihin ve coğrafyanın olağanüstü bir kavşağında bulunduğunu
görür. Fetihten sonrada Sultan’ül Berreyn ve Hakan’ül Bahreyn (iki
karanın sultanı, iki denizin hakanı) ünvanını benimsemesi, bunun bir
göstergesidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun başşehri İstanbul,
padişahın oturduğu Topkapı Sarayı ve sadaret makamı da Babıali’de
idi. Devlet fermanları ve diğer bilgilerin halka ulaşımı için ilk
gazeteler ve matbaalar Babıali, Nuruosmaniye ve Sultanahmet
civarında kuruldu. Tasvir-i Efkar, İkdam, Akşam, Cumhuriyet gibi
gazeteler burada basın hayatına başladı. Devlet damga matbaası,
askeri matba gibi resmi kuruluşlar da aynı yerlerde işe başladılar.
Serveti Finun, Hüsnü Tabiat, Kral matbaası gibi sivil matbaalar ve
yan yardımcı kuruluşları ile Babıali ve civarı basın mesleğinin
mekanı oldu. Bu mekanlar bir yandan Sirkeci’ye, Sultanahmet’e,
Çemberlitaş’a, Cağaloğlu’na hatta Cankurtaran’a kadar yayıldı.
Tarihi yarımadanın tamamı Eminönü Belediyesinin hizmet alanı içinde olup
çarşıları, hanları ve küçük sanayi birimleri ile gündüzleri yoğun
bir insan akınına uğrar. Bu gündüz nüfusu ve kalabalığıda hizmet
ister ve bura büyük masrafları gerektirir. Bunun için Eminönü,
Sirkeci ve Mahmutpaşa civarındaki işyerlerine yeni mekanlar bularak,
bilhassa tarihi yerlerin etrafını açıp daha rahat bir ulaşım ve
görünüm sağlanmalıdır. Buralarını İstanbul’un vitrini haline getirip
Türk ve dünya turizmine açmamız gerekir. Bir de harap durumda olan
camilerin, türbe ve çeşmelerin restorasyonu; yerleri kaybolmuş
camilerin yerlerinin tespit edilerek yeniden ihya edilip ibadete
açılması bütün din kardeşlerimden ve bilhassa yetkililerden
beklediğim bir şeydir. Ahmet Muhip Dıranasın deyişiyle: “Bir tanrı
ve tarih güzeli tabu Güneş ve sular mucizesi bir giz Her zaman
sonsuz elbet İstanbul bu Körelen belki de biziz bizim kalbimiz”
İstanbul Büyükşehir Belediyesi İnternet
Sitesi |