|
M. Ali Yeşilbaş
İstanbul iki kıtanın ve iki denizin birleştiği yerde kurulmuş; üç
devlete ve medeniyete başkentlik etmiş, konumu ve coğrafi yapısı ile
dünyanın en güzel şehirlerinden biridir. Adeta bir dünya cenneti ve
dünya başkenti olmaya layık bir yerdir. İstanbul’da ilk yerleşimler
Topkapı Sarayı ve Ayasofya cıvarında olmuş; şehir giderek büyüyünce,
şehri kuşatan surların dışına: Çekmece’ye, Haliç’e, Boğaziçi’ne
doğru yayılmıştır. Topkapı Sarayı’nın olduğu yerden kuzeye
bakılınca, Karadeniz’e doğru kıvrıla kıvrıla uzanan bir su yolunu;
batıya doğru dönüldüğünde, dünyanın hiç bir yerinde rastlanmayan
doğal bir liman olan Haliç’i; güneye doğru bakıldığında da Prens
Adalarını görürüz.

Fetihten önce de bir ticaret merkezi olan İstanbul, şehir alındıktan
sonra da önemi artmış, batı ve doğunun buluştuğu önemli bir çekim
merkezi olmuştur. Galata ve civarı Latin ağırlıklı yabancıların
yaşadığı ve bunların çoğunun ticaretle uğraştığı bir yerdi.
Denizaşırı ülkelerden gelen mallar, Eminönü ve Galata’daki depolara
indirilir ve buradan dağıtılırdı. İstanbul merkezli ticaret
karayolunda kervanlarla; denizde ise yelkenlilerle, yani rüzgar ve
kol gücü ile yapılırdı. Boğaziçi’ne odun, kömür Karadeniz’den,
Şileden yelkenlilerle gelir, öküz arabaları ile tüketiciye
ulaştırılırdı.
Ekmek ihtiyacı fırınlardan karşılanır; un ise değirmenlerden kara veya
deniz yolu ile sağlanırdı. Boğaziçi bağlık bahçelik olup meyva ve
sebze ihtiyacı buralardan temin edilir; şehir halinden de mevsimine
göre eksikler tamamlanırdı. Yük ve yolcu taşıma işini Osmanlı’da ilk
önce Fevaid-i Osmaniye Şirketi yapardı. Sonra Şirketi Hayriye devri
ve beraberinde yandan çarklı gemilerle Boğaziçi, Adalar ve Kadıköy
seferleri başladı. Boğaziçi’nde o zamanlar şehre yakın yerler; yani
Rumeli yakasında Hisar’a kadar, Anadolu yakasında ise, Küçüksu’ya
kadar olan kesim meskundu ve meskenlerin çoğu da saraylar ile
yalılardan ibaretti. Karadeniz’e doğru gidildiğinde görünen Boğaziçi
köyleri, Rum nüfusun ağırlıklı olduğu balıkçı köyleri idi. 17. yy.
sonlarında Boğaziçi’nde yapılaşma yalılarla başladı. Devlet ricali
ya da saray ileri gelenleri satın aldıkları veya padişah tarafından
hediye edilen topraklara sahil sarayları ve köşkler yaptırdılar.
Merkezden Boğaziçi’ne ulaşım pereme denilen kayıklar ve pazar kayıkları
ile yapılırdı. Boğaziçi iskeleleri yapılmadan önce semte gelen vapur
açıkta durur; kayıklarla kıyıya, sandal iskelelerine çıkılırdı.
Düzenli seferler başlayınca Boğaziçi semtlerine tahta iskeleler
yapıldı. Yolculuklar güvenlik içinde yapıldığı için Boğaz köylerine
rağbet çoğaldı. Şirketi Hayriye Boğaz’da yerleşime yardımcı olmak ve
teşvik etmek için ev eşyası taşımaya ücret almıyordu. Boğaziçi’nde
ilk sanayileşme 18. yy. başlarında Beykoz’da başladı. Aynı yıllarda
Haliç’te de çeşitli fabrikalar kuruldu. Galata Köprüsü’nün Haliç
tarafındaki iskelelerinden, Eyüp’e kadar seferler yapılıyordu. O
zamanlar Haliç temiz ve seyire elverişliydi. İstanbul Boğazı, Kız
Kulesi’nden başlayarak Anadolu ve Rumeli Fenerleri’nin birleştiği
yere kadardır. Uzunluğu 35 km, 20 mildir. En geniş yeri Büyükdere-Umumyeri
arası 3500 m, en dar yeri Anadolu-Rumeli Hisarları arası 700 m’dir.
Sığlıklar çok azdır.
En derin yeri Kandilli-Arnavutköy arası 120 metredir. Boğaz
akıntıları alttan yukarıya Karadeniz’e, üstten de Marmara’ya akar.
Bu da şöyle oluşur: Karadenizin suyu soğuk ve az tuzlu olduğu için
üstten aşağıya Marmara’ya; Ege’nin suyu sıcak ve tuzlu olduğundan
alttan yukarıya Karadeniz’e akar. Bu ters akıntılar Kandilli’de,
Çubuklu Çakalburnu’nda, Yeniköy çakarında ve Anavutköy’de bariz
şekilde görülür. Yelken ve kayık devrinde bu akıntıları aşmak için
Yedekçiler kullanılır, denizdeki tekneden havaya atılan bir halat
karadaki Yedekçiler tarafından çekilerek akıntının aşılması
sağlanırdı. Boğazın bazı köylerine kara yolu ile gidilemez; yalnız
deniz yolu ile ulaşılırdı. Anadolu Kavak’ı, Poyraz gibi bazı
semtlerde de yalılar denizle adeta bütünleşir; önlerinde bir kayık
yanaşacak kadar iskeleleri olurdu. Emirgan ve Rumeli Hisarı’nda
sahil yolu yoktu. Kandilli ve Çubuklu da aynı idi. Dar patika
yollardan arabalarla ulaşım sağlanırdı. Beykoz’daki Riva Deresi’nin
yanındaki köylere kayıkla dereden gidilir; köyün sebzesi meyvesi
pazara indirilir; köyün ihtiyacı, şehirlerle olan irtibatı
sağlanırdı. Boğazaçi’nde deniz taşımacılığı 1950 yıllara kadar
önemini korudu. İstanbul merkezden (Eminönü’nden) Boğaziçi’ne,
Kadıköy’e, Adalara ve Haliç’e seferler yapılıyordu. Üsküdar,
Kabataş, İstinye, Paşabahçe arabalı vapur seferleri ile de yolcu ve
motorlu vasıtalar taşınıyordu. 1973 yılında birinci Boğaz köprüsü
yapılınca, araba vapuru seferleri azaltıldı. Karayolu taşımacılığı
başlayınca da Boğaz vapurları seyrekleşti; sadece sabah-akşam
seferleri yapılmaya başlandı. Boğaziçi’nin deniz sefaları bitti.
Yalnız turistik amaçlı seferler yapılmaya başladı; ayrıca iki kıta
arasında özel sektörün dolmuş motorları ile Üsküdar-Beşiktaş,
Beykoz-Yeniköy arası seferler devam etmektedir. Deniz Yolları
İşletmesi’nin küçük motorlu botları ile Bebek’ten karşıdaki
iskelelere seferler de yapılmaktadır; deniz otobüsleri ile
Bakırköy’e, Bostancı’ya, Karaköy’e, Adalara, Yalova’ya ulaşım
sağlanmaktadır. Yakın bir zamanda da deniz otobüsleri Boğaz
seferlerine başlayacaktır. Boğazda yapılan ikinci köprü kara
ulaşımını kolaylaştırdı, zaman kaybını azalttı; ama Boğaz’ın
özelliği olan vapur yolculuğunu bitirdi. Boğaz’ın ulaşım sorunu kara
yolculuğu ile kısaldı; ama işin güzelliği de sona erdi. Yazın püfür
püfür esen yelde yapılan sabah-akşam vapur seferleri ne yazık ki
mazide kaldı. Güzelim iskeleler kapandı veya gazino yapıldı. Bir
buçuk-iki saat süren sefalı yolculukların yerini itiş-kakış ayakta
yapılan otobüs yolculuklarına bıraktı. Şimdi ise yalnız turistik
yolcu seferleri ve büyük motorlarla yapılan gezi seferleri kaldı.
Boğaziçi’nde seferlerin bitmesi ile yolcular, gemiler, dalgalar ve
martılar da boynu bükük ve öksüz kaldı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi İnternet
Sitesi
|