|
Gy. HAZAİ*
Anadolu'da 13. yüzyılda ilk yazılı ürünlerini vermeye başlayan Türk
dilinin sonraki yüzyıllar boyunca görülen gelişmesinin çeşitli
cepheleri hakkında şimdilik elimizde ne kadar bilimsel incelemenin
var olduğunu huzurunuzda hatırlatmak gereksizdir sanırım. Bu değerli
eserlerin, kitapların ve makalelerin sayesinde Batı-Oğuz kökenli bu
dilin gelişmesi, yani geniş bir sahaya yayılması, bir yazı dili ve
edebi dil olarak gösterdiği dönüşümünün çeşitli safhaları, yapısında
görülen değişiklikler, tarih boyunca ortaya çıktığı ağızlarının
özellikleri hakkında bir çok şeyler biliyoruz. Aynı zamanda bu dilde
yüzyıllar boyunca ortaya çıkan yazılı ürün ve edebi eserlerin
malzemesinin aklı şaşırtacak ölçüdeki zenginliğini göze alırsak,
sonraki kuşakların şimdiki bilgimizi kolaylıkla genişletebileceği
hakkında şüphemiz olamaz.
Bu durum bu Kongreye katılan değerli araştırıcılara bir yenilik
sunmak amacı ile bildiri okumak isteyen bir dilcinin durumunu bir
hayli güçleştirir Konu seçmek sorunu beni, samimiyetle söyleyeyim,
çok düşündürdü.
En nihayet Türkçe'nin bir imparatorluk dili olarak oynadığı rolünü
ve bu fonksiyondan çıkan etkisini incelemeğe karar verdim. Bu konu
tarih boyunca Akdeniz bölgesinde ortaya çıkan diğer
imparatorluklardaki dil durumunu da karşılaştırıcı bir temel
üzerinde incelemeği de akla getirmektedir Böyle bir yaklaşım belirli
noktalarda faydalı sonuçlara varmak ümidini verir Bu
karşılaştırmanın temelini oluşturan diğer dillerin tarihine ait
etütlerin zenginliğini ve ortaya çıkarılan görüş açılarının
çeşitliliğini özellikle Vurgulamak gerekir. Bu yüzden mütevazı
bildirimi bu konuyu incelemekte bir ilk yaklaşım, ileri
süreceklerimi tartışılması gereken düşünceler olarak kabul etmenizi
rica ederim.
Sorunlara geçmeden önce kullanmak istediğim terimleri açıklamama ve
yapmak istediğim karşılaştırmanın tarihi boyutunu çizmeme izin
veriniz.
İmparatorluk benim için geniş bir sahaya yayılan ve bir hükümdar
(kağan, padişah, İmparator vb.) tarafından yönetilen, ne de olsa
bunun rolü ile sembolize edilebilen siyası hakimiyetin geniş bir
sahaya yayılmış olması, söz konusu bölgede imparatorluğun
kurulmasından önce mevcut siyasi birliklerin (krallıkların,
beyliklerin vb .) yıkılıp yeni siyasi hakimiyetin çerçevesi içine
entegre edilmesi demektir.
Bir imparatorluğun kurulmasıyla söz konusu hakimiyet sahasında
yaşayan, kültürü, dini ve dili farklı olan çeşitli halklar
bağımsızlıklarını kaybedip bir siyası merkeze bağlanıyorlar.
İmparatorlukta yeni hakimiyet merkezi kuranların dili kendiliğinden
anlaşıldığı gibi bir resmi dil haline gelip hayatın her sahasında
belirli bir ağırlık kazanır. Bu dilin bu yeni rol ve fonksiyonundan
dolayı bu dil ve imparatorluğa entegre edilen halkların dilleri
arasında bir karşılıklı alışveriş kurulmasına yol açılır. Tarihin
bize öğrettiği gibi bu alışveriş çeşitli imparatorluklarda pek
farklı bir model gösterebilir .
Osmanlı İmparatorluğunun kurulmasından önce, aynı coğrafi sahalarda,
yani Akdeniz bölgesinde dört defa imparatorluk niteliğini taşıyan
siyası hakimiyet ortaya çıktı. Büyük İskender'in kurduğu
imparatorluğun ağırlık merkezi Doğu Akdeniz bölgesi idi. Roma
İmparatorluğu bütün Akdeniz bölgesini hakimiyeti altında
birleştirebildi. Doğu Roma-Bizans İmparatorluğunun ağırlık merkezi,
pek kısa bir dönemi gözardı edersek, Kuzey-Doğu Akdeniz bölgesi idi.
Arapların fütühatı Batı Akdeniz bölgesine de başarılı bir şekilde
yayılmasına rağmen halifeliğin ilk yüzyıllarındaki ağırlık merkezi
Güney-Doğu Akdeniz bölgesine bağlı kaldı.
Herkesçe bilinen bu gerçekleri hatırlattıktan sonra bu
imparatorlukların yarattığı, etkisi bugüne kadar uzanan dil durumuna
bir göz atalım. Vaktiyle geniş sahaya yayılan ve Roma İmparatorluğu
zamanında bir çok bakımdan Latin dilinin rakibi olan Yunan dili eski
rolünü kaybedip konuşulduğu sahalardan geri çekilip Kuzey-Batı
Akdeniz bölgesinde bilinen hudutları içinde yaşamaktadır. Roma
İmparatorluğunun resmi dili olan Latince merkezin ağırlığı yüzünden
vaktiyle bütün vilayetlerde, yani bütün Akdeniz bölgesinde ve ona
bitişik sahalarda kök salabilmiştir .Fakat Latin dili sonralarında
Doğuda ve Kuzey Afrika'daki pozisyonunu tamamen kaybetmiştir. Öte
yandan imparatorluğun Batı ve Güney Doğu vilayetlerindeki
Romanizasyonun sonucunda Latincenin halef dilleri sayılan Yeni Romen
dilleri (İtalyanca, Fransızca, İspanca, Portekizce, Romence,
Retoromence, Arumence) ortaya çıktı. Arap fütühatının sonucunda ise
Yakın Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinin dil haritası tamamen değişti.
Arap dili hakim bir duruma gelmiştir .
Bugünkü bu tablo pek tabii yüzyıllar boyunca süren ve pek farklı
cepheler gösteren bir gelişmenin sonucunda vücuda geldi. Ne yazık ki
bugün bunun ancak bazı ayrıntıları üzerinde durmakla yetinmemiz
gerekir.
Bütün bu gerçekler bize faydalı bir karşılaştırma yapmak geleneğini
yaratır. Bu karşılaştırmada temel model olarak sadece Latin dilinin
verdiği örnekleri alacağız.
Roma İmparatorluğunun bilinen yayılımı sonucunda Akdeniz bölgesi,
Yakın Doğunun belirli bölgeleri, Batı ve Orta Avrupa'nın en büyük
kısmı ve Balkanlar tek bir siyasi kuvvetin hakimiyeti altına girdi.
Bu aşağı yukarı 500 yıl süren fütühat dönemine paralel olarak bu
bölgelerin ''romanizasyonu'' başladı. Bu terim hakkında bugün her ne
kadar tartışma varsa da bu sürecin, ki futuhat döneminden çok daha
uzun sürdü, Avrupa'nın dil haritasında yaptığı muazzam
değişiklikleri herkes bir gerçek olarak kabul etmek zorundadır.
Romalıların dili, yani Latince ilkin İtalya'daki ''kardeş dillerin
11 yerini, sonra ise İmparatorluğun Batı vilayetlerinde konuşulan
dillerin -Baskça hariç -yerlerini almış ve Balkanlarda da kök
salmıştır. Muazzam sahalara yayılan bu dil sürecinin özüne bakarsak
şu özellik göze çarpmaktadır. Eski dillerin kayboluşu ve yeni
dillerin ortaya çıkışı, yani dil haritasında oluşan ''romanizasyon''
temelinde büyük halk kitlelerin hareketleri sonucunda değil, tersine
sadece diller arasındaki temas ve alışverişlerin sonucunda
gerçekleşmiştir. İmparatorluğun tarihinde pek tabii farklı olaylar ,
örneğin kölelerin başka yerlere sürüklenmesi vb da bilinmektedir
.Fakat böyle olaylar , söz konusu olan dil değişikliklerinin tümüne
bakarsak, bu süreçte şüphesiz ki istisnai bir rol oynamıştır .
Böylece Romalıların işgal ettiği vilayetlerin ahalisinin hayatı aynı
bölgelerde devam etmiştir. Aynı zamanda şüphesiz ki bu ahali
imparatorluğun merkezinden veya diğer vilayetlerinden gelenlere
nazaran bir çoğunluk durumunda idi Gene de yeni düzen dolayısıyla bu
vilayetlere gelen asker, memur, tüccar vb. elemanların konuştuğu
Latince, yerli ahali tarafından günlük ihtiyaçlar , öte yandan da bu
dil tarafından temsil edilen kültürün prestiji yüzünden gittikçe
benimsenmeğe başlandı. Yüzyıllar boyunca süregelen bu süreçte
böylece en önemli rolü barış içinde yan yana yaşamak, günlük
temaslar ve alışverişler oynamıştır
Devlet ve onu temsil eden asker ve memurlar tarafından bir müdahale
olmamıştır , ne de olsa kaynaklarımız böyle olaylara tanık değildir.
Avrupa'da bu süreçte en önemli etken olarak Roma'nın o dönemde
bilinen kültür üstünlüğünü kabul edersek, Latin dilinin Y akın
Doğudaki başarısızlığını da daha kolayca anlayabiliriz. Bu
bölgelerde ''rakip bir dil'' olarak bilinen Yunanca bu bölgelerin
ihtiyaçlarını hem lingua franca, hem de kültür dili olarak
Romalıların fütühatından önceki yüzyıllardan başlayarak uzun zaman
boyunca başarılı bir şekilde doyurmuştur. Yani Latince Batıda
oynadığı rolü bu bölgelerde oynayamadı.
Türk dilinin Anadolu Selçukluları, sonraları ise Osmanlıların
dönemindeki yayılıp gelişmesi ve diğer dillerle yanyana yaşamasını
incelerken önümüze demin incelediğimiz örneğe nazaran tamamen başka
bir tablo seriliyor.
Osmanlı İmparatorluğunun her bakımdan kalbi sayılabilen Anadolu ve
Rumeli bölgelerinin Türkleşmesinden bahs ederken bu terimin iki
anlamlı olmasına özel dikkat vermemiz lazım. Türkleşme bir taraftan
Türklerin, belirli siyasi kuvvetlerin, yani ister Selçuk devlet ve
beyliklerinin, ister Osmanlı devletinin fetihleri sonucunda bu
bölgelere yerleşip yaşamağa başlaması demektir Öte yandan Türkleşme,
terim olarak, belirli bir bölgedeki ahalinin Türk dilini gittikçe
benimsemesi ve bu sürecin sonucunda eski dilini unutması anlamına
gelir.
Fakat tarihin bize sergilediği örneklere bakarsak temelinde
Türkleşmenin ancak birinci modeline, yani Türklerin yarattığı yeni
siyasi çerçeve içinde ya kendi inisiyatifi, ya da devletin İskan
politikası sonucunda belirli bölgelere yerleşmesine rastlıyoruz.
Yerli ahalinin Türk dilini kabul edip eski dilini terk etmesine ait
elimizde örnek varsa da, böyle haller sürecin tümü bakımından bir
İstisna niteliğini taşıyor. Başka bir deyişle. Selçuk ve Osmanlı
fetihleri sonucunda Anadolu ve Rumeli'de yerleşen Türkler eski yerli
ahaliyle yanyana yaşamağa başlar Bu süreç pek tabii çeşitli diller
ve Türkçe arasında çok taraflı temas ve alışverişlere yol açar ,
fakat eski yerli dillerin kaybolmasına yol açmaz.
Somut örneklere bakalım. Balkanların İslamlaştırılmış bölgelerinde
bile yerli ahali, örneğin Doğu Rodoslarda Pomaklar, Batı Rumeli'de
ise Boşnaklarla Arnavutlar İslam dinini kabul ettikten sonra kendi
dillerini korumuşlardır.
Anadolu'da Hıristiyan Ermeni ve Rumların, ayrıca Müslüman Kürtlerin
yüzyıllar boyunca görülen dil bağımsızlığı benzer bir örnek
sergiliyor .
Bu hallerin tersine Karamanlıların örneği gösterilebilir. Fakat bu
halk gurubunun menşeini, hele onlardaki dil durumunun nasıl ortaya
çıktığını hala bilmiyoruz.
Sözün kısası, Osmanlı İmparatorluğunun merkezi sahalarında çeşitli
dillerin yüzyıllar boyunca yanyana yaşadığını görmekteyiz. Bu
sürecin sonucunda İmparatorluğun bir çok bölgesinde ahalinin iki
veya çok dilliliği ortaya çıkmıştır . Bu hal ise diller arasındaki
temas, alışveriş ve karşılıklı etkilemeleri daha da
kuvvetlendirmiştir. Bugün söz konusu olan bütün bu dillerde bu
olayları ispatlayan bir sürü veriye sahibiz.
Balkan dillerindeki Türkçe alıntıların bu dillerin söz hazinesindeki
genişliği bu sahalardaki kuvvetli iki dilliliğin sonucunda ortaya
çıkması şüphesizdir. Aynı zamanda Türkçeden gelen bu alıntılar o
dönemde Türkçe bilmeyenler için Türklerle anlaşmada bir basit lingua
franca temelini sağlamıştır.
Çeşitli dillerin Türkçe ile ''yapıcı bir şekilde" yanyana yaşamak
durumunda gelişmesine ait elimizde bir çok önemli kanıtlarımız da
var. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan bazı halkların Türk
dilini yüksek bir seviyede benimseyip, aynı zamanda kendileri
tarafından kullanılan Türkçe için kendi yazılarını uyguladığı
herkesçe bilinen bir şeydir.
İmparatorluk dili rolüne ve fonksiyonuna giren Türkçenin
imparatorluktaki yayılması ve orada önceden kullanılan dillerle
tarihi bağlantısının tablosu Roma İmparatorluğunun tarihinde tanık
olabildiğimiz tablodan farklı olduğu bellidir. Batı Avrupa'daki eski
yerli diller belirli bir ''barışçı asimilasyon'' sürecinde kaybolup
yerlerini Latincenin halef dillerine verkmişlerdir. Osmanlı
İmparatorluğunda böyle bir asimilasyon dillerin gelişmesinde temel
model değildi, tam tersine diller bağımsızlıklarını korumuşlardır .
Bu gelişmenin nedenlerini ileride etraflıca incelemek her halde
faydalı olur .İlk akla gelen izah imparatorluğun bilinen millet
sisteminin ortaya çıkışında belirlenen prensiplerin dil konusundaki
uygulallil1ası olabilir. Bu sistemde temin edilen ''din ve kültür
bağımsızlığı'' böylece pek tabii ''dil bağımsızlığı'' hattını
kuvvetlendirmiştir .
Aynı zamanda imparatorluğun hudutları içerisinde konuşulan diller
arasında yüzyıllar boyunca pek derin temas ve alışverişlerin
oluşması görülmektedir. Yanyana yaşayan dillerin birbirlerini ne
kadar etkilediği hakkında yalnız kelime hazineleri değil, fonetik,
morfolojik ve sentaks sistemleri de bilgi veriyor. Burada bu gayet
iyi bilinen ve hakkında sayısız inceleme yapılan olaylara ait
örnekler sıralamak gereksizdir sanırım.
Sadece bir tanesini anmakla yetineyim. Türkiye Türkçesinin fonetik
sisteminin diğer Türk dillerinin fonetik sistemine nazaran -basit
bir terim kullanayım -''daha yumuşak'' oluşu, yani bazı seslerin
boğumlama yerlerinin öne kayması da bu olaylardan biri olarak
sayılabilir .İlk defa 19-uncu yüzyılda A. Vambery tarafından farkına
varılan bu olay üzerinde duran meslektaşımız, Profesör K. H. Menges
bunun anahtarını Türkçe ile Hindi-Avrupai diller arasında uzun
yüzyıllar boyunca süregelen temaslarda görmektedir .
İncelediğimiz konunun son noktasına gelirken bir imparatorluk dili
haline gelen Türkçenin bir edebi dil olarak gelişmesine bir göz
atalım. Bu rolün coğrafi ve siyasi şartları Türk edebi dilinin
gelişmesini etkilediler mi, etkilediler ise, bu etki ne şekilde
ifadesini bulmuştur sorusuna cevap aramağa çalışalım. Bu konuyu
incelemek bakımından Anadolu'da ortaya çıkan ve Osmanlıların bilinen
tarihi rolü sonucunda Rumeli'de de kök salan Türk yazı dilinin
gelişmesini Orta Asya'daki Türk yazı dilleriyle karşılaştırmak bir
fayda sağlar sanırım.
Bilindiği gibi Orta Asya'da yüzyıllar boyunca ortaya çıkan yazı
dilleri bir tek siyasi ve kültür merkezine bağlı değillerdi. Tam
tersine bu yazı dillerinin tarihi şartların gerektirdiği gibi
-dönemden döneme başka bir merkeze bağlı olduğu, ve böylece
arkasındaki lehçe temelinde de belirli bir değişikliğin ortaya
çıktığı görülmektedir. Bu gelişmenin nedeni bellidir: Orta Asya'daki
Türk halklarının tarihinde yüzyıllar boyunca daha üstün bir siyasi
ve kültür merkezi ortaya çıkmamıştır .Arka arkaya kurulan, bazıları
gerçekten imparatorluk niteliğini taşıyan siyasi formasyonların
merkezleri başka başka bölgelere bağlı idi.
Anadolu'ya gelen Türklerin hayatı tamamen başka şartlar içinde
gelişmiştir. Bu gelişmede en önemli etken rolünü kuşkusuz ki tarihi
miras oynamıştır. Osmanlıların kısa bir zaman içinde dünya tarihinde
pek önemli rol oynayan Anadolu ve Rumeli sahalarına, sonra ise Asya
ve Avrupa arasında gerçekten köprü rolünü oynayan İstanbul'a sahip
olmaları önceki imparatorlukların payitahtı olan bir iktisadi,
siyasi ve kültürel merkeze sahip olmak demekti. Bu tarihi miras ise
Osmanlılar için bir çok şeylerin, böylece yazı dilinin gelişme şart
ve yollarını da önceden saptamıştır. Roma ve Bizans
imparatorluklarından sonra Balkanların tekrar tek bir hakimiyet
altına gelmesiyle bu bölgeler Osmanlıların Batıya yönelik ilgi ve
siyaseti yüzünden imparatorluğun hayatında diğer bölgelere nazaran
daha önemli bir rol kazanmışlardır. Yüzyıllar boyunca bu bölgelere,
özellikle Doğu Rumeli'ye yerleşen Türklerin dili yerli ağızların
verdiği bilgiye göre imparatorluğun payitahtı ve etrafı ağızlarına
paralel olarak gelişmiştir. İstanbul ve Doğu Rumeli Türkçesin de
görülen bu koşutluk dilin yapısında oluşan en önemli değişikliklerde
açık bir şekilde göze çarpmaktadır Böylece bugünkü Türk yazı dilinin
yapısını bu bölgenin Türkçesine bağlamalıyız.
Eski Anadolu Türkçesi Osmanlılar sayesinde bir yandan Rumeliye de
yayılmış, öte yandan da bir imparatorluk dilinin rolü ve
fonksiyonunu da kazanmıştır .
Söz konusu olan tarihi olaylar sonucunda ortaya çıkan yeni siyası
durum ve onların arkasında saklanan -ve tarihte defalarca görüldüğü
gibi -sonraki gelişmeyi de etkileyen tarihi miras Türkçenin
gelişmesi için yepyeni şartlar yaratmış ve hayat yolunu büyük bir
çapta önceden saptamıştır .
Bu gelişmenin sonucunda ortaya çıkan dil ve dil durumu belirli bir
açıdan Osmanlı İmparatorluğunun yerini alan Türkiye Cumhuriyeti için
de bir tarihi miras oldu. Fakat bu sorunları incelemek bugünkü
konumuzun dışında kalır.
---------------------------------------------------------------------------------
* Budapeşte-Macaristan
|