|
Yaşar SARIKAYA*
Medreselerle ilgili tartışmalar, bu kurumlar üzerine yapılan
değerlendirme ve tenkitler içersinde en çok göze çarpan hususlardan
birisi, aklı ilimler olarak tanımlanan derslerin bu okullarda
özellikle 16. yüzyılın sonlarından itibaren ihmal edildikleri, hatta
programdan çıkarıldıkları ve bu durumun, medreselerin inkırazına
sebep olduğu şeklindeki görüşlerdir .Biz bu makalemizde medreseleri,
işte bu açıdan, okutulan dersler bakımından ele alacak, özellikle de
aklı ilimler olarak nitelendirilen derslerin klişeleşmiş ifadeyle
medreselerde ihmali meselesini inceleyeceğiz. Hangi ilim dalları
ulum-i akliye kategorisine girer? Bu ilimler , medreselerde
okutulmuşlar mıdır? Yoksa ihmal mi edilmişlerdir? Medreselerin
gerilemesiyle, aklı ilimlerin bir alakası var mıdır? Bu soruların
cevaplarını bulmaya çalışacağız.
Ulum-i Akliye
Osmanlı medreselerinde okutulan dersler , ait oldukları ilmi
disipline göre çeşitli isimler altında tasnif edilmişlerdir.
İlimlerin tasnifinde en yaygın kullanılan tanımlama, ulum-i nakliye
ve ulum-i akliye ifadeleridir. Ulum-i nakliye, '.şeriatı vaz'
edenden nakil ve rivayet edilen haberlere'' dayanan ilimler olarak
tarif edilmektedir ki bunlar, Esas olarak Kur'an ve Hadis ilimleri
dediğimiz, Tefsir, Kıraat, Hadis, Fıkıh ve Kelamdır. Nakli ilimler
için ''ulum-i diniye'' veya, ''ulum-i şer 'iye'' tabirleri de
sıklıkla kullanılagelmiştir.
İslam alimlerinin ilimlerin ta'rif ve tasnifinde kullandıkları
ikinci terim '' Ulum-i akliye'' dir ki bunlar , dini ilimlerin
dışında kalan ve antik devire ait oldukları için ulum el-avail ve
ulum el-kudama adıyla da anılan bilim dallarıdır. Daha ziyade insan
aklına dayanan, akıl ve fikir yürütme yoluyla elde edilen ve
öğrenilen aklı ilimler, felsefe'nin yanında riyazı ve tabii ilimleri
de kapsar.
Gazali ve daha sonra İbn Haldun gibi İslam alimlerinin ilimler
hakkında kullandıkları bu terminoloji, günümüz modern tarih, eğitim
ve bilim tarihi araştırmacıları tarafından da genel kabul görmüştür.
Nitekim, Emin Beğ ''Tarihçe-i Tarik-i Tedris'' adlı makalesinde,
okutulan dersleri, ulum-i şer'iye ve ulum-i akliye olarak iki ana
grupta incelemektedir, Emin Beğ'in ulum-i akliye kategorisine aldığı
dersler tab'iyyat, riyaziyat ve tababettir.1 Emin Beğ'in aklı
ilimler içinde gösterdiği dersler, Uzunçarşılı'nın tasnifinde ulum-i
aliye kategorisinde inceleniyor. Uzunçarşılı, bu kategoriyi daha
geniş tutuyor ve buna, Emin Beğ'den farklı olarak kelam, mantık,
belagat gibi dersleri de ekliyor. Uzunçarşılı'nın kullandığı ulum-i
aliye tabiri ve buna dahil ettiği dersler, aynen Ş.Tekindağ'da da
karşımıza çıkıyor, Mustafa Bilge, ''İlk Osmanlı Medreseleri''nde
okutulan dersler için ulum-i nakliye ve ulum-i akliye tasnifi
yapıyor. M. Bilge'nin aklı ilimler sınıfına aldığı dersler kelam,
mantık, belagat ve hey'ettir. Akyüz ise, felsefe, matematik ve
hey'et derslerini ''ulum-i akliye'' olarak değerlendiriyor.
Şu halde, Osmanlı medreseleri ve ders programları hakkında makale
veya kitap şeklinde çalışması olan yazar ve araştırmacılar, Hikmet,
Mantık, Hey'et, Hesap ve Hendese gibi direkt nassa dayanmayan
disiplinleri, akli ilimler olarak değerlendirmektedirler, Ulum-i
akliyeden yukarda zikredilen ilim dalları anlaşıldığına göre şimdi
şu soruları sorabiliriz, Bu derslerin, Osmanlı medrese sistemindeki
yeri nedir'? Bunlar , medrese ders programlarında yer almışlar
mıdır?
Akli İlimlerin İhmal Edilmeleri Meselesi
Bu soruların yanıtlarına geçmeden önce genel geçer hükmü burada
hatırlatmakta yarar olduğu kanısındayım. -Bir kısmı yukarda
zikredilen pek çok araştırmacıya göre akli ilimler kategorisinde
gösterilen ilmi disiplinler, 16. y.yılın başlarına kadar nakli
ilimlerle büyük bir ahenk içersinde okutulurken, nasıl olduysa daha
sonra bu ahenk akli ilimler aleyhine bozulmuş ve bunlar , giderek
tedrisat programından bile tamamen çıkarılmışlar ve nihayet bu
durum, ilmi sahada büyük bir duraklama ve gerilemeye zemin
hazırlamış ve hatta medreselerin bozulmasının başlıca nedeni
olmuştur.
Nitekim Emin Beğ, Fatih'in kurduğu ve kendi ismiyle anılan
medreselerde, Haşiye-i tecrid ve Şerh-i mevakıf' gibi aklı derslerin
okutulmasının tensib edildiğini, ancak Kanuni'den sonra bu dersler
''bunlar felsefiyattır'' denerek kaldırılıp, yerlerine Hidaye ve
Ekmel gibi dini-fıkhı derslerin konduğunu, bu durumun medrese
tedrisatının inkırazına sebep olduğunu ifade etmektedir. Uzunçarşılı
ise, İlmiye Teşkilatı'nda şunları yazmaktadır. ''Medreselerin
bozulmasında tefekkürü faaliyete getirecek olan matematik, kelam ve
felsefe (hikemiyat) gibi akli ilimlerin terk edilerek bunların
yerine tamamen nakli İlimlerin kaim olması birinci derecede amil
olmuştur''. Aynı görüşler Ş. Tekindağ tarafından da dile
getirilmektedir ''. ..Medreselerin bozulmasında Matematik, Kelam ve
Hikmet (felsefe) gibi aklı ilimlerin terk edilerek bunların
yerlerine tamamen nakli ilimlerin konması birinci derecede rol
oynadığı anlaşılmaktadır...''.
Aklı ilimler hakkında ileri sürülen bu tür ifadeler, H. Atay
tarafından da dile getirilmektedir. Atay, medreselerin gerileyiş
sebeplerini açıklarken ''Medreselerin gerilemesinde rol oynayan
başlıca sebeplerden biri de tecrübi ve akli ilimlere karşı
çıkılmasıdır'' görüşünü savunmuştur .Parmaksızoğlu da Matematik,
Hendese, Astronomi ve Felsefe'nin 16. asrın sonlarına doğru
kaldırıldığı görüşünü paylaşmaktadır .Konuyla ilgili benzer görüşler
, Pakalın , Akyüz ve Akgündüz tarafından da tekrar edilmektedir.
Görüldüğü gibi, değerli araştırmacılarımız, birbirine benzer
ifadelerle, medreselerde aklı ilimlerin l6. y.yıldan sonra yavaş
yavaş terk edildikleri; bu durumun ilmin inkırazına ve medreselerin
gerilemesine neden olduğu konusunda adeta hemfikirdirler. Peki neye
dayanarak böylesine büyük iddialar ileri sürülmektedir?
Medreselerin gerilemesini akli ilimlerin terk edilmesine bağlayan
görüşler , şüphesiz, Katip Çelebi (öl. 1656)'nin iki değişik
eserinde yer verdiği eleştiri ve rivayetleri referans olarak
almaktadırlar. K.Çelebi, Keşfü'z-zünan adlı eserinde şunları söyler:
''Derim ki, Felsefe ve Hikmet Rum'da (Anadolu) fetihten sonra,
Osmanlı Devleti (tarihinin) ortalarına kadar revaç buldu. (Bu
devirde) bir kimse, aklı ve nakli ilimleri tahsili ve ihatası
ölçüsünde şeref ve i'tibara sahip olurdu. ...Gerileme devri ile
birlikte ilimler de duraklama devrine girdi. Bu sırada Şeyhü'l-İslamlardan
biri hikmetin okutulmasını menetti... Pek azı dışında felsefi
ilimler söndü.''
Katip Çelebi, benzer eleştirilerini Mizanü'l-fiak'da da dile
getirmektedir. Burada, Kanuni devrine kadar hikmet ile şeriat
ilimlerini uzlaştıran alimler vardı, der ve şöyle devam eder:
''... Ebu'l-Feth Sultan Muhammed Han, Medaris-i Semaniye'yi
yaptırıp, kanuna göre iş görülüp okutulsun diye vakfiyesinde yazmış
ve Haşiye-i tecrid ve Şerh-i mevakif derslerinin okutulmasını
bildirmişti. Sonra gelenler, bu dersler felsefiyattır diye kaldırıp
(bunların yerlerine) Hidaye ve Ekmel derslerini okutmayı akla uygun
gördüler .
Yalnız bunlarla yetinmek akla uygun olmadığı için ne felsefiyat
kaldı, ne Hidaye kaldı ne de Ekmel...''
K.Çelebi'nin bu rivayetlerinin çelişkilerle dolu olduğu ve elde
ettiği bilgileri birbirine karıştırdığı, son yapılan çalışmalarda
ortaya konmuştur. Pek çok araştırına ve çalışmaya kaynaklık teşkil
ettiğinden ve büyük sonuçların çıkarılmasına neden olduğundan
dolayı, bu çelişkiler ve yanlışlıkların özellikle konumuzu
ilgilendiren tarafına kısaca değinilmesinde fayda vardır. Önce, ilk
rivayette sözü edilen Felsefe ve Hikmetin fetihten Osmanlı'nın
ortalarına kadar revaç bulması meselesine değinelim.
Eğer söz konusu olan antik yunan bilimleri ve felsefesi ise, bunun
İslam dünyasında revaç bulmasının, IX.-X. asırlara tekabül ettiği,
bilinen bir gerçektir. Özellikle XI. asırdan sonra sünni İslam
anlayışının egemen olmasıyla birlikte ve sünni kelamcıların
etkileriyle saf (antik /Yunan) felsefe öğretimi, İslam
eğitim-öğretim kurumlarına giremediği gibi, bununla özel iştigal
için bile, büyük cesaret gerekmekteydi. Mesela, Osmanlı
medreselerine numune teşkil eden Selçuklu medreselerinde Felsefe
öğretimine yer verilmedi.
Her ne kadar ilk dönem Osmanlı medreselerinin ders programlarıyla
ilgili herhangi bir kaynak mevcut değilse de, buralarda,
Uzunçarşılı'nın da ifade ettiği gibi, daha önceki devirlerdeki
medrese programlarının uygulandığı muhakkaktır. Öyleyse Katip
Çelebi'nin yukarıdaki ifadelerinin, Felsefe dersinin herhangi bir
dönem medreselerde okutulup daha sonra kaldırıldığı anlamına gelmesi
mümkün değildir Bu rivayet, -dikkatlice okunduğunda görüleceği gibi
esasında medreselerle de ilgili değildir .Zaten 0, yukarıdaki
ifadelerinde, Felsefenin medresede okutulduğunu iddia etmiyor; buna
mukabil, hem akli hem de nakli bilimleri tahsil eden ve bu ikisini
kendinde meczeden bazı alimlerden söz ediyor. İsmini verdiği
alimler, felsefe sahasında değil, akli ilimlerin diğer kollarını
teşkil eden Matematik ve Astronomi sahasında isim yapmışlardır.
Dolayısıyla Keşf'z-zünan'daki ifadelerden, Çelebi'nin bugün bizim
anladığımız manada Felsefe'yi kastettiği de şüphelidir. Eğer burada
söz konusu olan Felsefe dışındaki Matematik ve Astronomi gibi diğer
akli ilimler ise, -ki isimlerini zikrettiği Osmanlı alimleri bu
sahalardaki çalışmalarıyla meşhur olmuşlardır bu durumda, 14.
asırdan itibaren hakikaten bir revaç bulmadan sözedilebilir.
Fakat, bu sahalarla ilgili çalışmaların 16. asırdan sonra İnkıta'a
uğradığını ve akli ilimleri bilen alimlerin artık yetişmediğini
söylemek de kolay değildir. Zira, sonraki devirlerde akli
ilimlerdeki çalışmalarla isim yapmış Davud el-Antaki (öl.
l008/1599), Recep b. Hüseyin elfeleki (öl. 1087/1614), Ebubekir b.
Behram ed-Dimeşki (öl. 1102/1692), Yanyah Es'ad Efendi (öl.
1143/1730), Hasan el-Ceberti (öl. 1188/1774) ve Gelenbevi ismail
Efendi (öl. 1205/1791) gibi pek çok Osmanlı alimi vardır.
Dolayısıyla bu tür rivayetleri, bir aydının, bilime verilen
ehemmiyetle ilgili genel değerlendirmeleri olarak görmek
gerekmektedir .Kaldı ki bu tür ifadeler , her çağda, o çağın
entellektüellerince ileri sürülmesi doğal olan ve hatta beklenen
birer yakınmadır.
K.Çelebi, ''bu sırada şeyhü'l-İslamlar'dan biri hikmetin
okutulmasını menetti'' diyor ama bu kişinin kim olduğunu
belirtmiyor. Atay'ın da işaret ettiği gibi, Osmanlı medreselerinde
hikmet veya aklı ilimlerin tahsilini ve tedrisini men eden bir
şeyhü'l-İslam fetvası veya bir ferman henüz bulunabilmiş değildir.
Dolayısıyla bu rivayeti de ihtiyatla ele almak gerekmektedir.
Mizanü'l-hak'taki rivayete gelince: K.Çelebi, burada ''Ebu'l-Feth
Sultan Muhammed Han, medaris-i semaniyeyi yaptırıp, kanuna göre iş
görülüp okutulsun diye vakfiyesinde yazmış ve Haş'iye-i tecrid ve
Şerh-i mevakii derslerinin okutulmasını bildirmişti'' der. Oysa
bugün elimizde mevcut Fatih külliyesine ait on vakfiye içersinde -ki
bunlardan en meşhuru III. Murad döneminde kaleme alman ve 1938'de
''Fatih Mehmet II Vakfiyeleri'' adıyla K. Edip Kürkçüoğlu tarafından
incelenip Vakıflar Umum Müdürlüğü'nce basılan Türkçe vakfiyedir hiç
birisinde Çelebi'nin ifadelerini doğrulayacak bilgiler
bulunmamaktadır. Bu vakfiyelerde külliye ile ilgili genel
hususlardan bahsedilmekte; ders türleri ve kitap isimleri
zikredilmemektedir .Yalnız,müderrisler için, akli ve nakli ilimlerde
şöhret bulmuş ehliyetli kişiler olmaları istenmektedir.
O halde K. Çelebi'nin ifade ettiği bilgiler, en azından şu an elde
bulunan kaynaklara göre doğru değildir ve çelişkilerle doludur.
Çelişkilerle doludur; zira, Fatih'in vakfiyesinde okunmasını
istediği ifade edilen eserlerden ilki olan Haşiye-i tecrid'in, aynı
isimle anılan en alt düzeyli medreselerde (yirmili veya yirmibeşli)
okutulduğu, şerh-i mevakıfın da bizzat kendisinin Cihannüma'sında
belirttiği gibi Kırklı medreselere ait bir kitap olduğu bilinen bir
husustur. Buna göre her iki eserin de en yüksek medrese kabul edilen
Medaris-i Semaniye'de okutulması, ihtimal dahilinde gözükmemektedir.
Yukarda kısaca ele alman rivayetler, aklı ilimlerin medreselerde
ihmal ve terk edildiklerini göstermekten çok uzaktır. Kaldı ki,
Çelebi'nin kaldırıldığını iddia ettiği kitaplar, kelam ilmine
aittir. Pek çok yazarın dini ilimler kategorisinde gösterdiği
Kelam'ın ve buna ait kitapların program dışı kalması -ki bu medrese
tarihinde hiç vaki olmamıştır nasıl oluyor da aklı ve felsefi
ilimlerin ihmali anlamına geliyor? Bu ifadeleri birer tarihi
gerçekmiş gibi kabullenip, bunlardan büyük sonuçlar çıkaran ve bir
kısmı yukarda ismen zikredilen araştırmacıların görüşleri, böylece
sağlam dayanaktan yoksun bulunmaktadır. Zira biraz sonra etraflıca
ele alacağımız çok sayıda belge ve kaynak, program dışı bırakıldığı
iddia edilen derslerin, sonraki yüzyıllarda medreselerde hala
okutulduklarını açık bir şekilde göstermektedir. Kanaatimce yapılan
yanlış değerlendirmelerin temelinde medrese kurumunun ne olduğuyla
ilgili soru yatmaktadır. Medrese değimiz kurum nedir? Ne için
kurulmuştur? Bu kurumda verilen eğitim ve öğretimin maksadı nedir?
Bu sorulara verilecek doğru cevaplar , mezkur kurumlar hakkında daha
sağlam konuşmaya imkan sağlayacaktır.
Her şeyden önce medreseler, esas itibariyle fıkıh başta olmak üzere
İslam ilimlerinin tedris ve tahsil edildikleri müesseselerdir .Başka
bir ifadeyle medreseler , Nizamü'l-mülk'le beraber kurumlaşmasından
itibaren, gerek Selçuklular devrinde ve gerekse Osmanlı'larda, ilk
planda devletin müderris, kadı ve müftü ihtiyacını karşılamaya matuf
faaliyet gösteren kurumlar olarak dikkat çekmektedirler. Bu bakımdan
medreseleri, G .Makdisi'nin de ifade ettiği gibi esas itibariyle,
kurucunun mensup olduğu mezhebe göre fikıh öğretimi yapılan bir
eğitim-öğretim kurumu, bir okul (College of law) olarak tarif etmek
abartılı olmayacaktır. Bu özellik Osmanlı medreseleri için de
geçerlidir.
Bazı yerlerde hadis, kıraat ve tıp gibi ilimlerin öğretimi için
kurulan özel medreseleri bir tarafa bırakırsak, medreseler
genellikle, devletin ihtiyaç duyduğu müderris, müftü ve kadıların
yetiştirilmesine hizmet etmişlerdir. Hem müftülerin hem de kadıların
vazifeleri icabı İslam hukukunu iyi bilmeleri gerekmekteydi .Bunun
için medreseler , başta fıkıh olmak üzere hadis, tefsir, akaid ve
ahlak gibi ulum-i nakliye olarak nitelendirilen dini-hukuki
derslerin tedris ve ta'lim edildikleri kurumlar olarak faaliyet
göstermişlerdir. Bir araştırma enstitüsü ya da bir akademi olmaktan
çok, devlet kurumlarına eleman yetiştiren birer eğitim kurumu olarak
çalışmışlardır. Bundan dolayı, medreselerde bilimsel çalışmalar ,
ilmi etüdler ve araştırmalar istisnaidir. Esas olan, var olan
bilgileri muhafaza etmek ve bunu yeni nesillere gerekirse küçük
ilavelerle (şerh ve haşiye şeklinde) aktarmaktır.
Peki, akli ilimlere, medrese ders
programları arasında hiç yer verilmedi mi?
Ulum-i akliye kategorisinde yer alan derslerin 16 .yüzyıla kadar
okutulduğunda bir şüphe olmadığına göre ve sorun bu derslerin mezkur
asırdan sonra ihmal edildiği iddiası olduğuna göre biz, söz konusu
derslerin sonraki asırlardaki durumunu inceleyeceğiz. Hemen
belirtelim: Akli ilimler olarak bilinen dersler , medrese
tedrisatının esasını teşkil etmezler, ancak bu, mezkur derslerin hiç
okutulmadığı anlamına da gelmez. Akli ilimler , medreselerde, asıl
ilimlere hazırlayıcı veya yardımcı ilimler olarak tahsil ve tedris
edilmişlerdir. Bu durum, medresenin kurumsallaşmasından beri hem
Selçuklularda, hem de Osmanlı döneminde geçerli olmuştur. Bu
görüşümüzü destekleyen pek çok malzeme bulunmaktadır. Bu belgelerden
biri medrese mezunlarına ait otobiyografilerdir.
Nitekim Taşköprülü-zade (öl, 968/1561), eş-Şaka'ik en-nu'maniye'de,
Şeyhü'lislam Feyzullah Efendi (öl. 1115703) kendi hal tercümesinde,
Abdullah b. Muhammed el-Ahıskavi (öl. 1218/1803) Revamizu'z-a'yan
adlı eserinde okudukları ve okuttukları dersler hakkında bilgiler
vermişlerdir.
Taşköprülüzade, eş'-Şaka'ik en-Nu'maniye fi Ulemai'd-Devleti'l
Osmaniye adlı eserinin sonunda, kendi haltercümesini verir. Burada
tahsil ve müderrislik hayatı boyunca okuduğu ve okuttuğu derslerden
bahseder. Buna göre O, nakli ilimlerin yanında akli ilimlere ait
Mantık'tan İs'agoci'yi Hüsameddin el-Kati'nin şerhiyle birlikte,
Şerhu's-şemşiye'yi Şerif el-Cürcani'nin buna yazdığı haşiyesiyle
birlikte okumuş ve Şerif el-Cürcani'nin Şerhu'l-matali' inin bazı
bölümlerini de tahkik ve itkan etmiştir .
Taşköprülüzade, Hikmet'ten Şerh-i Hidayeti'l-hikme'yi Hocazade'nin
buna yazdığı haşiyeleriyle birlikte okumuştur. Hey'et'le ilgili
olarak Kadızade-i Rumi'nin Şerh-i muzahhas fi'l-hey'e'sini , Mirim
Çelebi'nin Risale fi semti'l-kıble'sini ve Ali Kuşçi'nin el-Fethiyye
fi'l-hey'e'sini okumuştur.
Hendese'den, Kadızade-i Rumi'nin Şerh-i eş'kali't-te'sis'ini ve
hisab'tan Şerhi't-tecnis fi’l-hisab'ı okumuştur. Bu durum bize, sözü
edilen derslerin, Semaniye Medreseleri'nin kuruluşundan bir asır
sonra, XVI. yüzyılın ortalarında hala medreselerde okutulmaya devam
edildiklerini gösterir.
XVII. yüzyılın ikinci döneminde okuduğu anlaşılan Şeyhü'lislam
Feyzullah Efendi kendi haltercümesi'nde akli ilimlerden şu kitapları
okuduğunu zikretmektedir, Mantık dersinde, Şerh-i tehilbu'l-mantık
ve haşiyesini; Hikmet'ten Şerh-i hidayeti'l-hikme ve Şerh-i
hikmeti'l 'ayn ; Hey'et'ten Şerh-i muzahhas fi'l hey'e ve
haşiyesi; Hisab'tan Hulasatu'l-hisab ; Hendese'den Eşkali't-te'sis'i
okumuştur ki bu, şikayet konusu olan derslerin XVII. yüzyılın ikinci
yarısında da medrese okutulmaya devam edildiklerini gösterir, Daha
da ilginci, Feyzullah Efendinin, Çelebi'nin kaldırıldığını iddia
ettiği Kelam'a ait Şerh-i tecrid ve Haşiye-i tecrid'i de okuduğu
dersler arasında zikretmesidir.
Akli ilimlerin 18. asırda da okutulmaya devam edildiklerini,
Abdullah b, Muhammed el-Ahıskavi (öl. 1218/1803)'nin ''Revamizu'l-ayan''
adlı eserde verdiği bilgilerden de anlıyoruz. Kur'an'ı babasından
öğrenen el-Ahıskavi, daha sonra Kars'a gelerek burada Arap dili ve
edebiyatıyla diğer klasik dini-nakli ilimleri tahsile başlamış, bu
esnada akli ilimlerden şerh-i isagoci'yi; el-Fenari fi'l mantık'ı
tanınmış şerhleriyle; Kadımir'in haşiyesi Lari'yle birlikte; Şerh-i
hikmeti'l'ayn'ı diğer şerhlerle birlikte okumuştur, Daha sonra
Amid'e gelen Ahıskavi, burada Hulasatü'l-hisab'ı okumuş ve riyaziye,
hendese, ilm-i mikat, usturlab'la ilgili bilgileri öğrenmiştir,
Kendisi, Şerh-i şemşiyye ve Eş'kalü't-te'sis ile şerh-i çağmini fi'l-hey'e'yi
de okuduğu dersler arasında zikretmektedir.
Medrese mensuplarına ait hal tercümelerinden başka bir takım eserler
daha vardır ki, bunlar bize bir taraftan dönemin genel geçer ilim
anlayışını yansıttıkları gibi, diğer taraftan tedavülde bulunan
dersler hakkında da ışık tutmaktadırlar.
Bunlar arasında İshak b. Hasan et Tokadi (öl 1689)'nin Nazmu'l-ulum'u
, Saçaklızade (öl. 1732)'nin Tertibu'l-ulum'u ve Erzurumlu İbrahim
Hakkı (öl, 1780)'nın Tertibu'l-ulum'u oldukça dikkat çekicidir. 17.
asır sonları ile 18. asra ait bu eserlerin ortak yönü, bir talebenin
kemal sahibi olabilmesi için tahsil etmesi önerilen ilim dalları
arasında ulum-i akliye kategorisinde yer alan derslere de yer
vermeleridir. Bu eserlere bakıldığında, akli ilimlerin mezkur
asırlarda tedavülde oldukları ve ulema ve medreseliler tarafından
okunup işlendikleri anlaşılmaktadır.
Medreselerde okutulan dersler ve kitaplarla ilgili bilgilerimize
ışık tutacak kaynaklar arasında batılı yazarların, araştırma ve
gözlemlerine dayanan eserler de vardır. Bunlardan birisi, 1679/80'de
İstanbul'da bulunan İtalyan Comte de Marsigli'nin gözlemlerine yer
verdiği eserdir, Osmanlıların en önemli meşguliyetlerinden birisinin
ilim tahsili olduğuna dikkat çeken yazar, okullarda dini ilimleri
öğrenenlerden ilerlemek ve yükselmek isteyenlerin mantık, antik çağ
bilimleri ve bilhassa tıp sahalarına büyük ilgi gösterdiklerini,
geometri, astronomi, coğrafya ve ahlak dersleri üzerinde İlgiyle
durduklarını belirtiyor, Yine, 17 y. yılın ikinci yarısında Osmanlı
Devleti'ne gelen İngiliz seyyah Wheler, İmparatorluğun bütün büyük
şehirlerinde geometri ve diğer ilimlerde ders veren müderrisler'in
varlığından söz etmektedir. 1741 yılında Fransa'nın İstanbul
elçiliğince hazırlattırılan Kevakib-i Seb'a (Yedi Yıldız) adlı eser
de bize, konumuz açısından çok çarpıcı bilgiler sunmaktadır. Bir
medrese öğrencisinin, sırasıyla aldığı dersleri ayrıntılarıyla veren
eser, talebenin nahivden sonra Mantık ilmine başladığını, bu dersle
ilgili olarak sırasıyla önce İs'agoci risalesini, daha sonra bunun
şerhi Hüsam-ı Kati ve haşiyesi Muhyiddin risalesi'ni, sonra Fenari
ve haşiyesini, sonra Şemsiyye kitabını, sonra Tehzib'i ta'lik ve
şerhleriyle, sonra Şemsiyye'nin şerhi Kutbuddin-i Şirazi, haşiyesi
Seyyid ve Kara Davud ile okuduğunu ve Mantık tahsilini, Şerh-i
matali' ile tamamladığını belirtir.
Esere göre, daha sonra, Nazari Hikmet ilmine başlanır. Bu derse
Hidayetü'l-hikme'yi okuyarak başlayan talebe, daha sonra bunun şerhi
Kadımir ve haşiyesi Lari'yi de geçerek, bu ilmi Hikmetül 'ayn
kitabıyla tamamlar .
Bundan sonra Kelam ilmine geçilir. Esere göre bu derste, Ömer Nesefi
risalesi, Şerh-i aka'id ve haşiyesi Hayali, İsbat-ı Vacip, Aka'id-i
celal gibi kelam kitaplarıyla temel bilgileri elde edenler, daha
sonra Mevakif veya Şerh-i mevakıf'a geçerler ve bu ilmin tahsilini
Şerh-i makasıd ile tamamlarlar.
Eserde, Hikmet, Hey'et, Hendese ve Hisabla ilgili olarak da şunlar
belirtilmektedir :
''Şerh-i Mevakıf ve Makasıd her ne kadar kelam ilmiyse de alet
ilimlerinin cümlesini, hikmet, hey'et, hendese ve hisabı zikreder.
Hendese ve hisab ''mahsusat'' kabilinden olup çok fikre muhtaç
olmadığından onu müstakilen ders edip okumazlar. Hemen zikrolunan
ilimler arasında müzakere ederler. İktisar rütbesinde hendese
ilminde Eşkal-i te'sis adlı bir kitap vardır; onu okurlar. Ondan
sonra istiksa rütbesinde delilleriyle Öklidis kitabını okurlar.
Hisabda dahi iktisar rütbesinde Bahaiyye vardır; onu okurlar.
Üzerine Ramazan Efendi2 ve Çulli'si dahi takrir olunup iktisadın
yukarı rütbesine yakın olur...''
Eser talebelerin tatil günleri ve bu günlerdeki meşguliyetleriyle
ilgili aktardığı bilgiler arasındaki şu ifadeler konumuz açısından
oldukça önemlidir.
“...Malum ola ki alimler, öğrencilerin tabiatlarına melal gelmeyip
daima ilme teşvik etmek için Salı ve Cuma günlerini tatil
etmişlerdir. Bu iki günde öğrenciler bazı malzemelerini hazırlar ,
yaz günü ise mesire yerlerine gezmeğe giderler. Orada da yine pek
boş durmayıp hisab, hendese ilmi, usturlab, rub', misaha, Hind, Kıbt
ve Zenc hisabı, parmak hisabı, ağırlıkları kaldırma ilmi (=mekanik)
ve bunlar gibi müstakilen derse ihtiyaç duyulmayan ilimleri müzakere
ederler. Kış günü ise, geceleri sohbet edip, muamma, bilmece,
muhadarat, tarih, şiir , aruz ve divan müzakere ederler ...”
Bu ifadeler , aklı ilimlerin 18. yüzyılın ilk yarısında da
okutulmakta olduklarını hatta tatil günlerinde bile öğrencilerin,
Matematik, Geometri, Astronomi ile ilgili bilgilerini geliştirmek ve
uygulamakla meşgul olduklarını, açık bir şekilde göstermektedir.
Ders programlarını tesbit etmemize ışık tutacak bir diğer mühim
kaynak, medrese tahsilini bitiren talebelere hocaları tarafından
verilen İcazetname'lerdir. Hem okunan İlim dallarını, hem kullanılan
ders kitaplarını tesbit etmede son derece sağlam bilgiler sunan bu
belgelerden bir kısmı genel (İcazet-i amme) ve uzun olup, icazeti
veren hoca ve alan talebenin akli ve nakli ilimleri başarıyla tahsil
ettiklerini İfade eder .Bazı İcazetnamelerde ise İlimler ve dersler
hakkında tafsilatlı bilgiler verilmemekte; sadece İcazeti alanın
akli ve nakli ilimleri başarıyla tamamladığı zikredilmektedir. Bir
de belli br ilim dalıyla ilgili olarak verilen hususi icazetnameler
(İcazet-i hassa) vardır. Bunlar talebenin akli veya nakli ilimlerden
birinden (mesela Feraiz, Hadis, Kıraat v.s.) aldığı icazetlerdir.
Aklı ilimlere ait verilen veya alınan İcazetlere örnek olarak
şunları vermek mümkündür. Ahmed ibn İsa eş-şafi'i, hocası Kemaluddin
b. Takiyyüddin eş-şafi'i el-Halebi'nin aritmetik ile ilgili eserini
okumuş ve 17 Recep 1054 yılında bu dersten icazet almıştır. Yine
Muhammed Hasib b. Ahmed el-Kıbrısi, Muhammed b. Ali el-Bozkırı el Mağnisavi'den
hisab ve feraiz okutma icazeti almıştır. Osman b. Salim el Vardani
el-Hayyat diye tanınan hocası Ebu'l-İtkan Mustafa el Vefa'i (öl.
1203/1789)'den astronomi ve matematik ilimleri için bir icazetname
almıştır.
Genel İcazetnamelerde konumuz açısından dikkat çekici olan, icazeti
alan ve verenin hususiyetlerinden bahsedilirken genellikle onların,
hem ulum-i nakliye'yi hem de ulum-i akliyeyi okumuş kimseler
oldukları belirtilmektedir. Nitekim Mustafa Da'fi b. İbrahim el
Giridi adlı bir şahsa verilen İcazette bu kimsenin ilimlerin
cüz'iyyatını ve külliyatını; fenlerin aklı ve naklisini tahsil
ettiği belirtilmektedir. Aynı İcazetnamede sözü edilen şahsın
müderrisler zincirinde yer alan katip, şair ve hatip olan Mevlana
Haki Abdurrahman Efendi’den fünün-i hikem ve tabi'iyat, ilahiyat ve
riyaziyat okuduğu zikredilmektedir. H. 1260 yılında ibrahim Edhem b.
İsmail el-Balıkesri'ye verilen bir İcazetnamede bu şahsın, akli ve
nakli ilimleri başarıyla okuduğu belirtilmektedir. Erginli Muhammed
Hulusi Efendi'ye verilen 1298/1881 tarihli icazetnamede, mezkur
şahsın dini ilimler yanında Kelam, Belagat, Mantık, Hikmet, Edebiyat
vesaire okuduğu belirtilmektedir.Tarihi okunamayan bir icazetnamede
Kastamonulu Muhammed Vasfı Efendi'nin nakli ilimler yanında
Mantıktan İs’agoci, Tasavvurat ve Tasdikat; Kelam'dan Tehzib okuduğu
görülmektedir. Bir başka İcazetnamede Hasan Tahsin el-Rizevi adlı
şahsın nakli ilimler yanında akli ilimlerden İsagoci şerhini, el-Fenari'yi,
el-Hayali ve Kadımir'i; Şerhu'l-metali'; Şerh-i mevakıf ve Şerh-i
çağmini'yi tahsil ettiği yazılmaktadır.
Bu örneklerden bize, aklı ilimler olarak nitelendirilen derslerin
bazılarının veya tamamının, 19. yüzyılda da medreselerde okunmuş
veya okutulmuş olduklarını göstermektedir. Mezkur asrın ikinci
yarısına ait ve Mübahat Kütükoğlu tarafından yayınlanan ''1869'da
Faal İstanbul Medreseleri'' listesinde mevcut 5369 talebeden
1101'nin mantık (374 Fenari, 610 Tasavvurat, 117 Tasdıkat);
287'sinin Aka'id şerhi; 108'inin hikmetten Kadımir 3, 182'si ise
kelam'dan Celal 4 okumakta olduğu görülmektedir. Bu, aklı ilimlerden
Mantık, Kelam ve Hikmet'in, İstanbul medreselerinde, 19 y.yılın
ikinci yarısında da tahsil edilmeye devam edildiğini göstermektedir
.Ancak bu listede, Hendese ve Hey'etin yer almadığı dikkat
çekmektedir. Bundan, söz konusu dersleri, mezkur öğretim döneminde
okuyan bir talebenin bulunmadığı anlaşılabilir. Fakat, listenin
bütün öğretim dönemini kapsamadığı ve İstanbul'daki medreselerle
sınırlı olduğu da unutulmamalıdır. Bir başka husus, mezkur
derslerin, 18. asrın sonlarına doğru kurulmaya başlayan ve 19. asrın
ortalarından itibaren hızla yayılan Medrese dışı eğitim-öğretim
kurumlarına kaydırılmış olabileceğidir.
Aklı ilimlerin terk veya ihmalinin doğru olmadığının bir başka
delili, bu derslere ait kitapların medreselerde, değişik zamanlarda,
defalarca istinsah edilmeleridir. Örneğin Hisab ilmine ait
Hulasatü'l-hisab adlı eser, ilki 1064'te olmak üzere, çeşitli
bölgelerde bulunan 14'den fazla medresede istinsah edilmiştir Yine
Kadızade-i Rumi'nin Hendeseye ait Tuhfetü'r-re'is adlı eseri de,
aralarında İstanbul Semaniye ve Şehzade medreseleriyle Bursa
Sultaniye medresesinin de bulunduğu 30'dan fazla yüksek dereceli
medresede istinsah edilmiş ve üzerine çok sayıda şerh ve haşiye
yazılmıştır. Kadızade-i Rumi'nin, Astronomiyle ilgili Şerhü'l-mulahhas
fi'l-hey'e'si de 20'den fazla medresede istinsah edilmiştir. Bu
örnekleri çoğaltmak mümkündür .İstinsahların en yoğun olduğu dönem
18 yüzyıldır. Bu kitapları istinsah edenler, müderrisler veya kısmen
de talebelerdir. Bir Müderris veya talebe, kullanmayacaksa bir
kitabı neden yazmak veya kopyalamak ihtiyacı duysun. O halde, bu
kitaplar kullanılıyordu, işleniyordu, isteniyordu ki, istinsah
edildiler.
Görüldüğü gibi, pek çok kaynak, aklı ilimlerin -hiç değilse
bazılarının medreselerde sürekli bir şekilde tedris ve tahsil
edildiklerini gösteriyor. Sözkonusu derslerin ihmal edilmelerine
dair K.Çelebi'ye ait rivayetler okutulduklarına dair pek çok
rivayet, delil ve belge bulunmaktadır.
Medreselerin Gerilemesinde Akli İlimlerin
Rolü Meselesi
Akli İlimlerin İhmal edildiğinden hareket eden yazarlar ,
İfadelerinin devamında, bu durumun, İlmin İnkırazına yol açtığını ve
medreselerin gerilemesine birinci derecede sebep olduğunu ileri
sürmektedirler. Yukarıda ayrıntılı olarak verdiğimiz bilgi, belge ve
kaynaklar bize, aklı ilimlerin program dışı bırakılmalarının söz
konusu olmadığını, tersine medrese tedrisatında bir sürekliliğin,
büyük bir geleneğin mevcut olduğunu gösteriyor. Kaldı ki,
medreselerin gerilemesi ile akli ilimler arasında bir bağ kurma, bu
kurumların kuruluş, amaç ve işleyişleri dikkate alındığında anlamsız
-hatta imkansız kalmaktadır. Medreselerin gerilemesinden söz
edildiğine göre, bu kurumlar için bir gelişme, bİr yükselme dönemi
kabul ediliyor demektir. Öyleyse şu soruyu sormak gerekir.
Medreselerin yükselmesi, akli ilimlerin buralarda okutulması
neticesinde mi olmuştur? Osmanlı medreselerinin, 15. asırda
yükseldiği ve 16. asırda en parlak dönemine ulaştığı genel olarak
kabul edilirse, o durumda, bu yükselmeyi sağlayan temel dinamiklerin
akli ilimler olduğu söylenebilir mi? Bu sorulara doğru cevaplar
verebilmek, Medrese sistemini, amaç, içerik ve işleyiş açısından iyi
anlamak ve doğru değerlendirmekle mümkündür. Yukarda kısaca
değinildiği gibi, medrese tedris sisteminde, esas olan dini/nakli
ilimlerdir. Akli ilimler ise araçtır , asli ilimlere hazırlayıcı ve
yardımcı derslerdir. Bu itibarla, medreselerin gerileyişi, hangi
devirlerde ne kadar akli ilimlerin okutulup okutulmaması ile ilgili
bir durum değildir. Böyle bir kriter, asıl gayesi, dini kaynaklardan
yararlanarak görev yapacak yargıç, müftü ve müderris yetiştirmek
olan bir eğitim kurumu için geçerli olamaz. Medrese kendisinin asli
görevi olan İslam ilimlerinin eğitim ve öğretimi görevini, pek çok
dış etkenler tarafından etkilenmiş olmasına rağmen, tarih boyunca
kesintisiz bir şekilde sürdürmüştür. Dolayısıyla medresenin
gerileyişi ve çöküşü, iddia edildiği ve sanıldığı gibi kendi bünyesi
içine giren, yavaş yavaş bütün organları kemiren ve nihayet ölüme
götüren hastalık gibi bir İflas süreci değildir. Medresenin
İ'tibarının kaybının sebebİ daha çok, bu kurumun devlet için
arzettiği fonksiyonda aranmalıdır. İslami bir eğitim kurumu olarak
medrese başlangıçta devlet elitinin, memurların, müderrislerin,
müftü, hakim ve yargıçların ve diğer önemli devlet görevlilerinin
eğitiminde ve yetiştirilmesinde çok önemli bir rol oynuyordu.
Osmanlı yönetimi, meşruiyetini, şer'i esaslarda arıyordu. Eğitimle
beraber yönetim, hukuk, adalet ve yargı sistemleri de, şer-i şerif
esaslarına göre biçimlendirilmişti. Bu esasların tesbiti, yorumu ve
uygulaması, medreselerden yetişen ulemanın yetkisi altındaydı. Ulema
ve medrese, sistemin ortasında, tam merkezinde yer alıyordu.
Ulemanın başı Şeyhü'I-islam, protokolde Vezir-i A'zam'ın arkasında
kalmasına rağmen hem Sultan hem de vezirleri, önemli kararlarlarını
ve icraatlarını, onun onayına sunmak zorundaydı. Medresenin ürettiği
zihniyet ve kültür , sistemin arzu ve hedefleriyle çelişmiyordu.
Sistem için medrese, medrese için de sistem gerekliydi. Bu durum,
Tanzimata kadar -daha doğru bir İfade ile modernleşme sürecinin
başlamasına kadar- devam etti.
Tanzimattan sonra devlet, kendini yeniden tanımladı; klasik Osmanlı
sisteminde gedikler açılmaya ve buralara, Avrupa uygarlığının ürünü
kurum ve kuruluşlar yerleştirilmeye başlandı. Batı'ya yöneliş,
Avrupa'nın sadece tekniğini değil, aynı zamanda zihniyetini,
İdeolojisini, felsefesini, bilimini, kültürünü... de beraberinde
getirdi. Bu yeni değişim ve dönüşümle medrese, kendini bir anda
sistemin merkezinden uzaklaştırıldığını gördü. Yerine batı modeline
göre kurulan eğitim kurumları geçti. Medreseliler de, hem
kıyafetleriyle, hem zihniyet ve ideolojileriyle gücü ve İktidarı
elinde bulunduranların yanında ve yeni sistem içersinde ahengi bozan
bir görüntüye sahipti. Medreselerin işlevsizliği, İflası,itibar
kaybı v.s. İşte burada, bu değişim ve dönüşümde aranmalıdır. Evet,
İlim zihniyeti, program, disiplin, devamlılık v.s. gibi hususlar bir
sistemin sağlıklı işlemesi açısından önemli faktörlerdir. Ancak,
Medreselerin gerilemesi çerçevesinde öne sürülen nedenler, 16.
asırdan sonra birdenbire ortaya çıkmış değildir.
Sonuç
Bütün bu bilgi ve belgelerin ışığında konumuzu şu şekilde
sonuçlandırabiliriz:
-Akli ilimlerin ihmal ve terkiyle ilgili K.Çelebi'nin tenkitleri
doğruyu yansıtmamaktadır. Konuyla ilgili yeni çalışmalar ve bilhassa
Prof. Dr. İhsanoğlu, K.Çelebi'nin rivayetlerindeki çelişkileri
detaylarıyla incelemiştir.
-K. Çelebi'nin ''sonradan gelenler, bunlar felsefiyattır'' diyerek
programdan çıkardıklarını iddia ettiği Haşiye-i tecrid ve Şerh-i
mevakıf, Kelam ilmine ait olup, sonraki devirlerde de elden
düşmediği anlaşılmaktadır. Medrese eğitim sisteminin doğal bir
parçası olan Kelam ilmi, ya yukarda zikredilen eserler veya bu ilme
ait diğer standart ders kitapları vasıtasıyla kesintisiz tedris ve
tahsil edilmiştir .
-Akli ilimlerin diğer kollarım teşkil eden derslerin ve bu derslere
ait klasik eserlerin, 16. yüzyıldan sonra da okutuldukları
görülmektedir. Ancak bu derslerin, medrese eğitim sisteminin
temelini teşkil etmedikleri, dini-nakli ilimlere 'yardımcı ders ''
olarak değerlendirildikleri açıktır.
-Medrese sistemi (program, amaç, işleyiş, içerik v.s.) içersinde bir
bütünlük, bir süreklilik, değişmeyen uzun bir gelenek mevcuttur.
Dolayısıyla 15., 16. asırlarda tahsil ve tedris edilen ilimler, bu
süreklilik ve gelenek gereği, 17 ., 18., 19. asırda da vardır,
okunmuştur ve okutulmuştur. Medrese sistemi içinde ilk esaslı
değişmeler, ancak II. Meşrutiyetten sonra gerçekleşmiştir.
-Akli ilimler sahasında geçerli olan derslerin kalitesi, içeriği,
amacıyla müderris ve talebelerin bu alandaki ilmi performansları,
esasında medrese sitemini kavramak açısından araştırılması gereken
önemli sorular olmakla beraber , bu tebliğin sınırını ve konusu aşan
bir konudur.
-Ulum-i akliyenin program dışı bırakılmaları söz konusu olmadığına
göre, medreselerin gerilemesinde bu ilimlerin ihmalinin birinci
derecede amil olduğu tezi de havada kalıyor, demektir. Esasen,
medreselerin yükselmesi veya gerilemesini akli ilimlerin okutulup
okutulmamasına bağlamak mümkün değildir.
-Bu söylenenlerden, Medrese sisteminin her devirde mükemmel
işlediği, hiç bir kusuru olmadığı, burada çok kaliteli
eğitim-öğretim faaliyeti yürütüldüğü, hiç bir eleştiriyi hak
etmediği anlaşılmamalıdır.
---------------------------------------------------------------------------------
*Ruhr-Universitaet-Bochum
1- Emin Beğ: ''Tarihçe-i Tarik-i Tedris'', İlmiye Salnamesi, s. 647.
2- Aslı " Hallu'l-Hulasa li-ehli'r-riyasa" dır ve Ramazan b. Ebi
Hureyre el-Cezeri el-Kadiri (1076/1665'te sağ)'nin Hulasatu'l-hisab'a
yazdığı bir şerhtir.
3- Hidayetü'l-hikme'nin bir şerhi olan Kadımir, aynı adla meşhur
Hind'li Mir Hüseyin el-Meybudi'ye aittir.
4- Celal, Celaleddin ed-Devvani'nin, Taftazani'nin Tehzibu'l-kelam
ve'l-mantık adlı eserine yazdığı bir şerhtir.
|