|
Prof. Dr. Mikail Bayram
Anadolu Selçukluları zamanı. fikir hareketleri bakımından çok renkli
ve çeşitlidir. Bu renklilik ve çeşitlilik, büyük ölçüde birbirinden
küçük nüanslarla ayrılan pek çok dinî zümrelerden kaynaklanmaktadır.
Abdallar, Ahiler, Haydarîler, Kalenderler (Cavlakîler), Mevlevîler,
Babaîler, Bektaşiler, Şemsîler, Evhadîler, Rufaîler, Ekberîler,
Kübrevîler vs. bu dönemde Anadolu' da faaliyet gösteren dinî, siyası
ve fikrî zümrelerdir. Bu zümreler Anadolu insanını
teşkilatlandırmakla kalmıyor, bugünkü siyası partilerin yaptığı gibi
tabanda kültürel ve siyası kadrolaşmayı da sağlıyordu. Her tarikatın
ve dinî zümrenin cemaati, desteklediği şehzadeyi ve bu şehzadenin
siyası kadrosunu iktidara getirmek için faaliyet göstermekte idi.
İşte bu faaliyetler sonucu zaman zaman iktidar bunalımları ve iç
çatışmalar da meydana gelmekteydi.
Bu devirde meydana gelen ve ''Babaîler İsyanı'' diye bilinen Türkmen
hareketleri, bu tür bir siyası-dinî (tasavvufi) harekettir. Mevlânâ
ve hocalarının başlattığı ve XIII. asır sonlarında ''Mevlevîlik''
diye adlandırılan hareket de, aslında dinî-siyası (tasavvufi) bir
harekettir. 1256 yılından itibaren uzun bir süre iktidar olmuştur.
Moğolların ve Moğol yanlısı iktidarların himayesini kazanmıştır.
Mevlânâ'nın mektupları ve sohbetleri incelendiği zaman, onun
devrinin siyasîleri ile sıkı ilişkiler içinde bulunduğu ve belli bir
siyasi kadronun fikrî tabanını oluşturmaya yönelik faaliyetler
içinde olduğu, rahatlıkla fark edilebilmektedir.
Bu dini ve fikri akımların bir çoğu dışarıdan Anadolu'ya gelmiştir.
Yesevîlik, Kalenderîlik, Kadirîlik, Kübrevîlik gibi. Fakat bu
akımlardan bazıları Anadolu'dan neş'et etmiş ve belli bir merkezden
yönetilmiştir. Meselâ Ekberiye hareketi; Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin
üvey oğlu Sadrüddin Konevî'nin başlattığı bir fikri cereyan olup,
merkezi Konya idi. Celaliye veya Mevlevîlik denilen dinî-tasavvufi
hareketler de, Mevlânâ ve hocalarının başlattığı bir fikrî akım
olup, daha sonraları Mevlânâ'nın halifeleri (Posr-nişînler)
tarafından bir tarikat ocağı haline getirilmiştir. Bu hareketin
merkezi de Konya olmuştur. Keza Bektaşilik hareketi de Anadolu
orijinlidir. Kurucusu olan Hacı Bekraş-ı Veli. bugünkü adı
Hacıbekraş olan Sulucakarahöyük'de yaşadığı ve medfun olduğu için,
burası tarih boyunca Bektaşiliğin merkezi konumunda olmuştur.
Anadolu Selçukluları Devri'nin en ünlü şair-murasavvıf1arından olan,
Türkmen asıllı Şeyh Evhadüddin Hamid el-Kirmanî'nin başlattığı
Evhadiyye hareketi de, XIII. asrın başında Kayseri'den neş'et etmiş,
en güçlü siyası-fikrî ve dinî (tasavvufî) bir mahiyette tezahür
etmiştir. Özellikle I. Giyasüddin Keyhüsrev ve oğlu I. Alaüddin
Keykubad zamanında iktidarın destek ve himayesini kazanmıştır. Bu
hareket aslında, 34. Abbasî halifesi en-Nasîr li-Dinillah'ın
organize ettiği ve yönettiği ''Fütüvvet Teşkilatı''na bağlı olarak
kurulmuştur. Şeyh Evhadüddin Kirmanı Abbasî Halifeliği tarafından,
Anadolu'ya Şeyhu'ş-şuyûhi'r-Rum (Anadolu'daki şeylerin şeyhi) olarak
gönderilmiştir. Bu bakımdan Evhadüddin Fütüvvet Teşkilatı'nı
Anadolu'da kadrolaştıran ve yöneten kişidir. Bu yönü ile o, Anadolu
Ahi Teşkilatı'nın (Ahiyan-ı Rum) ve bu teşkilatın kadınlar kolu olan
Anadolu Bacıları Teşkilatı'nın (Bacıyan-ı Rum) teşekkülünde de büyük
rol oynamıştır. Evhadüddin'in Ahi Teşkilatı'nın baş mimarı sayılan
ve ''Ahi Evren'' diye bilinen Şeyh Nasırüddin Mahmud el-Hoyî'nin
kayınpederi ve Bacılar Teşkilatı'nın lideri Fatma Bacı'nın babası
olduğunun hatırlanması onun Anadolu'ya has olan bu iki tarihî
kuruluş içindeki yeri ve önemini açıklamaya yeterlidir. Ahi
Teşkilatı ve bu teşkilatın kadınlar kolu olan Bacılar Teşkilatı
(Baciyan-ı Rum) da, ilk olarak Kayseri'de kurulmuş ve buradan da
Anadolu'ya yayılmıştır.
Evhadüddin-i Kirmanî, Kayseri'de sur içinde bulunan Ahilere ait
sanayi sitesinde, Dabbağlar (Dericiler) Çarşısı ile Külah-duzlar
Çarşısı arasındaki mescide bitişik olan Hanikâhda ikamet ediyordu,
Bu Hanikâhın bir kapısı mescide, bir kapısı da kızı Fatma Hatun'un
oturduğu eve açılıyordu. İşte bu Hanikâhda irşad ve tedris ile
meşgul idi. Çevresindekilerle Türkçe olarak konuştuğu için,
Türkmenler arasında büyük bir şöhrete sahip olmuş ve geniş bir çevre
edinmiştir, O dönemde Anadolu'daki Ahiler çoğunlukla ona mensup
idiler, Bununla beraber o, İran kültür ve edebiyatına çok vakıf iyi
bir şairdir. Evhadüddin-i Kirmanî Kayseri'de ikamet ettiği
zamanlarda, sık sık Erciyes Dağı eteğindeki Battal Mescidi'ne gider
burada itikafa çekilirdi. Bazı talebelerini burada çileye sokardı.
Burada onun gözetiminde çileye giren Zahid Türk diye anılan zatın,
Hacı Bektaş-ı Veli olduğu karinelerden anlaşılmaktadır.
Anadolu Selçukluları Sultanı I. Gıyasüddin Keyhüsrev ikinci defa
tahta geçince, (601/1204) hocası Malatyalı Şeyh Mecdüddin İshak'ı
(618/1221) cülûsunu Abbasî Halifesine bildirmek üzere Bağdad'a
göndermiştir. Mecdüddin İshak (Şeyh Sadruddin-i Konevı'nin babası) o
yıl hacca gitmiş, Bağdad üzerinden Anadolu'ya dönerken beraberinde
birçok mutasavvıf ve ilim adamlarını da Anadolu'ya celbetmiştir,
Ünlü sofi Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Evhadüddin-i Kirmanî, Ebu Ca'fer
Muhammed el-Berzaî, Şeyh Nasırü'd-din Mahmud (Ahi Evren) bunlardan
birkaçıdı. Bu olay 601/1204 senesinde vuku bulmuştur. Nitekim
Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin 602/1205 yılında Konya'da olduğu
bilinmektedir. Ebu Ca'fer Muhammed el-Berzaî de
''Ravzatü'1-müridîn'' adlı eserinde, Konya'daki evinde Evhadüddin-i
Kirmanî'nin kendilerine, Hace Yusuf-i Hemedanî'nin (540/1148) bir
kerametini anlattığını bildirmekte ve bu kerameti ondan
nakletmektedir, Aynı kerameti İbnü'l-Arabî de gene Evhadüddin'den
naklen anlatmaktadır. Böylece I. Gıyasüddin Keyhusrev'in elçisi
olarak Bağdad'a gönderilen Şeyh Mecdüddin İshak'ın, Anadolu'ya
dönünce beraberindekilerle birlikte Konya'ya geldikleri
anlaşılmaktadır,
Evhadüddin'in I, Gıyasüddin Keyhüsrev'in ikinci saltanatı devrinde
(601-608/1204-1211), bu sultanla görüşmeleri olmuştur, Nitekim bu
sultana hitaben bir rubaî de söylemiştir:
“Kayser'in ayağının altında yer eskimekteydi.
Köşkü gökyüzüne yükselmişti,
Ey Keyhüsrev, onun yerini almış durumdasın,
Söyle: O köşk nerde? Kayser ise sanki hiç yakışmadı. ”
Evhadüddin'in ilk olarak, 1204 yılında Fütüvvet Teşkilatı'nın bir
şeyhi olarak Anadolu'ya geldiği görülmektedir, Bu tarihten itibaren
zaman zaman başka ülkelere seyahatleri olmakla beraber, gene
Anadolu'ya dönmektedir. Çünkü o, Fütüvvet Teşkilatı'nın Anadolu'daki
Şeyhlerin lideri (Şeyhü'ş-şuyılhi'r-Rum) olarak halife tarafından
görevlendirilmişti. Uzun bir süre bu görevde bulunmuştur, Anadolu'da
çoğunlukla Kayseri'de ikamet etmekteydi. Burada bir evlilik de
yapmış ve bu evlilikten kızı Fatma Hatun dünyaya gelmiştir. Fakat
Malatya, Sivas ve Konya'ya da müteaddit defalar uğramıştır,
Evhadüddin Anadolu'da bulunduğu sürece, gerek devlet adamlarından,
gerek halktan büyük itibar ve saygı görmüştür, Bununla beraber
Anadolu'da ona muhalif olan bir çevre de vardı. O kendisine muhalif
olan çevreden duyduğu rahatsızlığı şu rubaisi ile ifade etmektedir:
“Zamanın elinden nice zulümler gördüm,
Bu zulümler olmasaydı Diyar-ı Rum'a gelmeme ne gerek vardı,
Yüz çeşit san'atım var, bin eziyet çekmem gerekiyor
Ya Rab! Bu ne sıkıntı ve mahrumiyettir”
Malatya'daki ikameti de uzun sürmüştür, Malatya'da ona muhalif
çevrenin varlığı dikkati çekmektedir, Burada Ahmed-i Tebrizî adlı
birisinin kendisine suikast teşebbüsünde bulunması bu muhalefetle
ilgili olabilir, Keza Malatya'nın zengin bir yöneticisi olan
Fahru'd-din Hasan ile bozuşarak Malatya'yı bir daha dönmemek üzere
terk edişi de, gene ona muhalif olan çevrenin baskılarıyla ilgili
olabilir,
Evhadiye hareketinin Kayseri'den sonra en kuvvetli olduğu
şehirlerden biri de Sivas idi ''Mirsadü'1-ibad'' adlı ünlü eserin
sahibi Şeyh Necmüddin-i Daye ile görüşmeleri Sivas'ta vuku bulmuş
olmalıdır, Zira Necmü'd-Daye Moğol istilası önünden kaçarak
Anadolu'ya sığınmış ve Sivas'a yerleşmiştir, Aslen Tiflis'1i olup
Sivas'a yerleşen Şeyh Şemsüddin Ömer Evhadüddin'in önde gelen
halifelerindendi. Evhadüddin'in Menakıb-namesini yazan Muhammed
el-Alâî bu halifenin oğludur. Bu zatın birçok defalar Sivas'dan
Kayseri'ye gelerek Evhadüddin ile görüşmeleri olmuştur. Evhadüddin-i
Kirmanî'nin rubaîlerinin İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nde
bulunan nüshasındaki bir kayıttan, bu zatın torunlarının Bünyan'a
yerleştikleri anlaşılmaktadır.
Konya'da bulunduğu sıralarda, Konya'nın mecnûn ve aşık
dervişlerinden olan Fakih Ahmed ile aralarında bir olay geçmiştir.
Bu Fakih Ahmed'in Evhadüddin'in müridlerinden olduğu
anlaşılmaktadır.
Yukarıda da belirtildiği üzere, Evhadüddin'in Anadolu'da bulunuşunun
politik bir yönü de vardır.
Konya, Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti olmasından dolayı,
Evhadüddin Anadolu'da bulunduğu dönemlerde birkaç defa Konya'ya
uğramıştır.
Anadolu'da Evhadüddin'e muhalif olanlardan biri de, Kâmil-i Tebrizî
diye bilinen derviştir. Bu derviş Kayseri'deki Danişmend
oğullarından kalan Battal Mescidi'nde Evhadüddin ile görüşmüştür. Bu
Kâmil-i Tebrizî ise, Mevlânâ Celalü' d-din-i Rumî'nin mürşidi Şems-i
Tebrizî'den (64511247) başkası değildir. Zira Ahmed Eflakî
''Menakibü'l-arifinde Şems-i Tebrizî'ye Kâmil-i Tebrizî dendiğini
yazmaktadır. Ancak Makâlât-ı Şemş-i Tebrizî'den, bir başka Kâmil-i
Tebrizî adlı dervişin gene Kayseri'de yaşadığını öğreniyoruz.
Evhadüddin'in Kayseri'de bulunduğu tarihlerde, Şemş-i Tebrizî'nin de
Kayseri'de olduğunu biliyoruz. Rahmetli İ. Hakkı Konyalı'nın
kütüphanesinde bulunan, Kayseri'nin Hacılar Nahiyesi yolu üzerindeki
bir çeşmeye ait 627 (1230) tarihinde Kayseri'de düzenlenen
vakfiyeye, Şems-i Tebrizî'de ''Şemsüddin Muhammed b. Ali et
Tebrizî'' adıyla imza koymuştur. Durum böyle olunca, Evhadüddin'le
Kayseri'de Battal Mescidi'nde görüşen, ona muhalefette bulunan,
iftira eden Kâmil-i Tebrizî, Şems-i Tebrizî olmalıdır. Diğer Kâmil-i
Tebrizî Türkmen olup, bu zatın Evhadüddin'e muhalefeti söz konusu
olamaz. Zira bu Kâmil-i Tebrizî Türkmen çevrelerde büyük bir üne
sahip olan, Sultan I. Alaüddin Keykubad'ın muteber tuttuğu, saygı
gösterdiği bildirilen zattır. İyi bilinen bir husustur ki, Sultan
Alaüddin Keykubad zamanında, Kayseri'de yöneticilerle Türkmen
dervişler arasında geçimsizlik baş göstermiş, bu durum tehlikeli bir
mahiyet arz edince de, Sultan acilen Konya'dan Kayseri'ye gelmiş,
Türkmen dervişler lehine bir siyaset izleyerek, Türkmenlere muhalif
olan bazı önde gelen ümerayı idam ederek olayın büyümesini
önlemiştir. Evhadüddin'nin rubaîlerini derleyen zatın tespit
ettiğine göre, Kayseri müşrifi (vakıf mallarını gözeten yönetici)
hüküm çıkararak Evhadüddin'in ve Ahilerin mallarını müsadere etmiş,
o da bunun üzerine Kayseri müşrifini Sultan Alaüddin Keykubad'a
şikayet eden bir mektup yazarak, durumun vahametini sultana
bildirmiş ve mektubunda şu rubaisi de yer alıyormuş. Bu rubai aynen
şöyledir:
“Her kim gönül kanıyla bir dirhem biriktirirse,
Onu sana vermedikçe sen ona rahat vermiyorsun. Herkesi inciterek
göçüp gideceksin.
Bari onun malını kendisine bırak öyle git. ”
Devrin tarihçileri Kayseri'de meydana gelen bu olaya çok kısa olarak
değinmişler ve olayın mahiyeti hakkında bir açıklamada
bulunmamışlardır. 620(1223) yılı yazında meydana gelen bu olayda
ümeradan bazıları idam edildiğine göre, Kayseri'de çok ciddi
problemlerin zuhûr ettiği muhakkaktır.
Evhadüddin'in bu rubaîsi, bu olayın mahiyetine ışık tutmakta ve
Kayseri'deki yöneticilerin Türkmenler’in mallarını müsadereye
giriştikleri anlaşılmaktadır. Bunun sadece Kirmânî'nin mallarını
müsadere ile sınırlı olması mümkün değildir. Nitekim Ahi Evren
menakıbnâmesinde de Kayseri'de yöneticilerin Ahi Evren'i taciz
ettikleri, onu tutuklamaya kalktıkları bildirilmektedir. Anonim
Selçuklu Tarihi'nin bildirdiğine göre, Sultan Alaüddin Keykubad'ın
bu tedbir ve uygulamasından sonra da, yöneticilerden hiç kimse bu
dervişlere ilişememiştir. Türkmen çevreler Alaüddin Keykubad'a,
büyük bir şevk ve imanla yakınlık duymaktaydılar. Zaten Menakıb-ı
Şeyh Evhadüddin-i Kirmânî'de ifade edildiği üzere, Sultan I.
İzzeddin Keykavus'u Sivas'ta zehirleyip, Alaüddin Keykubad'ı
iktidara getirenler de Türkmen ümera ve dervişler olmuştur.
Evhadüddin'in Alaüddin Keykubad'ın tahta geçmesini sağlamak için
bazı faaliyetlerde bulunduğu, bu menakıbnâmede anlatılmaktadır.
Burada esas belirtmek istediğimiz ve belirtmemiz gereken husus
şudur: Anadolu Selçukluları Devri'nde İranî çevreler ile Türkmen
çevreler arasında, fikrî, kültürel ve siyası muhalefet
bulunmaktaydı. Bu muhalefet ve mücadele, XIII, asır boyunca ve XIV.
asrın sonlarına kadar devam etmiştir. Bu kültürel ve siyası
rekabetin sonucu olarak, Türkmen çevrelerin yarattıkları, baş tacı
edindikleri, muteber tuttukları kahraman tiplerin benzeri İranî
çevrelerde de yaratılmaktaydı. Türkmenlerin yarattıkları, muteber
tuttukları kahraman tiplerinden biri Kayseri'deki Türkmen derviş
Kâmil-i Tebrizî idi.
Buna karşılık İranî çevreler de, Şems-i Tebrizî'yi Konya'nın Kâmil
Tebrizî'si olarak ortaya atmış ve belli bir meşrebin kahramanı
olarak kabul edip muteber tutmuştur. Keza Konya'da Fakih Ahmed,
mecnun ve aşık bir derviş modeli olarak, Türkmen çevreler arasında
büyük bir üne ve şöhrete sahip idi. Buna karşılık İranî çevrelerde,
Fakih Ahmed adını taşıyan bir başka aşık dervişi (işte bizim aşık
dervişimiz de budur dercesine) ortaya çıkarmışlarıdır. Bu ikinci
Fakih Ahmed 651 (1253) yılından sonra vefat etmiş, cenaze namazını
da Mevlânâ kıldırmıştır.
Menakib-namesinde Evhadüddin'in Tokat yöresine gittiğine dair bir
haber yoktur. Ancak Kayseri'deki önde gelen mürid ve halifeleri
arasında, Tokatlı Nuru'd-din adlı bir halifesi bulunmaktadır. Fakat
Tokat, Amasya, Niksar ve Çorum yöresi (Danişmend İli), Selçuklular
zamanında Türkmen derviş ve fikir adamlarının çok faal ve etkili
oldukları bir yöre idi. Türkmencilik ve gazilik ülküsü yörenin
mümeyyiz kültürel karakteri idi. Evhadüddin'in siyasî ve fikrî
bakımdan, bu yöre ile uyum içinde olduğu görülmektedir. Bu itibarla
o, bu yöre ile sıkı bir irtibat içinde bulunmuş ve bu yöreye de
uğramış olmalıdır. Nitekim Niksar'da Ahi Pehlivan-i Evhadî adlı bir
zatın türbesi bulunuyor. 692 (l293)'de ölen bu zatın Evhadüddin-i
Kirmânî'ye yetişmiş olmasa bile, nisbet adından onun kurduğu
tarikata (Evhadiyye) mensup olduğu görülüyor. Tokat ve çevresinde
Ahilik kuvvetli idi. Ahilerin Evhadüddin-i Kirmânî'ye mensubiyetleri
göz önünde bulundurulursa, onun bu yörede geniş bir nüfuza sahip
olduğu düşünülebilir. Turhal'da Kirmânî Baba adlı bir makam
bulunmaktadır. Bu makamın da Kirmânî'ye izafeten bu ad ile anıldığı
muhtemeldir. Yukarıda ifade edildiği gibı, Evhadüddin Anadolu'da
Fütüvvet Teşkilatı 'na mensup şeyhlerin lideri
(Şeyhu'ş-şuyûhi'r-Rum) olarak Anadolu'da bulunuyordu. Bu bakımdan
Anadolu'dan Bağdad'a giderken Zeynüddin Sadaka'yı yerine vekil
bıraktığını, menakıb-nâmesinden öğreniyoruz. Bu Zeynüddin Sadaka,
Evhadüddin-i Kirmânî'nin meşrebini Anadolu 'da devam ettiren en ünlü
halifelerindendir. Bu zat önceleri Kayseri'de idi daha sonra Konya
'ya yerleşmiştir. Konya'daki Sadırlar mahallesindeki Sadr-ı Hakim
zaviyesinde ikamet ederdi. Bu zatın Şems-i Tebrizî'nin Makâlât'ında
sık sık adı geçmiştir. Zaviyesine hanım dervişler de (Fakiregân)
devam eder ve sema meclisine katılırlardı. Eflâkî'den öğrendiğimize
göre, Mevlânâ'nın kızı Melike bir zaman bu mürideler arasına
katılmıştır. Şems-i Tebrizî Konya'ya gelince, Melike Hatun'un onlara
katılmasını engellemiştir. Şems-i Tebrizî ile Evhadüddin arasındaki
zıddiyet, Zeynüddin Sadaka ile Şems ve Mevlânâ arasında devam
etmiştir.
Moğolların Anadolu'yu işgal etmelerinden sonra, Evhadî dervişler
Moğol yönetimine ve Moğol yanlısı yöneticilere muhalif olmuşlar ve
bu yüzden de muhtelif zamanlarda, iktidarlara karşı baş gösteren
Anadolu'daki Türkmen isyanlarının içinde olmuşlardır. İktidarların
onlar üzerindeki ağır baskılarına rağmen, Kayseri ve çevresinde
varlıklarını sürdürmüşlerdir. Eratna oğulları zamanında devletten
himaye gördükleri görülmektedir. Bu himayenin sonucu olarak,
Kayseri'deki Köşk Medrese vakfının gelirleri Evhadi dervişlere
tahsis edildiği ve XV. yüzyı1da Kayserı, Niğde, Aksaray çevresinde
yaygın oldukları görülmektedir.
Evhadüddin Hamid el-Kirmânî'nin, Konya Ereğli'sinde Şeyh Bedrüddin
Yaman ve Şeyh Şihabüddin Çoban adlarında iki kardeş olan iki
halifesi vardı. Ahlat1ı Hace Mevdud'un oğulları olan bu iki kardeş,
Kayseri'de Evhaduddin'in hizmetinde bulunmuşlardır. Ahiliğe gönül
veren bu iki kardeşin Ereğli'de bir camii ve bir imaret yaptıkları,
ayende ve revendeye hizmet ettikleri bildirilmektedir. Kayseri
kadısı olan Zahirüddin Yusuf, Ereğlili Bedrüddin Yaman'ın
talebesidir. Niğdeli Kadı Ahmed Kadı Zahirüddin Yusuf'tan
bahsederken onun büyük bir veli olduğunu, çocukken el ve ayağını
öptüğünü, sofrasında yemek yediğini, yaşının küçük olmasından
dolayı, zikir ve telkinlerine nail olamadığını yazmaktadır. Bu arada
bu zatın Evhadüddini Kirmani'ye mensup olduğunu da bildirmektedir.
Kadı Ahmed eserinin bir başka yerinde, bu şeyh Zahirüddin Yusuf'un
Merağa şehrinde Ankaralı Ahi Mecdüddin'den ders aldığını ve
sohbetinde bulunduğunu yazmaktadır. Şüphesiz bu Ahi Mecdüddin,
Evhadîler taifesinden olmalıdır. Niğdeli Kadı Ahmed'in anlatımından,
bu Kadı Zahirüddin'in aslen Merağalı olup Kayseri'ye yerleştiği ve
Kayseri kadılığında bulunduğu anlaşılmaktadır.
1261 yı1ında Anadolu'da meydana gelen iktidar değişikliği sırasında,
kadı Zahirüddin Yusuf azledilmiştir. Mevlânâ'ya mektup yazarak
görevine dönmek için kendisine şefaatte bulunmasını istemiştir.
Mevlânâ da adı açıklanmayan bir devlet yetkilisine (Pervane
Muînü'ddin Süleyman olmalı) mektup yazarak, alim ve fazıl bir kişi
olan Zahirüddin'e şefaatte bulunmaktadır. Bu mektuptan sonra bu
zatın görevine dönüp dönmediğini bilmiyoruz.
Anadolu'da Evhadüddin Hamid'in en ünlü halifelerinden biri de, Şeyh
Bahaüddin Togan'dır. Bu zat da önceleri Kayseri de bulunuyordu.
Sadruddin Konevî ile mektuplaşmışlardır. Türk şeyhlerin tasavvufi
meşrebine dair olan bir risaleyi de, Sadruddin Konevî'nin isteğine
binaen kaleme almıştır. Bu zatın ahfadından olan Şihabüddin Ahmet
el-Evhadî, Mısır'da büyük bir üne sahip olmuş ''Kitabu'z-zahâir
ve't-tuhaf' adlı eserin sahibidir.
Meşhur Şeyhü'l-İslam Ebu's-Suûd Efendi'ye nispet edilen bir
risalede, Yunus Emre'nin şeyhi olarak tanınan Taptuk Emre'nin,
Evhadüddin-i Kirmânî'ye mensup olduğu ve onun zamanına yetişip,
kendisinden istifade ettiği bildirilmektedir. Niğdeli Kadı Ahmed
Taptuk Emre'nin ve pek çok müridlerinin, Moğollar tarafından
öldürüldüklerini yazmaktadır. Nitekim bir el yazması eserin sırtında
bulduğum bir notta, ''el Veledü'şşefik'' de Taptuk Emre'nin,
''Velayet-name'' de Hacı Bektaş'ın halifesi olarak gösterilen
İbrahim Hacı'nın, Kayseri'nin Develi ilçesinde medfun olduğu
kayıtlıdır.
XI, asırda İbrahim Hacı'ya mensubiyeti bulunan dervişler, Develi ve
köylerinde mevcut imişler, Niğdeli Kadı Ahmed, bu Taptuklu
dervişlerin Evhadüddin-i Kirmânî'ye mensup olduklarını yazmaktadır.
Bu tespite göre, ünlü şairimiz Yunus Emre de bir Evhadî derviştir,
Aksaray ve Kayseri yöresinde Evhadî dervişlerin yaygın olduklarını,
Eratna oğulları zamanında himaye gördüklerini yukarıda belirtmiştik,
Evhadüddin'in bağlılarından olduğu anlaşılan Burhan bin Ömer
el-Hafız adlı bir zatın, 730 (1330) tarihinde Aksaray'da
Evhadüddin'in rubaîlerini istinsah etmiş o1ması, gene Evhadüddin'in
bağlılarından Zahirüddin Yusuf’un Kayseri'de kadılık gibi önemli bir
makamda bulunması, bu iki beldede Evhadiye hareketinin, Kirmânî' den
sonra da devam ettiğini gösterir. Aksaray ve Kayseri de yaşayan,
Somuncu Baba diye tanınan Aksaraylı Şeyh Hamidüddin, oğul ve
torunlarının da, Evhadüddin'in bağlıları olduğu görülmektedir.
Özellikle Şeyh Hamidüddin'in oğlu şair Yusuf Hakiki'nin eserleri
incelendiği zaman, onun ''Cemal-peresti'' meşrebinde bir sûfı olduğu
fark edilmektedir, Şeyh Cemalüddin Muhammed el-Aksarâyî'nin,
(790/1388) de Evhadüddin el-Kirmânî'nin bazı rubaîlerini şerh ettiği
''Nühzet'ül-ervah fı Şerhi Ebyati'ş Şeyh Evhadüddin el-Kirmânî''
adlı bir eser yazması, onun zamanında Aksaray ve çevresinde
Evhadüddin'e bağlılığın ve onun eserlerine ilginin devam ettiğini
göstermektedir. Ayrıca Yusuf Hakikînin Ahi Evren'in
''Metali'u'1-iman'' adlı eserini Türkçe'ye çevirmesi de, onun
Evhadu'd-din'e ve yakınlarına ilgi duyduğunu göstermektedir,
''İlmul-meşayih'' adlı eserinde Kirmânî'den sitayişle söz etmekte ve
onun şiirlerini şahit olarak kullanmaktadır. Bu Yusuf Hakikî'nin
oğluna Evhadüddin (881/1476), kız torununa Fatma Hatun (845/1441)
adlarını koymuş o1ması bir tesadüf değil, Evhadüddin'e ve kızı Fatma
Hatun'a duyduğu sevgi ve bağlılığının ifadesi olmalıdır.
Evhadüddin'in hicri 635 yılının Şaban ayında (20 Mart-20 Nisan
1238), Bağdad'da öldüğü bilinmektedir. Buna rağmen Evliya Çelebi'nin
onun Kayseri'de medfun olduğunu söylemesi Kayseri'de şöhretinin
yaygın ve bu yüzden ona makam veya makamlar izafe edilmiş
o1masındandır. Konya Musalla Mezarlığı'nda Evhadüddin-i Kirmânî'ye
nisbet edilen bir türbe bulunmaktadır. Bu türbenin de Kirmânî'ye ait
olması mümkün değildir, Muhtemelen Kirmânî'nin bağlılarından birine
aittir. Nitekim Konya'da şeker fabrikasının güneyindeki türbesinde
medfun bulunan Fakih Ahmed, Evhadüddin'in önde gelen
halifelerindendir,
TARİKAT SİLSİLESİ
Yukarıda da değinildiği gibi Evhadüddin-i Kirmânî, Rüknüddin
es-Sücasî'nin (607/1210) müridi olup, onun elinden hırka giymiştir.
Rüknüddin de Kutbu'ddin el-Ebherî'nin (577/1181) halifesidir.
Evhadüddin'in Menakib-namesinde (17 Hikâye) Kutbud-din-i Ebherî'nin
birçok ilim ve fenlerde derin bilgiye sahip o1duğu bildirilmektedir,
Kutbu' d-din-i Ebherî de Zeynüddin Ebü'n-Necib es-Sühreverdî'nin
(562/1166-67) önde gelen halifelerindendir, Bu Ebü'n-Necib-i
Sühreverdî, Şihabüddin Ömer es-Sühreverdî'nin amcası olup, fakih,
muhaddis ve devrinin ünlü mutasavvıflardandır. Abdülkâdir el-Giylânî
ile muasır olup, kendi adıyla anılan ve Bağdad'ın doğu yakasında
bulunan medresesinde ta'lim ve tedris ile uğraşıyordu. Pek çok
tabakat ve meşayih kitaplarında ona yer verilmiştir, Muhtelif
eserleri vardır.
Bu Ebun-Necîb-i Sühreverdî'nin irşad silsilesi iki yolla Ebu'l-Kasım
Cüneyd el-Bağdadî'ye (289/910) ulaşmaktadır, Birincisı, Vecihü'd-din
Ebu Hafs Ömer es-Sühreverdî yoluyladır ve Vecihüddin, babasına,
babası da Muhammed b. Abdullah es-Sühreverdî'ye o da Ahmed-i Esved'e
(Dineverli) o da Şeyh Mimşad-ı Dineverî'ye, o da Cüneyd-i Bağdadî'ye
mensuptur. İkinci yol ise, meşhur İmam Gazzalî'nin (505/1111)
kardeşi Ahmed el-Gazalî (520/1126) tarikiyledir. Ahmed elGazzalî,
Ebu Bekr b, Abdullah en-Nessacı Tusî'ye, o da Ebu'l-Kasım-i
Gorganî'ye, o da Ebu Osman Saîd b, Sellam-i Mağribî'ye, o da Ebu Ali
Hasan b. Ahmed-i Katib'e, o da Ebu Ali-yi Rudbarî'ye, Rudbarî'den de
Cüneyd-i Bağdadî'ye ulaşmaktadır.
Evhadüddin-i Kirmânî tasavvufî meslek ve meşrep bakımından yukarıda
belirtilen silsileye mensuptur. O bu silsilede adları geçen
şeyhlerin tarikat mekteplerinden gelmekle beraber Menakîbnamesinde
de belirtildiği üzere bir tarikat kurucusudur. Bu tarikat
''Evhadiyye'' adını taşımaktadır. Onun kurduğu bu tarikat daha çok
Anadolu’ya yayılmış bulunuyordu. Fakat diğer beldelerde de
müntesipleri vardı. Hanbeli müctehid İbn Teymiye'den (728/1328)
Şam'da (Suriye) müritlerinin yaygın olduğunu öğreniyoruz. Meşhur
İranlı şair Evhadüddin-i İsfihanî (738/1337) kendisini Evhadüddin-i
Kirmânî'ye nisbet ederek ''Evhadî'' nisbesini kullanmıştır. Keza
VIII, (XIV) asır şairlerinden Kasım-i Envar'ın tarikat silsilesi
Evhadüddin-i Kirmânî'ye ulaşmaktadır, ''Tezkire-i
arafatü'1-aşikın''in yazarı Takiyü'd-din Muhammed b, Sa’düddin
Ahmed-i Evhadî de gene kendisini Evhadüddin'e nisbet etmiştir XIV.
asrın sonlarında 770 (1368) de Şam'da Evhadüddin-i Kirmânî'nin
müritlerine ait olan bin hanikâhın faaliyet halinde olduğunu da
görüyoruz.
Selçuklular zamanında Evhadiyye Tarikatı, Anadolu'da gayet yaygındı,
Menakib-nâme'sinde de kayıtlı o1duğu üzere Evhadüddin'in hemen her
büyük yerleşim merkezinde halifeleri vardı. Niksar'da medfun olan
Ahi Pehlevan-i Evhadî de onun bağlılarından biri olmalıdır. Eretna
oğulları zamanında Evhadüddin-i Kirmânî'ye mensup müritlerin Kayseri
ve çevresinde gayet yaygın oldukları ve himaye gördükleri
anlaşılmaktadır. Zira bu beylik zamanında Kayseri'deki Köşk Medrese
ve gelirlerinin Evhadüddin-i Kirmânî'nin müritlerine tahsis edildiği
görülmektedir. Bu dönemde Evhadî dervişlerin himaye gördükleri de
anlaşılmaktadır. Gene el Veledü'ş-şefık'in sahibi Niğdeli Kadı Ahmed
de Evhadüddin'e mensup dervişlerin Aksaray, Niğde ve Kayseri
çevresinde çok faal olduklarını anlatmaktadır.
EVHADİYYE TARİKATI'NIN ESASLARI VE
FİKİR YAPISI
XIII. asırda, İslam dünyasında pek çok ilmî alanda genel olarak
fikrî durgunluğun başladığı ve yerleştiği görülür. Fakat tasavvuf
alanında bu asırda büyük bir canlılık ve hareketlilik göze çarpar.
Bu asırdan itibaren medreseliler ve ilmiye sınıfına mensup olanlar
kendilerinden öncekilerin fikirlerini anlamaya, şerh etmeye
çalışmışlar, onların fikir çemberini genişletmeyi veya yenilikler ve
yeni buluşlar peşinde olmayı hemen hiç düşünmemişlerdir. Buna
karşılık bu asırda tasavvuf alanında gayet canlı bir fikir hareketi
ve değişik yaşayış şekilleri, yeni akımlar bulunmaktadır. Her
tarikat şeyhi, müritlerinin kabiliyetleri istikametinde
gelişmelerine, yeni buluşlar (mevacid) elde etmelerine gayret
ederdi. Müridin yeni bir takım duyuş ve düşünüş içinde bulunması ve
bu duyuş ve düşünüşünü fi'liyata dökmesi makbul da sayılmaktaydı.
Rüknüddin-i Sucasî'nin de müritlerini kabiliyetleri istikametinde
yetiştirdiği, onların sıkı kurallara bağlı, belli kalıplarda sınırlı
kalmalarını gözetmemiştir. Bunun sonucu olarak onun halifeleri
arasında değişik meşrepte şeyhler, dervişler görülmektedir.
Bunlardan biri de Şeyh Evhadüddin-i Kirmânî' dir.
Kirmânî'nin bağlı olduğu silsilede yer alan şeyhler Rüknüddin-i
Sucasî de dahil Sünnî olup, hemen hepsi şeriat kaidelerine saygılı
ve bağlı idiler. Sünnî Müslümanlar tarafından saygı duyulan,
hürmetle yad edilen pirlerdir. Evhadüddin-i Kirmânî de
(Menakıb-namesinde belirttiği üzere) amelde Şafiî, itikatta Eşarî
mezhebi mensubu bir şeyh, bir fikir ve aksiyon adamıdır. Bununla
beraber onun mensup olduğu mezhebin esaslarına tamamen bağlı
olduğunu, şeriata mutabık kaldığını söylemek zordur. Nitekim
Menakıb-namesinde (30. Hikaye) Şeyh Sa'dü'd-din-i Hammuî ile
aralarında geçen münakaşaları nakledilmekte ve bu münakaşadan da
anlaşıldığı üzere Kirmânî, fukahanın ortaya koyduğu prensiplere
itibar etmemektedir. Bunu yaparken de selefe (Hz. Peygamber ve
ashabına) uyduğunu iddia etmektedir. Hatta tasavvufi meşrebini
tamamen şeyhinden ve tarikat silsilesindeki şeyhlerden aldığını ve
onlara bağlı olduğunu söylemek de mümkün değildir. Bu özelliğinden
dolayı Menakıb-namesinde de belirttiği üzere o, müstakil bir
tarikatın kurucusudur. Bu tarikatın yolu, yordamı, usul ve erkanı,
zikri ve fikri Evhadüddin tarafından belirlenmiş ve uygulanmıştır.
Bu yüzden de kurduğu tarikat, onun adına nisbetle ''Evhadiyye'' diye
adlandırılmıştır.
AFAKİLİK VE ENFUSÎLİK
Bilindiği gibi tasavvuf yolunda ilerlemek için belli ma'nevi
makamlardan (tevbe, rıza havf, reca gibi) geçmek şarttır.
Mutasavvıf1ar bu yolda ilerlemek, bir ma'nevi makamdan diğerine
geçmek suretiyle ruhî olgunluğa ermek, gerçek bilgiye ulaşmak için
''Seyr-i Sülûk'' (Ruhanî yolculuk) denilen, ma'nevi yükselişe
götüren yolculuğa çıkmak gerektiğini tesbit etmiş ve bunun
uygulamasını yapmışlardır.
Mutasavvıflar bu ''Seyr-i Sülûk''ün uygulanışında iki metot
belirlemişlerdir. Bunlardan biri ''Seyr-i Sulûk-i Enfüsî'' diye
adlandırılır ki, kişiyi (müridi) benliğine yöneltmek ve benliğindeki
şeytanı duygulardan, düşüncelerden arındırmak hedef alınır. Bu
metotla nefisteki kötü istekleri kontrol altına alınır ve bu suretle
esas maksat olan üstün insan (İnsan-ı Kâmil) yaratmaya çalışılır.
Bunun için müride belli virdler verilir ve zikirler yaptırılır.
Yoğun ve şiddetli egzersizler ve riyâzetler uygulanır.
Bu eğitim metodu içe ve benliğe dönüklük (Subjektif) yoludur. Mürid
bu yolda egzersizler yaparak ma'nevi makamları geçer, kemâle erer ve
benliğini tanıma imkanı bulur ve gerçek bilgiyi elde eder. Neticede
yaradanını içinde bulur ve ''Men arefe nefsehû fe kad Rabbeh''
(Nefsini bilen Rabb'ını da bilir) gerçeğine erişir.
Diğer yol ise, ''Seyr-i Sülûk-i Afakî'' diye adlandırılır. Bu eğitim
metodunun esası da şudur: Kişinin, başka bir ifade ile müridin
yaradanının eserleri olan eşya ile meşguliyet içinde bulunması
sağlanır. Eşyanın esrarını ve güzelliklerini temaşa ederek yaradanın
(sâni') celâl ve cemâline vasıl olmasına gayret edilir. Müride,
eşyanın esrarını anlamaya ve idrake sevk edici virdler verilir,
zikirler ve riyâzetler yaptırılır. Kişi kendisini de eşyadan bir
parça olarak görür. Bu durumda mürid hem suje, hem obje olmaktadır.
Eşyanın muhabbeti gönüle nakş edilmeye ve bu muhabbet vasıta
kılınarak Allah'a bir yol bulmaya çalışılır.
Bu yol da dışa dönüklük (Objektif) yoludur. Bu yolda eserden, eserin
sahibini, yani Sâni'i, Cenab-ı Allah'ı bulmaya çalışılır. Cenab-ı
Allah'ın sıfat ve fiilleri eşyada tecelli ettiğinden, eşyanın
tezekkür ve tefekkürü insanı Allah'a vuslata götürür.
Mevlânâ Celâlüddin-i Rumî ve hocaları birinci yolun, yani ''Enfusî''
yolun sâliklerindendir. O dönemde ''Âfâkî'' yolun sâlikleri de
Anadolu'da yaygın idiler. Bu yolun da en tanınmış mürşidi
''Evhadiyye'' tarikatının kurucusu Şeyh Evhadüddin-i Kirmani idi. Bu
iki yolun mensupları birbirleriyle mücadele ve rekabet halinde
bulunuyorlardı.
Mevlânâ ve onun gibi Seyr-i Süluk-i Enfüsi metodu benimseyen
mutasavvıf1arın, eserlerinde insan ruhunun derinliklerine nüfuz
ermeye çalışmaları ve insan benliğindeki eğilim ve istekleri
keşfetmeye yönelmeleri ve bu gayret içinde bulunmaları,
meşreplerinin özelliğinden kaynaklanmaktadır.
Aynı şekilde Evhadüddin-i Kirmanî gibi Seyr-i Sulûk-i Âfakî metodu
uygulayan mutasavvıf1arın da eserlerinde daha çok dış dünya ve eşya
ile ilgi kurmaya çalışmaları ve müridi tabiattan ibret almaya
yönlendirmeleri de meşreplerinin temel özelliğinden
kaynaklanmaktadır. Onlara göre:
“Her şeyde O'na ( Allah'a) bir işaret bulunmakta ve her işaret O'nun
birliğine delâlet etmektedir. ” İşte bu yolla Allah'ı bulmaya
çalışırlar.
Tabii olarak eğirimde farklı metodların uygulanması, farklı düşünen
ve farklı yaşayan insanların ve müritlerin yetişmesine neden
olmaktaydı. Evhadüddin-i Kirmanî ile Şems-i Tebrizî arasında geçen,
Ahmed Eflâkî'nin naklettiği bir konuşma, bu iki ayrı meşrepteki
şeyhler arasındaki ayrılığı ifade ermek bakımından önemlidir.
Evhadüddin-i Kirmanî bir gün tekkesinde murakabe halindeyken Şems-i
Tebrizî içeriye girer ve Evhadüddin'e: ''Ne işle meşgulsün?'' diye
sorar. Evhadüddin de, Cenab-ı Allah'ı eşyadaki tecellisinde, yani
san'atında temaşa ermeye çalıştığını kastederek. “Ayı leğendeki suda
seyrediyorum” der. Şems-i Tebrizi de O'na: ''Ensende çıban yoksa
başını göğe kaldırıp, onu gökyüzünde niye seyretmiyorsun?'' diyerek
Cenab-ı Allah'ı kendi içinde ve benliğinde bulması gerektiğini O'na
hatırlatmaya çalışır. Molla Abdurrahman Cami de Evhadüddin'in
tasavvufî meşrebini 'Nafaharü'l-Üns'' adlı eserinde şöyle ifade
ermektedir: ''Evhadüddin, şuhud-i hakiate, mezahiri-i surî ile
revessül ederdi ve cemâl-i murlakı, suver-i mukayyedâtta müşahede
eyler idi''. Mevlânâ da hocalarının yolunda giden bir mutasavvıf
olarak ''Mesnevî''sindeki birçok hikayede bu temayı işlemiştir.
Evhadüddin-i Kirmanî ve onun yolunda gidenlerin meşrebine tenkidler
yöneltmiştir.
MELÂMET VE EVHADÜDDİN-İ KİRMANÎ
Evhadüddin-i Kirmanî'ni en önemli yönlerinden biri de müfrit (aşırı)
derecede bir melâmî oluşudur: Rubailerinde bu meşrebi sık sık
terennüm ettiği gibi Menakıb-nâmesinde onun bu meşrebine dair birçok
anekdot nakledilmiştir. Melâmet bir inanış tarzı ve bu inanış
tarzına dayalı olan ahlak kuralları ve yaşayış stilidir. Melâmet
felsefesinde iyi ve güzel davranışları Allah'ın eseri, körü ve
çirkin davranışlar da nefislerinin eseri olduğuna inanılır. Çünkü
Allah kötülük dilemez. İyilikse Allah'ın dileğidir. Bu bakımdan
melâmiler yaptıkları iyilikleri, hayırlı ve güzel işleri gizlerler.
Güzel davranışları açığa vurmak onlara sahip çıkmak ve kendini
beğendirme, sevdirmek, menfaat edinmek gibi duygulardan kaynaklanır.
Oysa insan, güzel davranışların sahibi değildir. Onların gerçek
sahibi Allah'dır. Onlara sahip çıkmak Allah'ın olan şeye sahip
çıkmak demektir. Buna karşılık körü davranışları gizlemeye gerek
görmezler. Çünkü kötülüklerin sahibi insanın kendisidir. Kendisinin
olan şeye sahip çıkmakta sakınca görmezler.
İyi davranışlara sahip çıkmak sahtekarlık olacağı gibi, körü
davranışların gizlenmesi de riyakarlık olacağına inanılır. Bu
bakımdan melâmet felsefesi kısaca ''iyilikleri gizlemek kötülükleri
açığa vurmaktır'' diye tarif edilir. Kısaca nefsin yerilmesi,
kınanması, hakir tutulması esasına dayanır. Melâmet, kelime olarak
da yermek anlamına gelir. Böylece nefsi (benlik) kınamaya, yermeye
çalışılır.
Evhadüddin işte bu felsefeye gönül vermiş bir fikir adamıdır. Ancak
onun bu yolda aşırılığa saptığı anlaşılmaktadır. Nefsini hakir
tutmak ve kendisine eziyet ermek için özel bir gayret sarf
ermektedir. Anadolu'da Ahi teşkilâtı mensuplarının melâmî meşrepli
olmaları Evhadüddin'den gelmektedir. Çünkü Selçuklular zamanında
Ahiler ona mensuptular. Keza Ahilik ülküsündeki kendisini topluma
adama ve topluma hizmet aşkı, karşılık beklemeksizin, yolcuya
düşküne, muhtaca, yardım elini uzatma, yedirme, içirme, barındırma,
vs. Melâmet felsefesine dayandığını gösterir.
DİPNOTLAR
1 Menakıb-i Evhadüddin-i Kirmânî, nşr. . B Furuzanfer, Tahran 1347,
s. 158
2 Aynı eser, s. 265-266
3 Aynı eser, s. 81
4 İbn Bibi, el Evamirü'I-Alâiyye, nşr. A Sadık Erzi, Ankara 1956, s.
90-95 İbnü’1-Arabî, "Muhazarü1-ebrâr" adlı eserinde (Konya Yusufağa
Ktp. nr. 546, yp (145a-145b) "Anadolu'dan (Bilâdû'r-Rum) adlı İshak
b Muhammed olan arkadaşım bana mektup yazdı" diyerek onun mektubuna
''Ey İshak kardeşinden sağlam bir nasihat işit. Sultanlara yakınlık
sana gurur vermesin" diye başlayan bir manzume ile cevap yazmıştır.
İbnü1-Arabî, bu arkadaşının devlet hizmetinde olduğunu da
kaydetmektedir.
5 Molla Cami, Nafahatü'l-üns, trc. Lami Çelebi, İstanbul 1279, s.
409. Ayrıca krş Ahmed Ateş, Muhyiddin Arabî mad, İA, VIII 539; Nihat
Keklik, Muhyiddin İbnü'l-Arabî, İstanbul 1966 s. 152.
6 Pristen Üniversitesi'ndeki nüshası, nr 968, yp 86b. Bu Ebu Ca'fer
Muhammed b. Hüseyn b. Ahmed el-Berzaî Fütüvvet şeyhlerinden olup,
en-Nasır li Dinillahın diplomatlarındandır. ''Ravzatü'l-müridin''
adlı eserini Konya’da yazdığı anlaşılmaktadır Bu eserin Süleymaniye
Ktp. nr. 1028 de ve Kayseri Raşid Efendi Ktp. nr. 21500 de birer
muhtasar nüshası var. Pristen Üniversitesi'ndeki nüshasının daha
geniş olduğu anlaşılmaktadır Baba İlyas'a ait olduğunu sandığımız
''Cihad-name'" adlı eserde de (Ayasofya Ktp. nr. 4819, yp. 36) ondan
nakiller yapılmıştır.
7 EI-Futuhatü’l-mekkiye, I, 165 Molla Cami, İbnü’l-Arabi’den naklen
Hace Yusuf-i Hemedani'nin bu kerametini Nafahatına (s. 409) derc
eylemiştir.
8 Bu Fatma Hatun. un ''Bacıyan-ı Rum'' ait kadınlara mahsus
teşkilâtın lideri olduğunu tespit etmiş bulunuyoruz. Bu konuda geniş
malumat için bk Mikâil Bayram, Bacıyân-Rum, Konya 1987, s. 17-33.
9 Menakıb-i Evhadüddin-i Kirmânî, s. 153-164.
10 Adı geçen kütüphane, F. Y. nr. 701, yp. 65b.
11 Bu Fakih Ahmed’in kimliği hakkında yanlış yorumlar ve tutarsız
değerlendirmeler yapılmıştır. Bu cümleden olarak Ef1aki (Menakıbü'l
arifin, nşr. T.Yazıcı, I, Ankara 1959, s. 419-420) onu Baha Veled'in
müridi olarak göstermektedir ki, ileride bu konuda geniş açıklama
yapılacaktır.
12 Bu mescid bugün hala faal olup Erciyes Dağı eteğindeki Hacılar
Nahiyesi yolu üzerindedir. Kösedağ Muharebesi'nden sonra Kayseri'yi
muhasara eden Moğol ordusu surlarda gedik açmaya çalışırken şehri
müdafaa eden Ahiler Battal Mescidi etrafında üstlenmiş ve Moğol
ordusuna akınlar düzenliyorlardı. Bk. İbn Bibi, el-Evâmirü.
l-Alâiyye, s. 527-531; Abû'l Farac Tarihi, trc. Ö. Rıza Doğrul, II,
Ankara 1950, s. 542.
13 Menakıbu'l-arifin, II, s. 615, 634-635.
14 Makalat-ı Şems-i Tebrizî, nşr. Ahmed Hoş Nüvis, Tahran 1349 s.
95.
15 Rahmet1i İ. H. Konyalı ile 1984 Karaman Dil Bayramı'nda vaki olan
bir görüşmemizde bu vakfiyenin bir suretini bana göndermeyi
vaadetmişti. Fakat bundan iki ay sonra vefat edince vakfiye metni
elime geçmedi.
16 Enisü't-talibin ve celisü's-salihin, İstanbul Üniversitesi Ktp. ,
F Y nr. 701, yp. 50b.
17 Tarih-i Al-i Selçuk, nşr. F. Nafiz Uzluk, Ankara 1952, s. 39.
18 Menakıb-i Evhadüddin-i Kirmânî, s. 252-261.
19 Menakıb-i Evhadüddin-i Kirmânî, s. 158.
20 İsmail Hakkı (Uzunçarşılı), Kitabeler, İstanbul 1927, s. 69
Uzunçarşılı'nın Ahi Pehlivanı Meyafarikin meliklerinden el-Melik
Evhad b. el-Melik Adil’e nispet edişi tabii yanlıştır.
21 Mikâil Bayram, “Selçuklular Zamanında Tokat ve Çevresinde İlmi ve
Fikri Faaliyet1er”, Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu,
Ankara 1987 s. 36-37.
22 Bugün yıkıntı halinde bulunan bu zaviye Sadr-ı Hakim'e ait imiş
Bilahare Zeynü"d-din-i Sadaka'nın hizmetine verildiği, Sadaka’nın
ölümünden sonra da (660/1262) ''Ravzatü"l-küttab'' sahibi Sadr-i
mutatabbib el-Konevî'nin hizmetine verildiği anlaşılmaktadır Bundan
dolayı bu zaviyenin bulunduğu mahalle Sadırlar şeklinde çoğul olarak
adlandırılmıştır. İ. Hakkı Konyalı buna mana verememiştir. Bk. Konya
Tarihi, Konya 1964, s. 717-718 .
23 Konyalı, a. g. e, s. 109, 309.
24 Menakıbü'l-arifin, II, s. 635.
25 Halil Edhem (Eldem), Kayseriye Şehri, İstanbul 1928, s. III.
26 Bu konuda geniş bilgi için bk Mikâil Bayram, ''Ereğlili Şeyh
Şihabu'd-Din Makbul Kimdir?'', S. Ü. Selçuklu Araştırmaları Merkezi
III, Milli Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri Bildirileri, Konya
1994 s. 119-126.
27 El-Veledü'ş-şefik, 'Fatih (Süleymaniye) Ktp. , nr. 4518, yp.
118b.
28 Aynı eser, yp. 119b.
29 Ef1aki onu Hace Mecdüddin-i Meraği diye anmaktadır. Bk.
Menakıbu'l arifin, I, s. 256-257, 550-551; Ef1aki’nin anlatımından
onun tacir olduğu anlaşılmaktadır
30 Mevlânâ, Mektuplar, trc. A Gölpınarlı, İstanbul 1963, s. 12.
31 Mevlânâ Müzesi Ktp. , nr. 1633, yp. 109a.
32 Bu risale Bursa Eski Eserler Ktp. (Hüseyin Çelebi kısmı), nr.
1183, yp. 74a-76b'dedir.
33 Mikâil Bayram, Şeyh Evhadüddin Hamid el-Kirmanî ve Evhadiyye
Hareketi, Konya, 1999, s. 101.
34 Konya Yusuf Ağa Ktp. nr. 7630, yp. 42b-43b.
35 el-Veledü'ş-şefik, yp. 21b.
36 Aynı eser, aynı yer.
37 Firdevsi-i Rumî, Menakıb-i Hacı Bektaş-i Veli (Velâyet-nâme),
nşr. A. Gölpınarlı, İstanbul 1958, s. 21-22.
38 el-Veledü'ş-şefik, yp. 21b.
39 Ayasofya (Süleymaniye) Ktp. nr. 2910.
40 Hediyetü'l-arifin, II, s. 166.
41 Henüz el yazması halinde bulunan bu tercümenin bilinen tek
nüshası Hacı Mahmut Efendi (Süleymaniye) Ktp. nr. 2974. dir. Bu eser
tarafımdan da tercüme edilerek ''İmanın Boyut1arı" (Konya 1996)
adıyla yayınlanmıştır.
42 İbrahim Hakkı Konyalı, Aksaray Tarihi, I, İstanbul 1974, s
1290-1299; II, s. 2376.
43 Seyahat-name, III, İstanbul l314, s. 179-186.
44 Ravzatü'l-cinan, s. 274.
45 Mecmu'ül-fetava, II, s. 58-59.
46 Zebihullah Safa, Tarih-i Edebiyat-ı İran, Tahran, 1346, II, 833
47 İA, VI, s. 390; Külliyat-ı Kasum-ı enva, nşr. Saîd. Nefisî,
Tahran 1337, (Mukaddime), s. 67.
48 Mem-i Kâmil-i Rubaiyyat-i Baba Efzal-i Kaşanî, nşr. Said Nefisî,
tahran 1363, s. 87.
49 Kenzü'l-vuaz, Konya İzzet Koyunoğlu Ktp. , nr. 3050, (İstinsah
kaydı).
50 Ahi Pehlevan-i Evhadi'nin türbesi Niksar'dadır.
51 Halil Edhem, Kayseriye Şehri, İstanbul 1928, s. 111.
52 El-Veledü"ş-şefik, Fatih (Süleymaniye) Ktp. , nr. 4518, yp. 2la,
48b, 118b.
53 Menakibü'l-ârifin, I, s. 439-440.
54 Nafahatü'l-Üns, s. 662.
55 Menakıb-ı Evhadüddin-i Kirmânî, s. 19, 33-37, 68-71, 80, 219221,
27-29, 232.
56 Krş. Kur’an-ı Kerim, Nisa Suresi, 79.
57 Es-Sıla beyne't Teşeyyu', s. 229.
58 Menakıb-ı Evhadüddin-i Kirmânî, s. 76-79.
|