|
A
- XVII. Yüzyıla Kadar Tasavvuf
İslâm dîninin, doğuşunu takip eden kısa süre içerisinde büyük
coğrafyalara yayılmasının ana etkenlerinden biri -belki de
birincisi- bu dinin bünyesi içinde barınıp gelişen tasavvuf cereyanı
olmuştur.[1] “İlk devirlerden
itibaren İslâm’ın özüne inerek, onu en iyi şekilde anlayıp, duygu,
düşünce ve davranışlarını tam manasıyla Allah ve Rasûlü’nün
iradesine tabî kılmayı gaye edinen tasavvuf ve tarîkat mensupları,
İslâm dinini gayri müslim toplumlara tebliğ edip yaymayı en önemli
vazîfelerinden biri kabul etmişlerdir. Bunun içindir ki, kendilerini
Hak yolunda seferber eden ve her türlü fedakârlığı göze alan sûfî
dervişler, pek çok bölgelerde yoğun bir tebliğ faaliyeti sürdürerek,
oralardaki insanlara İslâm’ı tanıtıp sevdirmişler ve müslüman
olmalarına vesile olmuşlardır.”[2]
Türklerin de toplum olarak İslâmiyet’i kabul etmelerinde en önemli
âmil, topluluk içerisinde faaliyet gösteren sûfî dervişler olmuştur.
Bu aşamadan sonra da tasavvuf gerek halk gerekse idareciler
tarafından büyük hüsnü kabul görmüştür.[3]
Tasavvuf târihinde, tarîkatleşme süreci ile Türklerin İslâmlaşma
döneminin aynı zamana rastlamış olması ayrıca kurulan tarikatların
Asya Türk muhitinde teşekkül etmesi Türklerin hem İslâm’ı kabulleri
hem de ona hizmetlerinin tasavvuf ve tarîkatler yoluyla olması
açısından dikkate değer bir husustur. Yine Türk fikir tarihinin en
önemli şahsiyetleri, doğrudan ya da dolaylı yoldan tasavvuftan
gıdalanmış isimlerdir.
“Hz. Peygamber (sav)’in 7/628 yılında Heraclius’a gönderdiği
mektupla, müslümanlar, Anadolu’yla ilk kez irtibat kurmakla
kalmamış; bizzat Efendimiz tarafından bu coğrafî bölgenin de
İslâmlaştırılması gerektiği ortaya konulmuştur.”[4]
Gerek bu idealin kuvveden fiile geçirilmesi gerekse
dünyayı kasıp kavuran Moğol istilâsının tazyîkiyle ecdâdımız,
Anadolu’yu kendileri için yeni vatan seçmişler kısmen balkanlardan,
büyük topluluklar halinde de Orta Asya’dan gelerek burayı iskân
etmişlerdir. Bu iskân faaliyeti gelişigüzel olmamış, ustaca bir
siyaset gözetilmiştir. “Kolonizatör Dervişler” diye nitelenen bu
topluluklar, yerleştikleri bölgelerin imarı yanında, gerek önceki
hıristiyan unsurların, gerek bu göçlerle meydana gelen kitlelerin
İslâm potasında yoğrularak, bunlar arasında İslâm kardeşliğinin,
kültür ve irfânının geliştirilip, İslâm’ın müesseseleşip, kalıcı bir
hale gelmesinde; sosyal bünyenin kaynaştırılıp bir sevgi
medeniyetinin oluşturulmasında büyük roller üstlenmişlerdir.
Bu sûfî dervişler kitlelerin dînî, ahlâkî, içtimâî ve kültürel
bütünlüklerini temin etme yanında İslâm’ın hizmetkârı ve hâmîsi
olarak gördükleri devlete bağlılıklarını da sağlamışlardır. Buna
mukâbil devlet de onlara bir takım imtiyazlar ve haklar bahşetmiş,
idareciler onların bağlıları ve bendeleri arasına girmişlerdir. Bu
karşılıklı anlayış ve yardımlaşma da içinde bulundukları toprakların
kısa süre içerisinde ellerine geçmesine ve İslâmlaşmasına vesile
olmuştur.
Bütün bu faaliyetlerin üzerine doğudan Hz. Mevlânâ (v. 672/1273) ile
batıdan Muhiddin Arabî (v. 638/1240) ile gelen derinlikli tasavvuf
anlayışı, Sadreddin Konevî (v. 673/1274), Müeyyidüddîn Cendî (v.
691/1292), Sadeddin Fergânî (v. 699/1300), Seyyid Burhâneddin
Muhakkik Tirmizî (v. 639/1241), Evhadüddîn Kirmânî (v. 634/1237),
Şeyh Necmeddin Dâye (v. 654/1256), Fahreddin Irâkî (v. 688/1289),
Afifüddîn Tilemsânî (v. 690/1291), Hacı Bektaş Velî, Ahî Evren,
Yunus Emre ve daha pek çok Hak aşığı ile de desteklenerek bu insan
topluluklarının hakim rengini ve İslâm anlayış ve yorumunu meydana
getirmiştir.[5]
Anadolu’daki bu tasavvufî hareketlilik bütün halk tabakalarına da
yayılarak kısa sürede büyük bir hıza kavuşmuş her tarafta tekkeler,
zâviyeler inşâ edilmiş, insanları kemâlâta yönlendiren çok sayıda
tasavvuf mektebi mantar gibi biter olmuş,[6]
Anadolu, âdetâ bir sûfîler ve dervişler yatağı haline
gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna tesadüf eden yıllarda Anadolu zengin
bir “Beylikler” mozayiği arz ediyordu. Her beylik daha güçlü olmanın
yollarını ararken komşu beyliklerle de uğraşıyordu. Bu devlet,
kurulduğu yıllarda hemen yanı başında Anadolu topraklarında yetişen
Yunus adlı bir erenin, bir Allah dostunun yaşadığını belki de
bilmiyordu. Ama Yunus’un “gelin tanış olalım” teklifinin,
“sevelim-sevilelim” parolasının bu gazi devletinin temelindeki harç
olmadığını söylemek mümkün değildir.[7]
Yani Bahsedilen bütün bu kitleler ve kurumlar Osmanlı
Devleti’nin kuruluş harcının da temellerini oluşturmuştur.
“Osmanlı Devleti’nin altı yüz seneden fazla te’sir ve nüfûzunu devam
ettirebilmiş olmasını, ilk sultanların devletin temellerini sağlam
esaslar üzerine kurmuş olmalarında aramak gerekir.”[8]
Devletin kurucusu Osman Bey’in kuruluş döneminde medrese
ile tekkeyi bir arada yaptırması, Dursun Fakih ile Şeyh Edebâlî’ye
aynı hürmet ve bağlılığı göstermesi ve Edebâlî’nin elinden “gaza
kılıcı” kuşanması onun devletin bekâsı için gösterdiği titizliğinin
birer göstergesidir.[9]
Osmanlı sultanlarının çoğu, herhangi bir şeyhe intisâb etmişler,
devlet adamlarının hemen hemen tamamı tasavvuf ve tarîkat erbâbına
karşı hüsnü kabul göstermişlerdir.[10]
XV. yüzyıl başlarından itibaren hızlı bir yayılma dönemine giren,
Mevleviyye, Nurbahşiyye, Kâdiriyye, Bayrâmiyye, Halvetiyye,
Bektâşiyye ve Nakşibendiyye tarîkatı ileri gelenleri de devletin
bekâsı ve İslâm dîninin yayılması için idâreciler, ilim adamları ve
ordu mensupları ile elbirliği içinde çalışmayı kendileri için ibâdet
saymışlardır.
Osmanlı tasavvuf ricâli, genel tasavvuf kültürüne, fikir ve düşünce
yeniliği olarak çok fazla şey katmamakla birlikte, tasavvufu ferdî
cihaddan çıkarıp, içtimaî cihad haline sokan, tekke anlayışını
müesseseleştirerek bunu toplumun her ferdine ve her ihtiyacına
uzanan bir anlayış haline getirmişlerdir.[11]
Bu dönemde tekkeler, gönül terbiyesi mektebidir, güzel sanatlar
akademisidir, bilgi ve iletişim merkezidir, spor alanıdır,
şifâhânedir, siyâsî, askerî, içtimâî ve iktisâdî ahlâkın, birlik ve
berâberlik ruhunun ilmek ilmek işlendiği yuvalardır.[12]
B - XVII. Yüzyılda Tasavvuf
XVII. yüzyıl Osmanlısı ve bu yüzyıla gelinceye kadarki tasavvufî
düşüncenin durumuna genel olarak baktıktan sonra bu dönem tasavvufî
hayatı hakkında görülen manzarayı şu şekilde özetlemek mümkündür:
1. Tasavvuf târihinde önemli bir
yer işgal eden Aziz Mahmud Hüdâyî Efendi’nin tesis ettiği Celvetiyye
Tarîkatı bu yüzyılda ortaya çıkmıştır.
Mevleviyye Tarîkatı İstanbul’da bu yüzyılda etkin ve yaygın olarak
temsil edilirken, idârecilerin kendilerine yakınlığından dolayı
âdetâ bir devlet tarîkatı haline gelmiştir.
Yine Kâdiriyye Tarîkatı bu yüzyılda İstanbul’a girme imkânı
bulabilmiştir.
2. Halvetiyye Tarîkatı’na bağlı
Ramazâniyye, Sivâsiyye, Cihangîriyye, Câhidiyye, Karabâşiyye,
Nasûhiyye ve Mısriyye, Kâdiriyye Tarîkatı’na bağlı Rûmiyye
(İsmâiliyye) şûbesi bu dönemde kurulmuştur. Tekkelerin sayısı hızla
artmıştır. Devlet adamları tekke inşâ etmek için âdetâ bir yarış
içerisindedirler.
3. Kurulan bu şûbeler
vasıtasıyla tarîkatların toplumda tesir ve yaygınlığı artmış, mürid
halkaları genişlemiş ve her bir şûbe başkent İstanbul’da temsil
edilmek için gayret göstermiştir. Mutasavvıflar halktan, münevver
kesimden ve devlet adamlarından büyük saygı görmüşlerdir.
4. Bu dönem meşâyihinin büyük
bir kısmı medrese tahsîli görmüş, azımsanmayacak bir bölümü
müderrislik ve kadılık gibi pâyeleri hak etmekle birlikte İslâmî
ilimlerin her alanında eserler ortaya koymuşlardır.
5. Tekkeler edebiyat, mûsikî ve
hat sanatının en büyük hâmîsi olmuş, bir çok mutasavvıf bu alanlarla
ilgilenmiş, sonuçta bu alanlarda büyük inkişâf sağlanmıştır.
6. Sesli zikir meclislerinin
ayrılmaz bir parçası olan mûsikî ile devran ve semâın dinî sınırları
aşıp aşmadığı tartışma konusu olmuştur.
7. Muhiddin Arabî ve Mevlânâ
Celâleddin’in fikirleri bu asrın mutasavvıflarınca büyük bir kabul
görmüş, bu iki mutasavvıfın eserleri üzerine şerhler yazılmıştır.
8. Şiir ve şiirde işlenen tema
açısından Yunus Emre’nin tesiri XVII. yüzyıl sûfîleri üzerinde
kendini kuvvetle hissettirmektedir.
[1] M. Ali Aynî, Hacı Bayram
Velî adlı eserinde mutasavvıfların İslâm dîninin yayılması ve
genişlemesinde en büyük hizmeti îfâ ettiklerini belirttikten sonra,
zamânımızın en yüksek müsteşriki saydığı Louis Massignon’dan şu
alıntıyı kaydeder: “Dîn-i İslâm’ın beyne’l-milel ve âlemşümûl bir
din olması sûfiyye sayesindedir. Sûfîler bilâd-ı gayr-ı müslimeyi
irşad-ı inâm için dolaştıklarından Dîn-i İslâm beyne’l-milel
olmuşdur. (...) Dîn-i İslâm’ın âlemşümûl olması da sûfiyye sâyesinde
olmuşdur. Zirâ bütün insanlar için tabîî ve aklî bir tevhîd olan
“Hanîfiyye”nin müessiriyet-i ma’neviyye ve ahlâkiyyesini en birinci
olarak sûfîler anlamışdır.” (İstanbul 1334, ss. 111-112).
[2] Osman Türer, “Batı’nın
İslâm’ı Tanımasında Tasavvufun Rolü”, Tanımı, Kaynakları ve
Tesirleriyle Tasavvuf, haz. Coşkun Yılmaz, İstanbul 1991, s. 143.
[3] Türkler’in tasavvufla ilk
alakaları ile ilgili olarak bk. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk
Mutasavvıflar, 6. Baskı, Ankara 1976, ss. 17-20 (Köprülü, İlk
Mutasavvıflar).
[4] Mehmet Akkuş, “Tasavvufun
Anadolu’ya Girişi ve İslâmlaşmada Rolü”, Tanımı, Kaynakları ve
Tesirleriyle Tasavvuf, s. 133.
[5] Bu sûfîler ve fonksiyonları ile ilgili olarak bk. Ömer Lütfi
Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”, VD, c. II, ss. 279-304; Köprülü, İlk
Mutasavvıflar, ss. 201-203; Çetin, Anadolu’da İslâmiyetin Yayılışı, İstanbul
1990; Mehmet Şeker, Fetihlerle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması, Ankara
1991; Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, Beşinci Basım, İstanbul 1997, ss.
299-301.
[6] Köprülü, İlk Mutasavvıflar,
s. 204.
[7] Mustafa Kara, “Osmanlılarda
Tasavvuf ve Tarikatlar”, Osmanlı Ansiklopedisi,
Tarih/Medeniyet/Kültür, İstanbul 1996, c. I, s. 191.
[8] Kâmil Yılmaz, “Osmanlı
Sultanları ve Mutasavvıflar”, Mavera, c. 8, sy. 92-95 (1984), s. 92.
Bu konu ile alakalı önemli çalışmalar olarak bk. Mustafa Kara,
Tekkeler ve Zaviyeler, (İstanbul 1977) ile İrfan Gündüz,
Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, (İstanbul 1984).
[9] Yılmaz, a.g.m., s. 93
[10] Osmanlı padişahlarının
hangi tarîkatlara mensup oldukları için bk. Enver Behnan Şapolyo,
Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1964, s. 448; Yılmaz,
a.g.m., ss. 92-100.
[11] Mustafa Kara, “Osmanlılarda
Tekke Siyaseti”, Hareket, 9 (1974), Ocak-Şubat 1975, sy. 109-110, s.
36.
[12] Osmanlı Devleti’nde
tekkelerin fonksiyonları ile alakalı bk. Osman Ergin, Türkiye Maarif
Tarihi, c. I, İstanbul 1939, ss. 192-209; Kara, “Osmanlılarda Tekke
Siyaseti”, ss. 36-41; Kara, Tekkeler ve Zaviyeler; M. Baha Tanman,
İstanbul Tekkeleri’nin Mimari ve Süsleme Özellikleri Tipoloji
Denemeleri, İÜEF, basılmamış doktora tezi, İstanbul 1990, c. I, ss.
172 vd.; Nâlân Bilge, “Spor Tekkeleri”, X. Türk Tarih Kongresi
Bildirileri, c. V, Ankara 1994, s. 2191-2200; Mustafa Kara,
“Medeniyet Tarihimizde Tekkeler ve Zaviyeler”, Türk Yurdu, c. 18
(50), sy. 127-128 (488-489), Mart-Nisan 1998, ss. 108-115.
|