|
MURAT
UÇAR
Bir süre önce Ecyad Kalesi'nin yıkılması üzerine resmi ve sivil
kesimlerden yükselen tepkiler, tarihe mal olmuş yadigârları
sahiplenmemiz konusunda olumlu işaretler veriyor. Ancak bu
sahiplenmeyi kendi sınırlarımız içinde ne kadar gerçekleştirdik?
Osmanlıdan kalan tuğra ve kitabeler bu konuda ilginç bir örnek.
Altı asır boyunca ayakta kalan Osmanlı Devleti, tarih sahnesinden
çekilirken, geride üç kıtaya yayılmış oldukça geniş bir kültürel
miras bıraktı. Ancak bulundukları bölgenin kültürüne ayrı bir değer
katan bu eserler, Osmanlı yıkıldıktan sonra sahipsiz kaldı. Tükiye
sınırları dışındaki Osmanlı kültürel mirası, bakımsızlık ya da
Türk—İslam düşmanlığı nedeniyle yıkılırken, sınırlarımız içindeki
eserlerin de iyi durumda olduğunu söylemek mümkün değil.
Kısa bir süre önce Suudi Arabistan yönetiminin Mekke'deki Ecyad
Kalesi'ni yıkması, diğer ülkelerin Osmanlı eserlerine bakış açısını
ortaya koymuştu. Oldukça geniş bir coğrafyaya yayılan Osmanlı
kültürel mirası Balkanlar'da da korunamadı. Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) etkisindeki Balkan ülkeleri,
komünizm süresince Türk—İslam eserlerine hoşgörüyle bakmadılar.
SSCB'nin yıkılmasından sonra ise bu bölgedeki Osmanlı camilerinin
bazıları 'orijinal halleri kiliseydi' gerekçesiyle kiliseye
çevrildi.
Osmanlı'nın doğal mirasçısı Türkiye, kendi sınırları dışındaki
eserlere cılız bir sesle dahi olsa sahip çıkmaya çalışırken, acaba
sınırlarımız içindeki eserlere yeterince sahip çıkabildik mi? Bu
soruya olumlu cevap vermek ne yazık ki mümkün değil. Bizden önce
gelenlerin hatırasını taşıyan Türkiye'de geçmişe karşı takındığımız
bu olumsuz tavırla ilgili ilginç bir de örnek var. 1927 yılında
Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen, Türkiye
Cumhuriyeti Dahilinde Bulunan Mebani—i Resmiye—i Milliye Üzerinde
Tuğra ve Methiyelerin Kaldırılması'na dair 1057 nolu kanuna göre,
tarihi binaların üzerindeki Osmanlı tuğralarının (arma) ve
kitabelerinin sökülmesi ya da gizlenmesi kararlaştırıldı.
Halen yürürlükte olan kanun aslında resmi daireler üzerine yeni
kurulan cumhuriyetin mührünün vurulmasını amaçlıyordu ve eski
dönemden kalan kitabe ve tuğraların sanat değeri olanlarının müzeye
kaldırılmalarını ya da zarar verilmeden üzerinin örtülmesini
istiyordu. Kanun bu haliyle kendi içinde tutarlı görülebilir. Ancak
uygulamada pek de öyle olmadı; her biri usta hattatların elinden
çıkma, kıymetlerini maddi ölçülerle tespit etmek mümkün olmayan
sayısız tuğra ve kitabe taş ustalarının çekiç ve keskilerine teslim
edildi.
Rakım'ın nice tuğrası, Yesarizade'nin nice talik kitabesi kazınarak
ortadan kaldırıldı.Kanun uyarınca kültür varlığı ve tarihin yadigârı
olarak müzeye kaldırılması gereken sanat eserleri tarihten silindi.
Eski binaların, çeşmelerin üzerinde sıklıkla rastladığımız kazınmış
kitabe ve tuğra zeminleri, hep o dönemden kalma. Bu şekilde ortadan
kaldırılan tuğraların en meşhurlarından birisi İstanbul
Üniversitesi'nin Beyazıt'ta bulunan ünlü kapısının üzerindeki
Osmanlı tuğrası. Şevki Bey'in bir şaheseri olan fetih ayetlerini ve
'Dâire—i Umur—ı Askeriye' yazısını tamamlayan bu tuğranın nerede
olduğu bilinmiyor. Şimdi yerinde sonradan monte edilmiş T.C. yazısı
bulunuyor.
Bu uygulamanın kurbanlarından biri de İstanbul—Taksim'deki
Galatasaray Lisesi'nin kapısında bulunan muhteşem Osmanlı tuğrası.
Yerinden sökülen orjinal tuğranın nerede ya da kimin koleksiyonunda
olduğu bilinmiyor. Paha biçilmez bu tuğranın yerinde şimdi, rahmetli
Ziyad Ebuzziya'nın girişimleriyle yapılan taklit bir tuğra
bulunuyor.
Türkiye'nin sayılı hat ve sanat tarihi uzmanlarından Uğur Derman'a
göre kaybolan simgelerin en önemlisi, Sultan Reşat tarafından Eyüp
Sultan Semti'nde yaptırılan mektebin kapısındaki kitabe. Osmanlı
Devletinin ünlü hattatlarından Hattat Vasfi tarafından yapılan
kitabe, halen yürürlükte olan bu kanun bahane edilerek söküldü.
Sökülen bu kitabenin de diğerleri gibi nerede olduğu bilinmiyor.
Uğur Derman hocaya göre, böyle bir uygulamanın benzerini başka bir
ülkede bulmak güç.
"Dünyada bizden başka ülkelerde de yeni cumhuriyetler kurulmuş"
diyen Derman, "Ama Ruslar, Dostoyeski'yi okumaktan vazgeçmemişler.
Geçmişleriyle bağlarını bu kadar koparmamışlar" şeklinde konuşuyor.
Osmanlının hakimiyet mührü
Peki hakklarında sökülmelerine dair kanun çıkarılan bu simgeler ne
ifade ediyor? Tuğra,tarihi kaynaklarda; ferman, menşur ve benzeri
belgelerle padişahların nişan ya da alâmetleri olarak kullanılan
işaretlere verilen isim olarak açıklanıyor. Bir tür imza, damga
hatta Avrupa'da yaygın olarak kullanılan 'arma' yı karşılıyor.
Doç. Dr. Said Öztürk'e göre tuğra her ne kadar Osmanlı kültürü ile
bütünleşse de, bilindiğinin aksine ilk olarak Selçuklular döneminde
kullanılmaya başlanmış. Yani Osmanlı icadı değil. Ancak, tuğranın
sanatsal değer kazanması Osmanlı ile olmuş. Öztürk, hepsi birbirine
benzese de her Osmanlı padişahının ayrı ayrı tuğralarının olduğunu
belirtiyor. Fatih Sultan Mehmet döneminde az da olsa bir standarda
giren tuğraya zaman içinde biraz ululuk, biraz da kutsallık vasfı
kazandırılmış.
Batılı tarihçiler ise tuğranın doğuşunu, biraz da Osmanlı Devletini
küçümseme aracı olarak kullanıyorlar. Bu tezi savunan tarihçilere
göre, cahil ve okuma—yazma bilmeyen Osmanlı padişahı Sultan I.
Murat, bir uluslararası anlaşmaya, avucunu mürekkebe batırıp 'pençesi'ni
vurarak imza atmış. Tuğra da bundan alınan ilhamdan sonra doğmuş.
Osmanlı tarihi konusunda hazırladığı esere Türkiye'de oldukça rağbet
edilen, 19. yüzyılın ilk yarısının ünlü oryantalistlerinden Hammer
de çalışmasında bu yanlışı tekrarlamış.
Ancak bu teze önce 1890'larda Ahmet Midhat karşı çıkmış; sonra da
Profesör Fuat Köprülü Sultan Orhan zamanında tuğranın kullanılmış
olduğunu bundan yetmiş yıl önce belgeleyerek yalanlamış.
Şu an armamız yok
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'nin kendi armasını yapmak için
girişimler olmuş. Ancak bir türlü hayata geçirilemeyen bu proje
kapsamında, 1927 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir
yarışma açılmış. Bir çok eserin katıldığı yarışmada Namık İsmail'in
arması birincilik almış. Diğer tüm armalar gibi kalkan içerisinde
bulunan armanın zemini kırmızıymış. Merkezinde Türk Bayrağını temsil
eden ay yıldızın bulunduğu armanın alt kısmında Oğuz menkıbesini
simgeleyen bir kurt resmi bulunuyormuş. Kurdun ayaklarının altında
ise eski bir Türk silahı 'harbe' bulunuyormuş. Kalkanın altında
bulunan İstiklal Madalyası ise harbi ve bunun neticesini muhafaza
etmeyi simgeliyormuş. Başak ve meşe yapraklarıyla sarılı armanın
ortasında ise Türkiye Cumhuriyeti'ni simgeleyen T.C harfleri varmış.
Ancak Mustafa Kemal Atatürk'ün de çok istediği bu arma bir türlü
resmi şekle
sokulamadı.
AKSİYON 26 Ocak 2002 / Sayı: 373 muratucar@mynet.com |